Mustafa Kemal’in Milli Mücadele Stratejisi: Yeni Devletin İnşası ve Kültür Çoğunluğu

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

        Tarihin ve tabiatın kanunları toplumlar için acımasızdır ve merhametsizdir. Özellikle bu kanunların farkında olmayan geri kalmış cahil toplumlar için daha şiddetlidirler, hatta ölümcüldürler. Zira bu kanunlar toplumlara göre çok daha güçlüdürler. Tarihi süreç içerisinde her toplum başka toplumlarla ve tabiatla mücadele halindedir. Bu mücadele tabiat ile toplumlar arasında karşılıklı bir meydan okuma şeklinde geçmektedir. Aynı meydan okuma ve mücadele farklı toplumlar arasında da ola gelmektedir. Toplumlar tabiata, aklıyla, zekâsıyla, ilmiyle, tekniğiyle meydan okur, direnir; tabiatı mağlup etmeye ve kendi emri altına alarak kendilerine hizmet ettirmeye çalışırlar. Bu mücadelede başarılı olan toplumlar tabiatla da ittifak yaptıkları için diğer toplumlar karşısında hem güçlü olmuşlar hem de medeniyette ve kültürde ileri gitmişlerdir. Böyle bir hayat mücadelesinde hoş görüye, merhamete yer yoktur.

         

        Bu bağlamda tarihin kalburu veya eleği, içinde bulunan toplumları, medeniyetleriyle ve kültürleriyle birlikte bazen yavaş bazen hızlı sallar, çalkalar ve sonuçta bazılarını eler. Savaşlar, ihtilâller, büyük buhranlar zamanında tarihin kalburu çok hızlı sallandığı için çürümüş, direncini kaybetmiş güçsüz ve zayıf kalmış olan toplumları, milletleri, devletleri, imparatorlukları, kültürleri, medeniyetleri parçalar, ufalar, eler, savurur ve tarihin mezarlığına fırlatır atar. Bu çalkantıdan büyük ve güçlü olanlar kurtulabildiği gibi, liyakatli, tecrübeli, şuurlu ve tarihin nesnesi (objesi ) değil daima öznesi (süjesi) olan toplumlar veya milletler de elenmez, kalburun içinde kalır ve tarihi rollerini oynamaya ve gelecekteki sallantılarda elenmemek için gayret sarf etmeye ve hazırlık yapmaya devam ederler. Bu itibarla harp barışın, barış da harbin devamı şeklinde birbirlerini takip etmekte ve her ikisi de güçlüye hizmet eder durumdadır.

         

         

         

                     Manzara-yi Umumiye

         

        Osmanlı haritasına bakıldığında imparatorluğun sol kolu durumunda olan Balkanlar, Balkan Savaşları (1912–1913) ile sağ kolu durumunda olan Kafkasya ise 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile (93 Harbi) koparılmıştır. Sağ bacağı mesabesindeki Basra Körfezi ile sol ayağı durumundaki Kızıl Deniz kısaca Arap toprakları, Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) sonunda kaybedilmiştir. Bununla da yetinmeyen İtilâf Devletleri, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’yleimparatorluğun gövdesi durumundaki Anadolu’nun paylaşılmasına zemin hazırladılar. Osmanlı Devleti’ni esir ettikleri ve imparatorluğuna son verdikleri kâfi gelmiyormuş gibi, ayrıca 10 Ağustos 1920 Sevr Barış Antlaşması’yla da Osmanlı Türklerini yok farz ederek, Anadolu toprakları üzerinde hem Ermeni devleti, Kürt devleti, Pontus Rum devleti kurmaya hem de bazı bölgeleri kendi aralarında paylaşmaya kalkıştılar.

         

        Bütün bu olup biten olaylar meşhur Şark Meselesi’nin çözüm safhalarını oluşturuyordu. Sevr Barış Antlaşması’yla da, 1071’den beri çözülemeyen, çözümsüz görünen Şark Meselesi güya çözülmüş oluyordu. Aslında Şark Meselesi çözülmek bir tarafa, petrolün de devreye girmesiyle emperyalist devletlerin Ortadoğu’da gittikçe şiddetlenen menfaat kavgası yüzünden daha da karmaşık hale geliyordu. Hâlbuki esasında çözülen Türk dünyası ve İslam âlemi idi. Bütün bunlara rağmen Saray, Hilafet ve Bab-ı Ali gibi kurumlar bu durumu ehven-i şer görüyorlardı. Zira taht, saltanat ve hilafet şu veya bu şekilde kurtulmuş oluyordu. Olup bitenden haberi olmayan ve başına geleceklerin farkına varamayan Anadolu halkı da harp sona erdiği ve çocukları askerden-cepheden sağ-salim döndüğü ve Halife-Padişah devletin başında kaldığı için hiç bir şeyden endişe duymuyor ve tevekkül içinde haline şükür ediyordu.

         

         

        Yukarıda kısaca izah edilen olaylar sonunda Osmanlı Devleti, devlet ve imparatorluk olmaktan şu sebeplerden ötürü çıkmıştır: 1-Başkent (pay-ı taht) İstanbul işgal altındadır. 2-Vatan-toprak-coğrafya paylaşılarak istila edilmeye başlanmıştır. 3-Devletin hükümranlık hakkı ve istiklâli fiilen ortadan kalkmıştır. 4- Askerler terhis edildiği için ordu yoktur. 5-Padişah ve hükümet bir nevi esir durumundadır. 6-Osmanlı toplumu: a- padişahçı-hilafetçi ve kuvvayı mlliyeci, b-İngiliz Mandacıları ve Amerikan Mandacıları, c-Müslim ve toprak-istiklâl peşinde koşan Gayr-i Müslimler (Rum ve Ermeni azınlıklar), ç-Türkler ve Türklerden ayrılmak isteyen Müslümanlar (Araplar ve bazı Kürt Cemiyetleri) olmak üzere dil, din, ırk, siyaset açısından bölünmüş, parçalanmış ve birbirleriyle karşı karşıya getirilmiş vaziyette idi.

         

        Bu duruma göre, Osmanlının hükümranlık hakkı veya üstün hâkimiyeti (souverainete) hukuken (de Jure) ve fiilen (de facto) ortadan kalkmış idi. Evvela hükümranlığın, hükümet (yürütme gücü) boyutu felç olmuş idi. Zira devlet adına meşru güç kullanma tekelini elinde bulunduran ve bunu belli bir toprak (Anadolu ve Trakya) üzerinde kullanma hakkına sahip olan İstanbul hükümeti bu gücü kullanamaz hale gelmiş idi. İkinci olarak da Osmanlı devleti Birinci Dünya Harbi’nden mağlup çıktığı ve toprakları da istila altıda olduğu için ülkede Osmanlı kanunlarının(yargı gücünün) hükmü değil, galip devletlerin hükmü ve iradesi geçerli oluyordu. Üçüncüsü, son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı (yasama gücü), 18 Mart 1920’de İtilâf Devletlerince dağıtılınca padişah üstün hâkimiyetin tek sahibi ve tek temsilcisi haline geldi. Hâlbuki esir pozisyonunda bulunan ve Hıristiyan bir ülke olan İngiltere’nin merhametini bekleyen Müslümanların Halife-padişahı, böyle önemli bir temsil hakkını kaybetmiş oluyordu. Dolayısıyla bu hakkın, otomatikman hâkimiyetin hakiki sahibi olan halkın-milletin kendisine dönmesi veya seçeceği temsilcilerine (Meclis) verilmesi gerekiyordu. Kısaca devleti oluşturan meşru yasama, yargı ve yürütme güçleri meşruiyetini ve otoritesini kaybetmiş, dolayısıyla devlet hükümranlık hakkını kullanamıyordu. Nitekim Rumların Kara Deniz’de ve Ermenilerin Doğu Anadolu’da devlet kurmaya kalkışmaları, Yunanlıların İzmir’e çıkması, İtilâf Devletlerinin (İngiltere-Fransa-İtalya) bazı yerlerde işgallere girişmeleri bunun göstergesi idi. Mustafa Kemal’in daha Samsun’da iken ifade ettiği gibi Anadolu ve Trakya’da “manzara-yı umumiye” bundan ibaretti. Bu manzara karşısında, daha önce Kosova’dan, Üsküp’ten, Selanik’ten Edirne’ye; Mondros Mütarekesi sonunda Edirne’den İstanbul’a, Bağdat’tan, Musul’dan Mardin’e, Şam’dan Halep’ten Antep’e, Urfa’ya çekilen Türk halkı, Sevr Antlaşmasıyla da İstanbul’dan ve Anadolu’dan da çıkarılma-atılma endişesi-korkusuyla panik içinde idi. Zira en azından 150 yıldır Avrupa’nın tek gayesi, hedefi, tezi ve rüyasının, Türkleri önce Balkanlardan sonra Anadolu’dan veya Asya topraklarından çıkartarak, geldikleri yere (Türkistan) sürmek olduğu biliniyordu. Türklerin düştüğü bu vahim durumdan Hristiyan âlemi ve içimizdeki Rumlar-Ermeniler memnun idiler ve bu plânı alkışlıyorlardı.

         

         

         

        Manzara-yı Umumiyeye İtirazlar

         

        Bu manzara-yi umumiyeye ilk önce iki yer itiraz etti. Birincisi Mustafa Kemal ve arkadaşları başta olmak üzere paşalardan, kurmaylardan geldi. Bu çok önemli ve umut vaat eden bir itirazdı. Zira generalleri (paşalar) ve kurmayları olmayan bir harbin veya mücadelenin kazanılması mümkün değildir. İkinci itiraz, Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip Adıvar, Süleyman Nazif gibi teslimiyetçiliği ret eden, milliyetçi entelektüellerden geldi. Üçüncü önemli bir itiraz ise, Eğe Bölgesinde Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Antep’te Şahin Bey, Maraş’ta Sütçü İmam, Karadeniz’de Topal Osman gibi halk kahramanlarının öncülük ettiği cahil, fakir, fakat Batının etkisi altında kalmamış ve bozulmamış Anadolu halkının çekirdeğini ve çoğunluğunu teşkil eden, dini ve milli değerlerine sahip, hür yaşamayı karakteri haline getirmiş ve en azından 1071’den beri Anadolu’da siyasi hükümranlığı veya üstün otoriteyi elinde bulunduran Yörüğü, Türkmeni, şehirlisi, köylüsü ile Türk halkından gelmiştir. Bu üçlü itiraz cephesine ilk destek, Balkanlardan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göç ederek yerleşmiş evlâd-ı fatihan ile Çerkez, Abaza, Çeçen, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Pomak kökenli, fakat kendilerini Türk kültürü çevresi ve milli kimliği içinde gören ve son sığınakları olan Anadolu’yu vatan kabul eden muhacir halklardan gelmiştir. Aynı şekilde, Ermenilerle karşı karşıya kalan, Ermeni tehlikesinden ve katliamından endişelenen, İngiltere-Fransa-Amerika’nın madden ve manen Ermenileri desteklediğini gören bir kısım Kürt halkı da, İtilâf Devletlerinin kurdurduğu ayrılıkçı Kürt Teali Cemiyeti’nin aksi propagandasına rağmen milli mücadeleyi göze alan ve başlatan Türklerin yanında yer almıştır.

         

         

         

        Mustafa Kemal ve Kültür Çoğunluğu

         

        Mustafa Kemal, daha İstanbul’da iken mahalli direniş örgütlerinin teşkil edilmesinin ve fiili direniş hareketlerinin başlamasının ne manaya geldiğini anlayan, Anadolu insanındaki cevheri gören ve neticede bu mahalli teşkilatları, hareketleri bir çatı altında toplayarak, onlara millilik karakteri kazandırmak isteyen, silahlı milli direnişe dönüştürmeye karar veren ilk insandır. Nitekim bir mimar edasıyla önce inşa edeceği binanın arsasını yani mücadele vereceği beşeri zeminini görmek ve sınırlarını tespit etmek veya ressam edasıyla yapmayı düşündüğü tabloda kullanacağı renkleri belirlemek için Anadolu’ya gitti. Bundan maksadı, aynı zamanda hem teferruat içinde boğulmadan halkla meşgul olmak hem de uzaktan toplu bir bakış ile bütünü yani milleti yakalamaktı. Zira Türk halkının mukadderatıyla ilgili bir mücadelede, halk ile millet arasındaki münasebeti anlamak ve uzaktan bakarak bütünün (manzara-yı umumiye) ahengini ve manasını kavramak başarı için zaruri idi.

         

         Mustafa Kemal, mahalli silahlı direniş hareketleriyle Anadolu’da halk iradesinin oluşmaya yüz tuttuğunu başlangıç olarak müspet karşılamış, ancak ortaya çıkan bu halk iradesinin mahalli veya bölgesel iradelerin toplamı olduğunu ve ilerde farklı yorumlarla, yaratacağı bir takım sakıncaların şimdiden önünü kesmek için mahalli-bölgesel halkların iradelerinin veya halkların kültürlerinin sentezi (terkibi) ve ürünü olan milli- millet- irade kavramlarını öne çıkarmış ve daha çok kullanır olmuştur. Buna en iyi örnek, Milli Mücadele, Türk milleti, Millet Meclisi, milli ordu milli irade, milli kütüphane, milli kültür, milli ruh, milli şuur gibi kelime ve kavramlardır. Gerçekte Türk kültürü sadece tarihin ürünü olup Çin, Fars, Arap, Bizans, Ermeni, Kürt, Rum, Çerkez, Boşnak, Arnavut kültürlerinden bir şeyler de aldığı gibi, onlara da bazı şeyler vermiştir. Tarihin ve siyasetin ürünü olan Türk milleti coğrafi boyutu ile de çok geniş bir mekâna yayılarak çeşitli milletlerle ve etnik gruplarla temas etmiş, karışmıştır. Ancak tarihi-siyasi boyutları ile bu kadar geniş coğrafyada yüz yıllarca hâkim rol oynadığından, bu karışmalar-temaslar Türk toplumuna ve Türk kültürüne zarar vermemiş, tam tersine, Türk kökenli olmayan Müslüman halkların, Türk sosyal, ekonomik, siyasi ve kültür sistemine katılmalarına (entegre olmalarına) imkân verdiği gibi, Türk milletinin büyümesini-çoğalmasını ve Türk kültürünün de millileşmesini ve zenginleşmesini sağlamıştır.

         

        İşte Mustafa Kemal, Milli Mücadeleye Anadolu halkının büyük çoğunluğunun katılımını ve desteğini sağlamak ve haklılık kazandırmak için sadece Türklerden ibaret soy çoğunluğuna değil, fakat başka soydan gelen etnik grupları da içine alan ve aynı zamanda soy çoğunluğundan daha geniş ve Türk renginin(Türkuaz) hâkim olduğu kültür çoğunluğuna hitap eden ve kültür çoğunluğunu esas alanbir politika izlemeyi tercih etmiştir. Bu anlayış daha sonra, onu zafere götürmüş ve yeni kurulacak olan Türk devletini de ırka veya etnik gruplara değil, Türk siyasi coğrafyasının, Türk tarihinin, Türk kültürünün İslâm dininin ürünü ve sentezi olan millete ve milli kültüre dayandırmaya sevk etmiştir. Onun başarısının sırlarından biri bu yaklaşımı olmuştur.

         

        Anadolu’da kültürel çoğunluğu arkasına alan Mustafa Kemal‘in hedefi Türk milletine istiklâlini kazandırmaktı. Ancak “ya devlet başa ya kuzgun leşe” ve “devlet-i ebed müddet” inancına sahip milletin başında devlet kalmadığı gibi kuzgunlar da dolaşmakta idi. O halde ilk önce bu millete sahip çıkacak meşru kişileri ve kurumları yani devleti teşkil etmek lâzımdı. Bu maksatla, kültürel çoğunluk adına konuşabilecek Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladı, Heyet-i Temsiliye’yi teşkil ettirdi ve başkanı oldu. Arkasından Ankara’da Millet Meclisini topladı, Başkanı seçildi, Meclis hükümeti kuruldu, Anayasa kabul edildi ve ordu teşkil olundu. Bunun sonucunda Mustafa Kemal kendisini, Milli Mücadeleyi ve Ankara hükümetini iç ve dış kamuoyunda meşrulaştırdı. Bu süreç tamamlandıktan sonra Mustafa Kemal, Anadolu ile birlikte Kafkasya’da Anadolu’nun sağ omzu olan Kars-Ardahan’ı, güneyde Anadolu’nun sağ bacağının bir kısmı olan Musul-Kerkük’ü Balkanlarda (Rumeli) Anadolu’nun sol omzunu temsil eden Trakya’yı (Paşaeli) kurtarmak için fiili direnişe karar verdi ve bunun için iki direniş tavrı geliştirdi. Birincisi istilacılara karşı düzenli ordu ile silahlı direniş ki bunun hedefi vatan toprağını kurtarmaktı; İkincisi ise, emperyalizme karşı ideolojik direniş idi. Hedefi milli uyanışı sağlamak ve tam bağımsız milli bir devlet kurmaktı.

         

        Bilindiği üzere, büyük tarihi şahsiyetler eylemlerinde inkılâplarında önceliği ya sahip oldukları ilkelere ya da ülkenin içinde bulunduğu mevcut şartlara göre verirler. Mustafa Kemal, Milli Mücadelede, daha sonra yaptığı inkılâplarda önceliği istiklal-i tam, irade-i milliye, milli devlet, milli kültür, vatanın bölünmezliği, hâkimiyet-i milliye gibi ilkelere vermişve onları gerçekleştirmeye çalışmış ve başarmıştır. Şartlar dikkate alınıp öncelik verilse idi, direniş ve mücadele mantık dışı görülerek imkânsız hale gelebilirdi. Nitekim İstanbul hükümetleri ülkenin içinde bulunduğu şartlara bakarak, teslimiyetçi bir tavır almayı uygun bulmuşlardır.

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele