Selçuk İçin...

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        Onu nerede ve hangi vesile ile tanıdığıma ve kimler tarafından tanıştırıldığıma dair bir başlangıç noktası hatırlamıyorum. Doksanlı yılların başıdır. Türk Yurdu dergisinin Ankara’daki ilk yıllarıdır. Zihnimdeki mekânda Serdar Sağlam ile birlikte Selçuk Oksal’a dair resimler ve hikâyeler uçuşmaktadır.

         

        Selçuk ile sanki hep tanışıyor gibisinizdir. Bu hissi muhatabında uyandıran, içinin yüzüne vuran samimiyeti, o ufacık yüzünün büyükçe bölümünü işgal eden bıyıklarının verdiği sevimli görüntü ve her an gülmeye ve güldürmeye hazır muzip bakışlarıdır. Tıpkı teravih namazlarında arkada saf tutan çocukları, yaptığı kaş göz hareketleriyle kıkır kıkır güldüren ve cemaatin ok gibi fırlayan sert bakışlarına hedef olan muzır çocukların bakışları…

         

        Cemaatin bu azarlayıcı bakışlarını Selçuk Oksal ve Serdar Sağlam ile birlikte iken de, sonradan da hissettim ve hâlâ hissediyorum.

         

        Doksanlı yıllar... Ankara’ya yerleşeli bir-iki yıl olmuş. Türk Yurdu dergisi çevresinde canlı bir fikir ortamı meydana gelmekte... Selçuk ile galiba burada, Serdar vasıtası ile tanışıyorum. Dediğim gibi Selçuk’u sanki yıllardır tanıyor gibiyim. Aslında bir tarafı ile doğrudur. Selçuk Oksal ve Serdar Sağlam’la aynı mizah dergilerinde karikatürlerimiz yayımlandı: 1977’de (on beş yaşımda iken) Çaylak dergisinde ve 1979’da Hoca Nasreddin’de… Ne var ki onların sadece imzalarını tanıyordum, kendilerini değil.

         

        Türk Yurdu dergisinde gelişen ve sonrasında dostluğa doğru evrilen bu doğal arkadaşlık ortamında, Serdar sayesinde ben yeniden uzun zaman önce terk ettiğim çizerlik serüvenine geri dönmüştüm. Aynı şekilde Selçuk Oksal da mizahi yazılarına… Sonra çizerlik, içimde bir özlem bırakarak (galiba) terk etti beni. Sanıyorum Selçuk’da da öyle oldu. Sanıyorum diyorum, çünkü bu durumu pek konuşamadık. Nasıl bir doğallıkla tanıştı isek, öylesine bir doğallıkla kendi dünyalarımıza çekildik. Hayat memat koşuşturmacasına kapılan yetişkin adamların dünyasına; teravih namazında ön safta yer tutan ve arkada kıkırdaşan çocuklara sert ve kızgın bakışlar fırlatan büyük adamların dünyasına… Sonrası da öylece, kendiliğinden bir ayrılış oldu. Cep telefonu trafiği ve e-mail teknolojisinin henüz yeni başladığı bir ara dönemdi velhasıl. Facebook hiç yoktu. Kopuverdik.  Gerçi tam bir kopuş sayılmazdı. Ona ilişkin haberleri Serdar Sağlam’dan alıyordum. Emekli olduğunu, Denizli’ye yerleştiğini… Serdar ile buluştuğumuz zamanlarda, biri felsefe diğeri sosyoloji sahasında akademisyen olan iki karikatürcü olarak Selçuk’u yâd ettik hep. O mizahın hem yazıcısı hem de çizicisi idi. Ama özellikle yazarlığını konuşurduk; bizim fikir ve kültür dünyamızda çok ama çok eksikliği hissedilen mizah yazarlığı ve hikâyeciliğini… Adına ve adımıza ah-vah ettiğimiz bir durumdu bu.

         

        Serdar Sağlam’ın ne düşündüğünü bilmiyorum. O hâlâ çizmeye devam ediyor. Bilim adamı kimliği ondan karikatürü geri almadı. Türk Yurdu dergisinin her sayısında karikatürleri yayımlanıyor. Uzun zamandır karikatür çizmeyen Hakan Poyraz’ı yeniden çizmeye teşvik için yaptığı gayretin aynısını Selçuk Oksal için yaptığını da zannediyordum.

         

        Doksanlı yıllar… Bir gayretle Türk Yurdu ve Milli Kültür dergisinde yeniden karikatür çiziyor, mizah yazıları yazıyoruz. Bunda Çağatay Özdemir’in ve Ümit Yaşar Gözüm’ün katkısı büyük. Selçuk’un hikâyeleri Türk Yurdu’nda yeniden yayımlanıyor. Lakin bu dünyada mizah üretimde bulunmak bir lüks, bir fazlalık... Selçuk’un Türk Yurdu’nda  (Haziran, 1991) yayımlanan “Evlat Dediğin” adlı hikâyesinde olduğu gibi “evlâdüıyal” için ciddi işlerle uğraşmak gerekiyor. Büyük adam olmak için bu şart!

         

        (Fakültede öğrencilik yıllarımda bir fikir dergisi projesinde yer alıyorum. Bir yayınevi bize destek veriyor. Yazarların çoğu üniversite öğrencisi… Ben karikatürlerimle destek vereceğim. Şu an o da profesör olan bir arkadaş itiraz ediyor: “Bu bir fikir dergisi olacaksa karikatür gibi gayrı ciddi şeylerin dergide işi ne?” Bizim fikir dünyamızda mizahın işi ne?)

         

        Selçuk, güçlü bir mizah duygusuna sahipti. Fakat onun mizahı akıl oyunları üzerinden ilerleyen kurnaz bir mizah değildi. Zekâ pırıltılarından ziyade, insani hissedişler vardı yazdıklarında. Bu yönüyle naifti belki. Biçimsel açıdan eksik bile bulunabilirdi. Ama içinin yüzüne vuran samimiyeti ve bakışlarındaki muziplik onun hikâyelerine yansımıştı. Yayımlanan hikâyelerine bakıldığında (1990–1992 yılları arasında Türk Yurdu) bu durum net olarak görülür. Hikâyelerindeki naif yan, onun masum ve muzip tarafından gelmektedir. Eğer mesleğini mizah yazarı olarak sürdürme şans ve lüksüne sahip olsaydı, ticaret lisesinden emekli bu öğretmen, ünlü bir mizah ustası olacaktı belki ama hikâyelerindeki o naif yanı da profesyonelleşme adına kaybedecektik.

         

        Selçuk Oksal’ın kısa mizahi hikâyelerinde, sokaktaki adamın gündelik hayatı vardır. Aynı zamanda büyük hikâyelerle büyük bir dalga geçiş… Sülükya veya Hınzıristan gibi devlet isimleri; “Tavuk ve Yumurta Bakanlığı” gibi bürokratik kurum adları ve Borazantina radyosunda General Jartiyer’in tutuklandığı haberi buna örnektir.. Genel müdürüne: “Şöyle şöyle, böyle böyle yapın, şunları şunları, bunları bunları getirin” diyen müsteşar ve bütün diyalogu “Falanca ile filancayı, falan filan yere gönderdim; öyledir, böyledir, şöyledir” olan müdür de bu kabildendir. Ve sonra trajik insan durumu… Kan davalısını bekleyen ve ağız tadıyla (artık) ölmek isteyen kurbanın durumu da, ebeveyni ad verirken kararsız kaldığı için adsız kalan çocuğun durumu da böyledir.

         

        “Evlat Dediğin” adlı hikâyede bir emlak komisyoncusunun çocuklarını kurtarma için nasıl fedakârlıklar yaptığı anlatılır. Resim yarışmalarında aldığı derecelerle geleceğin ressamı olacak olan oğlunu çay ocağına çırak veren baba, başarılı ve yine bol ödüllü müzisyen ortanca oğluna da boya sandığı alarak boyacı yapar. Hikâye yarışmasında birinci olan yazar olma hevesindeki küçük oğlan ise babasının destek ve gayretiyle artık hamaldır. Babanın içi huzurlu, gönlü rahattır. Nasıl olmasın ki! Ressam, müzisyen ve yazar olsalardı açlıktan nefesi kokacak olan evlatlar, artık gerçek bir meslek sahibi olmuşlardır. Evlatlar babalarının sözünü dinleyip öğüdünü tutmuş, zamanla işleri ilerlemiş ve hayatları kurtulmuştur. Sonrasında hayali ihracat, bankerlik ve konut kooperatifleri derken köşeyi dönmüşlerdir. Olayı bize nakleden yazarın kafası dank etmiştir: Bir sürü para döküp resim ve müzik kursuna gönderdiği oğluna bir ayakkabı boyası sandığı alarak onu girdiği çıkmaz yoldan kurtarılacaktır. Selçuk Oksal’ın hikâyelerinde seksenli ve doksanlı yıllarının kabuk değiştiren Türkiye’si de bu manada görünmektedir aslında.

         

        Selçuk, bugün hikâye yazsaydı neyi yazardı? Bunu artık öğrenemeyeceğiz. Ama onun ölüm haberini kendisinden aldığım Serdar Sağlam ile buluştuğumuzda, büyük bir ihtimalle bunları konuşuyor olacağız.

         

        Hoşça kal sevgili dostum. Mekânın cennet olsun!

         

         


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele