"Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları"na Birkaç İlave

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Çanakkale Muharebeleri Türk tarihine olduğu gibi Türk edebiyatına da aksetmiş bir savaştır. Bu cümleden olmak üzere, harbin olduğu 1915 yılından bu yana Çanakkale Muharebeleri ile ilgili; şiir, hikâye, roman, tiyatro, hatıra, günlük ve mektup gibi çeşitli türlerde kaleme alınmış birçok eser bulunmaktadır. Bunlar arasında harp günlerinde yazılmış olanların “harp edebiyatı” bağlamında ayrı bir önemi vardır. Zira harp günlerinde yazılan bu eserler, cephede savaşan askerin, onları cepheye gönderen cephe gerisindeki yakınlarının, genel anlamda kamuoyunun Çanakkale Muharebeleri ile ilgili duygu, düşünce ve hayallerini en iyi yansıtan metinlerdir. Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu metinlerin harp edebiyatı açısından önemi olduğu gibi birçoğunun tarihi belge olma özelliği de vardır. Bahsedilen türlerdeki metinlerden mektupların ise ayrı bir kıymetinden söz etmek mümkündür. Çünkü mektuplar yazanın/yazdıranın özel ve en içten duygu ve düşüncelerini öğrenmemize imkân verir.

        
Çanakkale Muharebeleri ile ilgili mektupların önemini idrak ve günümüz okuru ile buluşturma bağlamında geçtiğimiz yıllarda bu konuda bir çalışma yayımlamıştık. Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları1 adlı çalışmamızda önce bir giriş mahiyetinde “harp edebiyatı”, “Türk harp edebiyatı” ve “Türk harp edebiyatında Çanakkale Muharebeleri” üzerinde durduktan sonra son başlığın önemli bir parçası olan Çanakkale mektupları etraflıca ele alınmıştı.

        
Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları’nın birinci bölümünde söz konusu mektupları; “asker mektupları”, “esaret mektupları”, “muhabir mektupları”, “edebiyatçı mektupları” ve “kurmaca mektuplar” şeklinde tasnif ve tavsif ettik. Burada kısaca; asker mektupları ile çeşitli rütbedeki askerlerin mektuplarını, esaret mektupları ile Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlara esir düşen Çanakkale esirlerinin mektuplarını, edebiyatçı mektupları ile Çanakkale Muharebelerine dair devrin edebiyatçılarının askerlere yazdığı mektupları, kurmaca mektuplarla da Çanakkale Muharebelerini konu edinen hikâye ve romanlardaki kurmaca mektupları kastettiğimizi belirtelim.

        
Çalışmanın ikinci bölümünde mektupları “şekil” ve “yapı” bakımından inceledikten sonra üçüncü bölümde ise mektupların muhtevasına doğru bir yolculuğa çıkılmıştı. Bu çerçevede mektuplar muhteva bakımından iki ana başlık altında incelendi: 1. Çanakkale Muharebelerinin Mektuplardaki Akisleri. 2. Mektuplarda Dile Getirilen Çeşitli Duygu ve Düşünceler. Birinci başlığın altında mektuplara aksettiği yönüyle; Çanakkale deniz savaşı, kara muharebeleri, tayyare bombardımanları ve düşmanın hezimeti ve kaçışı incelenmişti. Mektuplarda dile getirilen çeşitli duygu ve düşünceler ise şu maddeler altında incelenmişti: Mektup Beklentisi, Memleket Hasreti, Düşmana Karşı Savaşma İsteği, Düşman Askerine Bakış, Kahramanlık ve Fedakârlık, Manevi Yardım İnancı, Şehitlik Arzusu, Geride Kalanlara Vasiyetler, Şehit Yakınlarına Taziye, Maziden Güç Alma ve Ecdadı Hoşnut Etme Düşüncesi, Balkan Yenilgisi ve Çanakkale Zaferi, Asker-Halk Dayanışması, Askerin Yiyeceği, Sıhhiye İşleri ve Temizlik. Dördüncü bölümde ise mektuplar dil ve üslup açısından incelenmişti. İşte bu çalışma yayımlandıktan sonra zaman içinde başka mektuplarla da karşılaştık. Özellikle devrin basınında karşımıza çıkan ve söz konusu çalışmaya (Kastamonulu İsmail’in mektubunun Mehmet Serez çevirisi hariç) almadığımız mektupları bu yazı vesilesiyle ilgililerle paylaşmak istedik.

        
Kastamonulu İsmail’in Mektubu

        
Aşağıda görüleceği üzere Kastamonulu bir asker olan İsmail’in mektubu, cephede bir an önce sıcak harbe katılmak isteyen, ileride “kardaşları” savaşırken geride ihtiyatta kalmayı kendine yediremeyen Anadolu insanının vatan sevgisini, kahramanlığını, fedakârlığını yansıtan parlak bir misal olması bakımından oldukça dikkat çekicidir. Çok fazla yoruma hacet bırakmayan bu mektubun iki farklı tercümesini aşağıya alıyoruz. Tercüme dememizin sebebi mektubun orijinalinin bir Alman subayının (Hans Kannengıesser’in) eserinde ve Almanca olması. Söz konusu mektup önce 1928 yılında yapılan bir tercümede daha sonra da 2009 yılında yapılan bir tercümede Türkçe olarak yayımlanmıştır. Her iki tercümeyi de aşağıya alıyoruz ki içerik, dil ve üslup bakımından okurlara mukayese etme imkânı olsun. Kannengıesser, 1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen eserinde, söz konusu mektuptan önce şu bilgileri verir: “Anadolu askerinin mütehassis olduğu ruhun parlak bir misali olmak üzere Müşir Fon Janders’den[Liman vonSanders] işittiğim şu hikayeyi naklediyorum.

        
‘Gayet sıcak bir temmuz günü idi. Birkaç asker geldiğini ve konuşmak için müsaade istediklerini haber verdiler. Çadırımdan çıktığım zaman karşımda kan ter ve toz içinde tam teçhizatlı altı atlı piyade neferi buldum. Bunların en yaşlısı tercüman vasıtasıyla dedi ki:

        
-Paşa! Bizim kıtamız hiç muharebe cereyan etmeyen Saros Körfezi’nde bulunuyor. Burada ise kardaşlarımız gayet şiddetli muharebelere tutuştular. Biz ateş cephesine göndermenizi istirham için kıtamızdan savuşarak nezdinize geldik. Askerlerin ricasını is’âf ettim. Çok geçmeden üçünün şehid olduğunu öğrendim. Bunlardan ber-hayat kalanlardan birinin memleketi olan Kastamonu’daki pederine yazdığı mektubu nakledeceğim:

        
Muhterem Pederim ve Sevgili Valideciğim!

        
Bu mektubu hemşehrimMehmed Mustafa Çavuş yazıyor. Son mektubunuzu Dersaâdet’de almıştım. İki küçük biraderimin de asker olduğunu öğrenerek be-gâyet memnun ve müftehir oldum, İstanbul’dan Gelibolu’ya geldik. Cepheden uzaktayız. Çadırda oturuyoruz. Büyük gemiler ile denizde dolaşan düşmanın top ateşini daima görüyoruz. Gece gündüz top ve tüfenk gürültüsü kesilmiyor.

         

        Harbe girmediğimiz zaman pek müteessif olduk. Çünkü zâbiterimizharb eden kardaşlarımızı arkadan muhafaza için burada durmak icab ettiğini söylediler. Hâlbuki düşmanla kavga edeceğimizi düşünerek buraya sevine sevine gelmiştik.

        
Sıcak bir yaz gecesi çadırımızın civarına gelen bir süvari ile hemşehri çıktık. Bu süvari Seddülbahir etrafında cereyan eden şiddetli muharebede kardaşlarımızın kazandığı şan ve şerefi haber verdi. Bu sözleri işittikten sonra Mehmed Çavuş yerinde durmayıp sıçradı. Hepimize dedi ki: “Analarımız bizi çadırda ölmek için doğurmamıştır. Ötede kardaşlarımız ya gâzi ya şehid olarak şan kazanıyor. Erkek olan arkamdan gelsin!” Bu sözler üzerine zâbitimizden izin almaksızın cepheye doğru gittik.

        
İçimizden biri sıhhiye neferi ve gayr-i müsellah idi. Bu arkadaş da cepheye gidip düşman ile çarpışmak için bizimle beraber geldi. Mehmed Çavuş bizi doğruca ordu kumandanına götürdü. Başkumandanın karargâhına giderken top gürültüleri gittikçe kuvvetleniyordu. Geceyi bir çeşme başında geçirdik. Sabahleyin Başkumandan’ın çadırını bulduk. Yolsa ekmeğimiz ve zeytinimiz olmadığından çok sıkıntı çektik.

        
Başkumandan bizi baba gibi karşıladı ve dedi ki: “Zâbitlerinizin iznini almaksızın kıtanızdan ayılmakla pek fena hareket ettiniz. Lakin kardeşleriniz harb ederken boş durmaya, râzı olmamakla cengâver yiğitler gibi davrandınız. Bu gece çadırımda kalınız. Yarın sizi cepheye göndereceğim.”

        
Bizi Konyalı bir alaya verdiler. İleri siperlere gittik. Düşman ile yüz yüze gelerek çarpışmak istiyorduk. Arkadaş, askerler düşmanın tel örgüler ile muhât siperlerde olduğunu söyleyerek siperleri bize gösterdiler. Düşmanın yüzünü göremeden, gece düşman siperlerine hücum yaptık. Hücumdan evvel imam efendi dua okudu.

        
Yaşı yüzü aşmış bir pîr olan imam efendi saçı sakalı hem beyaz olduğu halde çevik bir çocuk gibi siperden fırladı, arkasından biz de fırladık, ileriye atıldık. Düşman siperine girdiğimiz zaman tüfeklerimizin dipçiklerini sağa sola salladık ve rast gelen düşmanın kafasını patlatıp devirdik ve öldürdük. Bizim sıhhiye neferi de elinde balta olduğu halde bizimle beraber hücum etti ve İngilizler ile boğuşurken şehid oldu. Bu hücumda ben de yaralandım. Lakin şimdi iyileşiyorum. Birçok silah arkadaşımla beraber büyük bir hastahâne koğuşunda yatıyoruz. Hastabakıcı hemşireler bize ana gibi bakıyorlar. Sol elimin iki parmağını kestiler.

        
Hastahâne tabibi bu sene tekrar harbe giremeyeceğimi söylüyor. Ekin mevsiminde size yardım için yakında köye döneceğim. Mübarek ellerinizi öperim.

        
Oğlunuz İsmail’

        
İşte böyle düşünen böyle hareket eden bu cengâverler dünyanın en iyi askeridir. Gelibolu şibh-i ceziresi muharebatında bidayette harp eden Türk askerleri hemen hemen hep böyle kahramandı.”2
Yukarıdaki mektubun Mehmet Serez tarafından yapılan ve 2009 yılında yayımlanan bir tercümesi ise şöyledir:

        
“Sevgili Anam ve Saygılı Babam,

        
Size bu mektubu, bizim memleketten olan Kastamonulu Mehmed Mustafa Çavuşyazıyor. Allah’a şükür, sağlığım yerinde ve yaşıyorum. Siz, sevgili anam ve babam, erkek ve kız kardeşlerim ve tüm köylülerimin de sağlığına, hastalık ve açlıktan korunmalarına, Allah’a dua ederim.

        
Ben Dersaâdet’te (İstanbul’da) iken, son mektubunuzda, iki kardeşimin de daha asker olduğunu öğrenince, çok gururlandım.

        
İlkbahar gelince, İstanbul’dan ayrıldık ve deniz kenarında kutsal savaş içerisinde bulunan Gelibolu’ya geldik.

        
Geceleyin çadırımızda iken, dışarıda denizde duran düşman gemilerinin top ateşlerini görüyor, gündüz ve gece olup olmaması fark etmeksizin, sürekli obüs gürlemelerini duyuyor ve silah sesleri altında yüreğimizi bir üzüntü sarıyordu. Fakat komutanlarımız bize, arkamızı savaşan kardeşlerimiz[in] koruyabilmeleri için, bizim bulunduğumuz noktanın savaş alanının oldukça gerisinde bulunmak zorunda olduğunu söylediler. Sürekli savaş ve çarpışma rüyaları görüyoruz.

        
Sıcak bir yaz gecesinde, çadırımızın etrafına bir süvari geldi. Bize, Seddülbahir denen bir kale civarında kardeşlerimizin şan ve şerefle sıcak bir savaşta olduğunu, bizim ve onların mutlaka zafere ulaşacağımızdan bahsetti. O gittiği zaman uyuyamadık.

        
Saygılı babam, sana bu mektubu yazan Mehmed Mustafa Çavuş ayağa fırladı ve bağırdı: “İnşallah, kerim olan Allah’ın da inayetiyle, anam beni bu çadırda ölsün diye doğurmadı. Sizden kim adamsa, beni takip etsin” dedi. İçimizde bir adam vardı ve yara sarmayı hekimlerden öğrenmişti. Silahı yoktu. Silah yerine, içi beyaz bezler ve ilaç şişeleriyle dolu bir çanta taşıyordu. Okumuş ve bilgili bir adamdı. Birkaç gün sonra ben size ondan da yazacağım. İngilizlerin şiddetli bir baskınında elinde çantasıyla birlikte, şehit olmuştu. Adı Ahmed idi ve demişti ki: “Mehmed Mustafa Çavuş subaylarımıza sormadan ve müsaade almadan, nasıl bu adamları dışarıya götürüyorsun?” O, akıllı ve okumuş bir adamdı. “Benimle gelin” dedi Mehmed Çavuş. “Bizim subaylardan değil, yüksek komutandan, Alman Liman Paşa’dan müsaade almaya gidelim.”

        
Ahmed de razı olunca, silahlarımız ve sırtımızda çantalarımızla sabah ağarmadan önce, şiddetli ve çok kuvvetli obüs gümbürtülerinin duyulmaya başladığı sıralarda, yürüyüşe geçtik. Böylece, saatlerce yol kenarından yürüdük ve akşam olunca, bir çeşmenin yanına gelerek, orada durduk. Sabah olunca, deve, at ve eşeklerle birçok insanlar geldiler ve birisi, bize Liman Paşa’nın çadırının bulunduğu yeri tarif ederek, yolu gösterdi. Dünkü gibi, zorlu bir yürüyüş oldu. Ekmeğimiz ve zeytinimiz hiç kalmadı.

        
Liman Paşa’yı bulduk. O, bize bir baba şefkatiyle davrandı, yemek verdi ve bize, “Siz kötü bir harekette bulunmuşsunuz, subay ve birliğinizden izin almadan orayı terk etmişsiniz; fakat, size yine de kahraman savaşçılar gibi işlem yapılacak. Çünkü siz, kardeşleriniz savaşırken, boş ve serbest kalamazsınız. Bu gece, benim çadırımda kalınız ve yarın sabah sizi düşmana karşı göndereceğim” dedi. Böylece biz bir alaya geldik ve burada kardeşlerimizin çoğu Konyalıydı. İri ve kuvvetli adamlardı. Onlar da bizim dili kullanıyordu ancak, zorlukla anlaşabiliyorduk. Bize, ihtiyacımız olan her şeyi verdiler ve tel örgülü siperlerini gösterdiler. Bizim arzumuz düşmanı görmekti ancak olmadı. Bizim onları gözetlediğimiz gibi onların da hemen bizim önümüze oydukları köpek çukurlarından bizi yıldırım hızıyla gözetliyorlar ve halîfemizin de izni olmadan toprağımıza ayak basmışlardı.

        
Sonra silahlarımızın gümbürtüsüyle toprağın sarsıldığı bir gece, evliyâmız-kutsal hocamız önce bizimle birlikte namaz kıldı.3 Saçları ağarmış ve sanki yüz yaşından daha yaşlı olmasına rağmen, becerikli ve çevik bir çocuk gibi, çukurdan öne atıldı. Sonra, biz de öne atılarak, dipçiklerimize yüklendik ve önümüze ne çıktıysa merhametsizce öldürüldüler.

        
Bundan başka size ne yazayım saygılı babam ve sevgili anam, ben iyiyim. Birçok kardeşlerimle beraber, günlerden beri büyük bir odada ve beyaz duvarlı hastanemizde kalıyoruz. Analarımız ve kız kardeşlerimiz gibi, bize çok iyi bakıyorlar ve yataklarımızın arasında dolaşarak ve oturup kalkarak tüm isteklerimizi yerine getiriyorlar.

        
Ben tekrar size kavuşacağım ve mahsullerin toplanmasına da yardım edeceğim. Çünkü, sol elimde iki parmağım olmadığı için, yaşlı hekim, bu yıl tekrar savaşmamı istemiyor.

        
Saygıdeğer babam ve sevgili anam, bu mektubu size Mehmed Mustafa Çavuş yazıyor ve gönderiyor; onun da selamı var. O da yaralıydı ve iyileşince bizi köyümüzde ziyâret edecek.

        
Selam eder, ellerinizden öperim. Kız ve erkek kardeşlerime de selam ederim.

        
Vefalı Oğlunuz İsmail”4

        
Bekir Sıdkı Çavuş’un Mektubu

        
Takdim edeceğimiz ikinci mektup ise Çanakkale’de yaralanıp İstanbul’a getirilen ve burada Çapa Darülmuallimat Hastahânesi’nde tedavi edilen Bekir Sıdkı adlı bir Çavuşa aittir. Söz konusu mektup vasıtasıyla bir yandan İstanbul hastanelerindeki hastabakıcı hanımların fedakârlığını, yaralılara ne kadar müşfik davrandığını öğrenirken bir yandan da tedavi görenlerin nezaketini, teşekkürünü okuma imkânı buluyoruz. Mektup, yayımlandığı gazetede bir takdim yazısı ile “Gençliğin Heyecanı” başlığı altında şöyle yayımlanmıştır:

        
“Gelibolu’dan mecruh gelerek Çapa Darülmuallimat Hastahânesinde tedavi edildikten sonra tekrar mücadeleye atılmak üzere kıtasına avdet eden …nci Alay’a mensup bir takım Çavuşu Bekir Sıdkı Efendi, vazifesi başına avdet ettikten sonra esnâ-yı tedavide hastabakıcı Hanım Efendilerin fedakarâne bir ihtimamla ibzâl ettikleri âsâr-ı şefkatten dolayı teşekkür etmek üzere Darülmuallimat Müdiresi Hanım Efendiye göndermiş olduğu bir mektubu gördük. Derinden gelen heyecanlarına tercüman olan bu mektubu kısmen karilerimize tanıtmak istedik. Genç Çavuş kadınlığın ibzâl ettiği mesâîye günlerce bir şahid-i mütena’im olmuş, bundan vatanının nasıl bir itila yolunda yürüdüğüne kanaat getirerek büyük bir heyecan duymuş. Bu heyecanını şu satırlarla anlatıyor:

        
“Bu mektubu zât-ı ulyâlarına takdim edebilmekle bahtiyarım. Ben aşk ve vatanla fedâ-yı can etmek üzere harp ettim. Yaralandım, siz ve sizin gibi pak ve yüksek nâsiyelerin riyaset ettiği valide ve hemşirelerin insaniyetperver ihtimamları sayesinde pek çabuk şifa buldum. Şu halde iki devlet görmüş, bahtiyarım. Zafer beni vatanımın istikbal ve selameti namına ne kadar mesud kıldı ise bütün İstanbul’da ve hastahânede kadınlarımızın gördüğüm eser-i şefkat ve gayreti ümidime o kadar kuvvet verdi. Bu mektubumla bütün sizlere, ey bizlerden pek çok gayur ve cesur vatanperverler olan valideler, sizlere teşekkürler takdim ediyorum. Sizin şefik ve mübarek elleriniz ile heder olmaktan kurtulan kanlarımızda şimdi yurdumun topraklarını sulamak için hummalı bir istek var. Vazifede devam ediniz, yaraları yine siz sarınız, oyulmuş göz çukurlarını yine siz temizleyiniz. Hatta görmekten mahrum kalan, en son nur-ı şebabını da gözünün parlaklığı ile beraber gaib edenlerin göz kapaklarını da yine siz kapatınız. Emin olunuz ki bu hizmetinizin orduya verdiği ruh öyle bir kuvvettir ki maddi kuvvetlerin hiç biri onlar kadar güçlü olamaz. İyi ettiğiniz hiçbir yaralı ikinci, üçüncü, beşinci bir defa daha yaralanmaktan korkmuyor.”

        
Sonra kahraman Çavuş kendisinde nasıl bir aşk-ı cidal bulunduğunu mektubun nihayetlerinde şu sözlerle hülasa ediyor:

        
“Ben ordunun en aciz bir çavuşu, kendi hesabıma arz ediyorum: Nevmidâne çarpışmıyorum, müdafaa içinde harp etmiyorum. Yaralanıp avdetten sonra ümid ve iman ile dolu, kazanmak, zabt etmek ve bizde büyük ve muazzam bir imparatorluk kurmak için harp ediyorum.”

        
Bu samimi mektubun bilhassa şu son fıkrası kahraman gençlikteki heyecanın ulviyetine ne derin bir şahiddir!”5

        
Bir Şehit Babasının Enver Paşa’ya Mektubu

        
Çanakkale Muharebelerinde şehit olanların şehadet haberi Enver Paşa imzalı kısa bir mektupla yakınlarına iletilmiştir. Bu mektup metninin ilk satırına, şehit olanın künye bilgisi yazıldıktan sonra devamı matbu olup hepsinde aynı ifadeler yer almaktadır. Bunlardan birinde şehidin ismi zikredildikten sonra şöyle denilmektedir:

        
“Bir Osmanlı askerine yakışan kahramanlık ve fedakârlıkla şehit oldu. Din-i celîl-i İslâm’ın mukaddes vatanın müdâfaası uğrunda hayatını fedâ edenlerin arkalarında bıraktıklarına düşen vazîfeye’s ve fütûr değil, fahr ve sürûrdur. Bütün arkadaşlar gibi merhumun da kıymetli hatırası yalnız sizin değil daha büyük ailesi olan ordunun kalbinde ebediyyen saklı kalacağına ve intikamının düşmanlarımızdan alınacağına emin ve bununla müteselli olunuz. Muhterem şehidin bütün yakınları ve sevenleri için Allah’tan ecir ve sabır tazarru‘ ederek beyân-ı hürmet ederim.”6

        
İşte bu mektuplardan biri de Mülazim-i sâni Hikmet’in babasına ulaşır. Şehidin babası emekli bir asker olan Bekir Sıdkı Bey’dir. Oğlunun şehadet haberini alınca Enver Paşa’ya cevabî bir mektup yazar. Devrin basınında “Bir Şehid Pederi Tarafından Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı Paşa’ya Takdim Kılınan Arizanın Suretidir” başlığı altında yayımlanan mektup şöyledir:

        
“Huzûr-ı Âlî-i Mün’imânelerine

        
Maruz-ı bendegânemdir

        
Din-i celil-i İslam’ın ve mukaddes vatan ve milletin emr-i müdafaası uğrunda hakîki bir azim ve iman ile çalışıp bir Osmanlı askerine yakışan kahramanlık ve fedakârlıkla rütbe-i şahadeti ihraz eden Mahdumum Mülazim-i sâni Hikmet bendelerinin haber-i şehadeti me’yûs olmak değil, bâdî-i iftiharım olmuştur. Bu öyle bir nimet-i uzmâ ve saâdettir ki düşmanların kâhir ve fâik kuvvetlerine karşı fütur getirmeyerek milletine hakîki refah ve saâdet yolunu açmak ve şehrah-ı terakkiye sevk etmek üzere düşmanla çarpışan bir şehid pederi olmağlaCenab-ı Hakk’ın lütf u ihsanı acizlerini garik-i lücce-i sürur ediyor ve etmiştir. Osmanlı dilaverlerinin müvaffakiyetlerinirûz u şebCenab-ı Hakk’tan temenni eylerim. Ferman hazret-i minlehü’l-[emri]ndir.

        
5 Teş’in-i sâni 331[18 Kasım 1915]

        
Nizâmiye Binbaşılığından Mütekâid Merhumun Pederi kulları: Bekir Sıdkı.”7

        
Bir Subayın “Çanakkale Mektubu”

        
Harp günlerinde yayımlanan çeşitli gazete ve dergilerde yukarıda da birkaç örneğini verdiğimiz üzere mektuplara yer verilir. Bunlardan bir kısmı subaylar tarafından cepheden gönderilmiş mektuplardır. Gazete veya dergiler ailelerden izinle bunları zaman zaman yayımlamışlardır. Söz konusu mektuplarda subayların savaşa dair yorumlarını, emrindeki askerlerin kahramanlıklarını okumak mümkündür. İşte bunlardan birinin Turan gazetesinde yayımlandığı görülmektedir. “14 Temmuz Muharebesinde hazır bulunan refiklerimizden birinin Gelibolu Cebhe-i Harbi’nden yazdığı bir mektuptur ki kıymetli malumatı ve menakıbı ihtiva etmek itibariyle dercini şayan-ı istifade bulduk.” takdimiyle yayımlanan mektupta, Türkiye’nin ne Fas ne de Cezayir olmadığı Fransızların Çanakkale’de büyük bir yenilgiye uğradığı belirtilmektedir. “Burası harikalar diyarıdır” denilen Çanakkale harp sahasında Türk askerinin kahramanlık menkıbelerinden örnekler verilmektedir. Mektup sahibi, gelecek nesillerden şunu ister: “Senelerden sonra Çanakkale’den geçecek her Türk, kuvvetli ve şerefli Türkiye’yi yaşatan sır ve hikmetin, binlerce rengin süslediği, Akdeniz’in eteklerini öpmek için buralara kadar mavi dalgalarını gönderdiği bu güzel sahillere medfun olduğunu düşünmeli ve buralarını bütün kalbiyle selamlamalı.” Bu ifadelerin de yer aldığı mektubun tamamı şöyledir:

        
“13 Temmuz herhalde Fransızlar için pek cehennemî oldu… Hatta eminim ki buraya geldiklerine, geleceklerine binlerce defa pişman oldular. Şarkın pek câzib, pek vaadkâr seması altında her şeyin kolayca oluvereceğine kâni olan kafalar, bu sefer anladılar ki Türkiye, Fas, Cezayir değildir ve olmayacak… Türkün ruhundaki aşk ve iman ve dünkü Balkan hezimetinin acısını çıkararak ordunun şeref ve namusunu bin kat fazlasıyla iadeye ahdeden yüksek azim ve kuvvet. Avrupa’nın sahipkıranlarını pek zelil bir avdete, hem de emin olunuz, pek yakında avdete mecbur edecektir.
Burası harikalar diyarıdır… Burada görülen işitilen vekayi ve hadisât, dünya kurulduğu günden beri işitilen şeylerden bambaşka, semavi ilahî bir harikadır.

        
Bir vaka:
Anadolu’nun kıyıcığından bir Mehmetçik… Sol cenahta muharebe ediyor. Zaferin süngü ucunda dolaştığı saniyede, hissesine hain bir süngü darbesi isabet ediyor. İsmi bugün unutulacak kadar vâzıh ve vakur olan bu Türk oğlu, hasmının bu acı ve öldürücü havalesine karşı süngüyü iki eliyle kavrıyor, göğsüne, daha ileriye pek ileriye çekiyor, çektikçe düşman da yaklaşıyor, hasmının kendisine istediği kadar takarrübünü müteakip süngüsüyle kafasını ikiye ayırıyor… Ve sonra huzur-ı kalb ile teslim-i ruh ediyor…

        
İkinci Bir Menkabe:

        
… Bölük …takımından Mehmet oğlu Satılmış… Bunun pek saf ve temiz bir sergüzeşti var ki hayatımda bunu unutmak benim için büyük bir cinayet olur. … idik.. Bölüklerden ağırlıklar ile gönderilecek hasta efrad aranıyor, onbaşılar mangalarından bu efradı seçip ayırıyorlardı. Yirminci Onbaşı bana geldi:

        
- Efendim Satılmış hem hasta dedi hem de ağırlıkla gitmek istemiyor.

        
-Peki dedim, yanına gittim, çadırda boylu boyuna uzanmış ağlıyordu.

        
-Satılmış, kalk dedim. Birden bire doğruldu. Kolunun yeniyle gözlerini sildi, gözlerimin içine bakıyordu..

        
-Oğlum niçin ağırlıkla gitmek istemiyorsun?

        
-Efendim şimdiye kadar hiç geriye kaldım mı ki beni bugün ayırmak istiyorlar… Beni arkadaşlarımdan ayırmayın efendim, ben geride gidemem. ... Acıdım ve bıraktım. Yolda, za’fına, hastalığına rağmen sıradan ayrılmadı. Buraya geldik… Satılmış, ileri mevzilere cephane taşımaya memur edildi. O gün muharebe bittikten sonra, akşam üzeriSatılmış’ı sargı yerinde gördüm.

        
-Geçmiş olsun Satılmış ne oldu? Dedim.

        
-Allah ömürler versin efendim… Vuruldum..Âh düşman kesemeden vurulduğuma gam yemiyorum. Vuruldum. Ama beyim cephaneyi de ileriye kadar götürdüm, dedi. Sonra hafifçe kalktı. Pek merd ilave etti:

        
-Arkadaşlara selam söyleyin, benim için onlar kessinler.

        
***

        Naklettiğim menakıb burada her gün her saat birçok mümasile tesadüf edilen hamaset parçalarından ibarettir. Eğer Balkan Muharebesinde ordu böyle temiz ve mübarek ellerle idare edilseydi, Balkan işleri beş gün içinde düzelirdi. Düşmanlar değil güzelim memleketleri almak, Türkün gölgesinden kaçarlardı..

        
En büyük temennim:

        
Senelerden sonra Çanakkale’den geçecek her Türk, kuvvetli ve şerefli Türkiye’yi yaşatan sır ve hikmetin, binlerce rengin süslediği, Akdeniz’in eteklerini öpmek için buralara kadar mavi dalgalarını gönderdiği bu güzel sahillere medfun olduğunu düşünmeli ve buralarını bütün kalbiyle selamlamalı.. Ooh… Burada en büyük temennim: Yarınki muhteşem hakanlığı bir saniye için olsun görmektir. Bunu çok istiyorum. Şu dakikada gözümün önünde, en çok sevdiklerimden ziyade memleketimin mübarek hayali canlanıyor. Biz öyle gençleriz ki memleketin en büyük dertlerini kalbimizde taşıdık; yurdun en sevimli parçaları koparılırken arkasından acı acı ağladık.

        
Hiç unutmam, Karapeykar’dan tepeye çıkıyorduk. Güneş, eskiden bize ait yüksek dağlar üzerinden çekiliyordu. Bu manzara ne kadar güzeldi. Orada yamaçta bütün Selanik’i düşündüm. Sevgili Rumeli için ağladım..”8

        
Minik Bir Kız Çocuğunun Mektubu

        
Son olarak bahsedeceğimiz mektup, yayımlandığı gazetede Basra Torpido Muhribi Süvarisi Lütfi Bey Kaptanın üç yaşındaki kızı Muzaffer Hanım’a ait olarak belirtilmektedir. Toplumun “Şehid babaların yetim yavruları”nı düşünmesini temin amacı da güttüğü anlaşılan Tanin gazetesindeki metin şöyledir:

        
“Bir Mini Mini Hanımın Hamiyyeti”

        Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından tebliğ olunmuştur: Basra Torpido Muhribi Süvarisi Lütfi Bey Kaptanın Kerimesi üç yaşında Muzaffer Hanım sureti melfuf mektupla evlad-ı şüheda elbise parası olarak merkez-i cemiyete bir lira teslim etmiş ve kendisine teşekkür olunmuştur.

        Mektup suretidir: Bayramlık yaptırmak için Bey Babamın bana verdiği bir altını size getirdim. Çünkü şehid babaların yetim yavruları ağlar, fakirleri hem ağlar hem elbisesiz kalır iken ben bayramda giyinip kuşanıp gezmeyeceğim. Bu benim param ile bir iki yetim kardeşime münasip bayramlık yaptırmanızı rica ediyorum. Benim gibi bayramlık almaya muktedir olacak diğer çocukların da böyle yapmalarının kendilerine hatırlatılmasını münasip zannederim. Bana bir ilmühaber veriniz ki babama göstereyim.”9

        
Sonuç Yerine

         

        Çanakkale Muharebelerinin Türk edebiyatındaki akislerinin önemli bir bölümünü Çanakkale Muharebeleri ile ilgili mektuplar oluşturur. Cepheden veya cephe gerisinden yazılan bu mektuplar vasıtasıyla cephede savaşanların ya da cephe gerisinde bulunanların harbe dair türlü duygu ve düşüncelerini okumak mümkündür. Söz konusu mektupların harp edebiyatı açısından öneminin yanında tarihi kıymetini de göz ardı etmemek gerekir. Başka araştırmacılarca tespit edilen mektupların neşredilmesi yeni mektupların da gün yüzüne çıkmasına yardımcı olacaktır. Bu vesileyle Çanakkale şehitlerini ve gazilerini bir kez daha rahmetle anıyor, elinde yayımlanmamış mektup olanların ya bunları bir an önce yayımlamasını yahut da günümüz insanı ile buluşturmak üzere bizlerle paylaşmasını istirham ediyoruz.
Bunun için bize şu e-posta adresinden ulaşılabilir:

        
ocakir2000@gmail.com

         

        1 Ömer Çakır, Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları, Akçağ Yay., Ank., 2009, 560s.
2 Kannengıesser Paşa, “Çanakkale Melhamelerinde Türk Şehâmeti”, (Nâkili: Muharrem Feyzi Bey), Cumhuriyet, Sene:4, Nu.1340, 30 Kânûn-ı sânî 1928, s. 4.
3 Bu cümle Muharrem Feyzi Bey’in çevirisinde “Hücumdan evvel İmam Efendi dua okudu. Yaşı yüzü aşmış bir pîr olan İmam Efendi, saçı sakalı bembeyaz olduğu hâlde çevik bir çocuk gibi siperden fırladı” şeklindedir. Bkz. Kannengıesser Paşa, “Çanakkale Melhamelerinde Türk Şehâmeti”, (Nâkili: Muharrem Feyzi Bey), Cumhuriyet, Sene: 4, Nu. 1340, 30 Kânûn-ı sânî 1928, s. 4.
4 Hans Kannengıesser, Çanakkale’de Türklerle Beraber, Bir Alman Subayının Gözünden Çanakkale, (Çeviri: Mehmet Serez), Timaş Yay., İst., 2009, s. 151-154.
5 “Gençliğin Heyecanı”, Tanin, Nu.2380, 21 Temmuz 1331/3 Ağustos 1915, s.1-2.
6 “Kahraman Şühedamızı Tebcil”, Sabah, Nu.9316, 20 Ağustos 1915, s. 2.
7 “Bir Şehid Pederi Tarafından Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı Paşa’ya Takdim Kılınan Arizanın Suretidir”, Sabah, Nu.9424, 23 teşrîn-i sânî 1331/6 Kânûn-ı evvel 1915, s.1.
8 “Çanakkale Mektubu”, Turan, Nu.1357, 26 Temmuz 1331/8 Ağustos 1915, s.2.
9 “Bir Mini Mini Hanımın Hamiyyeti”, Tanin, Nu.2379, 20 Temmuz 331/ 2Ağustos 1915, s. 3


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele