Türk Ocaklarının Yüzüncü Yılına Doğru

Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

                    Türk Ocaklarının yüzüncü yılı yaklaşıyor. Dışarıdan bakan bazılarının Türk Ocaklarıyla ilgili kanaatlerinde gördüğümüz kimi eksik ve yanlış değerlendirmelerin bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu yüzden Türk Ocaklarında yaşadıklarımı, Türk Ocakları hakkında bildiklerimi kamuoyuyla paylaşmak istedim.

         

         

                    Türk Ocakları 1912 yılında kuruldu. O dönemle ilgili birçok araştırma yapıldı, birçok kitap yazıldı. Ne var ki, 1970 yılı Kasım ayında Dursun Önkuzu’nun cenazesinin kaldırıldığı gün, tarihi bina devletimiz tarafından müsadere edildikten sonra, Türk Ocakları ne oldu, bugünlere nasıl geldi, gibi soruların cevapları çok iyi bilinmiyor. Türk Ocakları için, “asırlık çınar”, “yaşayan tarih” gibi ifadeler kullanılıyor, ama bunun nasıl mümkün olduğunu çoğumuzun düşünmediğini sanıyorum. Türk Ocaklarının web sayfasında Necmeddin Sefercioğlu hocamızın yazdığı bir tarihçe var, Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından çeşitli zamanlarda ve en son bu kurultayda yayınlanan tanıtım broşürlerinde de Türk Ocaklarının tarihi hakkında bilgiler bulunabilir. Son zamanlarda yaptırılan doktora ve yüksek lisans tezlerinde Türk Ocaklarının çeşitli zamanlarda ve çeşitli alanlarda faaliyetleri ve görüşleri çalışılmış bulunuyor. Fakat 1970 sonrasına ilişkin genişçe bir malumat, yani Türk Ocaklarının bugünlere nasıl geldiğini anlatan metinler bulmak o kadar kolay değil. Onun için burada ben bizzat yaşadıklarımdan hafızamda kalanları aktarmaya çalışacağım. Benim hatırlayamadığım bazı hususlarda da İstanbul şube başkanımız Dr. Cezmi Bayram’a başvurdum.

         

         

                           *             *              *

         

         

                    1970 yılında Prof. Dr. Osman Turan, Türk Ocakları Genel Başkanıydı ve şube sayısı 7-8’e düşmüştü. Dr. Cezmi Bayram, Ankara şubesi başkanıydı. Kasım ayında Dursun Önkuzu, okuduğu Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu (bugün Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi) binasında solcu militanlar tarafından hunharca öldürülünce biz ülkücü gençlerde haklı bir öfke ve infial oluştu. Şehidimizin cenaze namazını Maltepe camiinde kıldıktan sonra, memleketi olan Tokat’a doğru yola çıkan cenaze arabasını takip eden kalabalık bir gençlik grubu, yol üzerinde bulunan tarihi Türk Ocağı binasının önünden geçerken içerideki milliyetçi gençler de binanın önüne çıktılar. Böylece binanın hemen önünde öfkeli ve acılı çok kalabalık bir grup oluştu.  Doğal olarak duygularını ifade gereği duyan insanlar, başta dönemin başbakanı Demirel olmak üzere yetkilileri protesto eden sloganlar haykırdılar. Cenaze kafilesini izleyen polisler derhal Türkocağı binasına girdiler, aralarında Ramiz Ongun’un da bulunduğu ülkücü gençlerden ellerine geçirdiklerini yakalayıp Emniyete götürdüler.

         

         

                    Türk Ocakları bu işgalden sonra süratle küçüldü, Ankara Şubesi’nden başka birkaç şube kalmıştı. Bu ara Genel Başkanlığa Prof. Dr. Emin Bilgiç gelmişti. 1974 yılına kadar Prof. Dr. Emin Bilgiç’in Başkanlığında binanın iade edilmesi için yapılan birkaç cılız teşebbüs de netice vermeyince, mevcut bir kaç şube de münfesih duruma düşmüş, Türk Ocakları Genel Merkezi de 1969’dan beri kongresini toplayamamış bir dernek olarak kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Prof. Dr. Emin Bilgiç de (Allah rahmet etsin), Genel başkanlık üzerinde kalmış ne yapacağını bilemez bir çaresizlik içinde çırpınıyordu. İşte bu durumda 1974 yılında bir avuç insan, Dr. Cezmi Bayram’ın gayretleriyle bir ararya geldiler, Ocağın sönmemesi için teşebbüse geçtiler; olağanüstü Genel Kurulla Genel Başkanlığa rahmetli hocam Prof. Dr. Orhan Düzgüneş’i getirdiler.

         

         

                   

         

        Bundan sonra Çelikkale (sonra Şehit Âdem Yavuz) Sokakta İdris Yamantürk’ün tahsis ettiği bir dairede, 1975 ve 1978’de yapılan Genel Kurullarla hukuki varlığını devam ettiren Türk Ocaklarında bir avuç idealist, 1980 yılına gelindiğinde, kan pazarına dönmüş Türkiye’de tamamen dumura uğramış bulunan düşünce hayatının, daha doğrusu onun önemli bir parçası olan Türk Milliyetçiliği fikriyatının ateşini yeniden canlandırmaya karar verdiler. 1980 Genel Kurulunu bu niyetle yaptılar. O Genel Kurul’un Divan Başkanı rahmetli ağabeyimiz Galip Erdem’di; ben de sandık tasnif heyeti başkanıydım. Başlangıçta aylık bir dergi çıkarılacak, Anadolu karış karış gezilerek bilhassa üniversite olan şehirlerde şube açma çalışmaları yapılacaktı. İnsanlar imal-i fikir etmeye susamıştı. 12 Eylül ihtilâli oldu. Birçok dernek tamamen feshedildi. Türk Ocaklarının da aralarında bulunduğu bazı derneklerin ise, faaliyeti durduruldu.

         

                   

                           *                             *                             *

         

         

                    Askeri Yönetim döneminde milliyetçiler çok haksızlığa uğradı. Ankara Mamak’ta başlayan 587 sanıklı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının iddianamesi “Kökleri 1912’de Türk Ocaklarının kuruluşuyla atılmış olan bu suç örgütü” mealinde sözlerle başlıyordu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin bazı solcu öğretim üyeleri, iddianamenin hazırlanmasında Başsavcı Nurettin Soyer’e yardımcı oldular. Bu arada Orhan Hançerlioğlu’nun “Materyalist Düşünce Sözlüğü” kitabındaki kavramlardan geniş ölçüde yararlanıldığı görüldü. Sonunda idamla yargılanan insanlar beraat etti. 7–8 sene içeride kaldıktan sonra aklanan arkadaşlarımızın mağduriyeti kimsenin umurunda olmadı.

         

         

                    Türk Ocakları, 1984’te Ankara’da sıkıyönetim kalkınca, durdurulan faaliyetine yeniden başlamak durumundaydı. Genel kurul yapıldı, Orhan Düzgüneş hocam yine Genel Başkandı. 1986’ya kadar geçen sürede, ülkücüler Mamak’tan birer ikişer çıkmaya başladı. Milliyetçi aydınlar, üniversiteye gelen yeni nesillere bir şeyler verememekten şikâyetçiydi. Yine 1974’teki gibi, bazı arkadaşlar Türk Ocaklarının 1980’de niyet ettiği atılımın yapılmasının son derece isabetli ve gerekli, tam zamanında bir iş olacağını söylüyorlardı. Onların gayretleriyle bir araya gelen arkadaşlar harekete geçtiler. Galip ErdemMamakzede kardeşlerinden” kalan zamanda grubun yanındaydı. Orhan Düzgüneş hocam da atılımın gerekliliğini kabul etmişti.

         

         

        1986 kongresine bu azim ve kararlılıkla gidildi. Alaaddin Korkmaz, Ayvaz Gökdemir, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Sevgi Kafalı, Hüseyin Erdem gibi isimlerin de dâhil olduğu grup, hemen çalışmalara başladı. 1986 bitmeden Ankara Şubesi benim başkanlığımda kurulmuştu. Ardından İstanbul, Bursa, Adana, İzmir gibi illerimizde, Samsun, Konya, Kayseri’de şubeler açıldı. 1990’a gelindiğinde şube sayısı 40’ı bulmuştu.

         

         

        Genel Merkez ve Ankara Şubesi, Sakarya Caddesinde Ziraat Mühendisleri Birliği’nde faaliyet gösteriyordu. Yerimiz dardı ama gönlümüz genişti. Kısa zamanda yüzlerce gençle buluşuldu. Haftada iki toplantı yapıyorduk: Çarlamba seminerleri ve cumartesi konferansları. Galip Erdem ağabey, “konuşma perhizi, yazma orucu” ifadesine rağmen, ısrarıma dayanamadı ve o meşhur tek cümlelik konferansını Mithatpaşa Caddesindeki Türk Kooperatifçilik Kurumu salonunda verdi: “Türk Milliyetçiliğinin birinci meselesi, Türk Milliyetçileridir” dedikten sonra “konferans bitmiştir” diyerek kürsüden indi. Bir müddet sonra Ankara Şubesi’ne Sümer Sokakta ayrı bir daire kiralandı.

         

         

                           *                             *                             *

         

         

                                                         

        Engellemelerle karşılaştık, tezviratlara konu edildik. Ama taviz vermedik. Türk Ocakları 1912’deki ilkeleri etrafındaki duruşunu korudu. Günübirlik siyasete bulaşmadı, herhangi bir siyasi partinin vesayeti altına girmedi. Ocaklılar arasından dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi o gün de siyasetle iştigal edenler çıktı, ama hiç birisi Türk Ocağını kendi siyasi amacı için kullanmadı.

         

         

        1987’de İstanbul’da yeniden yayın hayatına başlayan, bir müddet sonra Ankara’ya nakledilen Türk Yurdu dergisi 23 senedir her ay muntazam çıkıyor. Dergiler mezarlığı olan milliyetçi düşünce hayatında bu işin hangi gayretlerle yapıldığını, milliyetçilerin çok kıt birkaç reklâm kaynağıyla, camianın dergilere abone olma alışkanlığına ve imkânına genellikle sahip olmadığı bir ortamda, bu derginin nasıl çıktığını arkadaşlarımız lütfen tasavvur buyursunlar. Türk Yurdu’nun 1987’den sonraki sayılarına göz gezdirenler, Nuri Gürgür’ün ismini birkaç istisna dışında hemen her sayıda göreceklerdir.

         

         

        Ailemi ve işimi ihmal etmemeye çalışıyordum. Ama eve gittiğimde çoğu zaman çocuklarım yatmış oluyordu. Sabahleyin de yarım saat ya görüyor ya göremiyordum. Öğlen bir saat ders arası olsa fakülteden ocağa gider, işimi yapar ve fakülteye dersime yetişirdim.

                          

         

        Şimdi profesör olan Ayhan Öztürk Ankara şubemizin yönetim kurulunda muhasip üyeydi. Yirmi sene sonra 2007’de bir sohbetimizde “kira parası bulamazdık, telefon borcunu ödeyemezdik. Hocam ne yapacağız? Diye sorduğumda ben anlamam muhasip sen değil misin bulacaksın derdiniz. Sonra çaresiz kalınca beni Nuri Gürgür ağabeye gönderirdiniz, eksiğimizi ondan alırdık” diye hafıza tazelemişti.

         

         

        1974’te yok olmayla yüz yüze gelen, sönme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türk’ün Ocağı, bugün 76 şubesiyle, 20 bini aşan üyesiyle, Genel Merkeziyle, Türk Yurdu Dergisiyle, web sayfasıyla, hepsinden önemlisi gençleriyle, 100 yılın heyecanına kucak açıyor; 21. Yüzyılı Türk asrı yapacak fikri çalışmaların meyvesini hasat etmeye hazırlanıyor. 2011 Türk Yurdu dergisinin 100. Yılıdır. Orhan Arslan ağabeyimin sloganıyla, “Hediyeniz Türk Yurdu aboneliği olsun”. 2012’de de Türk Ocakları, Allah’ın izniyle, 100. yılını kutlayacak.

         

         

        Geleceğe ümitle bakıyoruz. Rahmetli hocam Prof. Dr. Orhan Düzgüneş mekânında rahat uyusun. Onun arzu etiği gibi, gelecek nesillere övünecek bir şeyler bırakmak isteyenler yetişiyor Türk Ocağından.

         

         

        Bu yeniden dirilişin mimarları burada isimleri geçen geçmeyen büyükler, meyvesi gençlerdir. Türk Ocağını siyasi vesayet altına sokmama iradesi Ocağı bugünlere getirmiştir. Arkadaşlarımız emin olsunlar; Türk Ocaklıların da tercih ettiği, üyesi olduğu siyasi partiler vardır. Rastgele 100 milliyetçinin parti tercihi meselâ 85’i A partisi, 9’u B partisi, 6’sı da diğer partilerse Türk Ocağı üyelerinin siyasi tercih dağılımının bundan farkı örnekleme hatası kadardır, yani tesadüfîdir.

         

         

        Bir fark daha vardır: Partilerde, siyasetin tabiatı iktizası, Türk Milliyetçisi olmayan oylar, üyeler, hatta yöneticiler bulunabilir. Ama Türk Ocaklarında Türk Milliyetçisi olmak üyelik şartıdır.

         

         

        Bu yazıda ismi geçen insanlardan bazısı Hakk’a yürüdü. Allah ölenlerine rahmet etsin, yaşayanlara sıhhatli ve faydalı bir ömür ihsan etsin. 1974’te yok olma noktasına gelen Türk Ocakları 100. yılını kutlamaya hazırlanıyorsa bu bir grup insanın gayret ve fedakârlığıyla gelmiştir. 1997’de taşındığı ve sahip olduğu Genel Merkez binasının inşası, tefrişatı ve bugüne kadarki masrafları yine bu bir avuç insanın bağışlarıyla karşılanabilmiştir. Şubelerimiz de aynı fedakârlıkların yaşandığı birer mabed hüviyetindedir. Atatürk’ün ve eşi Lâtife hanımın “bu ocağı söndürenin ocağı sönsün” ifadesinin işaret ettiği şevk ve azimle Ocağı, “Sönmeyen Ocak” yapan bu insanlara şükran borçluyuz. Gelinen noktayı elbette yeterli bulmuyoruz. Elbette çok eksiklerimiz var. Ama daha ilerilere gitme arzusu, yapılanları takdir etmeye engel değildir, olmamalıdır.

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2010
Türk Yurdu Temmuz 2010
Temmuz 2010 - Yıl 99 - Sayı 275

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele