Kürt Sorunu mu, Kürtlerin Sorunu mu?

Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

                    Tarihe iyi bakıldığında ve tarih iyi yorumlandığında, 1071’den itibaren gerek Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarında gerek Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürt sorunu değil Kürtlerin sorunu veya sorunları olduğu görülür. Diplomasi dilinde Kürt sorunu ile Kürtlerin sorunu arasında önemli ince bir fark olsa gerektir. Kürt sorunu denilince bizzat Kürtlerin kendilerinin sorunolmaları lâzım gelirdi. Hâlbuki bir toplumun sorun olabilmesi için her şeyden önce kültür-dil-tarih-sosyal organizasyon bakımından olgunlaşması, millet seviyesine yükselmesi, modern toplum haline gelmesi ve millet olarak tarih sahnesine çıkması ve bu sahnede asırlar boyunca müstakil kültürel varlığını sürdürmesi ve daha sonra sınırları belli bir coğrafyada siyasi aktör kimliğini ispat etmiş, başka bir ifade ile başka devletlerce tanınmış, onlarla ittifaklar-antlaşmalar-savaşlar yapmış egemen (hükümran) ve bağımsız kendi devletini kurmuş olması gerekir.

         

         

                    Tarihte Ufuk Turu

         

                    Yukarıda açıklamaya çalıştığımız çerçeveden bakıldığında Kürtlerin, hiçbir zaman bölgede kurulan Pers, Büyük İskender, Roma, Bizans (Doğu Roma), Emevi, Abbasi, Seçuklu, Osmanlı gibi tarihe damgasını vurmuş, tarihte iz bırakmış, kültüre ve medeniyete katkıda bulunmuş büyük devletlere veya imparatorluklara sorun olmadığı veya olamadığı görülür. Sorun olmadılar çünkü bu imparatorlukların üstün hâkimiyetlerini sessiz sedasız kabul ettiler; sorun olamadılar, çünkü kabile-aşiret yapısı, hayat tarzı, zihniyetleri onlara bu imkânı vermiyordu. Kürtler, Ortadoğu coğrafyasında daha doğrusu Batum-Bakü-Basra-Beyrut dörtgeninde Bizans-Araplar-Farslar-Selçuklu ve Osmanlı Türkleri karşısında hiçbir zaman siyasi üstünlüğe, tarihi üstünlüğe, kültürel üstünlüğe, ekonomik üstünlüğe, ilmi-teknolojik üstünlüğe ve nüfus üstünlüğüne sahip olamamışlardır. Tarihi-siyasi-coğrafi şartlar, özellikle ağaların-beylerin, şeyhlerin (şıhların) hâkim olduğu ilkel aşiret ve cemaat yapısı, Kürtlere hem bu şansı tanımamıştır, hem de onları fakir, cahil, dağınık ve çaresiz bırakmıştır. İşte bu durum ortada bir Kürt sorununun olduğunu değil, Kürtlerin altından kalkamadıkları cehalet, fakirlik, feodalite, taassup, dağınıklık gibi kendi sorunlarının olduğunu göstermektedir. Bütün bunlara rağmen Kürt halkı ve Kürt folkloru günümüzdeki varlıklarını, evvelâ Müslüman olmalarına; sonra kendilerini Hıristiyan Bizans hâkimiyetinden kurtaran Müslüman Selçuklu Türk Devleti ile Anadolu Beylikleri’nin ve 1517 Çaldıran Muhaberesi’den itibaren de kendi iradeleriyle Osmanlı Türk Devleti’nin egemenliği altında yaşamayı kabul etmelerine borçludurlar[1]. Bu bakımdan da Osmanlı Devleti Kürt sorunu ile karşılaşmadı. Ancak Kürtler güvenlik içinde varlıklarını sürdürmekle birlikte,  feodal düzenden kaynaklanan sorunlarından da kurtulmuş değildiler.

         

                    Cumhuriyetin ilanından önce; şayet tarihi kökenleri olan ciddi bir Kürt sorunu olsa idi, 93 Harbi (1877–78 Osmanlı Rus Harbi), Balkan Harbi, I.Dünya Harbi(1914–18) ve nihayet Milli Mücadele(1919–23) gibi zor yıllarda hükümran olan Türklere veya Osmanlı Devleti’ne karşı Arapların–Ermenilerin-Bulgarların yaptığına benzer şekilde, çok geniş çaplı bir Kürt hareketiyle veya genel bir Kürt isyanıyla karşılaşılması beklenirdi. Kürtlerde Türklere karşı böyle bir tavır görülmemiştir. Bunun içindir ki, Misak-ı Milli sınırları çizilirken ve 1923’de Lozan Antlaşması imzalanırken Gayri Müslimler(Rumlar-Ermeniler-Yahudiler) azınlık sayılmış; Şafi-Hanefi Kürtler de Müslüman oldukları için tıpkı Anadolu’ya-Trakya’ya yerleşmiş Boşnaklar-Arnavutlar-Pomaklar-Gürcüler-Çerkezler Abazalar gibi, grup olarak değil, fakat birey (fert) olarak çoğunluğu oluşturan ve hükümranlık (üstün hâkimiyet) hakkını elinde bulunduran Türkler’in içinde eşit vatandaş sayılmışlar ve öyle kabul görülmüşlerdir. Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, Milli Mücadele Türk milleti adına yapılmıştır. Bütün dünya bu mücadeleye Türk İstiklâl Savaşı adını vermiştir. Anadolu’yu kurtaran ordunun ve milli Türk devletini kuran ordunun adı Türk ordusudur. Elbette ki, bu mücadelede Türk kökenli olmayan diğer vatandaşlarımız gibi, az da olsa Kürtlerin de Türk ordusunun içinde ve Türk milletiyle aynı safta yer aldıkları ve hiç tereddüt göstermeden Ermenilere ve işgalcilere karşı kendi adlarına değil, fakat Türk milleti adına savaştıkları unutulmamalıdır. İşte bu ruh, bu şuur ve bu beraberlik o günlerden bu günlere kadar nüfusun yüzde 85-90’nında devam ettiği için, Türkiye’de Kürt sorunu değil, Kürtlerin sorunları var diyoruz.

         

                    Mustafa Kemal, Rumelili idi, bütün Rumeliler (evlâd-ı fatihan) gibi Balkanların nasıl kaybedildiğini görmüş; bizzat katıldığı I.Dünya Harbi’nde güya millet-i sadıka olarak adlandırdığımız Ermenilerin neler yaptığını yaşamış, din kardeşlerimiz ve Peygamberimizin hatırı için necip millet dediğimiz Araplar’ın Türkler’e karşı nasıl İtilâf Devletleri’nin yanında yer aldığına şahit olmuş idi. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in Milli Mücadeleyi,  çok milletli ve ümmetçiliğe dayalı Osmanlı’nın minyatürü kozmopolit bir devleti yaşatmak için veya Anadolu’da etnik bir gruba, özellikle Kürtlere muhtariyet tanımak veya Kürtlerle ortak federal bir devlet teşkil etmek için başlatması mümkün değildi. Her şeyden önce Mustafa Kemal, mücadelenin başına “milli” sıfatını koymakla mücadeleyi Türk milleti adına yaptığını, daha 22 Haziran 1919’da Amasya’da ilan etmiş ve bunu Erzurum-Sivas Kongreleri’nde tekrar etmiştir. Kürtleri de, 1071’den beri tapusu Türklere ait olan Anadolu’nun doğusunda oturdukları, Türk tarihi, Türk coğrafyası, Türk kültür atmosferinde yaşadıkları, Türk devletine bağlı bulundukları ve ortak dine sahip oldukları ve Türkler’den farklı görmediği için misak-ı milli sınırlarına dâhil etmiştir.  Kürt halkının buna itirazı olmamıştır. Sadece İngiliz parası ve desteği ile kurulan Kürt Teali Cemiyeti gibi ayrılıkçı Kürt Cemiyetleri, bazı küçük marjinal gruplar ve ayrılıkçı hareketleri daima kışkırtan Şemdinlili Şeyh Ubeydullah ailesi, Cizreli Bedirhanlı ailesi, Babanzade ailesi, Diyarbakırlı Cemil Paşa ailesi gibi işgalci devletlerle iş birliği yapan ayrılıkçı meşhur Kürt ailelerinden itirazlar gelmiştir. Şayet köklü, tarihi ve siyasi bir Kürt sorunu mevcut olsa idi,  1914–1923 arasındaki buhranlı dönemde Doğu Anadolu’da Rus ve İngiliz işgaline karşı bir Kürt mukavemet teşkilatı ve bir Kürt ordusu kurularak silahlı mücadele cephesi açılabilirdi. Bu olmamıştır. Dolayısıyla geleceklerini ve etnik kimliklerinin muhafazasını haklı olarak, Türk ordusunun zaferinde ve kurulacak yeni milli ve üniter Türk devletinin vatandaşlığında aramışlardır.

         

         

                    Cumhuriyet Dönemi

         

                    1923 tarihinden sonra Türk Cumhuriyeti devletinin görevi, birey temelinde dil, din, cins, renk ayırt etmeksizin bütün vatandaşlarına hukuk devletinin,  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve liberal demokrasinin ön gördüğü eşitlikçi ve hürriyetçi,  sosyal ve siyasi ortamı hazırlamaktı. Bu süreç çok yavaş ilerledi ve çok uzun sürdü. Hâlâ daha tamamlanmış değildir. Buna rağmen kat edilen mesafe ve elde edilen kazanımlar küçümsenecek gibi değildir. Özellikle Türk-Kürt münasebetleri açısından fevkalâde gelişmeler olmuştur. Osmanlı döneminde, kültür-din-coğraya-tarih-devlet-saltanat-hilafet ortak olduğundan Türk-Kürt ayırımı yaşanmadığı gibi ayrıca bir Kürt sorunu da ortaya çıkmamıştır. Kaldırılan Hilafet-Saltanat hariç Cumhuriyet döneminde, kültür-din-coğrafya-tarih-devlet, kader ortaklığı devam ederken, bunlara yeni ve daha önemli ilaveler olmuştur. Bu yeni ilave faktörlerle, daha önce kaynak ve lehimle tutturulan Türk-Kürt ilişkilerinin üzerine perçin üstüne perçin vurularak, Kürtler de, Türk kökenli olmayan diğer etnik gruplar gibi büyük bir bütünün yani Türk milletinin ayrılamaz ve tamamlayıcı parçası (mütemmim cüz’i) haline gelmişlerdir. Ne idi bu kendiliğinden oluşan ve iki toplumu perçinleyen faktörler?

         

                    Birincisi, gönül rızasıyla olanKürt-Türk evlilikleri ve Kürtlerle diğer etnik gruplar arasındaki evlilikler yoluyla kurulan ve sayıları iki milyon civarında olduğu söylenen karma veya harmanlanmış ailelerin mevcudiyeti.

         

                    İkincisi,  geri dönmemek üzere Doğu-Güney Doğu Anadolu’dan göç yoluyla diğer bölgelere giderek kendi iradeleriyle Türklerin arasına yerleşen dört-beş milyon Kürt kökenli vatandaşlarımızın varlığı.

         

                    Üçüncüsü, görevi gereği Batı’da Kürt kökenli; Doğu’da ise Türk-Boşnak-Çerkez-Boşnak kökenli devlet memurlarının bulunması.

         

                    Dördüncüsü, daimi ve geçici mevsimlik işçi statüsünde Batı bölgelerinde pek çok Kürt kökenli işçinin çalışması. Bunların hedefi de bir şekilde bu bölgelere yerleşmektir.

         

                    Beşincisi, kendi tercihleri ileBatı üniversitelerinde Doğu’dan gelen, Doğu’daki üniversitelerde de Batı’dan gelen yüz binlerce öğrencinin okuması.

         

         

                    Yukarıda beş maddede toparlamaya çalıştığımız gelişmeler, 1950’den itibaren çok hızlanmış ve nerede ise, Kürt nüfusunun yarıdan fazlası Akdeniz, Eğe, Marmara, iç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde Türklerle beraber aynı şehirde, aynı mahallede, aynı sokakta, aynı apartmanda iç içe, yan yana oturmakta ve neticede bir birleriyle arkadaş, dost, komşu, iş ortağı, akraba olmuşlardır. Aynı şekilde yüz yıllardır Elazığ, Malatya, Adıyaman, Erzurum, Erzincan, Kars, Iğdır illerinde Türkler-Kürtler; Urfa, Mardin, Siirt illerinde Kürt-Türk-Arap barış içinde bir arada yaşamışlar ve yaşamaya da devam etmektedirler. Bu tarzda iç içe girmiş ve ortak değerlere sahip bir toplumda genel anlamda bütün Kürtleri kapsayan ve ilgilendiren bir Kürt sorunu olamaz, olması mümkün değildir. Ama Toroslarda yaşayan ve gelir düzeyleri oldukça düşük Yörük ve Türkmenlerin sorunları olduğu gibi Kürtlerin de birey bazında ve kendilerine has sorunlarının bulunduğu muhakkaktır.

         

         

                    Bölgenin Cazibesi: Enerji Kaynaklarının Varlığı

         

                    20. yüzyılda, özellikle I.Dünya Harbi esnasında ve daha sonraki dönemlerde enerji kaynağı olarak petrolün önem kazanması üzerine,  Ortadoğu’nun ve özellikle Batum-Bakü-Basra(Basra Körfezi’nin sağı solu)-İskenderiye(Süveyş Kanalı),Beyrut-İskenderun-Batum hattının çevrelediği coğrafyanın stratejik değeri birden arttı. Böylece Ortadoğu, dünya hâkimiyetine oynayan sömürgeci ve emperyalist sanayi ülkeler (İngiltere-Fransa-Rusya-ABD) için cazibe merkezi ve rekabet sahası haline geldi. I.Dünya Harbi sürerken, Osmanlıdan koparılacak olan Ortadoğu’nun siyasi haritası yeniden çiziliyordu. 16 Mayıs 1916 Sykes-Picot Antlaşmasına göre Lübnan-Suriye Fransa’nın, Filistin, Ürdün-Irak İngiltere’nin himayesine verildi. 1925’te Kral Abdulaziz İbn Suud ABD’ye yakınlaştı. Kuveyt-Bahreyn petrollerinin de işletme hakkını daha evvelden elinde bulunduran İngiltere, 1925’te Rıza Han’ın Şah olmasını sağlayarak İran petrollerinin de işletme imtiyazını aldı. Neticede bölge Anglo-Saksonların kontrolüne girdi.

                                                                                                                                                                                    

                    Büyük güçler (İngiltere, ABD, Fransa) Müslümanlara (Arap, Türk, Fars) ait coğrafya’da menfaatlerini ve kontrollerini sürdürebilmek için böl-parçala-ufala-yönet(ayır-buyur)politikasına göre, 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’yla Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan[2] kurulması öngörülüyordu. Böylece uluslararası bir antlaşmada ilk defa Kürdistan veya Kürt devletinin teşkilinden bahsedilmesiyle, Kürt sorunu, İtilâf Devletleri’nce diplomasinin gündemine sokularak, enternasyonalize edilmiş oldu.  Ancak, Mustafa Kemal Milli Mücadele ile Doğu Anadolu’da Kürdistan ve Ermenistan devletlerinin teşkiline imkân tanımadı. Bunun üzerine, Kürt sorunu ilerde tekrar açılmak üzere Emperyalist devletlerce rafa kaldırıldı ve ötelendi. Nitekim İngiltere ve Fransa, 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1929–1930 Ağrı İsyanı, 1937 Dersim İsyanı gibi isyanları tahrik ederek, Kürt sorununu diplomasinin de ötesine taşımak ve fiili durum yaratmak istemişlerse de başarılı olamamışlardır. Zira bu tür isyanlara Kürt halkının tamamı iştirak etmediğinden,  bazen bir vilayetin, bazen bir-iki kazanın, bazen de bir–iki veya üç aşiretin sınırları içinde kalmıştır. Dolayısıyla hiçbir zaman milli veya genel bir karaktere dönüşmemiştir. Anadolu’da sonuç alınamaması üzerine, Büyük devletler petrol kaynaklarına sahip İslâm dünyasını kontrol edebilmek için de atlama tahtası veya üs olarak kullanmak üzere, 1926’da Hıristiyan ağırlıklı Lübnan, 1923’te Ürdün, 1948’de Musevi İsrail devletlerini ve daha sonra da Körfez devletçiklerini (Kuveyt, Bahreyn, Katar, Omman gibi emirlikler) yarattılar. Bu statü,  1990’da Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesine kadar devam etti.

         

                    1990’da Sovyetlerin dağılması ile ABD, hem önemli bir ideolojik-askeri rakipten ve tehditten kurtulmuş hem de tek süper güç haline gelmiştir. ABD gibi dünya hâkimiyetine oynayan süper bir gücün dünyadaki enerji kaynaklarına ya sahip olmayı ya da kontrolü altında bulundurmayı isteyeceği muhakkaktır. Nitekim 1990’dan itibaren petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol altında bulundurma politikası ve kavgası ön plana çıktı. Dünya enerji kaynaklarının yüzde 60–65’i, Hazar Havzasında, Kerkük-Musul çevresinde, Basra Körfez bölgesinde ve Müslüman ülkelerin(Arap devletleri, İran ve Türk devletleri: Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan) elinde bulunmakta idi.  Bu durum karşısında Türklerin, Arapların ve İran’ın gelecekte potansiyel tehdit oluşturmaları kuvvetle muhtemeldir değerlendirmesini yapan Washington tehdidi önleyici harp teorisine göre, bir taraftan siyasi, mali ve diplomatik alanda baskıcı tedbirler alırken, öbür taraftan da, silahlı-askeri saldırıya geçti. Tehdidi önleyici ve geleceğe dönük bu tedbirlerin amaçları şu şekilde sıralanabilir:

         

                    1-Yakın ve Orta Doğu’daki Müslüman milletlerin, halkların ve devletlerin(Türk-Arap-Fars)            ABD’ye, AB’ye ve İsrail’e karşı her hangi bir dayanışma ve işbirliği yapmalarına mani olmak,

         

                    2-Arap devletleri arasında ABD, AB ve İsrail’e karşı muhtemel dayanışmayı ve birliği önlemek,    

                           

                    3-Milli devletler dönemi aşılmıştır diyerek, bölgede az çok kuvvetli ve tehdit oluşturabilecek       Türkiye, İran, Irak gibi milli–üniter devletleri etnik ve mezhebi farklılıkları kullanarak bölmek,

         

                    4-Türk devletleri arasında iş birliğini engellemek ve Türkiye ile diğer Türk devletlerinin     bağlarını coğrafya üzerinden koparmak,

         

                    5-Türkiye ile İran arasına Kürt devleti koyarak,  hem iki ülkenin karadan bağlantısını kesmek        hem de Kafkasya-Basra Körfezi arasında bir koridorun açılmasını temin etmek, 

         

                    6-Kürtlerle Ermenileri komşu yaparak, Türkiye’ye karşı ortak hareket etmelerini sağlamak,

         

                    7-Ortadoğu’da ve Kafkasya’da ABD ve Avrupa’nın üssü veya müstahkem mevkisi       durumunda olan İsrail, Lübnan, Gürcistan, Ermenistan, Emirlikler, hatta Yunanistan gibi      “vasıta devletleri” korumak, kollamak ve kullanmak,

         

                    8-1990’da Sovyet tehdidi sona erince Sevr’den beri unuttukları ve Türkiye-İran-Irak üçgeninde     bulunan Müslüman Kürtleri, çeşitli vaatlerle ikna ederek bu üç Müslüman devlete karşı         özellikle Türkiye ve Irak’a karşı kullanmaktır.

         

                    Bu sonuncu maddenin hedefi Hazar Havzası-Güney Kafkasya ile Basra-Irak Havzası arasında ABD’ye sadık ve daima ona muhtaç ve onun himayesinde kukla küçük devletçikler üzerinden (Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını da “bay pas” eden)bir koridor oluşturmaktır. Bu koridorun güney ayağı yani Irak kısmı Barzani-Talabani’nin liderliğindeki Kürt aşiretleri ve Araplar arasındaki mezhep(Şii-Sünni)  farklılıkları kullanılarak, ABD ordusu tarafından tamamlandı. ABD’ye sadakatle bağlı Hıristiyan Gürcistan ve Ermenistan vasıtasıyla da bu koridorun Güney Kafkasya kısmı zaten bitirilmişti. Günümüzde, koridorun Ermenistan-Irak’ın kuzeyindeki Muhtar Kürt bölgesi arasında kalan Doğu Anadolu ayağının inşaatı üç taşeron firmaya yani Ermenilere, PKK ve Barzani’ye, müteahhitliğini yapan ABD ve AB tarafından ihale edilmişe benziyor. 1920’de Kürtlere kâğıt üzerinde devlet vaat eden Sevr Antlaşması’ndan günümüze kadar, emperyalist Batılı güçlerin kafasında Kürtlere nasıl bir rol verilmesi gerektiği sorunu daima var ola gelmiştir. Nihayet, 1990’da Doğu Bloğunun ortadan kalkmasıyla ABD ve AB,  önce Irak Kürtleri için, tıpkı 1948’de Yahudiler için kurdukları İsrail devleti gibi, Barzani başkanlığında muhtar bir yönetim teşkil edilerek, kendilerine de jandarmalık rolünü vermeyi uygun bulmuşlardır. Böylece, siyasi anlamda bir Kürt sorunu Batılı güçler tarafından yaratılmış ve uluslararası politika gündemine sokulmuş oldu.

         

         


        


        

         Prof. Dr.

        [1] Kodaman Bayram,”Osmanlı Devrinde Doğu Anadolu’nun İdari Durumu” Sultan II. Abdulhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara,1987,ss.5-20


        

         

        [2]Şimşir Bilâl N., Kürtçülük,1787–1923,İstanbul,2007,ss.425–432


Türk Yurdu Nisan 2010
Türk Yurdu Nisan 2010
Nisan 2010 - Yıl 99 - Sayı 272

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele