Çağdaş Sömürgeciliğin İşbirlikçilik Sarmalı

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

             Dünyayı “Haklı” Değil, “Kuvvetli” Yönetiyor

         

             İnsanlık ve dünya tarihi,  insanların ve toplumların, hem kendi aralarında hem de birbirleriyle olan ilişki ve mücadelelerinde, sürekli olarak bir “haklılık” ve kuvvetlilik” ikilemine sahne olmuştur. Bazı zamanlarda, insani ve sosyal ilişkiler ile bu bağlamda ortaya çıkan mücadeleler sırasında, “Haklılık” ve “Kuvvetlilik” değerleri, birbirini tamamlayacak şekilde örtüşmüştür. Mesela, Asrı Saadet döneminde ve Türk-İslam Medeniyeti’nin Selçuklu-Osmanlı Türk Devletleri’nin hâkimiyet zamanlarında, insani ve sosyal ilişkilerin düzenlenmesinde ve yürütülmesinde, “haklılık” ve “kuvvetlilik” ilkeleri, birbiriyle çelişmek yerine, büyük ölçüde birbirini destekleyen iki önemli yönetim otoritesi olmuştur. Buna karşılık, insanlık ve dünya tarihinin çoğu zamanları ile şimdiki post-modern dönemde, her türlü insani, sosyal ve doğal ilişkilerde, “haklılığın” bastırıldığı ve “kuvvetliliğin” neredeyse kutsallaştırıldığı bir yönetim tarzı egemendir. “Kuvvetli” birey, grup, örgüt, şirket, millet ve devlet, kendilerine göre nispeten zayıf olan yakınlarına ve rakiplerine karşı hiçbir  “haklılık”, hukuk, ahlak ya da başka bir değer ölçüsüne aldırmaksızın, her istediklerini dayatabilmekte ve istediklerinin gerçekleştirilmesi bağlamında her türlü kuvveti ve hatta şiddeti kullanmaktan çekinmemektedirler. Bu çerçevede, sınıfçı ve seçkinci Yunan ile güce tapan Roma medeniyetlerinin üzerine inşa olmuş olan Batı medeniyeti, orta çağda Makyavel’in  “amaca ulaşmak için her yol meşrudur” ilkesini içselleştirdikten sonra bu ilkeyi aydınlanmacı Darvin’in zayıf olana yaşama hakkı tanımayan “doğal seçkinleşme” teorisi ile ve A. Comte’un pozitivist ve modernist yöntemleriyle pekiştirerek, insan toplulukları ve doğal çevre üzerinde rakipsiz bir “kuvvet” haline geldi. Bu “kuvvetin”, çağdaş Batı medeniyeti kapsamında ekonomik ve teknolojik dışa vurumu kapitalist-endüstriyel sistemin merkez üssü olarak ABD ve Avrupa Birliği gibi zengin ülkelere ait dev şirketler ile onların denetimindeki IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü v.b. gibi uluslararası kuruluşlar; askeri boyutu NATO; siyasi ve kültürel boyutu ise Batı yandaşı bütün hükümetler, üniversiteler ve medya kuruluşlarıdır

         

         

         

        “Kuvvetli” Batının Esas Gücü Doğudan ve Başka Yerlerden Geliyor

         

              “Haklılık” ve “merhamet” gibi hiçbir değere sahip olmayıp, özünde temelinde sadece “kuvvetli” olmayı tutku haline getiren çağdaş batı medeniyeti mensubu ülkeler, sahip oldukları kapitalist-endüstriyel ve askeri sistem sayesinde, batı dışı toplumlar ve ülkeler karşısında, çok büyük bir “kuvvet” biriktirdiler. Başlangıçta, yükselen bilimsel araştırmaların sonucunda elde edilen teknolojik yenilik ve yöntemlerin, her türlü ekonomik faaliyetlerde kullanılmasıyla birlikte, büyük bir ekonomik birikim sağlanmıştır. Teknolojik imkan ve kapasitenin genişlemesiyle ortaya çıkan güçlü ekonomik yapı, bir taraftan batı toplumlarının refah ve zenginliklerini artırırken, öte taraftan da bu refahın ve zenginliğin lojistik desteğini (mesela, ucuz enerji, hammadde, işgücü v.b.) sağlayan batı dışı ülkelere yönelik sömürgeciliğin de çapını ve hızını sürekli artırmıştır. Bu çerçevede, çağdaş kapitalizmin gölgesinde şekillenen iktisat ve işletme teorilerinin, batı ülkelerindeki ekonomik zenginleşmeyi,  sadece bu toplumların bilimsel faaliyet ve araştırmalarının bir sonucu olarak izah etme çabasına rağmen, bugün çok açık bir şekilde görülmektedir ki, eğer batı dışı toplumların yeterli ölçüde ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik, coğrafi ve bilgi ve enformasyon desteği olmasa, “kuvvetli” batılı ülkelerin bu kadar güçlü ve zengin kalmaları mümkün olmazdı. Sömürgecilik konusunda çok “derin” bir tecrübeye sahip olan Batılı toplumlar, önceleri işgal ya da baskı ve tahakküm yoluyla başka toplumların üzerinde denetim kurarlarken, post-modern dönemde batı dışı ülkelerin doğrudan işgal ve zorlamaya gerek kalmadan, bu ülkelerin güdümlü siyasi ve bürokratik yönetici sınıfları ile aydınlarının, üniversite ve eğitim kurumlarının, bir kısım işadamları ve medya kuruluşlarının, bazı sivil toplum organizasyonlarının yandaşlığı ve tarafgirliği altında, “kaleyi içten fethetme” taktiği ile sömürgecilik ağlarını derinleştirmektedirler. Aslında, sömürgeciliğin klasik yöntemindeki açık işgal ya da “ihtilal”, “darbe”, “süreç”, “uluslararası terörizm” ve benzeri tepeden inme müdahaleler sürekli gündem de olsa bile, çağdaş batı toplumları açısından, batı dışı ülkelerin resmi ve gayri resmi dinamik kurum, kuruluş, örgüt, şirket, grup ve kişilerin (bazen manevi dinamikleri de dâhil olmak üzere) etki ve nüfuz altına alınması tarzındaki örtülü sömürgecilik anlayışı, bu tür ülkeleri bir nevi “dikensiz gül bahçesi” haline getirmektedir.

         

         

         

        “Kuvvetli” Batının En Sadık Müttefiki Yönetici ve Aydın Sınıflar Oluyor

         

             Çağdaş batı medeniyetinin özünde; Makyavelizm, Darvinizm ve Modernizm gibi dayatmacı ve zorlamacı zihniyet temelleri bulunan kapitalist-endüstriyel sistemi, açık sömürgecilik aşamasından örtülü bir sömürgeciliğe dönüştürme sürecinde, “kalenin” içinden kendilerine en fazla hizmet eden “dâhili mihraklar”, çoğunlukla batılı bilgi sistemleri ve eğitim mekanizmalarından yararlanarak, kendi ülkelerine hizmet ettiğini zanneden yönetici ve aydın sınıfı oluşur. Türkiye’de, Tanzimat’tan bu yana uygulanmakta olan, sözde modern ve rasyonel ama gerçekte duygusal ve Batıcı mevcut eğitim sistemini, ülkenin kalkınma ve gelişmesini sağlamak ve her türlü sorununu çözme kapasitesini genişletmekten çok, tüketim ve iktidar düşkünü “okumuşlar” kitlesi oluşturdu. Bu “okumuşların” temel özelliği, Batılı’ların hoşuna gidecek kararlar almak, onların Türk Milleti’ne ve Türkiye’ye vermek istedikleri istikameti, kendileri inanmasalar bile bir “misyon” tutkusu içerisinde sahiplenmeleridir. Bu bağlamda, 20. yüzyılın ortasından sonra yaşanan ihtilallerin, darbelerin,  iç ve dış kaynaklı terörün, Türk Milleti üzerinde uygulanmakta olan algılama yönetimi ve psikolojik savaş tekniklerinin görünürde çok farklı neden ve sonuçları olsa da, gerçekte hepsinin arkasındaki nihai motivasyon, Türk kimliğinin parçalanması ve İslamiyet’te kapitalizm ve Batı karşıtı olan öğelerin temizlenmesi(!) projesidir. Bundan başka, Türk Milleti’nin ve Türkiye’nin çağdaş Batı kapitalizmi hedefleri doğrultusunda dönüştürülmesi çabalarının sadece bürokratik ve siyasi yöneticilere bırakılmadığı, yine batılı düşünce ve yaşam biçimlerinin en etkili taşeronu sayılan aydınlar ile bir kısım sivil toplum örgütleri aracılığıyla medya ve kültür endüstrilerinin de katılımıyla birlikte, toplumun önemli bir kesiminin güdümlendiği veya büyülendiği açıkça bellidir.

         

             Aslına bakılacak olursa, “kaleyi içten fethetme” tarzındaki çağdaş yeni sömürgecilik dalgası, klasik sömürgeciliğin yerine ikame edilmiş değildir; tam aksine klasik sömürgeciliğin sömürü kapasitesini daha fazla artırmak maksadıyla takviye edilme projesinin bir sonucudur. Çünkü çağdaş batı toplumu, her geçen gün daha fazla iştahlı olmak üzere, giderek tüketim konusunda tutkulu ve takınaklı bir hale gelmiştir. Bu yüzden, çağdaş batı toplumlarının tüketim tutkularını karşılamaya yetecek yüksek bir gelir düzeyine ulaşmaları için çok çalışmaları(!) yani mevcut sömürü ve egemenlik düzeylerini daha fazla artırmaları zorunluluğu vardır. Mevcut durumdaki, klasik sömürgecilik yoluyla yoksul ülkelerin ekonomik kaynaklarının ve kazançlarının zengin ülkelere transferi, Batılı toplumların refah ve rahatlıkları için gerekli olan gelir akımını yaratamamaktadır. Böyle olunca da, özellikle ABD, AB ve bunların bünyesindeki dev şirketlerin merkezi karargahları, kendi zenginliklerine ve “kuvvetlerine” katkıda bulunan ülkelerin yönetim mekanizmaları ile etkili sosyal grupları arasından, 1990’dan itibaren kendilerine yandaş ve işbirlikçi sosyal destekler oluşturmaya başladılar.

         

             Çağdaş Batı medeniyeti, klasik sömürgecilik projesine, ekonomi temelli liberal-kapitalizm ile felsefi-kültürel pozitivist-modernist ideolojileri maske etmek suretiyle batı dışı ülkelerin, özellikle yönetici ve aydın sınıfı ile kent kökenli üst sosyal sınıfları birinci elden etki ve nüfuzu altına almış olmaktadır. Türkiye’nin rahat ve konforlu yaşayan bu seçkin takımı, Batılı hedefler doğrultusunda, milleti “adam etme misyonuna” kendilerini öyle bir kaptırdılar ki, çoğunlukla “Batılı’lardan daha Batıcı” oldular. Hatta millete baskı ve tahakküm uygulama ile olur olmaz her fırsatta halkı aşağılamayı bir alışkanlık haline getirdiler. Milletin değerlerine ve duyarlılıklarına karşı gösterilen aşağılayıcı ve horlayıcı içerikteki söylem ve davranışlar, özellikle kendisini batılı değerleri kabullenmeye razı olmayan Türk Milleti’nin çoğunluğu tarafından derin bir hüzün ve hayal kırıklığı ile karşılanmıştır. Türkiye’nin yakın yönetim tarihi, bu anlamda “devlet-toplum” çelişkilerinin ve gerilimlerinin tarihini temsil etmektedir. Türkiye’nin Batıcı yönetici ve aydın sınıfı ile kent kökenli rahat kesiminin, toplumun çoğunluğu üzerinde arzu ettikleri Batılı dönüşümleri göremedikleri zaman, aşırı bir şekilde öfkelenerek onların bu haline de “irtica” adını takarak, kızgınlıklarını ihtilal ve darbeler şeklinde dışa vurdukları çok görülmüştür. Bu çerçevede, Türk demokrasi tecrübesi ve siyaset ilişkisi, bir sorun çözme, düşünce ve proje geliştirme platformu olması gerekirken bu fırsatı bulamamış, üstelik refah toplumu olma özlemiyle sürekli bir şekilde modernist-Batıcı devlet ile kendi geleneksel değerleri arasında kalan, duygusal bir çatışma alanına dönüşmüştür.

         

             Çağdaş Batılı ülkelerin, mevcut kuvvet ve zenginliklerini artırarak devam ettirebilmeleri bakımından, şimdiye kadar Batılı stratejileri destekleyen yönetici ve aydın sınıfının bu yöndeki destekleri, günümüzdeki durum ve şartlarda artık yeterli görülmemektedir. Batılı zengin ülkelerin ve dev şirketlerin, başta İslam coğrafyasında ve Türk dünyasındaki stratejik kaynaklar üzerinde kesin bir egemenlik kurabilmeleri, ancak Türkiye’nin, bütün resmi kurum ve kuruluşları ile birlikte,  geniş bir toplum kesiminin de batılı stratejilere destek vermesi ve rıza göstermesi ve hatta bu hedefler doğrultusunda büyük bir kamuoyu taraftarlığının oluşturulmasına bağlı gibi görünmektedir. İşte, bu aşamada çağdaş Batılı zengin ülkelerin uluslararası karar merkezleri, kendilerine yeni bir yandaş grubu bulmuş olmaktadır. Ülkedeki mevcut hukuki düzenlemelere ve demokratik seçimlere göre seçilmiş bir parlamentonun varlığına rağmen, kendi demokratik hak ve özgürlükleri ile beklentilerini gerçekleştiremedikleri için kendilerini “mağdur” olarak gören geniş kesimler, post-modern zamanların yeni “diyalog” ve “işbirliği” yapılabilir sosyal destekleri olarak dikkat çekmektedir. Böylece, modernist yönetim yapısının millet üzerindeki batıcı uygulama ve baskılarının yıldırdığı ve hayal kırıklığı yaşattığı geleneksel ve muhafazakar kesim, daha önceden hiçbir şekilde razı olmayacakları Batılı hedef ve motivasyonlara karşı son derece “hoşgörülü” yaklaşmaktadır. Böylece, batılı stratejistler ve karar merkezleri, bu bölgedeki batılı stratejiler için daha önceki yandaşları olan modernist ve laikçi kesimle olan işbirliklerine göre, kendileri için çok daha etkili ve verimli bir işbirliği ağı kurmuş olmaktadırlar.

         

         

        ”Nihayet, Allah’a verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu” (Tevbe Suresi, 77)

         

              Tanzimat’tan bu yana, batıcı ve modernist güçlerin, büyük bir iştah ve tutkuyla, Türk Milleti’ni tarihi, milli ve geleneksel değerlerine dayalı hayat tarzından, çağdaş batı medeniyetinin modern ve kapitalist yaşam stiline dönüştürme yönündeki eğitim ve eylem baskılarının sonucunda, devlet ve millet ekseninde meydana gelen gerilim ve kopuşlar yüzünden, dünya tarihinin en kadim devlet ve millet tecrübesine sahip olan Türkler üzerinde büyük bir travma yaşandığı görülmektedir. Türk yönetici sınıfının “modernlik” görüntüsü altında somutlaşan Batıcı tercih ve müdahalelerinin ortaya koyduğu en belirgin sonuçlardan biri, bu ideolojik uygulamanın tarafı olan yönetici ve aydın sınıfının giderek daha fazla Batılı stratejilere yaslanırken, Batı eksenli bu müdahalelerin “mağdurları” gibi görünen geniş bir toplum kesiminin de, batı ile ilgili daha önceki çekince ve kaygılarını bir tarafa bırakarak, abartılı ve ölçüsüz bir şekilde batılı stratejilerle işbirliği içerisine girmiş olmalarıdır. Mesela, Avrupa Birliği taraftarlığının, diyalogculuğun, medeniyetler ittifakının, Ortadoğu’daki yeni yapılanmaların parçası olma şeklindeki yeni durumlar, geleneksel ve muhafazakâr çevrelerin ilkeli ve düşünerek ulaştıkları bir tercih olmaktan çok, ülkedeki Batıcı-modernist yönetici ve aydın sınıfının baskı ve tahakkümünden kurtulma uğruna katlanılan bir kaçış ve sığınma davranışıdır. Bu kaçış psikolojisi, o kadar ürkütücü ve dengesizcedir ki, bu durumdan bu kitleyi batı stratejilerinin ve projelerinin birer parçası olmaya savuran Batıcı, laikçi ve modernist (son birkaç yıldır aynı zamanda ulusalcı) yönetici kesim bile rahatsız olmaktadır. Açıkçası, bu ülkedeki 150 yıldır süren “irtica” örüntüleri ve görüntülerinin bahane edilerek yapılmış olan her modernist müdahalenin tek kazanıcısı vardır, o da, Batılı güçlerin ülkemizin kaderinde daha fazla etkili olma sürecidir. Ayrıca, “irtica” ile mücadele edenlerin, böyle bir mücadelenin sonucunda, “irticacı” diye tanımlayarak üzerlerine gittikleri kesimlerden, görüş ve davranış olarak neleri önledikleri hâlâ bilinmiyor. Tıpkı bunun gibi, bir zamanlar “irtica” ile mücadele etme çabalarının mağduru olanların, bir “rövanş” niteliğinde şu sıralarda yürüttükleri “Ergenekoncu” operasyonu ile ülkenin ve Türk Milleti’nin “demokratikleşme sorununa” ne kadar çözüm getirecekleri son derece belirsiz bir durumdur. Bilinen ve açık olan en önemli husus, her iki “savaşan” tarafın da Batı’ya daha fazla yaklaştıkları ve onların desteğine daha fazla muhtaç hale geldikleri, dolayısıyla bütün ülkenin ve devletin giderek Batılı küresel güçlerin stratejik eksenleri istikametinde güdümlüleştiğidir. Bu nasıl yaman bir tuzaktır ki, ülkede ve içeride birbirleriyle didişen ve gerilim yaratan, hatta iç çatışma üreten tarafların yolları, birbirleriyle kapalı kapılar arkasında veya bazı lobilerde  “paslaşmak” suretiyle aynı merkezde birleşmektedir.

         

              Çok uzun bir süredir, çağdaş kapitalizmin merkezi durumundaki Batılı karargâhların, Türk devletinin yönetim ideolojisi ile yönetici kadroların yönetim tarzı üzerinden, Türk Milleti’ni kendi stratejileri ve projeleri doğrultusunda dönüştürme çabalarının sonucunda ortaya çıkan iç çatışma ve parçalanmalar yüzünden, Türkler önceleri büyük bir cihan imparatorluğunu kaybettiler. Bu anlamda, yaklaşık yüzyıl sonra, daha önceden yaşanan benzer çekişmelerin aynen yeniden yaşanıyor olma ihtimali bile devletimiz ve milletimiz açısından son derece kaygı verici bir durum arz etmektedir.  Türkiye Cumhuriyeti, milli mücadelenin ve yeni inşa edilen Türk devletinin kuruluş felsefesi olarak, yönetici kadrolar ile millet çoğunluğunun dilde, fikirde, düşüncede, kaderde ve kıvançta, birbiriyle kaynaşmasının bir eseridir. Bu yeniden toparlanmanın ve yapılanmanın önderi ise hiç şüphesiz Türk milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Öyle anlaşılıyor ki, şimdiki zamandaki, görünürde (bayrak, Atatürk gibi simgeleri kullandıkları için) ulusalcı sayılan resmi ideolojik kadrolar ile görünürde (başörtüsü, sakal gibi simgeleri kullandıkları için) muhafazakar sayılan siyasi ve sivil kesimin, (ki ortak paydaları aynı Batıcılık yaklaşımıdır), kendi aralarında giderek sertleşen bu çatışmadan dolayı, ülkenin ve milletin geleceği daha fazla batı çıkarlarına doğru savrulmaktadır. Bu durumda, mevcut Batı ile işbirliği sarmalından çıkmada, alternatif yeni stratejik birlikler oluşturma bağlamında, Türk Milliyetçiliği düşünce sistemine, çok önemli sorumluluk ve ödev düşmektedir.

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele