Liberal, Sol ve İslamcı İttifakın Sarsıcı Öncelikleri

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

                    Zalim ile mazlum, doğru ile yanlış, demokrat ile despot eğer birbirinden ayırt edilemiyorsa gerçekte ne demokrattan ne de mazlumdan bahsetmek mümkün olur. Değeri değersizden ayıran sınırdır, normdur. Sınırlandıran yoksa daha doğrusu yasa yoksa suç da yoktur. Suç yoksa her şeye izin vardır. Sınırı yıkılmış değer, setti yıkılmış bende benzer önüne çıkanı yarattığı anaforun içine çekerek yutup yok eder.

         

        Yan yana var olanlar birbirlerine karışınca ne biri öteki, ne de öteki diğeri olur. Böyle bir durumda her ikisi de kendisi olmaktan çıkar. Özgürlük, insan hakları, din ya da ahlak kendine özgü kutsal değerlerdir. Bu değerler her hangi bir amacın aracı olarak kullanıldığında özgürlük esarete, din dinsizliğe, ahlak ahlak dışılığa dönüşür. İnançtan ya da özgürlükten kendi özgünlüğü ve amacı dışında bir şey murat edenler onu kullanmak isteyenlerdir. Bu bağlamda tarih, kutsal ve ahlaki değerlerin araç mertebesine indirildiği olgularla ağzına kadar doludur. İşin en acıklı yanı ise ahlaki ve insani değerler için yola koyulduğunu söyleyenlerin bir süre sonra kendi amaçlarını bu değerlerin yerine ikame etmeleridir. Son zamanlarda zuhuruna bolca rastladığımız Tanrı tanımaz din adamları, dindarlık taslayan dinsizler, zalimleşmiş mazlumlar, yoksul gibi yaşayan zenginler, çocuksu davranan yaşlılar bu tür bir olguyu haber vermektedir.

         

         

        Bir Tespit!

         

        Sınırlara, despotlara, otoritelere saldıranların gerçek amaçları yalnızca onları yok etmek değil onların yerlerine kendi putlarını dikmektir. Bu yüzden diktatör ya da despot suçlamasıyla iktidardan uzaklaştırılanların yerine gelenler, gidenlere rahmet okutmaktadır. İktidara egemen olanın ideolojik, dini ya da ahlaki hangi jargonu kullandığı bu noktada önemini yitirmektedir. Özgürlüğü boğan bir emri diktatörün ya da demokratın vermiş olması çok fazla önem taşımaz.

         

         

                    Birkaç Soru?

         

        Nasıl düşüncelerinin büyük bir kısmını Bilderberg aleyhtarlığı üzerine inşa etmiş olan muhafazakâr yazar ahir ömründe Bildirbeg kulübünün müdavimi haline gelebiliyor? Ya da ömrünü Marksist/Leninist darbe peşinde heba eden bir sosyalist, nasıl oldu da son olarak demokrasi de karar kılabildi? Ne değişti de dünyayı ezilenlerden yana değiştirmek üzere Filistin kamplarında silahlı eğitime giden sosyalist jakoben bir anda liberal kapitalizmin cazibesinde demokrat olabildi? Yılların müminleri, yüzyılların münafıklarıyla nasıl işbirliği içine girebilirler? Nasıl oluyor da 21. Yüzyılda Spartaküsler’in (kölelerin/serflerin) yerlerini Sezarlarla değiştirebiliyor? Nihayet bir zamanlar ezilenlerin isyan çığlığı olanlar ortaya çıkanlar nasıl oluyor da büyük bir şehvetle ezenlerin kırbacı haline gelebiliyorlar?  Bu ve benzeri soruların sorulması bile gerçekte yaşanan çağın dramını göstermeye yeter. Bütün bu sorular daha çok da Türkiye’de yaşanan çelişkileri gösterir.

         

         

        Sınır Yıkmak ya da Put Dikmek

         

        Türkçede “at izinin it izine karışması” diye bir deyim vardır. Bu deyim farklı değer ve inançlara sahip olanların bir araya geldiğinde ya da birbirinin içine girdiğinde her iki tarafın da kimliğini yitirmesini anlatır. Böyle bir durum “lağım suyu ile çeşme suyunun karışması” olarak görülebilir. Karışan ve birleşen tarafların her ikisinin de özünü ve işlevini yitirmesi kaçınılmaz bir hal alır. Bu durumda ne dindarın dininden ne de dinsizin materyalizminden söz etmek mümkün olmaz. Ortalığı oportünist, revizyonist ve kozmopolit bir şekilsizlik kaplar.

         

        Son yıllarda İslamcı, AB’ci, ABD’ci, liberal, neo liberal, pozitivist, Marksist, bölücü, etnikçi ve mezhepçi cenahın “ortak düşman” daha doğrusu ortak çıkar için bir araya gelmesi bu bağlamda irdelenmeye değer bir husustur. İslamcı olarak ortaya çıkanlar ile neoliberal materyalistlerin ittifakı bu yaklaşımı çok açık biçimde deşifre etmiştir. Bu ittifakın nasıl kurulduğunu ittifakın inşasını gerçekleştirenlerin kaleminden şöyle anlatılır: “Birisi vahyin yönlendiriciliğine diğeri maddenin diyalektik gücüne dayanmaktadır…/… Ancak bu tartışmaların mutlaka ve öncelikle çatışma getirmesi gerekmiyor. Bu tartışmalara ortak düşman karşısında çözüm arayışı olarak da bakabiliriz”[1]. Bu satırlar, kulağımıza bir zamanların “yok aslında birbirimizden farkımız ama biz….” diye devam eden bir reklâmı fısıldıyor gibidir. Mantığı yoktur. Daha doğrusu mantığın temel ilkelerine ve eşyanın doğasına aykırıdır. Çünkü bir insanın imanı ya vahye ya da maddeye dayanır. Vahye dayalı olana dindar, maddeye dayalı olana da ateist denir. Bunlardan birisine ait olmak diğerini reddetmek anlamına gelir. Vahye iman eden ile vahyi reddederek maddeyi kutsayanın ortak idealler için kolkola girmiş görüntü vermesi yaman bir çelişkidir. Bu “ortak düşman” adına yapılsa bile böyledir. Zira bu cenah “ortak düşman”a karşı birlikte “çözüm arayışı”na girdikleri iddiasını taşıyorlar. Düşmanı hangi soyutta ya da boyutta aradıkları ayrı bir tartışma konusudur. Ancak çok açık bir gerçek vardır ki o da İslam’ın ya da materyalistlerin en büyük düşmanları ile ittifak yapmaları kendi kendilerini inkâr etmeleri anlamına gelir.

         

         

        Postmodern İlkelerde Birleşmek!

         

        Birbirinin can düşmanı olan dindar ile ateisti, sol ya da liberali küreselleşmenin gerçeği ya da ideolojisi olan postmodern ilkeler birleştirmiş gibi görünmektedir. “Zamanın ruhunu” kavramak adına modern dönemde geçerli olan her şeyi tümden geçersiz ve eskimiş olduğunu kabul etmek, gerçekliği reddetmek, gerçeklik yerine imgeyle yani hayalle maddi gerçekliğin arasındaki farkların kaybolduğu bir dünyada anlaşmak, karşıtlarıyla postmodern bir ittifak yapmaktır. Arkasından anlamsızlık ile doğrunun ve akıl yürütmenin imkânsızlığı ile şüphe gelir. Nereden bakılırsa bakılsın karşıt anlayıştakilerle moderni mahkûm etmek adına postmodern ilkelerde birleşmek, gerçekte her iki taraf için de basılan zeminin inkâr edilmesi anlamına gelir.

         

        Olgu, hem İslami söylem kullananlar hem de diyalektik materyalizm üzerinden düşünenler için aynı anlama gelmektedir. Fuller, dini ve ilahi olanın postmodernist saldırıyla karşı karşıya nasıl geldiğini şöyle anlatır: “Postmodernist düşüncenin tedricen yükselmesiyle dine ve ilahi hikmete saldırı bir adım daha ileri gitti. Postmodernizmle birlikte bizzat “hakikat”in varlığı şüpheli, büsbütün göreceli bir kavram haline geldi. Büyük postmodern vizyon; çoklu görüntü, görecelilik ve her birimizin ayrı hayatlarının farklı anlatılarının fiili uyumsuzluğuna saygın bir yer kazandırmak ve nihayet, “hakikat”in ne olduğu belirleyen şeyin güç olduğunu ilan etmek oldu”[2].

         

         Fuller, Türkiye’deki Nur daha doğrusu yeni postmodern din hareketiyle ilgili şöyle bir değerlendirme de yapar: “Türkiye’de Nur Hareketi öteki inançlarla ortak değerler teşhis etme arayışındadır; bu diyaloglarda neredeyse bir “İslamsız İslam” –yani, özel olarak Müslüman kültürel araçları kullanmayan insanlar için evrensel terimlerle ifade edilen bir dini inanç- türetmektedir”[3]. Postmodernizm bir anlamda “İslamsız İslam”ı, Marx’sız Sosyalizmi, içeriksiz daha doğrusu özgürlüğü olmayan liberalizmi ön gören bir yaklaşımdır.

         

        Dini yönden durum ise gayet açıktır. Bu dinin amaç olmaktan çıkıp araç konuma indirgenmesi anlamına gelir. Dinin doğrudan doğruya iktidarın, ticaretin ve iktisadın nesnesi haline gelmesidir. Mananın maddeleşmesi, ilahi olanın da dünyevileşmesidir. Bu bağlamda siyasallaşan din artık gerçek din ya da geleneksel din değildir. Siyasi iktidarı ele geçirmenin aracıdır. Ticaretin ya da ekonominin aracı haline gelen din de öyledir.

         

        Amaç iktidar olunca neoliberal, solcu, İslamcı arasındaki düşünsel farklar görmezlikten gelinmektedir. Bir de ilkesizlik, ülküsüzlük ve inançsızlık “zamanın ruhu” olarak kabul edilince ittifak için bütün şartlar sağlanmış olmaktadır.

         

         

         

        Toplumu Dönüştürmek!

         

        Diyalektiğe inananlar, vahye inanlar ve bir de “bir elinde cımbız bir elinde ayna” olan “bırakınız yapsınlar”cılar ortak düşmana karşı işbirliklerinin amacını, “insanı ve toplumu dönüştürmek” olduğunu iddia ediyorlar. Hemen hatırlatmak gerekir ki insanı ve toplumu değiştirmek ya da dönüştürmek jakobenlere Marksist öncülere özgü bir tavırdır. Liberalizmin “bırakınız” toplumları onlar da dünya gibi kendi kendine dönsünler ilkesine ters bir anlayıştır. Kaldı ki burada kimin, kimi, kime dönüştürmek istediği belli değildir. Bu malum ittifak, toplumu ve insanı dönüştürmek gibi her anlamda jakoben bir tavır uğruna her şeyi kullanılabilir görmektedir. Söylem ve uygulamaları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Eğer durum böyleyse –ki bize göre böyledir- onlar her şeyden önce kendi dogmalarına, imanlarına ve itikatlarına ihanet etmektedirler.

         

        Bu garip ittifakın “ortak düşman” olarak belirledikleri; Kemalist ideoloji, Derin Devlet, resmi tarih, asker-millet” doktrini, ordu vesayeti ve laisizm, üzerinde ayrıca durulması gereken hususlardır. İktidarda olmayan bir Kemalizm, ne olduğu belli olmayan devletin derinliği, resmi olarak yaftalanan tarih ve yalnızca orduya atfedilen vesayet için oluşturulduğu söylenen ittifakın gerçek amacı farklıdır.

         

        Doğrudan doğruya Cumhuriyete karşı oluşturulmuş olan bu ittifakın neyi amaçladığını şu satırlar açıkça ortaya koymaktadır. “Ayrıca resmi ideolojinin kimlik dayatmalarına ve emperyalist yapısına karşı çıkmak erdemliliğin ve dayanışmanın ortak zemini olacak ise, mevcut sistemin bir kurtuluş savaşı ile kurulduğu efsanesini ve icat edilen Türk ulus kurgusunun kimin senaryosu olduğunu da yönlendirilmiş söylemlerden arınarak konuşabilmeliyiz”[4]. Türkiye Cumhuriyeti resmi ideolojisini “emperyalist”, Türkiye ve sisteminin “kurtuluş savaşı” ile kurulmuş olduğunu bir efsane, “Türk Ulusu” kavramının ise kurgulanmış bir senaryo olduğunu ifade edenlerin amaçları, yeterince açık değil midir? Aşağıya aynen koyacağımız şu söylem ve iddialar bu ittifakın neye hizmet ettiğini apaçık göstergesidir: “1915 olayları, sol liberaller-İslami kesim ittifakı tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ve onun tarihsel devamı olarak Kemalist rejimin insanlığa karşı iradi bir suçu olarak tespit edildi. 1915’in Kemalist ideoloji tarafından önce tamamıyla inkar edilmesi, sonra da revizyonist bir söylem geliştirip “mukâtele [karşılıklı boğazlaşma] ve savaş koşullarının dayattığı tehcir [zorla göç ettirme]” olarak tanımlama çabaları;../… sol liberal kesim için derin bir utanç sebebi oldu”[5].

         

        Söylemler Marksist sol, liberal ve İslamcı ittifaktan daha çok Ermeni ırkçısı bir lobi görüntüsü vermektedir. Bu ifadeler ittifakın Türk tarihine ve Türk milletinin varlığına karşı kurulduğunu göstermektedir. Böyle bir ittifak olsa olsa ancak Daşnak/Zoran Enstitüsü ideolojisini sahip olabilir. Kaldı ki bu ittifakın eylem bağlamında ortaya koyduğu tavırlar da neyi amaçladıklarını hiçbir tartışmaya yer vermeyecek kadar ortaya koymuş bulunmaktadır.

         

        Bunlar “Ermenilerden Özür Dileme Kampanyası” düzenleyenlerdir. Bunlar “Hepimiz Ermeni’yiz, Hepimiz Hıristiyan’ız!” sloganı atanlardır. Bunlar PKK’nın Beka Kampını ziyaret edenler, Kandil’e çıkıp inenlerdir. Bunlar Gazze katliamı için yürüyüp Uygur katliamı için duranlardır. Bunlar Türkiye’nin federasyon ve eyaletlere bölünmesi gerektiğini savunanlardır. Bunlar TSK’nın lağvedilmesi gerektiğini söyleyenlerdir. Bunlar Türk kavramına alerji duyanlardır. Bunlar mezhep, etnisite ve bölge ırkçılığı yapanlardır. Bunlar Türkiye’nin Anadolu topraklarındaki hâkimiyetini içine sindiremeyenlerdir!

         

        Kullandıkları birkaç başlık bile duruşlarını açıklamaya yetecek niteliktedir: “Türkler ne kadar Türk”. “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir”. “Türkiye’de Türk genlilerin sayısı azdır”. “Türkiye’yi bölerse Türkler böler”. “Türkiye Türklerin midir?”. “Atatürk Milliyetçiliği Bitmiştir!” vb.

         

         

        İttifak ile İktidar Arasındaki Gerilim!

         

        Kuşkusuz Babil kulesini andıran bu ittifak mensuplarının hepsinin aynı düşünceleri taşıdığı söylenemez. Ancak onları bir araya getiren ortak hususun rejime duydukları nefret olduğu açıktır. Şu veya bu biçimde bu ittifakla fikri düzeyde de olsa bağlantı içinde olanların iktidarla ilişkileri üzerinde durmayı gerektirecek kadar önemlidir.

         

        Anti Bildirbergcilikten bir anda Bildirberg müdavimi kesilen bir gazeteci bir süre önce İslamcı-liberal-Solcu ittifakı çizgisi dışına çıkan bir yazı yazdı. Bu yazıya Başbakanın 2 Kasım 2008’de Hakkâri’de sarfettiği şu sözler neden olmuştu: “Biz tek millet dedik. Tek bayrak dedik. Tek vatan dedik. Tek devlet dedik. Buna kim karşı çıkabilir? Buna karşı çıkanın bu ülkede yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin[6]. Bu sözleri Bildirbergci gazeteci 6 Kasım 2008’de NTV’de yayınlanan “Yazı İşleri” programında şu sözlerle eleştirdi: “Türkiye’de 2002 yılında yaşanan Obamacı bir yaklaşımdı ama Türkiye 2008 yılına geldiğinde biraz Bush’u andıran bir yönetim anlayışı içinde sorunlara yaklaşıyormuş gibi görünüyor” diye konuştu. Bunun üzerine Başbakan ertesi gün “Güya biz iktidara gelirken Obama gibi gelmişiz şimdi Bush olmuşuz. Sevsinler seni. Yazıklar olsun” cevabını verdi. Malum gazeteci, 10 Kasım’daki köşe yazısıyla, iktidarla ilişkilerini tamir yoluna giderek şunları yazdı: “Bekledikleri, benim bu kavgayı sürdürmem... Sürdürmem, neden sürdüreyim… Benim başbakanı eleştirmeye hakkım varsa, ki var, elbette başbakanın da beni eleştirmeye hakkı vardır”.

         

        Liberal sol ve İslamcı ittifak ile iktidarı karşı karşıya getiren bir başka tartışma da Başbakan Erdoğan’ın İngiltere’de yaptığı bir konuşma oldu. Başbakan Erdoğan “soykırım” tasarılarının birbiri peşi sıra parlamentolarda geçmesi üzerine, ‘bugün Türkiye’de yüz bin kaçak Ermenistan vatandaşı var’. Ermenistan, Türkiye’ye karşı “soykırım” tasarılarını dayatmaya devam ederse, biz de kaçak yollarla Türkiye’de çalışan Ermenistan vatandaşlarını sınır dışı etmeyi “değerlendiririz, değerlendirebiliriz” sözleri oldu. Başbakanın bu sözleri malum ittifak mensuplarınca şiddetli bir biçimde eleştirildi. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan: “Ülkenin köşe yazarlarına sesleniyorum: Avukatlığınızı lütfen doğru yapın. Siz, Türkiye’nin ve Türk milletinin avukatlığını yapın öncelikle. Bunu bir öğrenin…/…Diasporaya karşı mücadele vermeyen bir kısım köşe yazarlarının bize karşı böyle bir tavır içine girmelerini anlamak mümkün değil” dedi.

         

        Bu sözler üzerine Cengiz Çandar: “Bu hiddetli yaklaşım, nice dış ve iç gulyabaniye karşı sizi desteklerken geçerli miydi? Ahmet Altan: Sen kimsin? Komşularıyla ‘sıfır sorun’ isteyen diplomat mı, İstanbul’da zavallı Ermeni kadını ‘sınır dışı’ etmekle tehdit eden milliyetçi mi? Oktay Gönensin: “Tehcirci Ruh”. Şahin Alpay: “Tehdit ve şantaj” olarak bunu değerlendirdi. Yine yakın tehdit, “ortak düşman” dikkate alınarak taraflar durumlarını sakinleştirdiler.

         

        Bu arada ittifakın kendi içindeki görüş ayrılıkları zaman zaman ortaya çıkmıyor da değil. Nitekim liberal İslamcı olarak nitelenen bir sosyolog, 11 Mayıs 2009’da CNN Türk’teki “Reha Muhtar’la Çok Farklı” programında, “Eşcinsellere karşı bir nefret ve ayrımcılık da gütmem. Eşcinsellik geliştikçe insanların kitlesel olarak öldürülmeleri hızlanıyor. Eşcinsellikle sivillerin savaşta katledilmesi arasında bir orantı var”[7] diye bir açıklama yaptı. Bu defa sol liberal ittifak “ortak düşman” adına bu söylemleri duymazlıktan geldi. Bunun üzerine Rıfat N. Bali, sol liberal kesimin bu çifte standartlı tavrını “Bu buhranlı ve karmaşık ortamda öncelik postmodern darbeye direnmek olduğundan İslami kesimin içselleştirdiği kadınlara, eşcinsellere, gayri Müslimlere ve ateistlere yönelik ayrımcı, ırkçı ve antisemit yaklaşım göz ardı edilecekti.” cümleleriyle özetlemişti[8]. ABD’deki 11 Eylül terörist saldırılarıyla ilgili olarak ya da Darfur’daki katliamla ilgili hususlarda da liberal sol ile İslamcı jargon kullanan gazeteciler bir çok kez karşı karşıya gelmişler. Her defasında “ortak düşman”ı düşünerek köprüleri atmaktan kaçınmışlardır.

         

         

        Sonuç Yerine

         

        Liberal, sol, İslamcı ittifak adı altında bir araya gelenler temelde Türkiye Cumhuriyeti’yle sorunları olanlardır. Her birinin ayrı ayrı nedenlerle cumhuriyete, Türk kavramına, Türk tarihine ve Türk kültürüne karşıdırlar. Bu yüzden “tarihle yüzleşmekten” söz ediyorlar. Statükoya karşı çıkış adı altında Türkiye Cumhuriyeti’ni, rejiminin ve değerler hiyerarşisinin değiştirilmesini amaçlıyorlar. Bu yüzden ikinci cumhuriyetten söz ediyorlar. Küresel sermayenin ve dolayısıyla da küresel güçlerin çıkarlarının sözcülüğünü yapıyorlar. Bu anlamda diasporanın, etnikçi, mezhepçi ve bölücü cenahların fikri önderliğini temsil ediyorlar. Ağızlarından düşürmedikleri değişim sözcüğü de onlar için milli olan her şeyin yerine küresel çıkarlarla değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin varlığına ve meşruiyetine saldırmayı da bu yüzden strateji olarak benimsemiş durumdalar. Her üç gurubun üçünün de gerçek anlamda liberal, sol ve İslam kavramlarıyla ilişkilerinden bahsedilemez. Bu kavramları kullanarak toplumda karşılık bulmaya çalışıyorlar. Görevleri kafa ve kavramları karıştırmaktır. Son zamanlarda bunu da başarıyla gerçekleştirdikleri söylenebilir.

         

         


        


        

        [1] Türkmen, Hamza. Sosyalist Sol ve Müslümanlar Arasındaki Diyalog Klişe Söylemleri Aşabilir mi?, Haksöz, Nisan 2003. http://members.lycos.co.uk/musluman/guncel/haksoz_14.htm.


        

        [2] Graham Fuller, Siyasal İslam’ın Geleceği, Timaş Yayınları, İstanbul, 2004, s.,337.


        

        [3] Graham Fuller, A.g.e.s.,334.


        

        [4].Türkmen, Hamza. Sosyalist Sol ve Müslümanlar Arasındaki Diyalog Klişe Söylemleri Aşabilir mi?, Haksöz, Nisan 2003. http://members.lycos.co.uk/musluman/guncel/haksoz_14.htm


        

        [5] Yunus Emre Kocabaşoğlu’ndan Antisemitizm-4, Kırılma Noktası 1: Sol Liberal-İslami İttifak, http://bianet.org/biarnag/azinliklar/119363-kirilma-noktası-1-sol-islami-ittifak


        

        [6]Başbakan Erdoğan Hakkari'de konuştu. Hürriyet. 2 Kasım 2008. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=10265879 


        

        [7] Ali Bulaç'ın 'Ortaçağ kafası'. Haber24. 14 Mayıs 2009. http://www.haber24.com/Guncel/1-44455/Ali-Bulac-in-Ortacag-kafasi.html.


        

        [8]Bali, Rıfat N. Doksanlı Yıllar - Medya Temelli Bir Bilanço Denemesi. http://www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/doksanli_yillar.pdf .


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele