Kırgızistan’da Neler Oluyor ve Neler Olacak?

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

        1990 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Orta Asya’da beş cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetlerden biri de dört milyon nüfuslu ve 200 bin kilometre kare toprağı olan Kırgızistan idi. Ülke dağlarla kaplıydı, bu yüzden dağlar ülkesi de deniyordu. Diğer Orta Asya Cumhuriyetlerine göre tabii kaynaklar, petrol ve doğal gaz açısından çok fakirdi. Hatta hiç yoktu, ama altın ve cıva vardı.

         

        Tabii kaynakların yeterli kadar olmayışı ülkenin geleceğini çok etkileyecekti. Dış borç ve yardım almak zorunda olduğu için, muhalefete tahammül etmek ve dışarının telkinlerini kabul etmek zorundaydı.  Kırgızistan’ın yüz akı, bilimi kadar haysiyeti de yüksek olan rahmetli Salican Cigitov; “Bizimkilerin öbürlerinden farkı yok. Yardım ve borç almak zorunda oldukları için, demokratik olmak veya görünmek zorundalar.” diyordu.

         

                    Kırgızistan’a demokrasi gelmiştir, gelmesine ama bir kısım insan zenginleşirken, gözlerini açmayı bilmeyenler de kuru ekmeğe muhtaç olmuştur. Hiçbir güvenceleri yoktur. Dört yıl sonunda sadece adını duydukları kişilere, sandık başına gidip oy verebilmek için bu kadar çile çekmeye gerek var mıydı?

         

         Devlet başkanı ve çevresindekiler, dolar milyoneri olmuşlardır. Üretim yerine alım satımla uğraşmaktadırlar. Devlet başkanı birkaç yıl önce fakir bir üniversite hocasıyken birkaç ruble fazla maaş alabilmek için çalmadık kapı bırakmamıştı. Ülkede yatırım yapmak isteyenler hanımına, çocuklarına veya damadına yüklü paralar vermek zorundaydı. Eğer firmanın çok kârlı olduğu görülürse çok küçük paralarla satın alırlardı. Direnecek olanlardan, zorla alırlardı. Bindirildikleri uçak hava sahasını terk ettikten sonra biraz rahat nefes alabilirlerdi.

         

        Kırgızistan’da komşu diğer Orta Asya ülkelerine göre pasta küçük olduğu için herkese pastadan yeterli pay düşmüyordu. Bir gün bir isyan patlak verdi. Güvenlik görevlileri, bu konularda hiçbir şey bilmedikleri için kırk elli kişilik bir topluluk etrafı yaktı yıktı. Yağmadan pay almak isteyenlerin sayısı arttı. Çok ilginç manzaralar ortaya çıktı. Ayakkabısını değiştirmek için mağazaya giren ışıklar söndüğü için birisi siyah diğeri turuncu ayakkabısıyla ortalıkta dolaşıp duruyordu. Bir mağazadan yağma ettiği televizyonu kucaklayıp götüren kişinin yanında bir taksi duruyor, araçtan inen üç kişi adamın elinden televizyonu alıp araçlarına binip uzaklaşıyorlar. Çaldığı televizyon elinden alınan kişi “İmdat hırsızlar televizyonumu çaldılar.” diye peşlerinden koşuyordu. Birisi elinde testere ikinci kata tırmanmış, duvarın dışındaki klimayı kesiyordu. Her şey yakıldı yıkıldı. Bu soyulan işyerleri hizmet sektörüne ait olduğu için Türkler tarafından çalıştırılıyordu. Yağmacılar kilosu bir dolardan pazarlarda zeytin sattılar. Bir zamanlar bizde de olmuştu. Bir siyasetçimiz, toprak işleyeninin su kullananın dediği için, insanlar ellerinde kazma küreklerle önüne gelen yere taşlardan sınır yapmış, o arsanın veya arazinin kendisine ait olduğuna dair levhalar dikmişlerdi.

         

        Kırgızistan’da da benzer manzaralar göze çarpmaya başladı. Birçok üniversitenin, devlet kuruluşunun bahçesine çadırlar yataklar serilmiş, çalı çırpı yığılarak insanlar ateşin başında ısınmaya başlamışlardı. Birileri Akayev gittikten sonra el koydukları arsaların kendilerinin olacağını fısıldamıştı. Hiçbir şey kontrol altında değildi.

         

         Halbuki ihtilallerin kanunu vardır. Her şey yanıp yıkıldıktan sonra devlet hasta bir çocuk gibi kucaklarına verilmişti. Devletin ilk başkanı ilk ihtilalle devrilmiş, başkan ailesiyle birlikte dünyalıklarını da yanlarına alıp ülkeyi terk etmişti. Etraf yanıp yıkılmıştı. Hak ve adalet yerini bulmuştu. Büyük devletler, yeni devlet başkanından pek memnun değillerdi, ama tahammül etmek zorundaydılar. Dengeler değişince, her şey değişecekti. Etraf sakinleşmişti. Her şeyin çok iyi olacağı vaat ediliyordu. Amerika Birleşik Devletleri Özbekistan’da da bir deneme yapmış ama ters tepmişti. Kazakistan, bütün dünya dengesini değiştirebilecek kadar büyük bir ülkeydi.

         

         Meydanda toplanan, bedavadan bir çanta dolusu cep telefonu, tıraş sabunu, salep yağma edenler yeni bir kargaşalığın çıkacağı günleri iştahla bekliyorlardı.

         

                    Sovyetler Birliği dağıldığında ülkenin payına düşen savaş uçaklarını satmakla suçlanan kişi hapisten çıkarılarak İç İşleri Bakanı yapıldı. Rahmetli Cigitov, yeni devlet başkanını tebrik etmemiş, “Ben giden yönetime karşıydım, bu sizin yanınızda olduğumu göstermez, halkıma hizmet eder, adaletli davranırsanız her zaman sizinle olurum, yoksa karşınıza geçerim.” demişti. Hoca, bir gün “Kara Kemal’in milli burjuvazi yaratma projesi nedir? Milli burjuvazi yaratacağım derken bazı adamları zengin edip, devleti ve halkı soyup, başka bir ülkeye çaldıklarını götürmelerine fırsat mı yaratıyoruz. Siz bu işi nasıl yaptınız.” diye sormuştu. Arkasından “ Orta dereceli süper bir ülkesiniz. Pasta büyük olduğu için pek dikkati çekmez. Ayrıca halkınızın 23 günlük hafızası var, unutur gider.” diye eklemişti. Hoca en çok Çin’den çekiniyordu. Gözlerimiz çekik, nüfusumuz az arada kaynayıp gideriz, diyordu.

         

                    Yirminci yüzyılın başında, Kırgızistan’da yabancı sayısı çok azdı. Güneydeki Buhara, Semerkant gibi şehirlere yabancıların girmesi yasaktı. Yalnız, ünlü Türkolog Arminus Vambery girebilmişti. Yanında Osmanlı padişahının tavsiye mektubu vardı ve çok da iyi Türkçe biliyordu. Ünlü Türkolog Reşit Efendi adını taşıyordu.

         

                    Yüzyılın başında Kırgızistan’da yabancıların özellikle Rusların nüfusu çok azdı. Bu sayı ekim ihtilalinden son hızla artacaktı. Doksanların başında başkent o zamanki adıyla Frunze, neredeyse tam bir Rus şehri olmuştu. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rus nüfusu hızla azalmıştı. Beş yıl önceki iç karışıklık ve yağmadan sonra, Ruslar ve diğer yabancılardan çok sayıda kişi, ülkeyi terk etmişti. Uyum sağlayamayanların bir kısmı geri geliyordu. Bu son karışıklıktan sonra, kronikleşen bu yakma, yıkma ve yağmadan gözü yılan birçok kişi ve dükkân sahibi ülkeyi terk edecektir. Eğer kalmışsa sermaye de kaçacaktır.

         

        Akayev kuzeyliydi. Devlet işlerinde kuzeylilerin hakimiyetleri vardı. Bakiyev’le birlikte denge güneylilerin lehine bozulmuştu.

         

                     Şimdi kuzeylilerin iktidara geldiği görüntüsü var. Yeni yönetim, geçici olduklarını, ülkeyi yeni bir anayasaya ve seçime hazırladıklarını söylüyor. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Her zaman koltuk çok tatlıdır. İktidar için evlatlar, kardeşler, arkadaşlar öldürülür, kocalar zehirlenir. Koltuk için, demokrasiler unutulur gider. Mazeret hazırdır: O koltukta halkın rahatı ve huzuru için oturulur. Yoksa kendilerinin böyle bir hevesleri yoktur. Demokrasi başa geçmek için bir araçtır.

         

         Yeni iktidarın acele para bulması lazımdır. Tansiyonu ve ateşi düşürmesi için büyük devletlere başvurmak zorundadır. Büyük devletler yardım edeceklerdir, ama kendilerinin istediği gibi olmalarını isteyeceklerdir. Ama her büyük devletin görmek istedikleri Kırgızistan farklıdır. Kendi görmek istedikleri Kırgızistan manzarasından farklı bir Kırgızistan görürlerse, o koltukta gözü olan, kendilerine uygun kişiler bulmaya çalışacaklardır. Bu idealist insanlar halk için halkı sokağı çıkaracaklardır. Tansiyon yükselirken yeni yağmalar, yakıp-yıkmalar olacak. Her şey bir kaç gün sonra durulacak. Çok kötü insanlardan kurulu olan eski yönetim gidecek, faziletli insanlar yönetime gelecek. Bu başka faziletli insanların gelişine kadar sürecektir. Birkaç yıl öncesinin faziletli insanları faziletsiz insanlar olarak komşu bir ülkede ömürlerinin geri kalan kısmını tamamlamaya çalışacaklardır.

         

        Beş yıl önceki ihtilalin daha doğrusu ayaklanmanın senaryosu yeniden tekrarlanmıştır. İş yerleri soyulmuş, her yer yakılıp yıkılmıştır. İkinci devlet başkanı da birincisi gibi dünyalığını alıp ülkeyi terk etmiştir. Kant yolu üzerinde bulunan Ahıskalı Türklerin tarlalarına ve evlerine el konulmuştur. Beş Ahıska Türkü öldürülmüştür. Ahıska Türkleri Dunganlarla birlikte bölgenin en çalışkan halkıdır. Dunganlar Müslüman Çinlidir, kendilerini Çinli değil, sahabenin torunları sayarlar. Ahıska Türkleri tarlada çalışırlar, hayvancılık yaparlar. Arabalarında ve evlerinde Türk bayrakları asılıdır. Onlarca yıldır anavatana gelebilmek için uğraşmaktadırlar.

         

        Bişkek şehrinin Cal bölgesinde Ahıska Türklerinin oturdukları kulübelerde, Zekeriya Amca adında bir Ahıska türkü yaşar.

         

        Güneş çıktığı zaman torunları iskemlesini kapının önüne çıkarıp Zekeriya Amca’yı oturtur. Zekeriya Amca’nın babası Çanakkale savaşlarında şehit olmuştur. Koca Çanakkale savaşlarıyla ilgili bizde sadece İhsan Ozanoğlu’ndan derlenen bir türkü varken Zekeriya Amca’dan iki farklı Çanakkale türküsü duymuştum. Zekeriya Amca, kalın gözlüklerinin arkasından karlı Tanrıdağları’na yönelerek türküsünü söylerdi. Özbekistan’da katliama uğradıklarından, Kırgızlar Ahıskalıları kabul etmişlerdi. Bu yüzden onlara çok müteşekkirlerdi. Bir kısım Ahıskalı da Karabağ’da Ermeni çeteciler tarafından katledilmişti. Rusya’da yaşayanları Amerika almıştı. Yaşlılar, çocuklarının ve torunlarının geleceklerinden endişe ediyorlardı. Türkiye’yi sevmekten başka suçu olmayan bu çalışkan insanlara yeniden göç yolu görünüyor. Ama nereye?

         

        Bugün Kırgızistan tam bir belirsizlik içindedir. Kırgızistan’da yönetimi ele geçiren iktidar acele para bulmak zorundadır. İki de bir yağmanın olduğu ülkeye yabancı sermaye gelir mi? Yeni gelen yönetim “Sen eski yönetim zamanında bu işi kurmuşsun; beni ilgilendirmez, tasını tarağını topla git.” der mi? Daha önce buna benzer şeyler çok olmuştur. İş bulamayan gençler yine ülkeyi terk edecektir. Ama geri dönecekler midir? Büyük devletlerin Kırgızistan için biçtikleri elbise nedir, ortak noktada anlaşabilirler mi? Eğer anlaşırlarsa bu anlaşma nereye kadar sürer?

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele