Ölümünün 14. Yılı Münasebetiyle Bir Ülkücüyü Anarken

Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274

                    Yılların ötesinden bir Türk kocası türküde “İnsan kısım kısım, yer damar damar” diye seslenir. İnsanlar elbette, insanlığın başlangıcından beri kısım kısım insanı gördüler ve insanlık yaşadıkça da görmeye devam edecekler. Bizlere de hayat, yaşadığımız kısa süre içerisinde çeşit çeşit insanı gösterdi ve göstermeye de devam etmekte. Bu elbette takdir-i ilahi. Her şey zıddıyla kaim…

         

                    Yüce Tanrı, belki de en büyük mucizesini insanda gösterdi. Milyarlarca insan ne şekil olarak, ne de düşünme biçimi bakımından biri birine benzedi. Bu kadar büyük benzemezliğe rağmen, insanları genel özelliklerine bakarak zaman zaman tasnife tabi tutar ve şu şöyledir, bu böyledir diye hükümler veririz. Halbuki insan, yaradılışı icabı her durum ve şartta farklı bir kişilik sergileyebilir, beklenmedik bir tavır ortaya koyabilir.

         

                    İnsanlar, diğer bütün canlılarda olduğu gibi, en azından temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çaba gösterirler. Temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra da insan çoğunluğu yine yaradılışı gereği (dinin nefis dediği olgudan dolayı) hep “daha”sını ister. Ve bu “daha”nın sağlanması için de kendine göre yollar bulmaya çalışır, ideolojiler üretir. Büyük çoğunluk “daha”nın peşinde koşarken, genele göre sayı bakımından hiç mesabesinde bir kısım insan ise o kalabalıklara başka şeylerin de olduğunu hatırlatmaya ve onların dikkatlerini bu başka şeylere çekmeye çalışırlar. İnsanlar bu başka şeyleri fark edip, ona göre yaşamaya başladıklarında da Tanrı’nın istediği, dinlerin arzuladığı, insanların da aradığı birer “insan” olma yolunda ilerlerler. Yüce Tanrı da herhalde peygamberleri esas olarak bunun için göndermiştir. Peygamberler kendilerine tayin edilen süre boyunca insanları süflilikten kurtarmaya, haysiyet ve şeref sahibi ahlaklı varlıklar haline getirmeye çalışırlar. Peygamberlerin yolunda ısrarlı bir samimiyetle giden bir kısım şeref ve haysiyet sahibi ahlaklı insanları, biz sıradan insanlar veli olarak görür ve hürmet ederiz. Bizim velilik sıfatını yakıştırdığımız insan tipine her din kendine göre bir sıfat yakıştırır.

         

                    Peygamberlere ve velilere göre daha dünyevi görülen, ancak hemen bütün hayatlarını bir takım ülkülere adayan ve büyük insan çoğunluğunun pek çok fedakârlık yaparak ulaşmaya çalıştığı dünyalıkları elinin tersiyle itmeyi başarabilen, ancak çok fazla örneği olmadığı için kalabalıklar tarafından çoğunlukla “iş bilmemekle” suçlanan “ülkücü insanlar”da bir başka insan “kısmı”nı oluştururlar. Bu insanlar da aynen velilerin yaşadığı gibi bir hayat yaşarlar, dünya nimetlerine iltifat etmezler, dünyanın bütün servetleri ancak ve ancak düşüncelerini gerçekleştirmek için kullanılacak bir “araç”tır. Bu insanlar bilirler ki isimlerinin önüne getirilen her unvan onların yükünü artırır, o yüzden resmî makamların verdiği unvanlardan çok ailelerinin kendilerine verdiği isimleri severler. Bir dünyalık teklif edildiğinde önce başkalarının daha layık olduğunu düşünür ve kabul etmemenin yollarını ararlar. Makamı kabul etmeye mecbur kaldıklarında da makamın gücünü kendi gücü olarak görmek yerine makamın yükünü kendi yükleri olarak görür ve “arac”ı nasıl daha verimli hale getirebileceklerinin hesabını yaparlar… Bu tip insanların dostu da düşmanı da çok olur, ancak dostları da düşmanları da bunlara güvenirler, bilirler ki bu insanlar haksızlık yapmazlar, başları sıkıştığında mutlaka yanlarında olurlar, bunlardan umulmadık işler sadır olmaz. Herkes bu tip insanların nerede ne yapacağını aşağı yukarı bilir. Çevrelerindeki çok kimse bu tip insanların özel sorunları olabileceğini düşünmez. Rahat zamanlarda çok hatırlanmayan bu tip adamlar, ancak dar zamanlarda akla gelirler ve onların bir şeyler yapması beklenir, onlardan yardım istenir, onlar da yardım etmekle ve iyilik yapmakla görevli olduklarından bekleneni yaparlar. Ve Türkler bu tip adamları “Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.” şeklinde tarif ederler. Bu tip adamlar, içinde yaşadıkları toplumlar için kutup yıldızı görevi yaparlar, aydınlatır ve yol gösterirler.

         

                     Necmettin Hacıeminoğlu denildiğinde, onu tanıyan hemen herkesin zihninde bu tarif edilen insan tipi canlanacaktır. Dostu da, düşmanı da çok olan, ancak dostlarının da düşmanlarının da emin olduğu, yakından tanıdıkça büyüyebilen nadir insanlardan, “güzel ahlak” sahibi bir er kişi.

         

         

                    Hacıeminoğlu, ölümünden sonra çeşitli vesilelerle anıldı, eşinin onun adını yaşatmak düşüncesiyle tertip ettiği dil ödülü dolayısıyla toplantılar yapıldı. TDK, Türk Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, Marmara Üniversitesi gibi kurumlar ona ithaf edilen toplantılar yaptılar. Gazi Üniversitesi’ndeki öğrencileri, adına hatıra sayısı çıkararak eşinin ve dostlarının hatıraları ile bilim adamlarının makalelerini yayınladılar. Dostlarının ve öğrencilerinin bir insanı bu şekilde hatırlaması, ölümün o kişiyi dostlarından ayıramadığının göstergesi değil midir?

         

                    İnsanlar, yıllar önce ölüp gitmiş bir kişiyi anma gereğini niçin duyarlar? Acaba insanoğlu hangi ihtiyacından dolayı bunu yapar? Bir insan ile ırsi yakınlığınız vardır, hatırlar, yâd edersiniz. Onun kaybıyla hayatınızda oluşan boşluk sizi onu anmaya zorlar ve anarsınız. Kaybedilen kişinin ekonomik veya siyasi gücü vardır, insanlar bu güçlerden yararlanma saikiyle ölen kişiyi anar görünme gereği duyabilirler. İnsan tabiatı dikkate alındığında bu ve benzeri durumlar her zaman karşılaşabileceğimiz şeylerdir. Bir de insanların kendilerine bile izahta güçlük çektikleri saiklerle anma ihtiyacı hissettikleri kişiler vardır ki bu insanların asıl değerleri, bütün toplum için de özel çevreleri için de uzaktan tanıyanlar için de kaybedilmelerinden sonra belirgin olarak görülür, hatta kayıplarının üzerinden zaman geçtikçe eksiklikleri daha çok hissedilmeye başlanır ve insanlar içlerindeki boşluğu onlarla ilgili hatıraları yâd ederek doldurmaya çalışırlar. Belki biz de onun kaybıyla oluşan boşluktan dolayı ve belki de kendimizi yalnız hissettiğimiz için, onunla kendimizi daha güçlü hissettiğimiz için, yani kısacası kendimiz için Necmettin Bey’i anma ihtiyacı duyuyoruz.

         

                    Peki, ama kimdir Hacıeminoğlu?

         

                    Aslen Darendeli, Kahraman Maraş’ta doğmuş. 1 yaşında yetim kalmış ve Darende’ye dönmüş, ilkokulu köyde bitirmiş, her gün 14 km yürümek suretiyle köyden Darende’ye ortaokula devam etmiş, sonra Osmaniye’ye göçmüşler. Ortaokulu Osmaniye’de, liseyi Adana’da okumuş ve 1954’te İstanbul’a gitmiş. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Kısa süre Bitlis’te ve Osmaniye’de öğretmenlik yapmış. Çapa’dan tanıştığı Meral Hanım ile evlenmiş. 1963 yılında doktorasını tamamlamış, 1970’te doçent olmuş ve 1972 yılında Bağdat Üniversitesi Türkoloji Bölümü’ne misafir öğretim üyesi olarak gitmiş, ancak orada bölüm yok. Daha önce oraya hocalık yapmak için gidenler olmuştur, ancak T.C. Devleti’nden maaş almanın ötesinde herhangi bir iş yapmayan bu anlı şanlı hocaların aksine Hacıeminoğlu orada bölümü kurmuş ve ilk hocası olmuştur. 1983 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde hocalığa devam eden Hacıeminoğlu, iki yıl süreyle işsiz bırakılır ve 1985 yılında Trakya Üniversitesi’nde yeniden işe başlar. 1995 yılına kadar bu üniversitede çalışan Hacıeminoğlu, hastalığının ilerlemesi üzerine tekrar İstanbul Üniversitesi’ne döner ve 1996 yılında Hakk’ın “dön” buyruğuyla, “ancak rüku için eğilen baş” eğilir ve yaratıcısına döner. Bu hayat hikâyesi, herhangi bir insanın hayat hikâyesidir ve ansiklopedilerde Hacıeminoğlu’nun hayat hikayesi yaklaşık böyle olacaktır. Mütevâzi yapısıyla herhangi bir insan olan Hacıeminoğlu, yaşadığı hayat ve ortaya koyduğu mücadeleci, yılmaz, geri adım atmayı bilmez tavrıyla farklı bir insandır. Farklı bir insan olmak, elbette ki farklı yaşamakla mümkündür. Bu farklı insanı hayatından birkaç örnekle analım. İlkokul yılları, yoksul ve babasız ailenin elif cüzü almaya imkânı yoktur, ama Kur’an okumayı öğrenmek gerekli. Komşudan elif cüzü alınır ve sabaha kadar baştan sona ezberlenerek sabah iade edilir. Köyden Darende’ye her gün 7 km. gidiş, 7 km. dönüş yol yürünerek okula gidilir ve bu bir yıl böyle sürer. Bu süre zarfında öğle yemeği fırından alınan yarım sıcak somun ekmeği ile bazı günlerde içine konulabilirse 50 gr. tahin helvasıdır. Merhum mide hastalığını bu beslenme şekline bağlardı.

         

        Ağabeyi Nihat, Necmettin’deki cevheri gördüğü için ne yapıp yapıp onu okutmak istemektedir. Adana’da lise biter ve yüksek öğrenim için İstanbul’a gidilir. Kayıt için Çapa’ya giden Hacıeminoğlu valizini buraya bırakır ve lisede iken takip ettiği Türk Düşüncesi dergisinin sahibini görmeye gider. Bu dergiyi çıkaran zamanın en büyük ve meşhur yazarı Peyami Safa’dır. Peyami Safa, durup dururken büyük olunamayacağını gösterircesine, taşradan gelmiş bu liseli delikanlıyı kabul eder ve daha sonra nikâh şahitliğine kadar gidecek olan dostlukları başlar. Bu olay bize iki büyük ruhu haber verir. Birincisi, taşralı bir liseliyi hiç gocunmadan kabul eden Türkiye’nin en meşhur yazarı, diğeri de bu şöhret karşısında ezilme duygusuna kapılmayan bir karakterin ve cesaretin sahibi olan Anadolu delikanlısı. Peyami Safa’nın büyük ruhunu yansıtan bir örnek de Necmettin Bey’in bir hatırasıdır. Mehmet Kaplan, öğrencisi Hacıeminoğlu’ya Yalnızız romanının tahlilini ödev olarak verir, Necmettin Bey, ödevini yapar ve Hocasına teslim eder. Hoca ödevi çok beğenir ve “–Bunu Peyami Bey’e ver dergisinde yayınlasın” der. Hoca yazıyı götürür ancak Peyami Safa, kendi romanı ile ilgili bir yazıyı kendi dergisinde yayınlamayı uygun bulmaz ve yazı Türk Yurdu dergisinde yayınlanır.

         

        Akademik hayat, yukarıda anlatıldığı üzere devam ederken, aslında iyi bir “İsmet Paşacı” ve “inkılapçı” olan Necmettin Bey, hocalarıyla da sürekli tartışma ve çatışma halindedir. Bu tartışmaların birinde Kaplan Bey; “-Necmi,  Mümtaz Bey’in Kültür Değişmeleri kitabını oku sonra konuşalım.” der ve Necmettin Bey’deki köklü değişikliğe de yol açılmış olur.

         

        Türkiye 1960’lı yılların sonlarından itibaren yoğun ve örgütlü bir komünist saldırının hedefi durumuna gelir. Bu saldırılar, komünist olmayan herkesi hedef alır ve işgaller, boykotlar derken canlara kastedilmeye başlanır.

         

        1970 yılında doçent olan Hacıeminoğlu’nu artık akademik çalışmalardan daha çok, saldırıları püskürtmeye çalışan ve bütün Türk dünyasını yutan komünizmin ve Rus emperyalizminin Türkiye’yi de yutma tehlikesi karşısında Türk milletini uyarma çabası içerisinde görürüz. Bu mücadele içerisinde Hacıeminoğlu, yerine göre kılıçtan daha keskin, kurşundan daha etkili bir kalemin sahibi, memleketin her tarafında konferanslar veren ve gözünü budaktan, sözünü dudaktan sakınmayan bir er kişidir. Mücadelenin temel konularından biri dil, yani Türkçedir. İmparatorluk bakiyesi bir kültür dili olan Türkçe, doğal gelişme seyrinden saptırılıp, aynen Osmanlı aydınının ağdalı dili gibi, yapay bir dil haline getirilmek istenmektedir. Bu konunun uzmanı olan Hacıeminoğlu, elbette ki sessiz kalamazdı ve kalmadı da. Pek çok gazete ve dergide konuyla ilgili yazılar yazdı ve bunların bir kısmı Türkçenin Karanlık Günleri adıyla kitaplaştı.

         

        Türkiye’nin ve Türk milletinin en temel meselesinin eğitim olduğunu bildiği için konuyu sohbetlerle sınırlı tutmayıp kitaplaştırdı ve Milliyetçi Eğitim Sistemi’ni yayınladı. Sosyal ve siyasi konularla ilgili yazılarının bir kısmını Türkiye’nin Çıkmazları adıyla, bir kısmını da Milliyetçilik-Ülkücülük-Aydınlar adıyla kitap halinde yayınlattı. Son kitap Türk Edebiyatı Vakfı tarafından Millet ve Aydınlar adıyla tekrar yayınlandı. Hoca, bilim ve fikir adamlığı yanında bir sanatkârdı da. Hikâyelerini muhtevi kitabının adı Yeni Bir Dünya’dır.

         

        Hacıeminoğlu ile ilgili bir yazı onun şiir, musiki ve çay tutkusundan bahsetmezse eksik kalır. Gerçi bir insanı, bir başkasının anlatması her halükarda eksik olacaktır. Türk edebiyatından pek çok şairin hemen bütün şiirleri hafızasında olan Hacıeminoğlu, Nevai’yi ve Fuzuli’yi hayranlık derecesinde sever, Safahat’ı baştan sona ezbere okurdu. Musiki ile ilgili olarak da hangi şarkının güftesi kime ait, bestekârı kim, makamı nedir bilen, türkülerin hangi yöreye ait olduğunu bilip bütün ruhuyla haz alarak dinleyen Hacıeminoğlu’nun çaya düşkünlüğü de bütün dostlarınca bilinirdi.

         

        Necmettin Bey’in hatırasına armağan olarak çıkarılan son yayın Gazi Üniversitesi Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin çıkardığı Türkiyat dergisidir. Bu dergide Hoca’nın hemen hemen tam bir bibliyografyası verilmiştir. Bu dergideki kayıtlara göre Hoca; 13 kitap ile 25 farklı gazete ve dergide yayınlanmış 543 yazının yazarıdır. Buradaki dergi ve gazete adlarına bakıldığında, mesleki yayınlar hariç tutulursa, milliyetçilik düşüncesiyle uzak yakın ilişkisi olan her dergi ve gazetede Hacıeminoğlu imzası vardır.

         

        Hacıeminoğlu’nun yazılarının yalnızca başlıklarını okuyarak bile onun nasıl bir hayat yaşadığını, hayatını dolduran şeylerin neler olduğunu, hayat karşısında durduğu yeri ve sağlam, sarsılmaz duruşunu anlamak mümkündür. Türkiye’nin ve Türk milletinin her meselesi karşısında lafı-sözü dolaştırmadan kesin ve keskin bir tavır ortaya koymuş ve her konuda milli bakış geliştirmiştir.

         

        Mücadeleli yıllarda yaptığı çalışmalar meslek hayatını etkilemiş ve 10 yıl süreyle profesörlüğü yalnızca siyasi sebeplerle engellenmiştir. Türkiye’ye huzur ve sükûn getiren(!) 12 Eylül darbesi, Hoca’ya bu huzuru ve sükûnu çok görmüş, onu işinden etmiştir. 12 Eylül’den önce Eşgüdüm Komutanları başlıklı yazısından dolayı hapse atılan Hacıeminoğlu’ya bu ceza yetersiz görülmüş olmalı ki Türk milliyetçilerinin siyasi kanadını çökerten anlı şanlı Türk (!) generalleri, milliyetçilik düşüncesinin bilim kanadına da el atmışlar ve işe de Hacıeminoğlu’dan başlamışlardır. 2 yıl işsiz bırakılan Hacıeminoğlu, merhum Doğramacı’nın çabaları sonucu Trakya Üniversitesi’nde yeniden mesleğine dönebilmiştir.

         

        İbnü’l-Emin Mahmut Kemal, Son Asır Türk Şairleri adlı eserinde Atsız Bey’i anlatırken yaşadığı sıkıntılardan bahsediyor ve şu hükmü veriyor; “Bu durum, ezkıyanın ekserine nasib-i ezelidir.”. Hacıeminoğlu da şüphesiz ki ezkıyadan idi. Allah vergisi müthiş zekâ, onu hiç rahat bırakmadı. Milli meselelerde hiçbir zaman tarafsız ve çekimser olmadı, taraf oldu ve çok açık bir tavır ortaya koydu. Özel hayatında, dostları arasında, öğrencileri içinde son derece mütevâzi ve hoş görülü bir insanken, milli meseleler söz konusu olduğunda tavizsiz, son derece sert ve hatta kırıcı olmaktan geri durmayan bir er kişi.

         

        Hastalığı ilerleyince Ankara’ya taşındılar ve son görüşmemiz Oran sitesindeki evlerinde oldu. Konuşmaları ve yazılarıyla Türkiye’yi etkileyen Necmettin Bey, neredeyse konuşma yeteneğini kaybetmişti, cümle kuramıyor, kelimeleri tek tek telaffuz ederek konuşabiliyordu. Televizyondaki asker görüntüsünden etkilendi ve yazdım dedi (Bu yazdım dediği, Bağdat’tan trenle dönerken Irak askerlerinin pejmürdeliğini ve bizim askerlerin disiplinini ve vakarını yan yana gördükten sonra Genel Kurmay’a yazdığı ve bütün birliklere dağıtılan mektubu idi.). Daha sonra zihninde kurduğu cümleler ağzından kelime olarak döküldü ve bütün hayatını dolduran ve özetleyen dört kelime söyledi: devlet…, millet…, Başbuğ…, metinler… Ve Hoca 26 Haziran 1996 tarihinde vefat etti. Cenazesinde dostları, öğrencileri, arkadaşları vardı ve bir de Edirne’de çalıştığı süre boyunca odasının temizliğini yapan müstahdem vardı. Çünkü namazı kılınan kişi Hacıeminoğlu idi. Üniversitenin rektörüyle müstahdemi aynı safta buluşturmak için de herhalde Hacıeminoğlu olmak gerekirdi.

         

        Ruhun şad, durağın cennet olsun aziz Hocam…  

         

         

 


Türk Yurdu Haziran 2010
Türk Yurdu Haziran 2010
Haziran 2010 - Yıl 99 - Sayı 274

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele