Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür’ün 41. Kurultay Açılış Konuşması

Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

                    Yüzyıllık bir hizmet çınarı olan Türk Ocaklarının, 41. Kurultayı’na hoş geldiniz diyor sizleri şahsım ve merkez yönetim kurulu adına saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

         

         

                    Değerli Konuklar, Aziz Türk Ocaklılar,

         

         

                    Türk Ocaklarının kuruluş nedenlerini ve bu esnada ülkenin içinde bulunduğu şartları günümüzü anlamak ve anlamlandırma açısından hatırlamak zorundayız.

         

         

                    İmparatorluğun en uzun yüzyılını takip eden 20. yüzyıla girilirken Devlet-i Aliye dağılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunun bilincindeydi. Düvel-i Muazzama Şark Meselesi bağlamında hükmünü vermiş infaz için vesile bekliyordu. Osmanlı ricali ve aydınlar bu felaketi önlemek için çırpınıyorlardı. Bu bağlamda Müslim ve Gayrimüslim bütün tebaayı, şimdiki vatandaşlık üst kimliğinin karşılığı anlamında, “Osmanlı Üst kimliği”  ekseninde bir araya getirmek üzere öne sürülen İttihadı-ı Anasır konseptini sadece Türkler sahiplendiler, diğer unsurlar kendi milliyetleri üzerinde oluşturdukları politikalarla bağımsız devletlerini kurma aşamasına geldiler. Yusuf Akçura’nın özlü anlatımıyla “Üç Tarz-ı Siyaset”in iki ayağının,  Osmanlıcılık ve İslâmcılıkın kurtuluş vaadi taşımadığı tecrübeyle sabit olmuştu.

         

         

                    190 Askeri Tıbbiye Öğrencisinin yayınladıkları bildiri bu kaotik ortamda genç yüreklerinde tutuşan var olma idealini, yaşama azmini Türk milletine duyurmak için yükselttikleri canhıraş bir çığlıktı.

         

         

                    Bu çağrı yerini buldu. Türk Milliyetçiliği kısa zamanda fikir ve düşünce hayatımızın belirleyici unsuru hâline geldi. Hükümet politikalarını doğrudan etkiledi millî mücadelenin zafere ulaşmasını sağlayan ve dağılan imparatorluğun külleri arasından Türkiye Cumhuriyeti’ne vücut veren paradigmanın adı oldu.

         

         

                    Aradan 90 yıla yakın zaman geçti. Yeni bir yüzyıla daha girilirken dünya dengeleri altüst oldu. Avrasya’da yeni bir siyasî atlas oluştu. Bu gelişmelerin önemli bölümü ülkemizi doğrudan etkiliyor. Çünkü Türkiye tarihî, kültürel ve siyasî açılardan yeryüzünde bir benzeri olmayan özelliklere sahiptir. 

         

         

         

                    Üç kıtada 20 milyon kilometrekareye kadar yayılan bir imparatorluğun ve bu potada oluşan muhteşem Türk-İslam medeniyetinin varisi olmak,  bize son derece elverişli sosyal, ekonomik ve politik bir hareket alanı sunuyor. Bu hinterlandın önemli bölümü inanç beraberliğiyle daha da pekişiyor.

         

         

                    Öte taraftan 90’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türk Dünyası’nın önemli bölümü bağımsızlığını kazandı. Milletimizin beşyüz yıllık hayali,  tarihî özlemi ete kemiğe büründü,  gerçek oldu.

         

         

                    İki farklı siyasal ve sosyal çemberden oluşan bu tablo, ülkemize emsalsiz bir stratejik derinlik kazandırıyor. Türk Milletine tarihî bir atılım fırsatı sunuyor.  Geçen yirmi yıllık zaman zarfında bu müthiş imkânların hakkını verememiş bile olsak, bizi yeniden küresel güç konumuna getirecek, uluslararası arenanın başlıca aktörlerinden biri kılacak kapılar önümüzde açılmaya hazır bekliyor. 

         

         

                    Günümüzde Türkiye’nin Gündemi

         

         

                    Türkiye’nin gündemi her dönemde olduğu gibi son derece kritik konulardan oluşuyor. Aynı zamanda uluslararası niteliğe sahip bu konuların önemli bölümü, Batılıların nazarında geçen yüzyılın başlarında halledemeyip, yarım bırakmak zorunda kaldıkları meselelerdir. Geleneksel Batı emperyalizmi Türklerin bu coğrafyadaki varlığını hiçbir zaman hazmedemedi. Bizi bin yıl süresince,  bu toprakların esas sahiplerinden gasp eden zorbalar olarak gördü.  

         

         

                    Bu coğrafyadan tasfiye edilmemizi asli sahibi saydıkları Hristiyan unsurların tekrar egemen olmalarını dinî, ahlakî ve nihayet insanî bir yükümlülük saydılar; gereğini yapmaya çalıştılar.

         

         

                    Soğuk savaş döneminden sonra sosyal, kültürel, ekonomik ve politik şartların süratle değişmesine paralel olarak, Batılıların “Şark Meselesi”ne ilişkin tasarımları da değişti.  Hendington, Bernard Lewis gibi düşünürlerin, Bush, Sarkozy gibi politikacıların üzerinden kültür ve medeniyeti algılamaları ön plan çıktı.  Ancak Türkiye açısından gündemimizdeki ana başlıkların özünde tarihsel bağlantılarında ve birbirleriyle yakın ilişkilerinde ciddi bir değişme yaşanmadı.  Özellikle 1974 Kıbrıs Harekâtı Batılıların zihni arka planındaki Türk imajını yeninde canlandırdı.  Son iki yüz yıl boyunca kazandıkları her savaştan sonra Hilâl’in yerine Haç’ı egemen kılmaya alışkın olan Hristiyan dünyası,  küçük bir alanda bile olsa bu geleneğin bozulmuş olmasını kültür ve imajlarına yönelik bir saldırı saydı ve tarihî bir şok yaşadı.

         

         

                    Bu tarihten sonra diplomatlarımıza yönelik ASALA saldırıları hızla yoğunlaştı. 40’dan  fazla diplomatımız  çeşitli batı kentlerinde hunharca katledildi ve pek çoğunun katili bulunmadı. 1978 yılında uluslararası planda kapalı kapılar arkasında, sonuçları doğrudan Türkiye’ye yansıyan ilginç bir gelişme yaşandı.  Ermeni terör eylemlerini yürüten ASALA’nın elebaşları ile Kıbrıs Rum yöneticileri görüştüler, işbirliği yapmayı kararlaştırdılar. Küresel güç merkezlerinin gözetimindeki bu ittifaka çok geçmeden Türkiye’de adını duyurmaya başlayan PKK’yı da dâhil ettiler. Suriye ve Lübnan’da örgüte eğitim kampları hazırlandı. Buralarda görevlendirilen uzmanlar tarafından eğitilip yetiştirilen PKK’lılar 1984’den itibaren, Ermeni militanlarını da aralarına alarak eylemlerini başlattılar.

         

         

         

Batılılar PKK’ya Nasıl Bakıyor?

         

         

                    Batılılar PKK’yı genellikle terörist bir grup olarak değil, hakları Türkiye tarafından gasp edilen, asimile edilmeye çalışılan mağdur bir halkın kurtuluş mücadelesini veren bir örgüt olarak gördü. Eylemlerini Türkiye’nin baskısıyla zaman zaman kınasalar bile,  kanaatlerini sürekli korudular.

         

         

                    Bu bakış tarzı örgüte Avrupa ülkelerinde rahat çalışma ortamı hazırladı. Batı istihbarat örgütlerinden ve Fransa gibi ülkelerin devlet başkanlığı kademelerinden doğrudan destek sağladılar. Böylece sayısız dernekler, vakıflar kurdular; Güney Doğu’dan giden insanları örgütleyerek, kontrollerine alarak bir “Diaspora” oluşturdular. Gazete ve televizyon yayınlarıyla hedef kitlelere doğrudan ulaşmak, ajite etmek imkânı kazandılar.

         

         

         

                    ABD’nin Türkiye ve Bölge Politikalarının Özelliği

 

                    Etnik fitnenin Türkiye içinde genişleyip derinleşmesinde Rum, Ermeni ve Batı Avrupa kaynaklı faktörlerin yanı sıra, ABD’nin bölgemizde izlediği politikaların da büyük rolü oldu. 

         

         

                    ABD’nin son yirmi yıllık Kürt politikasının en belirgin özelliği açık ve net olmayışıdır. 1991’de Körfez Harekâtı’ndan sonra 36. paralelin kuzeyini doğrudan himayesine alan, burada fiili bir Kürt devletini kurulmasını sağlayan Amerika, buna paralel olarak PKK’nın Kandil ve çevresine yerleşmesine, burasını tahkim edip “Ana üs” hâline getirmesine izin verdi. Beş bine yakın PKK militanı, lider kadrosuyla birlikte yirmi yıldır bu dağlık bölgede güven içinde barınıyor. Ayrıca Güney Doğu’daki köylerden seçilen sempatizanlarını buraya taşıyarak, bir kasaba hâline getirdikleri Mahmur Kampı’nda 12 binden fazla PKK yanlısının oluşturduğu toplumsal bir taban edindiler.

         

         

                    ABD bir taraftan PKK’yı terör örgütü ilan edip Türkiye ile istihbarat paylaşımına yönelirken, diğer taraftan Kandil ve çevresini teröristlerden arınmasını sağlayacak adımlar atmıyor. Oysa örgütün gerçekten silah bırakması, eylemlere son vermesi istenseydi buraya ikmal ve iaşe yapılmasının yolları tıkanır, sıkı bir şekilde tecrit edilerek dağda barınmaları imkânsız hâle getirilebilirdi.

         

         

                    Yıllardan beri diplomatik makyajlarla esas niyetleri örtülmek isteniyor. ABD’nin ve stratejik ortağı İsrail’in amacı Kuzey Irak’taki yönetimin egemenlik alanını genişleterek, Türkiye, İran ve Suriye’den de topraklar katarak “Büyük Kürdistan Devleti”ni kurmaktır.

         

         

                    Washington ve Tel-Aviv’in bölgeye yönelik politikaları önemli ölçüde örtüşüyor. Kuruluşunu kendilerine borçlu sayacak sadık ve güvenilir bir “dost devlet” edinmek istiyorlar. Ortadoğu gibi, dünyanın en kaygan ve karmaşık coğrafyasında, hem İsrail’in güvenliği açısından, hem de çok zengin enerji kaynakları yönünden bu oluşumu stratejik bir hedef sayıyorlar.

         

         

         

                    Bölücü Etnik Fitne En Büyük Problemimiz

                   

         

                    Türkiye sadece cumhuriyet döneminin değil, son iki yüzyıllık tarihinin en büyük gailelerinden biriyle, çok ciddi bir etnik fitneyle karşı karşıyadır. Dış bağlantılarının yanı sıra, izlenen yanlış politikalar nedeniyle, problemin boyutu son dönemlerde giderek genişledi. Doğrudan milli bütünlüğümüze, üniter milli devlet yapısına yönelik tehdit haline geldi.

         

         

                    Türkiye’de bugün hiçbir dönemde yaşanmayan ve medya üzerinden yürütülen, literatürde “dezenformasyon” diye tanımlanan kirli bir propaganda kampanyası hüküm sürüyor. 1980 öncesinde illegal terör örgütlerinin sahnelediği ideolojik kavganın başlıca hedefi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti,  bugün de hedef konumundadır.

         

         

                    Dün “Millî Demokratik Devrim “jargonuyla çökertilmek istenen devlet, günümüzde demokratikleşme, insan hakları ve özgürlükler gibi evrensel değerler adına yahut kültürel haklar ve çok kültürlülük gibi küreselci sloganlarla sürekli hırpalanıyor; olabildiğince esnetilerek, içi boşaltılarak etkisiz hâle getirilmeye çalışılıyor. Çoğunluğunu eski solcu –yeni liberal demokratların ve bir kısım siyasal İslamcıların oluşturduğu gruplar, başta medya olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarında, üniversitelerde, bürokraside ve nihayet siyasî alanda yoğun bir işbirliği ve dayanışma içinde hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar.

         

         

                    Bu kesimlerin bir başka ortak özelliği, millî olan her şeye karşı oluşları… Milleti, millî değerleri, millî kimliği reddediyorlar. Evrenselci, ilerlemeci bir açıdan bakarak, bütün dünyayı vatan, bütün insanları milletleri kabul ediyorlar. Yani “vatanım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer” anlayışında birleşiyorlar.

         

         

                    Bu ortaklık ilginç bir tutum sergiliyor. Millet ve milliyete ilişkin değerlerin sadece Türk’e ait olanları şovenlik, kavmiyetçilik gibi suçlamalarla peşinen reddediliyor; ancak ülkemizde oluşturulmaya çalışılan ayrıştırmacı mikro milliyetçilikler, Kürtçülük başta olmak üzere, etnikçi girişimler,  kültürel haklar ve demokratikleşme gerekçesiyle haklı bulunuyor, meşrû sayılıyor; bunlara her türlü destek veriliyor. 

         

         

                    Sonuçta Türk millî varlığına üniter millî devlet yapısına karşı olan, aralarında PKK’nın da yer aldığı bir “ortak cephe”  oluşturuluyor. Bu ittifak güçlü medya imkânlarına yani kamuoyu etkileyecek kanallara sahip olması sebebiyle, siyasete nüfuz edebiliyor, siyasî iktidarı etkileyebiliyor.

         

         

                    Bunun tipik bir örneği bir yıldan beri sürüp gelen ve aylarca önce “alacakaranlıkta açılım denemeleri” olarak tanımladığımız gelişme sürecindeyaşandı. Hükümet ortak cephenin teşvik ve yönlendirmesiyle çok vahim bir hata yaptı. Polis Akademisi’nde görüş ve düşünceleri herkes tarafından bilinen isimlerle bir girişim başlattı.

         

         

                    Bölücü örgütün yapısı, amacı, Öcalan tutkusu hesap edilmeden iç ve dış temaslar yürütüldü.  Kandil’in boşaltılacağı, örgütün silah bırakarak Türkiye’ye gelip dağılacağı düşünüldü.

         

         

                    Bu hayallerin ne kadar yanlış ve geçersiz olduğu Habur’da yaşanan rezaletle ortaya çıktı.  Devletin, devlet kurumlarının, yöneticilerin, yargı mensuplarının terör örgütü karşısında düşürüldüğü utanç verici durumun sorumluları bellidir. Habur’da tarihî bir facia yaşanmış, Türk Devleti’ne meydan okunmuştur. Bu yüzkarası olayın tevili ve telafisi mümkün değildir.

         

         

                    Türk Ocakları Genel Merkezi bu konudaki görüş ve düşüncelerini 22 Ağustos 2009 tarihinde Genel Merkezimizi ziyaret eden İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay’a sunduğu raporda, çok açık şekilde ifade etti. Sonraki aylarda da yazılarımızda, demeçlerimizde, toplantılarımızda bu görüşleri açıklamaya devam ettik. Aradan sekiz ay geçtikten sonra yaşanan gelişmelerin ışığı altında  tespitlerimizin doğruluğunu çok net şekilde görebiliyoruz.

         

         

                    Konunun önemi açısından söz konusu rapordaki bazı başlıkları burada hatırlatmakta yarar görüyorum: Tablo son derece açıktır. PKK-DTP’nin isteklerinin hangi amaca yönelik olduğu ortadadır. Bunları demokratikleşme iddialarıyla kamufle etmeye çalışmak, gerçekleri gizlemektir; iyi niyetli bir tutum değildir. Problemi çözmek için yollar aranırken gerçekleri olduğu gibi görmek ve değerlendirmek gerekir. Örgütün sözcüleri isteklerinden geri atmak niyetinde olmadıklarını her fırsatta belirtiyorlar.

         

         

         

         

                    Kırmızı Çizgilerimiz

         

         

                    Çözüm plânı hazırlanırken öncelikle “kırmızı çizgilerimiz”in çok net şekilde belirtilmesi ve temel parametre olarak kullanılması gerekir, buna göre:

         

         

        1-     Anayasamızda belirtilen ve Devlet’in kuruluş ilkelerini içeren üniter-ulus devlet ilkesiyle bağdaşmayan hiçbir adım atılamaz.

         

        2-     Yerel yönetimlere inisiyatif verilmesi adıyla, siyasi ademi merkeziyetçilik anlamına gelen, en kısa sürede otonomiye, bölgesel özerkliğe dönüşeceği kuşkusuz olan, eski Çekoslovakya yahut Yugoslavya örneklerini çağrıştıran açılımlar yapılamaz.

         

         

        3-     Her çağdaş ülkede olduğu gibi, dilimiz toplumsal bütünlüğümüzün ve sağlıklı bir Devlet hayatının omurgasıdır. Kültürel anlamı aşikâr olan bu hususun hiçbir gerekçeyle sulandırılmaması gerekir. Çünkü demokratik açılımın, ortak değerleri güçlendirmek yerine ortak kimlik değerlerini değil, farklı kimlik değerlerini güçlendirecek şekilde yönlendirilmesi, kültürel bağları güçlendirmeden yapılacak, özgürleşme girişimleri ayrışmaya yol açar.

         

         

                    Neler Yapılabilir?

 

 

                    Ortada çok zor bir problemin bulunduğu ve çözümün kolay olmadığı açıktır. Bu açıdan kamuoyunu çok yüksek beklentilere ve belirli tarihlerle bağlantılı vaatlere sevk etmemek gerekir. Meselenin çözüm yeri TBMM olmalıdır. Ancak ilgili kurumlarla çok yakın ve sıcak ilişki kurularak görüş ve düşünceleri alınarak bir “Devlet plânı” hazırlanmalıdır. İktidar partisiyle, iki ana muhalefet partisinin bu plân üzerinde ortak mesai yapıp, görüş birliği sağlayarak “millî politika” oluşturmaları zaruridir. Türkiye’nin kaderi söz konusu olduğundan, siyasî hesaplar bir kenara bırakılmalı, müşterek hazırlanacak “millî politika” ekseninde buluşulmalıdır.

         

         

                    Bu meselede en büyük sıkıntı, PKK’nın bölgedeki varlığıdır. 5-6 bin silahlı militanın bölge halkı üzerindeki tehdidi ortadan kaldırılmadan, insanların iradelerini özgürce sergileyebilecekleri bir ortam oluşturulmadan atılacak her adım havada kalmaya mahkûmdur.

         

         

                    Türk Ocakları’nın bu hayatî konu üzerindeki görüş ve düşünceleri son derece açık ve nettir. Buna rağmen bazılarının bu konudaki tutumumuzu tersine yorumlayarak, kendilerince hükümler vermeye çalışarak karalamaya yönelik çabaları tümüyle haksızdır; gerçeklerin vicdanî ve ahlakî ölçüler bir yana bırakılarak görmezlikten gelinmesi normal bir tutum değildir. Psikolojik bir dengesizliğin ve zihniyet çarpıklığının ifadesidir.

         

         

                    Başta Türk Ocaklılar olmak üzere, ülkemiz ve milletimiz adına sorumluluk taşıyan herkes bu millî problem üzerinde tıpkı bizim yaptığımız gibi ciddiyetle durmalı, görüş ve düşünce üretmeli, bunları kamuoyuna ve bütün ilgili çevrelere iletmeye çalışmalı, yetkili ve sorumlu herkese duyurarak etkili olmalıdır. Hiç kimse veya hiçbir kuruluş başını kuma sokarak, içine kapanarak, gelişmeleri sadece kuru bir tepkiyle izleyerek görevini yapmış olmaz. Bu tavır “özgüven eksikliğidir”; yanlıştır, yararsızdır.

         

         

         

                    Silahlı Kuvvetlerimize ve Güvenlik Güçlerimize Şükran Borçluyuz

         

                    PKK ile mücadele konusunda Silahlı Kuvvetlerimizi ve güvenlik güçlerimizi farklı değerlendirmek hakşinaslık gereğidir.  Çünkü onlar canlarını ortaya koyarak, her türlü zorluğa katlanarak Türkiye’yi, üniter millî devleti, millî varlığımızı savunan gerçek kahramanlardır.

         

         

                    Onlar teröristleri bölge genelinde sürekli kovaladılar, bastırdılar; silahlı isyana kalkışmalarının büyük hata olduğunu itiraf ettirip sindirdiler. Türk ordusunun her zaman olduğu gibi, bekamızın ve güvenliğimizin en güçlü mesnedi olduğunu bir kere daha gösterdiler.

         

         

                    Bunun bedelini on binlerce gazimizin yanında, yedi bine yakın şehidimiz ve binlerce yaralımızın kanıyla, canıyla ödediler. Görevlerini ecdadımıza layık bir yiğitlikle yaptılar. Hepsini hürmetle, şükranla, minnetle, anıyorum. Bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun, mekânları cennet olsun.

         

         

         

                    Çözümü Kültür ve Medeniyetimizde Aramalıyız

         

         

                    Türkiye’nin bütünlüğü ve geleceği açısından hayati önem taşıyan bu meselenin çözümünü dış kaynaklı sunî reçetelerle değil,  kendi kültür ve medeniyetimizde, tarihî tecrübemizde aramalıyız. 

         

         

                    Kendi kültürüyle zıtlaşan, medeniyetini iğreti bir elbise gibi üzerinden sıyırıp atarak modern ve çağdaş dünyaya dâhil olacağını tahayyül  eden kozmopolit aydınlar ülkemize ve insanımıza büyük kötülük ettiler. Özellikle genç nesillerin beyinlerini ve ruhlarını devşirmeye çalıştılar. Vatan ve millet sevgisini, inançlı olmayı küçümsediler, alaya aldılar.

         

         

                    Bu kozmopolit aydınların, kendi kültür ikliminden beslenmeyen, özgün kaynaklarından yararlanmayan hiçbir oluşumun başarı şansının bulunmadığını, tümünün özentiden ibaret kalacağını bunca acılara ve tecrübelere rağmen hâlâ idrak edemeyişleri hazin bir durumdur.

         

         

                    Kemale erişen her medeniyet ve kültür güçlü bir iman hareketinin eseridir. İnancını, şevkini, heyecanını, hazzını benliğinde duyan, bireysel varlığının ötesinde bir kâinat tasavvuruna, mavera algılamasına sahip olan, insanların oluşturduğu toplumlar millet aşamasına evrilerek özgün bir kültür ve medeniyetin mimarlığını yaparlar. Kendi tarihi tecrübemiz içerisinde bu gerçekleri yaşamış olmamız önemli özelliklerimizden birisidir.

         

         

                    Küresel etkilerle dünyevileşen, yılgın, bezgin, korkak ve ümidini kaybetmiş bir halde gündelik hayatını yaşamayı tercih eden insanlar, hangi sloganla konuşurlarsa konuşsunlar inandırıcı olamazlar; topluma sağlıklı ve güven verici bir gelecek hazırlayamazlar. İnançtan kaynaklanmayan, eyleme dönüşmeyen söylemler ne kadar parlak görünürlerse görünsünler, nefisleri tatminden öte bir anlam taşımazlar.

         

         

                    Bütün maddî imkânlarına dayandıkları medya gücüne rağmen, rahmetli Cemil Meriç’in ifadesiyle “Batının yeniçerisi” konumundaki kozmopolitan aydınların başarısızlığının sırrı buradadır.

         

         

                    Meselelerimize kültür ve medeniyetimizin penceresinden bakıp çözüm aramak yerine, Batıyı kalıp halinde referans alıyorlar. Onların değer ve hükümlerini, üzerinde düşünüp muhakeme etme gereği duymadan kutsal bir metin gibi benimsiyorlar. Toplumun büyük bölümü bu körü körü taklitçiliğe itibar etmeyince asabileşiyorlar; toplumun çoğunluğunu cahil ve tutucu olmakla suçlayıp karalamaya çalışıyorlar.

         

         

                    Türkiye geçen yüzyıl boyunca milletine, millî değerlerine giderek yabancılaşan, bunlarla zıtlaşan, ruh ve fikir dünyalarının çoraklığını bir matahmış gibi toplumun geneline yansıtmaya çalışan bu aydınlardan çok çekti.

         

         

                    Bu devşirme aydınların esas yıkımı eğitim sistemimizde yaşandı. Anaokullarından üniversitelere kadar, eğitim ve öğretimin bütün kademelerinde yaşamakta olduğumuz karmaşanın, tıkanıklığın, verimsizliğin müsebbibi bunlardır. 

         

         

                    Bu kesimlerin siyaset ve bürokrasi üzerindeki etkileri giderek yoğunlaştı. Toplumun değer ve tercihleriyle zıtlaşan uygulamalar sonucu, millî bütünlüğümüzün kurulmasına, millî kimliğin güçlendirilmesine yönelik cumhuriyet politikalarında ciddi tıkanmalar ve kırılmalar yaşandı. Türk Dili, Türk Musikisi, tarih bilincimiz, kültürel dokumuz izlenen yanlış politikalardan önemli ölçüde etkilendi; nesiller arasında kopukluklar ve zıtlaşmalar ortaya çıktı.

         

         

                    Dünyadaki bütün nükleer patlayıcıların yapamayacağı hasarın genç insanlarımızı zihniyet ve psikolojilerinde yapmayı başardılar.  Türkiye’nin en büyük imkânı olan genç ve dinamik insan unsuruna dayanarak tarihî bir sıçrama yapmasının önünü kestiler.

         

         

         

                    Türk Ocakları Yeni Bir Yüzyılı Selamlamaya Hazırlanıyor

 

 

                    Türk Ocakları için olduğu kadar Türk milliyetçiği açısından çok anlamlı iki yıl dönümünün arifesindeyiz.  Önümüzdeki yıl 1911’den bu yana fikir ve düşünce hayatımızda çok önemli bir yeri bulunan Türk Yurdu Dergisi,  100. yılını kutlayacak. Ardından 2012 yılında Türk Ocakları da yüzyılını tamamlayarak yeni bir hizmet asrına yelken açacak.

         

         

                    Bunlar sıradan birer sene-i devriye olayı değildir. Belirli bir düşünce ve fikir ekseninde yüzyıl boyunca aynı doğrultuda hizmet veren sivil toplum kuruluşlarının ve yayınların sayısı çok sınırlıdır. Türk Ocakları’nın ve Türk Yurdu’nun bunu başarmış olmaları, temsil ettikleri fikir ve düşüncenin Türk toplumu tarafından doğru, haklı ve gerekli bulunarak desteklendiğini gösterir.

         

         

                    Yüzyıl önce bu Ocağı kuranlar ve Türk Yurdu’nu çıkaranlar milletimiz için “var olma” mücadelesi yaptıklarının bilincindeydiler. Günümüzde bu hizmet bayrağının taşımakta olan Türk Ocaklılar’ın, milletimize ve yüzyıl önce bu hizmet meş’alesini yakanlara karşı yükümlülükleri var.

         

         

                    Her Türk Ocaklı böylesine müstesna bir emaneti taşır olmaktan elbette gurur duyuyor; bunu çocuklarına bırakacağı en şerefli miras sayıyor. Önümüzdeki anlamlı yıldönümleri vesilesiyle bu yükümlülükleri bir kere daha hatırlamak, tarihî misyonumuzu düşünmek durumundayız.

         

         

                    Bugün Türk milliyetçilerinin ve dolayısıyla Türk Ocaklıların misyonu dünden daha kolay değildir. Çünkü Türkiye’nin gündemi her dönemde olduğu gibi dikkat ve basiret gerektiren iç ve dış meselelerle dopdoludur. Diğer taraftan iki yüz yıllık modernleşme çabalarında sürekli ön planda olan pozitivist ve materyalist düşünceler, kozmopolit evrenselci-ilerlemeci akımların medyadaki imkânlarından yararlanarak kurdukları baskı ve dezenformasyon çabaları çözüme yönelik girişimleri olumsuz etkiliyor. Toplumun gerçekleri öğrenmesi engelleniyor.  Millî kimliğimizi oluşturan temel değerler sistematik şekilde yıpratılmaya çalışılıyor. Milletimiz tarihimizden övünç değil, utanç duyacak bir suçluluk psikolojisine taşınmaya çalışılıyor.

         

         

         

                    Türk, Öğün, Çalış, Güven

 

 

                    İlk on yılını tamamladığımız bu yüzyılın küresel planda kültür ve medeniyet ekseninde tarihî hesaplaşmaların yapılacağı bir kader dönemi olacağı anlaşılıyor. Bu kritik süreçte gelişmelerin nesnesi değil öznesi olmalıyız. Üç yüz yıldan beri siyasî arenada bize biçilen rolleri oynamaya çalıştık. Yirmi yıl önce ilâhi bir lütuf olarak Türk milletine sunulan imkânların, açılan kapıların değerini bilmeye, hakkını vermeye mecburuz.

         

         

                    Bu konuda Türk milliyetçilerine ve doğal olarak Türk Ocaklılara büyük görevler düşüyor.  Tarihimizin sarkacının yükselişe geçtiği, tarihin makas değiştirdiği bir ortamda izleyici olarak kalamayız. Türk Ocaklılar yeni bir yüzyıla adım atmaya hazırlanırken,  öncelikle samimi ve doğru bir durum tespiti yapabilmeli; neredeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız gibi soruların cevaplarını aramalıdır.

         

         

                    Kızılay’da Güven Park’ında bulunan anıtın kaidesinde dört kelime yazılıdır: “Türk, Öğün, Çalış, Güven” Atatürk’e mal edilen bu yalın cümlede ciltler dolusu kitapta anlatılabilecek derin anlamlar yüklüdür.

         

         

                    Milletimizi sevmek, tarihimizle övünmek, geçmişimizden gurur duymak her vatansever için doğal bir tavırdır. Bazıları buna hamaset derler ve küçümserler. Bu onların eksikliğidir. Çünkü hamaset, bireyin vatanına ve milletine karşı sevgi ve heyecan duyması, sorumluluk taşıması demektir. Millî bir vecibedir.

         

         

                    Ancak sırf öğünmekten ibaret kuru bir hamasetin kendini avutmaktan başka bir yararı yoktur. Anıtta yazılı cümlenin  “güven”  kısmını hak edebilmek için “çalışmak”  gerekir.

         

         

                    Eyleme dönüşmeyen bir düşüncenin,  amelden yoksun bir inancın pratik bir hükmü yoktur. Çünkü medeniyetler Nevzat Kösoğlu’nun anlatımıyla, amellerle kurulur. 

         

         

                    Türk milliyetçiliği düşüncesinin doğrudan milletimize vücud veren değerlerle bağlantılı olduğunu, bunlara sahiplenmek, yaşamak ve yaşatmak çabasından kaynaklandığını biliyoruz. Başka bir ifadeyle milletimize ait değerleri, onların oluşturduğu kimliği etkili ve geçerli kıldığımız, hayata yansımalarını sağladığımız ölçüde milliyetçilik yapmış oluruz.

         

         

                    Mevcut şartlardan sürekli yakınmakla, şer güçlerin yaptıklarını devamlı vurgulamakla yetinirsek, sadece tehlikeleri işaret etmiş oluruz.  Bu tarzda ısrar zihni patinaj anlamına gelir. Hem mesafe alamayız hem de bıktırıcı oluruz;  toplumdan ilgi ve itibar göremeyiz.

         

         

                    Bilgi günümüzde insanlık tarihinde hiçbir zaman olmadığı ölçüde belirleyici bir faktör hâline gelmiş bulunuyor. Bilen ile bilmeyenin aynı kategoride olamayacağını ifade eden bir inancın sahipleriyiz. Bu gerçeğin ışığı altında bilgiye, fikri zenginliğe, tefekkür derinliğine öncelik vererek; slogancı, yüzeysel ve demagojik söylemleri dışlayarak faaliyetlerimizi sürdürdüğümüz ölçüde verimli oluruz, etki sağlarız.

         

         

         

                    Türk Ocakları – Siyaset İlişkisi

         

         

                    Türk Ocaklarının kuruluş ilkeleri, çalışma yöntemi ve amaçları son derece doğrudur.  Her alanda konularını iyi bilen, tarihine ve kültürüne vakıf nitelikli insanlara,  millî bilinç sahibi aydınlara ihtiyacımız var. Bu konudaki eksiklerimiz toplumumuzun yüzyıllardır sürüp gelen zaafıdır; problemlerimizin temelidir.  Birinci sınıf insanların, aydınların sayısı ne kadar çoğaltılırsa, hizmet alanına ne kadar erken sunulursa milletimizin geleceği o ölçüde güvenceye alınır.

         

         

                    Siyasetin dışında kalarak, kültürel çalışmalara ağırlık veren,  temel millî konularda kamuoyunu aydınlatmaya çalışan, yetenekli ve bilinçli gençlerin yetişmesini en önemli meşgale sayan geleneksel anlayışımızın doğruluğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor.

         

         

                    Bu Ocağı kuranlar iki hususa büyük önem vermişler, bunları temel ilke olarak benimsemişlerdir. Bunlardan birincisi millî kültürün, tarih şuurunun gelişmesini, kökleşmesini, nesiller arasında güçlü şekilde intikalini Türk Dünyası gerçeğinin bilinmesini sağlayacak kapsamlı kültürel çalışmalar yapmaktır; bu yöndeki faaliyetleri derin bir duyarlılıkla düzenlemektir. İkincisi ise, o zamanki nizamnamesinde “Türk Ocakları zinhar siyasetle iştigal etmez” diye ifade ettikleri tutumdur.

         

         

                    Siyaset kuşkusuz “olmazsa olmaz” bir toplumsal hizmet alanıdır. En kısa anlatımla, “iyi ve doğru” diye tanımlanabilecek siyasetçilerin varlığı ve bunların siyasi alandaki etkileri ülkenin en büyük teminatıdır. Bu açıdan Türk Ocaklıların siyasetle ilgilenmeleri, bizzat içinde yer almaları memnuniyet vericidir. Ancak kurum olarak Türk Ocaklarının siyasetin dışında tutulması bu kurumun kimliği ve misyonu açısından şarttır. Çünkü siyasal bir kimlik kazanmak etki alanımızı son derece kısıtlar. Türk Ocağı’nın belirli bir çerçeveyle sınırlı kalmasına yol açar.

         

         

                    Siyasetin tarafı konumunda olmak bizi ister istemez politik çekişmelerin de tarafı haline getirir. Bunun sonucu temsil ettiğimiz fikir ve düşünce farklı siyasî kesimlerden peşinen tepki görmeye başlar; toplumun önemli bölümünün benimsemediği, hatta eleştirdiği belirli bir siyasî çerçeveyle sınırlı bir görüş ve düşünceye dönüşür. Oysa Türk Ocakları’nın alanı bütün toplumla ilişkili olacak şekilde geniş tutulmalıdır. Tek vatan, tek millet, tek bayrak ilkesine bağlı vatansever herkesi kucaklayıcı, birleştirici olmalıdır. Çünkü bunlar milliyetçiliğin amacıdır, anlamıdır; çünkü milliyetçilik milletimize duyulan aşktır, sevdadır. Hiçbir şahsî, maddî, siyasî beklenti duyulmadan gösterilen özveridir. Günümüzde bu görünümün ne derece yararlı olduğu her vesileyle görülebiliyor.

                                   

         

                    Türk Ocağı’nı bu tarihi çizgisinden saptırmaya yönelik girişimler, ne adla yapılırsa yapılsın, misyonumuzu, temel ilkelerimizi zedelemesi kaçınılmaz olan son derece yanlış hareketlerdir. Aklı selim yani rasyonel tavır temel kuralımız olmalıdır. Ancak “Milliyetçiliğin çocukluk hastalığı” şeklinde tanımlanabilecek kontrolsüz davranışlardan, uzak kalınmalıdır.

         

         

                    Türk Ocağı siyasallaşmadığı için çalışmalarımıza Devlet’in bütün kurumlarından, mülki ve idari kesimlerden, rektörlerden, dekanlardan geniş katılımlar sağlanıyor. Merkez ve şubelerimiz başta olmak üzere, kamu görevlileri idari kademelerimizde yer alıp, hizmet sunabiliyorlar. Bunun aksinin ne gibi sakıncalara yol açacağı ortadadır.

         

         

                    Bu çizgimizi bundan sonra da sürdürmek, ancak içini daha iyi doldurmak, zenginleştirmek mecburiyetindeyiz.  Sorumluluk ahlakına sahip Türk milliyetçileri ülkemizin, milletimizin ve Türk Dünyası’nın olduğu gibi tüm insanlığın temel problemleriyle ilgilenmek, çözümler ve çareler aramakla yükümlüdür. 

         

         

                    Bunu sağlamak için yeterli zaman ayırmaya,  onu iyi kullanmaya, verimli kılmaya mecburuz.  Türk Ocaklılarının 100. yılını hem milliyetçi tefekkür açısından hem de Ocak çalışmaları ve Türk Yurdu Dergisi bakımından tarihî bir hamle vesilesi yapmalıyız.

         

         

                    Hemen bu aydan başlayarak Genel Merkezimizle, çalışma kurullarımızla, şubelerimizle, tüm üyelerimizle kapsamlı projeler hazırlayarak, yoğun bir mesai başlatmalıyız. Sesimizi kamuoyuna duyuracak kapsamlı ve nitelikli etkinliklerle, yoğun bir çalışma programıyla yeni yüzyılı selamlamalıyız.

         

         

                    Türk Yurdu Dergisi’ni önümüzdeki yılın sonuna kadar on bine ulaşması hem Türk Ocakları için ortak bir yükümlülük olmalı, hem de bireysel çevremizde abone katkısı sağlamak suretiyle alanımızı genişletecek girişimler başlatmalıyız.

         

         

         

                    Aziz Türk Ocaklılar, Sevgili Ülküdaşlarım;

         

         

                    Yarım yüzyıldır sizlerle birlikte olmaktan,  aynı duyguları, fikir ve düşünceleri paylaşmaktan her zaman onur duydum. Her birinizin kişisel hayatınızı, işinizden, ailenizden artırdığınız zamanları Ocak faaliyetlerine tahsis ederek, imkânlarınızı zorlayarak, büyük bir özveri içinde sorumluluklarınız yerine getirmeye çalıştığınızın şahidiyim. 

         

         

                    Çoğu kere çeşitli zorluklardan,  engellerden kaynaklanan, bir ölçüde meşakkat anlamı taşıyan, kişisel hiçbir çıkar ve hesaba dayanmayan bu faaliyetleri sürdürecek gücü milletimize ve ülkemize duyduğunuz büyük sevgiden alıyorsunuz. Ülkücü heyecanlarla büyük bir özveri içinde hizmet kervanını sürdürüyorsunuz.

         

         

                    Bütün bu çabalarınızın yeterli olduğunu, sorumluluğumuzun hakkını tam olarak verdiğimizi iddia edecek değilim. Ancak niyetimiz halistir, amacımız doğrudur ve meşrûdur. Türk Milletine bu küresel rekabet ortamında onurlu ve saygın bir yer açmak hedefi, 21.yüzyılı “Türk asrı” yapma ülküsü kesinlikle ütopya değildir. Bir zamanlar Türk Dünyası’nın özgürlüğe kavuşacağını hayalperestlik olarak niteleyenlerin yanılgıları ortadır.

         

         

                    Kimse unutmasın; yeterli azme, gayrete sahipseniz, doğruluğuna ve haklılığına inanıyorsanız hayal gibi duran hedefler mutlaka hakikat olur.

         

           


Türk Yurdu Mayıs 2010
Türk Yurdu Mayıs 2010
Mayıs 2010 - Yıl 99 - Sayı 273

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele