Türkiye’de Türkoloji

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

        Bugün Türklük bilimi olarak da isimlendirilen Türkoloji tâbirinin muhtevâsı ve şümûlü konusu Türkiye’de hâlâ açıklığa kavuşturulamamış gözüküyor. Türkoloji denince, sâdece Türk dili üzerine yapılan araştırmaları ve incelemeleri mi anlamalıyız, yoksa umûmî mânâda Türkleri ilgilendiren bütün bilgi dallarını mı düşünmeliyiz?

         

        Türkiye’deki Türk dili mütehassıslarının mühim bir kısmının, Türkoloji kelimesini bir terim olarak münhasıran Türk dili araştırmalarıyla sınırlamayı tercih ettikleri söylenebilir.

         

        1974 yılında Tercüman gazetesinde[1] çıkan bir mülâkātında Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türkoloji tâbiriyle ilgili olarak şöyle diyordu: “Biz bunu milletlerarası bir terim olarak kullanıyoruz. Türkoloji, Türk filolojisi demektir. Fransa'da Romanoloji, Almanya'da Germanistik, İngiltere'de Anglistik vardır. Eğer Türkoloji yerine Şarkıyyat dersek, kendimizi başka gözlerin altında teşrih masasına yatırmış oluruz.”

         

        Ergin’in bu değerlendirmesini uygun bulmayan merhum Cemil Meriç, yukarıdaki paragrafı enine boyuna tartıştığı bir yazıda[2], öncelikle paragrafta geçen “milletlerarası” kelimesine karşı çıkıyor ve “Milletlerarası” ne demek? Acaba bütün milletler, böyle bir tabirin varlığından haberdar mıdırlar? Yoksa kelime, Hristiyan Avrupa'nın bir mutlu azınlığı tarafından mı kullanılmaktadır sadece?” diye sorduktan sonra, ilâve ediyor: “Milletlerarası bir terim”, ancak milletlerarası mefhumları ve müesseseleri ifadeye yarar: ideoloji, demokrasi, sosyalizm gibi. Dilimizi, edebiyatımızı, bir kelimeyle düşünce ve duygu dünyamızı ifade için, “milletlerarası terim”ler aramak niye? “Milletlerarası terim”lere bu kadar meraklıysak, milletlerarası bir dili -meselâ esperanto- benimseyelim, dâvâ kökünden halledilsin.” Böyle bir yaklaşımı, sömürge zihniyeti ve kompleksiyle ilişkilendiren Meriç, “Kapitülasyonlar ne zamana kadar yaşayacak şuur altımızda? Kültür emperyalizmi, ne zamana kadar en samimi milliyetçilerimiz tarafından müdafaa edilecek?” diye soruyor.

         

        Merhum C. Meriç, kendi târihimizle, dilimizle, edebiyâtımızla ilgili araştırmalarda Batıda îcat edilen ıstılâhların tercih edilmesine de karşı çıkıyor: Terim ne demek? Türkçe'nin beynine hançer gibi saplanan bu çirkin, bu habis, bu hain kelime de bizi tedirgin etti. Âhenksiz, sevimsiz, zıpçıktı bir misafir. Dilin müdafaasını yaparken Türkçe'ye hürmet etmek ilk vazife değil mi? Sayın Ergin'i hangi kaygı, hangi ihtiyaç bu yabancı tilciği kabule zorlamış?

         

        C. Meriç, sonlarına –loji eki getirilerek yapılan ıstılahların Türkçe’de aynen kabûl edilmesini ve kullanılmasını da hoş görmüyor. “Kaldı ki, necip ve zinde ırkımızın adıyla, Yunan-ı kadîmin mürde ve mütefessih loji'sini çiftleştiren bu Türkoloji ucûbesi, lisâniyat bakımından da bir fâcia. August Comte, Lâtince sosyo'yu, aynı Yunanca kelimeyle birleştirmeye kalktı diye az mı tenkide uğradı? Türkoloji, ne Türkçe, ne Yunanca, ne İngilizce, ne Fransızca... Sayın Ergin'in milletlerarası bir terim olarak sunduğu bu uğursuz kelime, Avrupa irfânının en büyük temsilcisi olan iki milletin, yani İngiltere ve Fransa'nın kāmuslarına da girmemiş. Ne Webster lügatinde var, ne Britannica ansiklopedisinde, ne Amerika'nın meşhur İçtimaî İlimler muhit-il maarifinde... Fransızca'nın ise hiçbir sözlüğünde yer almamış. Tekrar ediyoruz: hiçbir sözlüğünde... Yani, ansiklopedilerinde, kāmuslarında, lügatlerinde.

         

        Türkoloji sözünü, uydurma bir tâbir olarak gören Meriç, bunun bizim kültürümüze tamâmen yabancı olduğunu belirttikten sonra, “Hristiyan Batının kelime kütüklerine kaydedilmek şerefinden bile mahrum bu haramzâde tâbirin neden uydurulduğunu Ziyâ Gökalp'in târifi, büyük bir belâgatla ifşâ ediyor - târifi ve izâhı. Okuyalım: “Avrupa'da zuhûr eden ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya'da, Almanya'da, Macaristan'da, Danimarka'da, Fransa'da, İngiltere'de birçok ilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara dâir târihî ve antikiyâtî (arkeolojik) araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin pek eski bir millet olduğunu, gayet geniş bir sâhada yayılmış bulunduğunu ve muhtelif zamanlarda cihangirâne devletler ve yüksek medeniyetler vücûda getirdiğini meydana koydular. Vâkıa, bu sonki tedkiklerin mevzûu, Türkiye Türkleri değil, kadîm Şark Türkleriydi.”

         

        Batıdaki Türkoloji araştırmalarını maksatlı ve ideolojik bulan merhum C. Meriç, bu çerçevede dışarıda yapılan çalışmaların büyük bir ekseriyetinde –Z. Gökalp’i de şâhit tutarak– Selçuklu ve Osmanlı devirlerinin dışlandığını vurgular: “Demek ki, Türkoloji’nin memleketimizdeki en salâhiyetli temsilcisine göre yaşayan, gelişen Türk dili ve medeniyeti Türkoloji’nin dışındadır. Avrupa'nın hedefleri îzâha ihtiyaç hissettirmeyecek kadar açık: Selçuk ve Osmanlı Türklerini Türklüğün dışına itmek... Bu mümkün olamazsa, ikinci sınıf vatandaş saymak onları. Bir kelimeyle Türk-İslâm medeniyetini unutturmak. Türkoloji'nin, yegâne hikmet-i vücâdu, bu düşmanca emellerdir. Filvâki, Osmanlı târihe karıştıktan sonra bu emeller gerçekleşmiş ve Türk-İslâm medeniyeti de bir sığıntı gibi Türkoloji’nin hudutları içine alınmak bahtiyarlığına erişmiştir. Ama dâimâ bir sığıntı gibi.

         

        Aşağıda kısa işâret edileceği üzere, bugün Türkiye’de bu çerçevede yapılan çalışmaların büyük bir ekseriyetinde de –merhum Meriç’in ifâde ettiği gibi– Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine dâir konular hemen hemen hiç ele alınmaz; araştırmaların ve incelemelerin ağırlıklı konusu İslâm öncesi Türk dili olarak karşımıza çıkar. Bu noktayı vurgulayan Meriç, Muharrem Ergin’in yukarıdaki paragrafına tekrar atıfta bulunarak, “Bu itibarla, Türkoloji Sayın Ergin'in ifâde buyurdukları gibi Türk filolojisi demek değildir aslında. Kadîm Şark Türkleri filolojisi demektir. Hemen îtiraf edelim ki biz bu filoloji kelimesini de kaypak ve karanlık buluyoruz. Eskiden edebiyat sevgisi, tebâhur (érudition), Latin ve Yunan edebiyatına merak... demekti filoloji. Renan'la mânâsı genişledi kelimenin; filoloji insan zekâsının eserlerini inceleyen bilgi idi artık (bkz. İlmin Geleceği, bölüm: VIII)[3].”

         

        Aynı yaklaşımla filolojikelimesinin geçmişini de gözden geçiren Meriç, tıpkı Türkoloji gibi, onun da gerçekte bize yabancı olduğunu belirtir ve hulâsa olarak şöyle der:

         

        Filoloji kelimesinin Batı dillerindeki kullanılışı, birbirinden oldukça farklı mânâları kucaklamaktadır: 1) Bilgi veya edebiyat sevgisi, bilhassa Latin, Yunan edebiyatları; 2) Konuşma sevgisi, Yunanca Philogia'nın tercümesi; 3) Dil bilim; 4) Medenî kavimlerin bilhassa dilde, edebiyatta ve dinde tecelli eden kültürlerinin tedkiki.

         

        Acaba Sayın Ergin, Türkoloji Türk filolojisidir derken, bu mânâlardan hangisini kastediyor? Yunanca kelimelere karşı bu ne büyük düşkünlük! Türkoloji, Türk filolojisidir demek, medrese tabiriyle, suyu suyla tefsir değil midir?

         

        Köprülü, 1924'de Türkoloji’yi Türkiyat’la karşılamıştı. Daha dürüst. Daha bizim, daha efendice bir kelime. Ne kapitülasyon kokuyor, ne kültür emperyalizmi. Edebiyat, arziyat, lisaniyat vs. gibi. Bu kelimenin Türkoloji’ye çevrilmesi, sanıyoruz ki, 1933 üniversite inkılâbıyla yaşıt. Yâni, Türkoloji Türkçemize Alman Yahudileri’nin armağanı, Romanoloji gibi. Zira Sayın Ergin'in üstâdâne tavırlarla, mevcûdiyetinden bahsettiği Romanoloji diye bir bilgi dalı yoktur Fransa'da. Bu kelimeyi, yurdumuza gelen yabancılar -Spitzer ve avenesi- uydurmuştur. Nitekim İngiltere'de Anglistik diye bir mefhum da yoktur.

         

        Merhum Cemil Meriç’in Türkoloji ve filoloji ile ilgili verdiği bilgileri ve değerlendirmeleri, bilerek biraz uzun tuttuk. Çünkü ülkemizde Türkoloji adı altında gerçekleştirilen veya sürdürülen çalışmaların, esas olarak yukarıda tenkit edilen mantık çerçevesinde yürütüldüğü görülmektedir. Kezâ, yine bu çerçevede Türk dili üzerine yürütülen çalışmaların neredeyse tamâmının İslâm öncesi Türk dilini konu edindiği kolayca söylenebilir. İslâmî dönem Türk târihinin ve dilinin ürünleri Türkoloji’nin çalışma konuları arasına kolay kolay dâhil edilmez. Türkiye’nin dil sâhasında önde gelen ilim adamlarından birisi olan Hasan Eren’in Türkolojiile ilgili olarak verdiği bilgiler de C. Meriç’i doğrular niteliktedir. 31 Ekim 1999’da Avrasya kanalında yayımlanan Türkiye'den programına talebesi Prof. Dr. Sema Barut Özönder’le birlikte katılan Prof. Dr. Eren, Türkoloji ile ilgili olarak “Derslerimde, konuşmalarımda ve yazılarımda sık sık dile getirdiğim bir gerçek vardır. Türk'ü Türk yapan Türk dilidir. Bu açıdan Türk dili ile uğraşan bilim koluna Türkoloji’ye ve şimdi yeni adıyla Türklük Bilimi’ne bizim en ulusal bilim alanımız demek yerinde olur. En ulusal bilim alanımız olan Türkoloji’nin konuları en eski çağlardan başlar, bugüne kadar gelir. Türkoloji son yıllarda, aşağı yukarı 10 yıldan beri büyük bir güncellik kazandı. SSCB'nin çökmesi üzerine Türkoloji gerek ülkemizde gerek dış ülkelerde, Avrupa ve Amerika'da büyük bir değer, büyük bir güncellik kazandı ve birdenbire gördük ki bu bilim kolumuzla Avrupa'da ve Amerika'da uğraşan pek çok bilim adamı ve uzman varmış. Türkoloji en eski çağlardan başlar diyoruz, yani Türk dili ile ilgili çalışmalar en eski çağlara kadar gider. Bugün sık sık tekrarladığımız gibi Balkanlardan, Bosna'dan Çin'e kadar uzanan geniş coğrafi bölgede Türkçe konuşuluyor.”

         

        H. Eren’in bütün çalışmalarının esas olarak İslâm öncesi Türk dilini ve bunun muhtelif lehçelerini konu edinmesi ve kendisinin Türkoloji ile münhasıran “Türk dili ile ilgili çalışmalar”ı düşündüğünü ifâde etmesi, yukarıdaki değerlendirmelerle paralellik arz eder. Bugün her ne kadar Türklük Bilimi olarak isimlendirilmeye çalışılsa da, Türkoloji tâbiri daha yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Cemil Meriç’in îtiraz ettiği sevimliliği veya sevimsizliği bir kenâra, Türkoloji tâbiri, yerini henüz bütünüyle Türlük Bilimi’ne bırakmamıştır. Bu yeni isimlendirme, tâbirin, sık kullanılsa bile, bütünüyle benimsenmediğini ortaya koyar. Türklük Bilimi bizce de daha kuşatıcı gözükmektedir. Son yıllarda yapılan bâzı değerlendirmeler, Türkoloji’nin veyâ diğer adıyla Türklük Bilimi’nin, bugüne kadar olduğu gibi, münhasıran eski Türk dili üzerine yapılan çalışmalarla sınırlandırılmasına yönelik ciddî îtirazları da ortaya koymaktadır. Meselâ 26-29 Ağustos 2002 yılında Muğla Üniversitesi bünyesinde Türkoloji Günleri adıyla gerçekleştirilen sempozyumda Prof. Dr. Şinasi Tekin, “Türkiye'de Türklük Biliminin Durumu” ile ilgili olarak yaptığı konuşmada “Türkoloji terimiyle genel olarak Türk dili ve edebiyatının anlaşıldığını, oysa bu terimin tarih, sanat tarihi, tıp tarihi, musiki, halkiyat, filoloji gibi geniş alanları kapsadığını ifade” etmek ihtiyâcı duymuştur.Aynı sempozyumda Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un “Türkiye ve Türk Dünyası Dil İlişkileri” konulu konuşmasında “Dil ilişkilerini açıklamak için yalnızca gramer bilmenin yetmediği”ni, “Türkolojinin, Türk tarihi, coğrafyası, felsefesiyle bir bütün olarak ele alınması gerektiği”ni ifade ettikten sonra, “Türk lehçelerinin kendi aralarındaki ilişkinin tespit edilebilmesi için tarihî sürecin aydınlatılması gerektiği”ni belirtmek ve “Türk tarihi Batı'ya akıştır. Bu akış, Türkçe ve Türk edebiyatının devamlı gel-gitler hâlinde ve üst üste yığılmalar hâlindeki macerasıdır. Ötüken'den Cezayir'e kadar, Türk’ün ayak bastığı her yere Türkçe ulaşmıştır. Bu yüzden Türk dilini incelemek için tarihi iyi bilmek gerekir.” demek ihtiyâcı duymuştur.

         

        Aynı sempozyumun üç maddelik sonuç bildirisinin birinci maddesi de bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir:

         

        “Türkoloji" veya "Türklük Bilimi", dünyada yaşayan bütün Türkleri, her yönden inceleyen bilim dalının adıdır. Türkoloji araştırmaları, sadece dil, edebiyat ve tarih sahasıyla sınırlı kalmamalıdır. Türkleri tanıma bilimi olan Türkoloji, Türkiye için elbette en önemli bilim dallarından biridir; daha doğrusu, olması gerekir. Yeterli destek sağlanmadığı için Türkoloji araştırmaları bugün istenilen düzeyde değildir. Bu yüzden devletimiz, bu bilim dalının gelişmesi için gerekli imkânları sağlamalıdır. Böylece, Türkiye'de insana dayalı birçok sorunun çözümüne ve Türkiye-Türk Dünyası ilişkilerinin gelişimine katkıda bulunmuş olacaktır.”

         

        Türkoloji’nin veya diğer adıyla Türklük Biliminin genç bir bilim dalı olduğunu biliyoruz. İlk Türkoloji çalışmalarının da esas îtibâriyle dışarıda, Avrupa ülkelerinde başladığı mâlumdur. Nitekim ilk Türkoloji kürsüsü 1870’te Macaristan’da kurulmuştur. Türkiye’deki ilk Türkoloji kürsüsü ise ancak 1920’de İstanbul Üniversitesi bünyesinde faaliyete geçecektir. Bununla birlikte, Avrupa’daki çalışmalar çok daha muhtevâlı olmuş ve dışarıda Alman asıllı Wilhelm Radloff, Finlandiyalı Ramstedt, Çarlık Rusya’sında Ermeni asıllı Budagoff, Vámbéry… gibi dünyâca ünlü ilk nesil Türkologlar yetişmiş olmasına rağmen, bu ilmin en iyi yapılması gereken ülkemizde birkaç istisnâ dışında, aynı şöhreti yakalamış Türkolog yok gibidir. Oysa Türkoloji’nin ilgilendiği konuların tamâmı bizimle ilgilidir ve araştırmalarda kullanılacak kaynakların mühim bir kısmı da yine bizim ülkemizde bulunmaktadır. Bugün Türk üniversitelerinin edebiyat fakültelerinde Türkoloji’nin ilgi alanına giren Türkiye dışı Türk lehçeleri üzerine çalışan çok sayıda ilim adamı bulunduğu bilinmeyen bir husus değildir. Ne var ki, bunların hemen hiç birisi bütün dünyâca tanınan şöhretler hâline gelememişlerdir. Bu durumun sebepleri tartışılabilir. Fakat kanaatimizce, böyle bir hâlin en mühim sebeplerinden birisi, bizdeki bilim adamlarının ekseriyetinin yakın zamanlara kadar ilgilendikleri konularla ilgili olarak Türkiye dışına çıkma, mahallinde araştırmalar yapma imkânından mahrum kalmaları olmalıdır. Öte yandan, yine birçok araştırmacının umûmî Türk lehçeleri üzerine çalışmaktan ziyâde, Türk lehçelerinden birisi üzerinde yoğunlaşmaları, lehçeler-arası mukāyese imkânlarını sınırlandırmıştır. Esâsen, yukarıda işâret olunduğu gibi, Türkoloji denince, akla münhasıran İslâm öncesi Türk dilinin muhtelif lehçelerinin gelmesi; yapılan çalışmaların çoğu zaman bir takım metin çalışmalarının sınırlarını aşamaması; aynı alanda daha önce çalışmış olan ilim adamlarının çizdikleri çalışma prensiplerinin, belirledikleri metodolojik yaklaşımların etkisinden ve çekim alanından kurtulunamaması, ortaya orijinal eserler konamamasına zemin hazırlamıştır denilebilir. Bu durum, bizdeki Türkoloji çalışmalarını dışarının tâkipçisi veyâ taklitçisi olmaktan kurtaramamıştır. Dolayısıyla, işin mâhiyeti gereği, tâkipçiliğe ve taklitçiliğe dünyâda kimse îtibar etmemektedir.

         

        Bugün Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Türk bilim adamlarının önüne gerilen demir perde büyük ölçüde aralanmıştır. Artık Türkiye dışı Türk dünyasına, Türkçe’nin muhtelif lehçelerinin konuşulduğu bölgelere gidiş-geliş imkânları artmıştır. Dolayısıyla Türkiye Türkü bilim adamlarının bu bölgelere giderek, araştırmalarını mahallî zeminde elde edecekleri bilgi ve verilerle takviye etme fırsatları vardır. Söz konusu bölgelere gidiş-gelişler eskisine nispetle hayli artmış olmasına rağmen, bunlar rastgele, tesâdüfî ve sistemsiz; belirli bir plân çerçevesinde gerçekleştirilemediğinden, en mühimi de maddî açıdan ciddî destek görmediğinden, arzulanan netîceler alınamamaktadır. Ülkemizin muhtelif üniversitelerinde isimleri Türkiyat Enstitüleri olan kuruluşlar bulunmasına rağmen, bunların müstakil kadroları, bütçeleri, yönetimleri ve hepsinden mühimi sistemli ve plânlı çalışma hedefleri bulunmadığından; dahası târih veyâ edebiyat bölümü hocalarının kendi bölümlerindeki vazîfelerinden artan zamanlardaki mesâîlerine muhtaç durumda bulunmalarından dolayı, bu tür kuruluşların ciddî mânâda bir işe yaramadıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

         

        Benzer bir durum, yine Türkoloji’nin çalışma alanı içinde değerlendirilmesi gereken Türk târihçiliği için de geçerlidir. Türkiye’de tarihçilik, ağırlıklı olarak Osmanlı dönemini, onun da son yüzyılını incelemeye hasredilmiş gibidir. Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemi üzerine yazdığı eserlerle kendisini dünyâ çapında kabul ettirmiş kaç târihçimiz vardır? Bu sâhada merhum Osman Turan’ın yeri doldurulamamıştır. Fuat Köprülü gibi, bir ayağı edebiyatta, bir ayağı târihte; bir taraftan Anadolu Selçuklu döneminin muhtelif konularını, öte taraftan Osmanlı’nın muhtelif meselelerini inceleyen; bütün bunlara ilâve olarak önümüze yeni metodolojik perspektifler sunan ikinci bir şahsiyetimiz de gözükmemektedir. Mevcut gidiş, yeni Ömer Lütfü Barkan’ların, yeni Halil İnalcık’ların yakın gelecekte yetişebileceği konusunda hiç de ümit vaat etmiyor.

         

        Selçuklu dönemine nispetle Osmanlı döneminin daha fazla incelendiği söylenebilir. Zengin malzeme sunma imkânı ile Osmanlı döneminin muhtelif meseleleri münferit çalışmalar hâlinde ele alınmakla birlikte, bu alanda da daha ziyâde tahrirlere veyâ sicil kayıtlarına dayalı klâsik dönem ekonomisi ve sosyal yapısı üzerinde durulmakta; Osmanlının asıl incelenmesi gereken eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyâsı ciddî mânâda, isimleri bir çırpıda sayılabilecek az sayıdaki ilim adamı tarafından çalışma konusu yapılabilmektedir. Bu çok mühim alanlarda hatırı sayılır çalışmalar yapabilmek için ciddî bir birikim ve donanıma ihtiyaç duyulduğu açıktır. Osmanlı kültür dünyâsını iyi tahlil edebilmek için, ciddî bir târihçilik nosyonu yanında, tarîkat ve tasavvuf hayâtından kitâbî İslâm bilgisine kadar sağlam bir İslâmî bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır. Sâdece bu da yeterli değildir; bir de bunun kadar mühim kaynak dili bilgisi gereklidir. Osmanlı dönemi Türkçesi’nin yanına bir Batı dilini eklemek sûretiyle Osmanlı veyâ Selçuklu târihçiliği yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla, en azından bir Batı dilinin yanında, Osmanlı döneminin eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyâsını lâyıkı veçhile inceleyebilmek için Arapça ve Farsça gibi İslâm kültür dünyâsının iki mühim dilinin de –hiç değilse kaynaklardan bilgi derleyecek ölçüde– bilinmesi zarûreti, Osmanlı dönemini çalışma alanı olarak seçen târihçilerimizi daha az birikim gerektiren konulara yöneltmekte; sâdece arşiv materyallerinin dili olan Osmanlı dönemi Türkçesi ile Osmanlı târihçiliği yapmaya zorlamaktadır. Bu alanda dünyâ çapında ciddî araştırmalar yapan ve eser veren tek ilim adamı olarak bugün aklıma sâdece Ahmet Yaşar Ocak ismi geliyor. Ne yazık ki, ikinci bir ismi hatırlamıyorum. Çalakalem ortaya konan çalışmaları ise, anmak istemiyorum.

         

        Türkiye’de dünyâ çapında Selçuklu târihçisi yetişmemesinin mühim bir sebebi de yine kaynak dili yetersizliği olsa gerektir. Arapça ve Farsça bilmeden ciddî Osmanlı kültür târihi araştırmaları yapmak nasıl mümkün değilse, iyi bir Selçuklu dönemi târihçisi olmak da neredeyse imkânsızdır; çünkü söz konusu dönemin temel kaynakları Türkçe’den ziyâde bu iki dille yazılmıştır. Bu alandaki yetersizliği, kendilerine meslek olarak târihi seçmiş kimselerin kābiliyetsizliklerine bağlamak da mümkün değildir. Türk eğitim sistemi ve mevcut üniversite yapısı, târihin de içinde bulunduğu sosyal bilimleri ciddîye almamış ve bu alanların önünü açacak imkânları, belki de bilerek, hazırlamamıştır. Türk eğitim sisteminin ve üniversite zihniyetinin gözde çalışma alanları, fen bilimleriyle sınırlandırılmış gibidir. Sosyal bilimler ise Cumhûriyet târihi boyunca üvey evlat muâmelesi görmüştür. Fen bilimleri alanında yetiştirilmek üzere Batı’ya sayısız bilim adamı namzedi gönderilmiş olmasına rağmen, yukarıda sözünü ettiğimiz alanlarda ilim adamı yetiştirmek için İran’a veyâ Arap ülkelerine talebe göndermekten kaçınılmıştır. İdeoloji ve rejim saplantısı ile bundan ısrarla uzak durulmuştur. Kendi imkânlarıyla kendilerini yetiştirmeye çalışanlar ise, ancak imkânlarının ölçüsü nispetinde başarılı olabilmişlerdir. Kabûl ediyoruz; en azından metodoloji ve rasyonel bir zihniyet ihtiyâcı Batı’ya talebe göndermeyi gerekli kılıyordu. Ancak, bu metodolojinin ve akılcı tavrın hizmetine verilecek kaynak dillerine de ihtiyaç vardı. Kaynaklara ulaşamadıktan sonra, sâdece metodoloji ve Batı ilim zihniyeti tek başına ne kadar yararlı olacaktır?

         

        Şimdiye kadar Türkoloj’inin şu veyâ bu şekilde daha fazla ilgi alanında görülmüş olan umûmî Türk târihçiliği de övünülecek seviyede görülmüyor. Dünyâ çapında adından söz ettiren kaç tâne Türkiye dışı Türk târihi mütehassısımız vardır? Ben bilmiyorum. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Türk cumhûriyetlerindeki durum da bizden pek farklı değildir. Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Âzerbaycan’da, hattâ Tataristan’da pek çok târihçi bulunmasına rağmen, bunların neredeyse tamâmı sâdece kendi ülkelerinin târihleriyle ilgilenmektedirler. Meselâ, kendi etnik yapılarını oluşturan kabîlelerin bütün teferruat bilgilerine sâhip olan Kırgız târihçileri, yanı başlarındaki Kazak târihi ile ilgili olarak Türkiye’deki Türk târihçileri kadar bile bilgi sâhibi değiller. Aynı durum Kazak târihçileri için de, diğerleri içini de geçerlidir. Sovyet eğitim sistemi, şuurlu bir şekilde, bu Türk topluluklarının yek-diğeri ile ilgilenmesinin önünü tıkamış; meselâ Fârâbî’yi Kazaklara, Manas’ı Kırgızlara, Nevâyî’yi Özbeklere, Mahdum Kulu’nu Türkmenlere tahsis etmek sûretiyle, her birine ayrı bir etnik kimlik şuuru kazandırmaya çalışmış ve hattâ târihten gelen kabîle asabiyelerini körükleyerek, birbirinden farklı olduğunu düşünen sunî milliyetler oluşturma yoluna gitmiştir. Bir zamanlar ortak bir yazı dili kullanan ve dolayısıyla en azından okumuşları birbirini kolayca anlayan Türkiye dışı Türk dünyâsı, bugün ancak Rusça aracılığıyla yek-diğerini anlar hâle getirilmiştir. Buralarda Batı Türklüğü’nün târihi, Selçuklu veyâ Osmanlı dönemi hakkında ise, hiçbir şey bilinmiyor dense yeridir. Türkiye Türkçesi bilgileri de târih bilgilerinden ileri değildir.

         

        Bu vâkıa karşısında, Türkoloji veyâ diğer adıyla Türklük Bilimi alanında –bütün bir Dünya Türklüğü’nün menfaatine olacak şekilde– ne yapılacaksa, bütün eksiklerine rağmen, yine de Türkiye’deki Türk târihçilerinin, dilcilerinin ve edebiyatçılarının, kısacası sosyal bilimcilerinin öncülüğünde yapılabileceğini söylemek, haksızlık olmasa gerekir. Ancak, bunun da önünde ciddî engeller bulunmaktadır. Türkiye’deki üniversite yapısının müstakil ilmî çalışmaların önünü tıkayan ciddî problemleri bulunmaktadır. Cumhurîyet döneminin ilk yıllarından îtibâren, Türkiye’de üniversiteler, ilim üreten merkezler olmak yerine devrim ve ideoloji muhâfızlığı rolünü üstlenmişlerdir. Ülkenin, kendisini koruyacak kanunları, mahkemeleri, kolluk kuvvetleri yokmuş gibi, üniversiteler, aslî vazîfelerini –ilim üretmeyi– bir tarafa bırakmışlar, rejim dâvâsının yılmaz bekçileri (!) olma yolu seçmişler, bundan fırsat buldukları takdirde ilimle uğraşıyor gibi yapmışlardır. Aynı zihniyetin şu son zamanlarda çok daha yaygın bir şekilde sergilendiğini görmemek mümkün değildir. Dolayısıyla, üniversitelerimizin bu ideolojik zihniyet yapısı, bilhassa sosyal bilim dallarında ortaya konulan çalışmaların, kaleme alınan eserlerin de ciddî ideolojik ârızalarla mâlul olmalarına yol açmakta; ilimde ve ilim adamında bulunması gereken asgarî tarafsızlık ve objektiflik, dayatılan ideolojilerin kurbânı edilmekte; övgüler ve sövgüler sarkaçları arasında gidip gelen zihinler bir türlü îtidâli yakalayamamaktadır.

         

        Bu tür ârızalara rağmen, geleceği bütünüyle karartmak da doğru değildir. Bunlar ârızadırlar; dolayısıyla da ârızîdirler; şu veyâ bu şekilde, ama mutlakā bir gün ortadan kalkacaklardır. Mühim olan, bu bir günü fazla uzatmamak, on yıllara yaymamaktadır. Bütün Dünya Türklüğü’nün diliyle, târihiyle, edebiyâtıyla, sanatıyla, folkloruyla, kısacası bir bütün olarak kültürüyle yeniden ve sağlıklı bir tanışmaya ihtiyâcı vardır. Bunun için adına ister Türkoloji diyelim, ister Türklük Bilimi diyelim, isterse farklı bir tâbirle isimlendirelim, fark etmez; ama mutlakā ve mutlakā bütün bu alanlarda sistemli, düzenli, plânlı, geniş imkânlarla desteklenmiş, netîce almayı hedeflemiş ciddî ve işbirliğine dayalı ilmî çalışmalara ihtiyaç vardır.

         

        Gerçek bir Türkolog nasıl olmalıdır? Yakınlarda, kimin tarafından yazıldığı belirtilmeyen, fakat böyle bir soruya cevap oluşturabilecek nitelikte bir yazı elime geçmişti. O yazının yazarı, “Türkoloji, Türklük bilimi demektirdedikten sonra, şunları eklemişti:“Türkolog da gönlü Türklük bilimi ile dolu, Türk'ün tarihini, dilini, (musiki, resim, heykel, mimarî vb.) sanatını, eski, yeni, halk edebiyatını, folklorunu, etnografyasını, mitolojisini, destanlarını, masallarını inceleyen, yorumlayan ve yayımlayan bilim adamı ya da araştırıcısıdır. Türkolog olabilmek için mutlaka Türkoloji bilim dalında öğrenim görmek, bu bilim dalının bibliyografyasına hâkim olmak; Türkoloji’ye emek vermiş ve hâla emek veren Türkologlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekmektedir.

         

        Aynı yazar, gönlündeki Türkolog için çok geniş bir çalışma alanı çizmişti. Ona göre, gerçek bir Türkolog’un Türkçe’nin temel ve kaynak eserlerini; Türk dili târihinin bütün dönemlerini, yâni Eski Türkçe (Göktürk ve Eski Uygur), Orta Türkçe (Karahanlı ve Hârezm) ve Yeni Türkçe [Selçuklu (XI-XII. yy.), Eski Anadolu (XII-XIV. yy.),  Klâsik Osmanlı (XV-XVII.  yy.), Yeni Osmanlı (XVIII-XIX. yy.) ve Cumhuriyet dönemi Türkçesi (XX-XXI. yy.)] dönemlerini; bu dönemlerde yazılmış eserleri, bu eserlerin yazarlarını; bu eserler üzerinde çalışan bilim adamlarını, onların eserlerini çok iyi bilmesi gerekiyordu.

         

        Aynı Türkologumuz, Türk dili târihi süresince Türkler’in kullandığı alfabeleri bilmeli; bunlardan Köktürk, Uygur, Mani, Brahmi, Arap, Süryani, Grek, Ermeni, Arap, Kril harfleriyle yazılmış olanlardan bâzıları üzerine uzmanlaşmış olmalı; Azerî, Türkmen, Kazak, Kırgız, Özbek, Kazan Tatar, Başkurt… Türkçeleri’nin Kril harfleriyle basılmış binlerce eserlerini okuyabilmeli; Göktürkçe’den günümüze Türk dilinin geçirmiş olduğu ses ve biçim değişimlerinden, Türk lehçe ve şivelerinin kelime hazînesinin durumundan haberdar olmalıydı. Ayrıca, Anadolu yâni Türkiye Türkçesi ağızlarının oluşumunda rol oynayan 24 Oğuz boyunun özelliklerini; Türkiye Türkçesi ağızlarının ses ve biçim bilgisi husûsiyetlerini; bu konuda çalışan Türkologları ve eserlerini de bilmek gerekiyordu. Kezâ, Türkologumuz Altayistik ve Altayistler, Mongolistik ve Mongolistler hakkında bilgi sâhibi olmalı; Türk ve yabancı Altayist ve Mongolistler’le eserlerini iyi tanımalıydı. Aynı Türkologumuz Türkçe’nin grameri (ses ve biçim bilgisi, cümle bilgisi, anlam bilgisi) üzerine yapılan çalışmaları; karşılaştırmalı Türk şiveleri (lehçeleri) gramerinin birleştiği ve ayrıştığı yerleri; Türkçe sözlerin köken bilgisi ile ilgili bilgileri de edinmiş olmalıydı.

         

        Bütün bunlara ek olarak, Türk mitolojisi, destanları, masalları hakkında bilgi edinilmeli ve bu hususta yazılmış temel eserlerle kültür târihi üzerine yazılmış eserler okunmuş olmalıydı. Ancak bu şekilde gerçek Türkolog olunabilirdi…

         

        Böyle bir donanım ideal olmakla birlikte, biz bu ölçüde kaprisli davranmak istemiyoruz. Türkoloji’nin ilgi alanının çok geniş olduğu muhakkaktır. Bir ferdin yukarıda kısaca hulâsa olunan alan bilgisini bütünüyle edinmesi de kolay değildir. Dolayısıyla, bütün işi tek bir kişinin üzerine yıkmak ve bu şekilde geniş bir donanıma sâhip insanların yetişmesini beklemek yerine, işbölümü yoluna gidilmesini daha gerçekçi buluyoruz. Bütün Türkleri ilgilendiren Türkoloji alanında Türkiye’nin merkez hâline getirilmesi şarttır. Bizim insanlarımızın bizimle ilgili konular üzerinde mütehassıs olmaları için Batı ülkelerine gitmeleri, oralarda yıllarca tahsil görmeleri gurur kırıcıdır. Bu sebeple, Türkiye’nin Türkoloji’nin merkezi, yâni en iyi öğrenildiği yer hâline gelebilmesi için bizce yapılması gereken şudur: Önce geniş imkânlara sâhip güçlü bir Türkiyat Enstitüsü kurulmalı; bu enstitü bünyesinde temel Türk lehçeleri üzerinde faaliyet gösterecek kürsüler veyâ anabilim dalları yâhut şûbeleri açılmalı; her kürsü, dal veyâ şûbede o alanın bilgilerine sâhip yeterli sayıda mütehassıs istihdam edilmeli; bunların bürokratik işlerle uğraşmalarını gerektirmeyecek bir yapı oluşturulmalıdır. Bu bilim adamlarının doğrudan eğitim-öğretim faaliyetleriyle meşgul olmamaları ve bütün zamanlarını kendi çalışma alanlarıyla uğraşacak şekilde değerlendirmeleri gerekir. Kendilerine, ihtiyaç duydukları takdirde söz konusu Türk lehçelerinin konuşulduğu ülkelere, gerekirse defalarca gitmelerine, belirli sürelerle oralarda kalmalarına imkân sağlanmalıdır. Böylece yürütülen araştırmalar ve çalışmalar mahallî alan bilgisi ile takviye olunacaktır. Böyle bir yol tâkip edildiği takdirde, bir süre sonra, köklü bir Türkoloji geleneğinin kendiliğinden oluşmaya başladığı görülecektir. Bu yolla üretilen bilgiler, artık üniversitelere dağılmış bulunan diğer târihçiler, edebiyatçılar, dilciler, halk edebiyatçıları ve öteki bilim dallarına mensup ilim adamlarınca kolayca kullanılabilecek, tahlil ve terkipler yapılabilecek, eserler kaleme alınabilecektir. İşte o zaman dünyâca tanınmış ve otorite hâline gelmiş Türkologlarımız da yetişmiş olacaktır. Aksi takdirde, muhtelif üniversitelerde sınırlı ders saatlerine sıkıştırılmış Türk lehçeleri dersleriyle Türkolog yetiştirmek mümkün olmayacaktır. Aynı şekilde, ağır ders yükü altında bütün zamanlarını eğitim-öğretim faaliyetleriyle dolduran veyâ bürokratik meşgûliyetlerle vakitlerini hebâ eden ilim adamlarının, ancak boş zaman buldukları takdirde uzmanlık alanlarıyla ilgilenmeleri de Türkoloji’yi geliştiremeyecektir.

         

         


        


        

        [1]   Tercüman Gazetesi, 22 Aralık, Pazar


        

        [2]  Hisar, Şubat 1975, Sayı 134


        

        [3]İlmin Geleceği, bölüm: VIII


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele