Küresel Korku Kültürü ve Türkiye’deki İzdüşümü

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

                    Korku Kültürünün Küreselleşmesi

         

         

        Tek yanlı iktidar ve güç ilişkilerinin ortaya çıkardığı duygu ve heyecan durumlarından biri de korkudur. Yaşanılan hayat içerisinde, iktidar ve gücü yüksek olan “öznenin”, iktidar ve gücü zayıf olan muhataba karşı hissettirdiği korku duygusunda, farklı korku durumlarına göre, bir dizi anlam türevleri meydana gelmektedir. Bu geniş anlam kümesi içerisinde, korku duygusu, saygı, hürmet ve utanma gibi olumlu anlamlara sahip olmanın yanında, kaygı, kuşku, tehdit ve tehlike gibi olumsuz boyutları fazla olan anlamları da kapsamaktadır. Yaşanılan hayat içerisinde, korku duygusunun temel işlevi, sürekli ya da anlık olarak, karşıdaki muhatabından daha güçlü ve egemen olanın, zayıf olanı “belirli tarzda davranmaya mecbur etmesi” veya tam tersi olarak onu “belirli tarzda davranmaktan sakındırması”  şeklindeki bir davranış bağlamına sürüklemesidir.

         

        Korku duygusunun içerdiği anlam kümesinin, iki farklı anlam dünyasından en fazla hangi çağrışımlar ve imajlarla doldurulacağı, büyük ölçüde içinde yaşanılan medeniyetin temel evren tasavvurları ile temel kültür kalıpları tarafından belirlenecektir. Buna göre, inanç ve değer eksenli bir medeniyet ve kültür çerçevesinde korku, öncelikle ve ağırlıklı bir şekilde saygı, hürmet, sakınma, çekinme ve utanma gibi olumlu anlamlara karşılık gelirken; bazı durumlarda ise ürküntü, tehdit, hiddet ve şiddetgibi tek taraflı baskı ve tahakküm ifade eden anlamlar kazanır. Buna karşılık, temel evren tasavvuru ve medeniyet kökeninde, büyük ölçüde güce tapınma ve şiddet bulunan bir kültür ortamında korku, öncelikle ve özellikle tehdit, şiddet, taciz ve dehşet gibi ahlaki ilke ve kurallara pek uymayan bir anlam kümesine dönüşmektedir. Çağdaş Batı Medeniyeti, Eski Yunan ve Roma medeniyetinden tevarüs aldığı şiddet ve korku öğesine, aydınlanmanın ve pozitivizmin dayatmacı yöntemlerini de katarak biraz daha katılaşmıştır. Böylece, Çağdaş Batı Medeniyeti, en son aşaması olan Küreselleşme Süreci’yle beraber, zaten kendi medeniyet ve kültür arka planında sürekli olarak bulunan şiddet anlamındaki  “korkuyu”,  yaşanılan hayatın her yanına (doğayla ilişkilerden başlayarak bütün uluslararası ilişkilere kadar) taşıyarak, “korkutma” temeline dayanan bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Bu yönüyle, Batı medeniyetinden beslenen küreselleşme süreci, böyle bir korku kültürünü yaygınlaştırarak, bütün dünya kültürleri üzerinde bir tasallut ve tahakküm aracı haline gelmiştir.

         

        Çağdaş Batı Medeniyeti, coğrafi keşiflerle başlayan sömürgecilik tecrübesi ile sanayileşme sürecinin kazanımlarını birleştirmek suretiyle büyük bir ekonomik gelişme hamlesi gerçekleştirmiştir. Böyle bir ekonomik gelişme ve buna bağlı zenginleşmede, bilimsel araştırma sonuçlarının üretim süreçlerinde uygulanması önemli bir yer tutmuş olsa da (ki, bizim gibi ülkelerin üniversitelerinde Batılı zengin ülkelerin ekonomik gelişmeleri sadece bu boyuttan ele alınır), aslında kendi yönetim ilişkileri ile uluslararası ilişkilerinin temel harekete geçiricisi olarak kullanılan korku kültürünün de ayrı bir yeri vardır. Bu bağlamda, Çağdaş Batı Medeniyeti’nin ilerleme ve yükselişi, çoğu eğitim-öğretim mekanizmaları ve çeşitli bilgi süreçleri aracılığıyla propaganda edildiği gibi, sadece yaşanılan hayata kolaylık ve rahatlık sağlayan teknik icat ve buluşlardan ibaret değildir. Bir taraftan, hayatın nesnel tarafında teknik icat ve buluşların ortaya çıkardığı iyileşmeler yaşanırken, diğer taraftan da insani ve sosyal ilişkilerin temeline korku ve şiddet faktörü yerleştirilmiştir. Geçen yüzyılın başından ortasına kadar olan sürede, hem kendi içlerindeki yönetim ilişkilerinde, hem de uluslararası ilişkilerdeki yaklaşımlarda, çoğunlukla açık ve görünür “korkutma” yöntemleriyle hareket edilmiş olunsa bile, şimdiki zamana kadar olan dönemde daha çok örtülü ve ilişkilere ustaca sindirilmiş korkutma yöntemleri kullanılmaya başlanmıştır. Son yılların ünlü küreselleşme sürecinde, açık ve somut tehditler ile açık ve somut talepler yerine, çoğunlukla örtülü tehdit ve talepler kullanılmaktadır..

         

        Çağdaş Batı Medeniyeti, küreselleşme süreci görüntüsü sayesinde, en güçlü temsilcisi olan ABD ve AB’nin zengin ülkeleri ile anavatanlığını bunların yaptığı çok uluslu şirketlerin egemenliği altında, küresel korku kültürü kapsamındaki örtülü korku şoklarını, hayatın her alanında artan dozlarla yayarak, kendini daha fazla hissettirmektedir.Küresel korku kültürünün temel aktörleri, muhatapları üzerindeki örtülü şiddet ve korku operasyonlarını, arkalarında kendilerinin bulunmadıkları izlenimini verecek tarzda, ancak tamamen kendilerinin işlerine yaracak şekilde, çoğunlukla yerli insan gücü ve grupların işbirlikçiliği aracılığıyla gerçekleştirmektedirler. Fakat küresel güçler, bu tür tehdit ve şantaj operasyonlarını, uygun şartlarda yerli işbirlikçi kurum ve kuruluşlar ile bir kısım gruplar bulamadıkları zaman, doğrudan kendileri uygun müdahale gerekçeleri yaratmak suretiyle doğrudan işgal şeklinde yürütmektedirler.

         

        Küresel güçlerin yönetimindeki korku kültürü, “korku duygusunu”, bilimsel ve akademik çalışmaları dahi içine çeken küresel bir psikolojik savaşın en etkili malzemesi haline getirmiştir. Bu bağlamda, özellikle belirli ölçülerde satın alma gücü ve borçlanma kapasitesi bulunan ülkelerde ve ülkemizde, “domuz gribi aşısı” ile ilgili olarak gerçekleştirilen korku pazarlamasına, birçok ülkenin hükümetleri yanında, çok sayıda bilimsel araştırma kuruluşları ve bürokrat nitelikli sağlık uzmanları, yaratılan bu korku propagandasının etkisinde kalarak, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, netice itibarıyla böyle bir korku mekanizmasının içinde yer aldılar. Yine, ABD ve NATO, soğuk savaş döneminde eski Sovyetler’in yayılmacı politikalarını tam olarak önleyici bir tavır içerisine girmek yerine, önlemeye çalışıyormuş gibi yaparak, komünizm ve Sovyet işgalini korku aracı olarak kullanıp, birçok ülkeye silah ve ideoloji pazarladı. Ayrıca, ABD ve NATO,  Sovyet yayılmacılığını istismar etmek suretiyle kendi eksenindeki birçok ülkenin bürokratik ve siyasi yapısına ve hatta istihbarat örgütlerine nüfuz ederek, bu ülkelerin yönetim sistemlerinin yerli halka yabancılaşmasına dahi ortam hazırladı.

         

         

         

        Korku Kültürünün Türkiye’deki İz Düşümü Olarak İhtilal ve Darbeler

         

        Küresel güçlerin siyasi ve askeri bir temsilcisi olarak ABD’nin karar merkezleri, bir taraftan zengin dünya toplulukları üzerinde, bir taraftan da Müslüman ülkelerin yönetim mekanizmaları üzerinde, “ya bendensiniz, ya da teröristsiniz” ikilemi ile çok büyük bir korku ve baskı kurmayı başardı. Bu yönüyle “Yeni Dünya Düzeni” denilen şeyin, tasarlanmasından icrasına kadar her aşaması “korku” ve “panik “ üzerine inşa edilmiştir. ABD ve NATO’nun, gerçekte var olan bir kısım tehdit ve tehlikeleri, bilerek ve kasıtlı olarak yeniden üreterek, buradan da çok büyük bir ”korku mekanizması” yaratmak suretiyle birçok ülke ve toplumu, psikolojik ve zihinsel olarak teslim alması konusundaki, operasyonlara ve senaryolara en fazla sahne olan ülkelerden biri, Türkiye’dir. Türkiye’de, ABD ve NATO tarafından uzun bir süredir sahnelenen “korku kültürünün” en etkili mekanizması, öncesinde ve sonrasında meydana gelen dehşetengiz olaylar “İhtilal ve Darbeler”dir.  Aslına bakılırsa, Türk yönetim tarihinde, çok sert iktidar kavgaları ve çatışmaları ile çeşitli şekillerde darbeler meydana gelmiştir. Ancak, yakın bir zamana kadar, Türk yönetim tarihindeki darbe niteliğindeki mevcut yönetimlere karşı yapılan eski müdahalelerin tamamı, iç iktidar mücadelelerinin bir sonucudur. Buna karşılık, Cumhuriyet dönemindeki demokratik rejimi kesintiye uğratan ihtilal ve darbeler, çoğunlukla Türkiye’nin NATO’nun “önemli”(!) bir üyesi olması nedeniyle küresel güçler tarafından, Türkiye’deki yönetim mekanizmasının kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirilmek istenmesinden kaynaklanmıştır. Bütün bu ihtilal ve darbelerin, konjonktür ve kendi döneminin şartlarına uygun düşen çok ciddi iç sebepleri olsa bile, bu iç sebeplerin önemli bir kısmının da, bir tür konu mankeni gibi hareket eden bazı sosyal grupların ve kesimlerin işbirliği ile dış istihbarat örgütleri tarafından kurgulanmış olduğu, daha sonraki değerlendirmelerle açığa çıkmıştır. Cumhuriyet dönemindeki ihtilal ve darbelerin, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Türk Milleti’nin milli devlet olacak şekilde tasarımladığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin, özellikle Atatürk sonrasının militan Batıcı’lık akımı çerçevesinde, kendi milli ekseninden kaydırılarak, Batılı bir yörüngeye oturtulması çabaları olduğu görülmektedir. Genel olarak dış kaynaklı ihtilal ve darbelerin, Batıcı ve gayri milli bir istikamet doğrultusunda yapılmış olduklarının en açık ve somut örnekleri, özellikle 12 Eylül ile 28 Şubat darbelerinin hemen sonrasındaki, ihtilal ve darbe icraatlarında çok açıkça kendini gösterir. Bu ihtilal ve darbelerin sonrasında, en fazla dikkat çeken hususlardan biri de, ihtilal ve darbecilerin, yerli ve milli düşüncelere sahip grup ve toplulukları ezecek şekilde davranırken; gayri milli ve Batıcı yönleri temayüz etmiş beynelmilelci grup ve toplulukların önlerini açarak (ama görünürde onlarla da mücadele ediliyormuş gibi yapılmak suretiyle), onların bu dönemden giderek daha güçlü çıkmalarına ortam ve fırsat hazırlamış olmalarıdır. Mesela, Türkiye’de yapılmış olan bu ihtilal ve darbelerin sonrasında, güç ve imkanları giderek artmış olarak en fazla dikkat çeken sosyal kesimler, uluslararası sermayeye eklemlenen iş çevreleri, Batının nüfuz ajan’ları gibi rol oynayan bir kısım liberaller, Batı destekli siyasi ve ayrılıkçı Kürtçüler ve illa da beynelmilelci olan ve Türklük karşıtlığı takıntısı bulunan siyasi ümmetçilerdir.

         

        ABD ve NATO’nun,  yakın tarihte dehşetengiz bir korku ve panik yaratmak suretiyle Türkiye’yi, çok uluslu şirketlerin ve paydaşlarının çıkarları doğrultusunda bir arka bahçe gibi kullanma projesinin en etkili mekanizması, soğuk savaş döneminde, Batıcı-pozitivist düşünceye sahip bir kısım etkili bürokrat sınıfa yaptırmış olduğu ihtilal ve darbelerdir. 1990’lı yıllardan itibaren yani soğuk savaşın bitiminden sonra, dünya konjonktüründeki değişmelerle birlikte, Batı kaynaklı küresel korkunun Türkiye’deki izdüşümü, aşırı borçlanmaya bağlı yaygın bir ekonomik kriz, yeterince önlenmemiş olan ayrılıkçı bir terör ve bu kanlı terör ekseninde oluşturulan bir dizi psikolojik savaş taktikleridir. Mesela, “çuval olayı” ve “Dağlıca baskını” v.b. gibi. Bütün bunlara ilave olarak, gerçekte Türk Milletinin direnme gücünü ve iradesini kırmaya yönelik psikolojik sindirme çalışmaları da, malum medya ve malum sosyal aktörlerin (yani Batıcı bürokratik güçler ile beynelmilelci siyasi-sivil odakların)  “paslaşması” üzerinden sahnelenen birçok sanal darbe senaryoları şeklinde devam etmektedir. Mesela, “Ergenekonculuk”, asılsız  “suikast” gösterileri, “kozmik oda aramaları”, yapay yargı krizleri v.b. gibi.

         

        ABD ve NATO, yenidünya düzeni bağlamında, özellikle Türkiye’nin bölgede kendine verilen rolü üstlenmesinde, hem resmi kurum ve hükümetlerin, hem de geniş bir toplum ve kamuoyu desteğinin alınmış olmasına çok büyük bir önem vermektedir. Çünkü klasik müdahale ve darbelerde, toplumun önemli bir kesiminin demokratik desteğini almış olan bir siyasi iktidara karşı, hukuk ve ahlak ilkelerine uymayacak yöntemleri kullanmak suretiyle müdahale edilmesi, bu müdahale sonrasında Batılı güçlerin bir takım talep ve beklentilerinin gerçekleşmesine imkan vermekle birlikte, neden olduğu çok ciddi mağduriyet duygusu ile siyasi yelpazede kontrol edilemeyen toplumsal reflekslere de yol açmıştır. Oysa yenidünya düzeninde, gerçekte demokratik olunma ihtiyacından ziyade, demokratik görünme imajı çok önemli bir yer tutmaktadır. Ülkelerin rejimi ne olursa olsun, belirli ölçülerde kendi kamuoylarının desteğini almayan yöneticilerin, aldıkları ya da kendilerine tazyik ve korkuya dayalı olarak aldırılmış olan kararları tam olarak uygulamaları mümkün olmamaktadır. Bu durum ve imaj, hiç olmazsa serbest seçimlerin yapıldığı ve demokratik olma iddiasında olan ülkelerde, çok daha fazla önem arz etmektedir. Bu yüzden, küresel güçlerin vurucu gücü ABD ve NATO’nun yeni müdahale yöntemi, icrası gerçekleşmeyecek olsa bile, bir psikolojik savaş mekanizması olarak toplumun bütün kesimlerinde korku ve dehşet yaratacak olan darbe senaryoları kurgulamak ve medya aracılığıyla büyük bir heyecan dalgası içerisinde bu kurguyu topluma servis etmektir. Bu tür darbe senaryolarının inandırıcılığını artırmak için gerçekte ayrı ayrı zamanlarda ve bağlamlarda meydana gelmiş olan çeşitli olayların, bir mantık örgüsü içerisinde kurgulamak suretiyle sanal bir plana dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır. Medya yoluyla ortaya atılan ve saçılan bu sanal darbe senaryoları ile toplumdaki bütün kesimler, aynı anda birden korku ve panik içersine dahil edilmiş olmaktadır. Birçok “darbe malzemeleri”, “faili malum” cinayetler (soğuk savaş döneminde “faili meçhul” cinayetler modaydı), bir kısım krokiler, yol üstü cephaneleri, denizin dibindeki patlayıcılar, kurşun gibi sözler, bomba etkisi yapan bir takım buluşmalar ve görüşmeler, insan cesetlerinin atıldığı iddia edilmesine karşılık hayvan kemikleriyle dolu olduğu ortaya çıkan çukurlar, çeşitli fotoğraflar ve dinleme kayıtları gibi olay ve bilgiler bir araya getirilmek suretiyle bir dizi darbe planları kurgulanabilmektedir. Üstelik ne tesadüfse (!) aynı dönemde yayınlanan merak ve heyecanla seyredilen, içerisine aşk yalpalamalarının serpiştirildiği fakat en çok da dehşet verici işkencelerle dolu sahnelerin olduğu darbe filmleri ve TV dizileri de, yaratılmak istenen korku kültürüne harika (!) bir sos gibi servis yapılmaktadır. Böyle bir organizasyonla toplum, daha önceki klasik darbelerin acılarını ve dehşetengiz uygulamalarını hatırlayarak sarsılır; geçmişteki klasik darbelerin temel aktörü olarak ordu, büyük bir psikolojik eziklik ve kızgınlık içerisinde şok yaşar; iş başındaki seçilmiş hükümet, kendi iktidarını korumak ve devam ettirme konusunda, geçmiş dönemlerdeki klasik darbelerin esas planlayıcısı ve tetikleyicisi olan küresel güçlere karşı daha fazla minnet duyma ihtiyacı hisseder.  Sonuçta, herkes ve her kesim, birbirinden korkar ve çekinirken, aynı zamanda kendi geleceğini güvende hissedeceği “ortak” bir güç arayışı içerisine girmeye başlar.

         

        Bu post-modern darbe senaryolarının esas işlevi, toplumsal çözülmeyi hızlandırmak ve ortaya çıkacak olan güven bunalımı yoluyla ülkenin, dış talep ve beklentilere karşı milli direncini kırmayı hızlandırmaktır. Bu darbe planları ve senaryolarının yol açtığı korku ve dehşet duygusunun en açık psikolojik sonucu, ülkenin bütün dinamik güçlerinin, kurum ve kuruluşlarının, gruplarının ve ayrı ayrı bütün bireylerin, birbirlerine olan güven duygularının ortadan kalkmasıdır. Son yıllarda, Türkiye’de “güven duyulan kurum ve kuruluşlar” ile ilgili yapılan araştırmalarda, hemen hemen bütün kurum ve kuruluşlara olan toplumsal güvenin ve desteğin azaldığı gözlenmektedir. Çünkü hem teorik, hem de pratik olarak, korku kültürü, kurum ve kuruluşlar ile insanların birbirlerine olan güven duygusunu kaybetmelerine ve birbirlerine yabancılaşmalarına yol açmaktadır. Yine, korku kültürü, kurum ve kuruluşlar ile insanların, kendi yetki ve sorumluluklarının yerine getirilmesi sırasındaki dinamizmlerini kırarak, toplumun karşı karşıya bulunduğu gerçek sorunlarla mücadele etmelerini engelleyen bir kuşku ortamı yaratmaktadır.[1] Bu bağlamda, korku kültürü, kurum ve kuruluşlar ile grup ve insanların, birbirlerine olan bağlılıklarını azalttığı için kurum ve kuruluşlar ile grup ve insanları, ayrı ayrı her birini, egemen küresel güçlere karşı, daha fazla muhtaç ve bağımlı hale getirmektedir. Aslına bakılırsa, yenidünya düzenindeki post-modern darbe senaryolarının, bir psikolojik savaş tekniği olarak, ihtilal ve darbelerin bizzat kendi eylemine göre, çok daha fazla etki alanına sahip olduğu anlaşılıyor.  Çünkü klasik ihtilal ve darbeler, başlangıçta ülke içerisinde bir takım resmi paydaşlara yaslanmakla beraber, daha sonraki zamanlarda çok ciddi tepki ve karşıtlık ve hatta nefret duygularının doğuşuna neden olmaktaydı. Buna karşılık, yenidünya düzenindeki post-modern darbe senaryoları, toplumsal bütünlüğü gevşetiyor, kamuoyunu parçalıyor ve her birini diğerine karşı güvensiz ve kızgın, ama dışarıya karşı daha güdümlü ve bağımlı bir hale getiriyor. Bu bağlamda, uzun bir süredir Batılı’ların yönelttiği istikamette iş gören batı çalışma grubu mensubu bürokratlar ile aynı paralelde “paslaşan” siyasi yöneticilerin “yönetim biçimi”, medyanın adeta toplumu çözme maksatlı yapıyormuş izlenimi veren bazı dizi, yarışma ve kadın programları ile uzun süredir önlenmemiş kanlı terörist faaliyetlerin sonucunda, Türkiye’de çok yönlü kamplaşmalar ve çatışmalar meydana gelmiştir. Mesela, ekonomik anlamda aşırı zenginleşme ve yoksullaşma makası giderek açılmıştır; yönetim alanında yöneticiler ile yönetilenler arasındaki yabancılaşma gittikçe artmaktadır; inanç konusunda laikçi-dinci, alevi-sünni, dindar-dinci gibi ayrımlara bağlı gerilim yükselmiştir; her toplumda olan etnik farklılık olgusu, özellikle “sosyoloji ve kültür” konularında bilgi yetersizliği olan yöneticiler tarafından oldukça kaşınmıştır; konjonktüre göre, “irticacı”-“Ergenekoncu” suçlamaları, rakipleri ezmenin ve saf dışı etmenin en kolay yolu olmuştur.

         

        Kamuoyu epeyce kamplaştırılmış olan toplumumuzda, iktidarı ele geçirenler temsil ettikleri kesimlerin nabzını tutmak ve alt tabanlarını genişletebilmek için bir önceki iktidarın korku sahnelerini servise çıkarmaktadırlar. Böylece, önceki dönemlerin iktidarlarının yarattığı korkuları, temsil ettikleri kesim üzerinde sürekli hatırlatarak yeni korkular yaratırken, bir taraftan tabanlarını genişletiyor, diğer taraftan da vazgeçilmez oldukları hissini uyandırıyorlar. Küresel güçlerin daha önceki iktidarlarla servis ettikleri yaşanılmış dehşetlerin korkularıyla allak bullak olan ülke insanlarını, bu defa mevcut iktidarlar tarafından geçmiş korkuların sözde hıncının alındığı, ancak ne yazık ki, özellikle güvensizlik duygularıyla yeni endişe ve korkuların yaratıldığı silsilenin içerisinde çırpınıyorlar. Toplumun bir kesimi, medyanın ve bir takım kurum ve kuruluşların, mevcut iktidar yüzünden bağımsızlığını kaybettiğini dillendirirken, aslında daha önceki iktidarlarda da bu araçların gerçekte bağımsız olmadıklarını unutuyorlar. Toplumun diğer bir kesimi ise medyanın ve bir takım kuruluşların geçmişte toplumun “öteki” kesiminin ve onu temsil eden iktidarların güdümünde olduğunu söyleyip, artık onların denetiminin kırıldığına sevinirken, bu egemenliğin yerel bağlamda sadece el değiştirdiğini göremiyor ya da görmek istemiyorlar. Değişmeyen ise sadece küresel güçlerin egemenliğindeki Batı kapitalizminin tekelci yapısının ilerleyişi ve yerli ve milli toplumları parçalayıcı politikalarının giderek yaygınlaşması sürecidir. Bu arada, içerideki sanal iktidar savaşının hırçın ve kızgın görünen kesimleri de, kendilerinin temsil ettiklerini düşündükleri iktidarları kaybetmiş olmaktan ya da kaybedecek olmaktan çok korkuyorlar. Bu korku psikolojisinde, gerçekte kazançlı çıkanlar ise yine önceki müdahalelerde olduğu gibi, “dini” ve “milli” kimliğini yahut hem “dini” hem de “milli “ kimliğini kaybetmiş olanları (ve hatta bu kimlikleriyle ilgili daha önceden cezalandırılmış oldukları için kimliklerine sahip çıkmaktan korkanları) kullanan küresel güçler oluyor.

         

         

         

         Korku Kültürüne Karşı Direnme Ahlakını Geliştirmek

         

        Sonuç olarak, çağdaş Batı medeniyeti, küreselleşme süreci adı altında kendi egemenliğini ve çıkarlarını merkeze alan bir ideolojik yaklaşımla bütün dünya kültürlerine meydan okuyor. Küresel güçler tarafından yönetilen bu ideolojik hamlenin en önemli amacı ise küresel bir korku kültürünü yaygınlaştırmak ve toplumları bu yolla daha kolay bir şekilde kontrolleri altına almaktır. Küresel korku kültürünün Türkiye’deki yansımasına bağlı olarak ortaya çıkan sosyal çözülme riskine karşı topyekûn bir direnç oluşturmaya katkı sağlayacak en önemli tedbir, esası itibarıyla her türlü haksızlığa ve zulme karşı çıkma tavrına dayanan “Direnme Ahlakıdır”. “Direnme Ahlakı”, bireysel anlamda “korku yönetimi” ile toplumsal anlamda “tevhit ahlakının”, hayatımızın her alanına yeniden hakim olmasıyla gerçekleşebilir bir değerdir.

         

         Korku yönetimi, yaşanılan hayatta karşılaşılmış bulunan ya da karşılaşma ihtimali olan her türlü tehdit ve tehlikeye karşı, temkinli, dikkatli ve tedbirli olmak, ancak bunlardan gelebilecek musibetten dolayı da korku ve paniğe kapılmamaktır. Her insan ve topluluk, sebebinin kendisinin ya da başka şeylerin olduğu bir takım olumsuzluklara mutlaka maruz kalacaktır. Bu olumsuz durum ve sıkıntıları sıfırlamak tümden imkânsızdır. Fakat kullanılan hakiki ve sahici bilgi kaynaklarıyla bunların asgari düzeye indirilmesi ve bunlardan yeni fırsatlar yaratılması (yani şerden hayır çıkması) da mümkündür. İşte, yaşanılan hayatta karşılaşılan veya karşılaşma riski olan her türlü musibet ve sorundan dolayı herhangi bir korku ve paniğe kapılmadan, bütün bunlarla baş etme ve üstesinden gelme iradesine korkuyu yönetmek denmektedir. Korku yönetiminde, başa gelen musibet ve sorunla illaki baş etmek ve çözmek zorunluluğu yoktur; önemli olan bu irade ve istekliliği sürekli olarak korumak ve bu konuda hep ümitvar olmaktır. Bu bağlamda, korku yönetiminin aslı, kendi varlığını sonsuz ve sınırsız bir gücün kudretine teslim etmektir. Tıpkı, “Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece, size olan nimetimi tamamlayayım da, doğru yolu bulasınız” (Bakara, 150); “De ki, Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla ulaşmaz. O, bizim Mevla’mızdır.  Onun için müminler, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler” (Tevbe, 51), ifadelerinin kastettiği anlam istikametinde olduğu gibi. Bu durumda, Allah’ın Kitabı’na ve Resulü’ne inanmış olan her mümin, sadece Allah’tan korkmak (saygı duymak ve sakınmak anlamında), buna karşılık Allah’ın dışında hiçbir iktidar ve güçten korkmamak (yani, hiçbir iktidar ve güce teslim olmamak anlamında) zorundadır. Ayrıca, her mümin, başına gelen veya gelebilecek olan çeşitli tehdit ve tehlikelere karşı akıllıca ve basiretle tedbirini alacak, bundan sonra ne olacaksa olsun, tevekkül edecektir. Bilinmelidir ki, Müslümanlar, “takva” ve    “saygı” anlamında “korku” merkezli bir hayat tarzına sahip olamadıkları için “şiddet” ve “panik” eksenli ve Batılı’ların tasallutu altında bunalan bir hayat sürmek zorunda kalmaktadırlar.

         

        Küreselleşen Batı Kapitalizmi, ekonomik servetini sömürmüş olduğu coğrafyalar üzerinde yaşayan toplum ve ülkeleri, kendi egemenliğini pekiştirmek ve servet aktarımını süreklileştirmek için giderek küçültmeye ve parçalamaya bütün hızıyla devam etmektedir. Bu anlamda, özellikle Batılı toplumların zenginliklerini borçlu oldukları Orta Doğu’da yürütülen kirli savaşın nihai amacı, bu bölgede ve dolayısıyla Türk coğrafyasında, her biri birbirine düşman, ama her biri Batılı küresel güçlere aşırı şekilde muhtaç olan çok sayıda –ama mümkün olduğu ölçüde çok sayıda- devletçikler oluşturmaktır. Bu bakımdan, bu bölgede bulunan bütün toplumların, hem kendi içlerinde, hem de kendi aralarında, büyük bir dayanışma ve kaynaşma içerisinde bulunmaları gerekmektedir. Bölge ahalisinin, genellikle Müslüman olması da göz önüne alındığı vakit, kısmen iç sebeplerden ancak daha çok da dışarıdan Batılı’ların kışkırtmalarından kaynaklanan parçalanma ve kamplaşmalara karşı önerilecek en iyi tedbir ise “Tevhid Ahlakı”dır. “Tevhid Ahlakı”, gerçek bir din sayılabilecek yegâne inanç sistemi olarak -Bilimsel bilgilerle ispata açık olma karakteri bakımından- İslamiyet’in hakiki cevherinin ve özünün “birlik” ve “bütünlük” olduğu algısının, hayatın her alanına nüfuz etmesidir.[2] İslamiyet’in, asla insan yapısı ve yaratması olmayan öyle bir değerler sistemi vardır ki, bu değerler sistemi, tıpkı ağaçlar, bitkiler, toprak, hava, su, atmosfer, ozon tabakası ve diğer doğal servetler gibi hazırlanmış ve biz insanlara sunulmuştur. İslamiyet’in bu öz değerlerini, birer insan olarak biz Müslümanlar yaratmış değiliz. Bu öz değerler, bizim kültürümüz olmayıp, kültürümüzü şekillendirecek ve kültürümüze en mükemmel içeriği verebilecek tarzda bizlere bahşedilmiştir. Nitekim “demokrasinin siyasi bir rejim olarak tam anlamda ortaya çıkmasından çok evvel insan hakları, hürriyet, adalet, eşitlik gibi kavramlar -hiç biri, insan yapısı olan basit birer kültürel yaratma olmaksızın- dini - yani İslami bir köke sahip olan diğer değer hükümleriolarak ortaya çıkmışlardır.[3] Her ne kadar, Müslüman toplumların insanî yaratma olan mevcut kültür sistemlerinde bu değerler yeterince yer almamıştır ve bu durum Müslüman toplumların en önemli sorunudur. Ayrıca, bütün Müslüman toplumların, şimdiki zamanlarda yaşadıkları küresel eziklik ve öğrenilmiş acizliğin esas sebebi de, kendi “öz değerlerine” bağlı bir sosyo-kültürel yapı oluşturamamış olmalarıdır. Çünkü İslamiyet’in bu öz değerleri, “tevhitçi” -birlik ve bütünlük sağlayıcı-  bir ahlak düzeninin de temelini oluşturmaktadır.[4] Batılı küresel güçlerin, Türkiye’de ve bölgemizde tesis etmiş oldukları küresel korku ve kargaşanın yarattığı güven bunalımı ile temelde birbirlerinin kardeşi olan insanlar ve topluluklar arasındaki parçalanmayı önleme gücü olan yegâne model, tarihi süreç içerisindeki olgularla da sabittir ki, Türk - İslam Medeniyetinin “Direnme Ahlakı”nın yeniden inşasıdır.

         

 
 
KAYNAKÇA

        


        
[1] Furedı Frank(2001), Korku Kültürü, Risk Almanın Riskleri, Ayrıntı Yayınları:348, İstanbul

        
[2] Bilgiseven Amiran Kurktan(1990), Türkiye’de Sosyal Çözülme Tehlikeleri, Filiz Kitabevi, İstanbul    

        

        [3]   Bilgiseven Amiran Kurtkan  (1992), Sosyolojik Açıdan İslamiyet ve İslami Kavramlar, Filiz Kitabevi, İstanbul  


        

        [4]   Bilgiseven Amiran Kurtkan  (1992), Sosyolojik Açıdan İslamiyet ve İslami Kavramlar, Filiz Kitabevi, İstanbul  

         


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele