Üsküp’te Yüz Yıl Sonra “Yıldız”ı Yeniden Okumak

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        İnsanları çevresinde toplaması, kişilere okuma sevgisini kazandırması ve farklı düşüncelerin tartışılmasına zemin hazırlaması, bu düşüncelerin toplumun geniş bir kesimine yayılmasına imkân sunması gibi özellikleri dolayısıyla “mekteplerin uzak bir gelecek için hazırladığı ocağı” tutuşturan[1] gazetelerin sayıları II. Meşrûtiyet’in ilanı ile birlikte birden bire artmıştır.[2] Bu tarihe kadar Türk fikir hayatına olduğu kadar edebiyatımıza da birçok yeniliğin girmesine vesile olan gazeteler, Türkçe’nin sadeleşmesine ve yazı dili olarak kullanılmasına katkıda bulunmuştur.

         

        Yıldız, bu yoğun hareketliliğinin içine II. Meşrûtiyet’in ilanından hemen sonra giren bir gazetedir. 15 Şubat 1325 tarihinde Üsküp’te, kendi deyişleriyle “Kosova’nın şâhikalarında” seslerini duyurmak isteyen bir grup genç aydın; yazılarıyla, şiirleriyle hem yaşadıkları döneme hem de bugüne fikirlerinin aydınlığından, duygularının yoğunluğundan, Türkçe’lerinin temizliğinden izler bırakmışlardır.

         

        Gazeteyi çıkaranlar “Başlangıç” yazılarında neden Yıldız gibi bir gazete yayınladıklarını, inançlarını ve niyetlerini ifade ederler. Yıldız muharrirleri için bu yaptıkları değersiz, küçük bir iştir; bununla birlikte bu işin “vatanını ana, devletini baba, milletini kardeş bilen her Osmanlı”nın yapması gereken bir vazife olduğunun da bilincindedirler. Yüzyıllar boyunca her Türk’ün kutsal saydığı “vatan, devlet ve millet” gibi değerlerin, bu gençler için de vazgeçilmez derecede kıymetli olduğunu görebiliyoruz bu yazıda. Yıldız’ı neşretmeye “yeltenen” bu gençler vatana bağlılığın, devlete sadakatin ve millete hizmetin “şeref” ve “haysiyet” meselesi olduğunun ve bu değerlerin de boş sözlerle değil çalışarak kazanılacağının farkındadırlar.[3] Sabri Cemil’in Batılı bir yazardan iktibas ettiği Yüz Sene Sonra başlıklı yazıda bu gençlerin arzuladıkları dünyanın tasviri vardır. Bu dünyanın geleceği nokta şöyledir: “Hükümetler arasındaki hududlar kalkmış, gümrükler kaldırılmış, akvâm beyninde cünd kalmamış, cenk yok, kan dökmek yok. Bütün insanlar saadet-i umûmiye içinde kardeş olmuş. Herkes yekdiğerini seviyor. Bütün yürekler, canlı bir hiss-i şefkâtle çarpıyor, bütün fikirler keskin bir kuvve-i metânetle yaşıyor”[4] 2009’da, yani bu yazı Yıldız’da yayınlandıktan yüz sene sonra, devletler arasındaki sınırlar kalkmamış, savaşlar bitmemiş, bütün insanlar kardeş olmamış da olsa, böyle bir dünya uğruna çalışan “idealist” gençlerin gayretlerini görmek, bugünün yazarlarına önemli dersler verecektir.

         

        Yıldız’ı yayınlayan gençlerin hedeflerini yansıtan “Başlangıç” yazılarından da anlaşılacağı üzere gazete; dil, kültür, edebiyat gibi hayatın her alanıyla ilgilenecek ve halkı bu alanlarda aydınlatmaya çalışacaktır. İsmail Eren Yıldız’la ilgili yazısında Yıldız’ın Üsküp’te 1908-1912 yılları arasında faaliyet göstermiş olan Şübbân-ı Vatan adlı derneğin yayın organı olduğunu belirtir.[5] Gazetenin 48. sayısında yayınlanan kısa bir yazıdan anladığımız kadarıyla Şübbân-ı Vatan Kulübü İttihad ve Terakkî cemiyeti ile birlikte Yıldız’ın yayınlanmasında büyük katkıları olan bir dernektir. Üsküp’te bu dönemde farklı dini inançlara mensup gençlerin kurduğu cemiyetler, kulüpler de vardır.[6] 

         

        Şübbân-ı Vatan Kulübü’nün kurucularının birçok konuda olduğu gibi özellikle eğitim-öğretim hakkındaki düşüncelerinin halka aktarılmasında Yıldız’ın önemli işlevi olmuştur. İlk sayısı 15 Şubat 1324 tarihinde çıkan gazete; ancak 47 sayı olarak yayınlanabilmiştir.[7]    

         

         

        Türkçe’nin Sadeleştirilmesi Meselesi

         

         

        Yıldız yazarlarının en belirgin özelliklerinden birisi, Türkçe’nin kullanımına gösterdikleri özendir. Sabri Cemil, Safvet Örfî, Sadi Efendi, Mehmet Zeki, Mustafa Şekip gibi yazarlar yazılarında dilde sadeleşmenin gerekliliği, edebiyatın toplumun aydınlanması için bir vasıta olarak kullanılması konularını işlemişlerdir.

         

        Sadi Efendi Yıldız’da Türklüğü “milliyetçilik” bağlamında ele alır; Türklük, Türkçe gibi kavramların önemini yazılarında vurgular. Bir yazısında Türk adının nereden geldiği, Türklerin nasıl kahraman bir millet oldukları, kurdukları devletlerin gücü; Osmanlı’nın dünya tarihindeki yeri ve önemi ve böyle bir ulusun ferdi olmanın gururu konularına değinir: “Biz bu Osmanlı Türkleri’nden olduğumuz için Osmanlı tarihini seve seve okuruz. Her okuşuyumuzda yüreklerimizde bir kaynar kanın oynaştığını duyar gibi oluruz. Seviniriz; imreniriz, bu tatlı sevinç bizim damarlarımızda oynaşan, kabaran, Osmanlılık, Türklük’ün kanının kendi soyuna çekmesinden ileri gelir.”[8]  Sadi Efendi bu yazısına “Türk Sadi” imzasını atmıştır. Yazının devamında soy ve sop gibi konuların kişilere ana dilleriyle anlatılması gerektiğini savunan Sadi Efendi Türkçe’nin atalardan kalan en önemli miras olduğunu, Türkçe kelimeler kullanılmazsa dilin unutulacağını, dil ile millet sevgisi arasında önemli bir bağ bulunduğunu ifade eder. Sadi Efendi bunlara ilave olarak Yıldız yazarlarından bazılarının da dile getirdiği gibi Türkçe’ye Arapça, Farsça ve başka yabancı dillerden geçen kelimelerin dilimizi bozduğunu söyler.[9] Yazının sonunda Türkçenin yaşaması ve geliştirilmesi için yaptığı çalışmaları anlatır ve Türkçe’de kullanılan bazı yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını örnek olarak verir:

         

        “Bize ana dilimiz olan Türkçe’miz gittikçe bizden uzaklaşmakta, yavaş yavaş unutulmakta bulunuyor. Bari ana dilimizle elimizde bir tarihimiz olsun diye bunu yazmaya özendim. Uğraştım. Bilmediklerimi eski Türkler’e, Yörükler’e sorup öğrenmekten çekinmedim.  Tarih yazılmış bulundu. Ancak benim istediğim gibi olamadı. Yalnız böyle bir çığır açılmasına yardımı olursa ne mutlu!

         

        Başlangıcımızdaki Öz Türkçelerin Karşılığı!

        Epsem-Lâl olmak- hayret etmek.

        Tanık-şahid

        Gözgü-Ayine

        Sin-Mezar

        Koşun-Asker, Çeri.

        Uçmak-Cennet, Firdevs.

        Dilmaç-Tercüman

        Durakça-Dünya.[10]

         

         

        Vilayet Maarif Müdürü Abdullah Selim Bey “Açık Yazalım” başlıklı yazısında “hep havâs denilen ileri gelenler için yazmayalım, biraz da avâm namı verilen çarşı pazar, esnaf takımını düşünelim.” der.  Ona göre işçiler, çiftçiler, askerler de okumak ve okuduklarını anlamak hakkına sahiptirler. Onlar için de kütüphanelerde “açık” bir dille yazılmış kitaplar bulunmalıdır. Çünkü okumak, anlamak ve düşünmek insanlara hayatları boyunca bilgiyi, dolayısıyla seçme hakkını kazandırır. İnsanları aydınlatmak, cehaletten uzaklaştırmak ülkenin kalkınmasına, yol açacaktır. Bütün bu nedenlerden dolayı Türkçe kelimeler kullanılmalı ve okuma yazma toplumun her sınıfına öğretilmelidir.[11]  Abdullah Selim Farsça ve Arapça sözcüklerinin çok fazla kullanılmasının Türkçe’ye zarar verdiğini savunur. Ona göre bu kelimeler dilden temizlenmeli, farklı coğrafyalarda yaşayan farklı kültürlere sahip olan halkın ihtiyaçlarına uygun kitaplar hazırlanmalıdır.[12] 

         

        Safvet Örfî de, Türkçe’ye sahip çıkma konusunda ısrarlıdır. Türkçe sözcüklerin kullanılması gerekliliğini yazısında vurgular. Türk milletinin fertleri olarak öncelikle “milliyetimizi, lisân-ı milliyemizi” muhafaza etmemiz gerektiğini belirten yazar, bunları muhafazaya fazla önem vermediğimizden yakınır. Türkçe kelimeleri kullanmamayı, kelimeleri değiştirmeyi ve onların yerine yabancı kelimeleri kullanmayı bu ihmale delil olarak gösterir. Bununla birlikte, bir yandan Arapça ve Farsça’dan alınan kelimeler kullanılmamaya çalışılırken diğer yandan onların yerine “ecnebî” kelimelerin kullanılması yapılan hatanın devam etmesine neden olmaktadır.[13]

         

        Mehmet Zeki’nin’ ‘Lisan ve Edebiyat’ başlıklı yazısına baktığımızda Türkçe’nin sadeleştirilmesi, Türk dilinin ve edebiyatının önemi gibi konuların, Süleyman Nazif ve diğer edebiyatçıların görüşlerinin, Üsküp ve çevresindeki aydınlar tarafından takip edildiğini görebiliyoruz. Süleyman Nazif’in edebiyat hususundaki görüşlerine yer verdikten sonra Mehmet Zeki kendi fikirlerini aktarır. Ona göre Türkçe birçok yönden ıslaha muhtaçtır. Bu ıslahın ilk adımı “hurufâtımızda bazı ta’dîlât”ın yapılmasıdır. İkinci adım ise  “sarf ve nahiv” kurallarında önemli değişiklikler yapmak ve Türkçe’ye girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin Türk dilinin kurallarına uygun bir biçimde yeniden gözden geçirmektir. Türkçenin sadeleşmesinde atılacak bu iki adımdan sonra üçüncü adım olarak edebiyatımızın ıslahı meselesini ele alan yazar bu hususun da çok önemli olduğunu vurgular. Burada ilginç olan nokta Türkçenin sadeleşmesi konusuna her kesimden insanın fikirleriyle katkıda bulunmak istemesidir. Doyran Mal Müdürü Mehmed Zeki’nin Türkçenin sadeleştirilmesi konusundaki görüşleri bu konudaki hassasiyeti göstermesi bakımından önem arzeder.

         

        Üsküp Darülmuallimin müdürlüğü görevinde bulunan Sabri Cemil de Yıldız’da ‘Lisanımız Sadeleşmelidir’ başlıklı yazısı ile bu düşünce hareketine katılan yazarlardandır. Sabri Cemil yazısında, Türkçe’nin sadeleştirilmesi ile ilgili tartışmaların içeriği hakkında bilgiler verir. Tartışmaların bir tarafında aydınlar Türkçe’nin belli bir olgunluk seviyesine ulaştığını, bu seviyenin bırakılıp da “avâm”ın seviyesine indirilmemesi gerektiğini savunmaktadırlar. Diğer tarafta ise muhalifler, belirli bir azınlık zümre için otuz milyon nüfusa sahip olan halkı göz ardı eden bir Türkçe’nin, yani “havâs”a yönelik bir dilin yeterli olmadığını düşünürler. Sabri Cemil’e göre tartışma dilin tasfiyesi değil de birleştirilmesi çerçevesinde meydana gelmektedir. Yazara göre dilde ayrılık değil birlik önemlidir. Bu nedenle aydınların dil hususunda “ittihad”tan yana olmaları gerekir. Çünkü dil gerek “avâm”a gerekse “havâs”a yönelik olsun ikisinde de kendilerine özgü zenginlikler vardır. Önemli olan bu zenginlikleri bir araya getirebilmektir.

         

        Sabri Cemil’in özellikle üzerinde durduğu bir konu ise çocuklara yönelik bir dilin oluşturulmasıdır. Balkanlar’da “çocuklara yönelik edebiyatın”, çocuk eğitimi faaliyetlerinin gelişmesinin öncülerinden olan Sabri Cemil edebiyatın gelişme şartlarını, dilin toplum içinde her kesime hitabetmesine bağlamaktadır. [14]

         

        Türkçenin sadeleştirilmesi, doğru öğrenilip öğretilmesi konularının 1910’lu yıllarda yayınlanan Yıldız gazetesinde tartışılması, bu konularda yeni fikirler öne sürülmesi, İstanbul, Selanik, İzmir gibi şehirlerde neşredilen dönemin önemli gazetelerinde tartışılan konuların buradaki aydınlarca da değerlendirilmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.

         

        Yıldız’ın yayınlanma amaçlarından birisi de halkın aydınlatılmasıdır. Bunun yolu eğitim öğretim faaliyetlerinden geçer. Yazarlar eğitimin sağlıklı bir biçimde yapılabilmesi için öncelikle mekânların yeterli olması gerektiği konusu üzerinde dururlar. Dinleri, dilleri ne olursa olsun her insanın eğitilmeye ihtiyacı vardır. Eğitim konusunda Türk milletinin geniş hoşgörüsüne Köy Mektepleri adlı yazıda şahit oluruz. Bu yazıda Müslüman, Hristiyan, Musevi demeden insanların ihtiyacına göre okulların inşa edilmesi ve bu okullara öğretmen tayin edilmesi konusuna gösterilen özeni görebiliriz:

         

        “ 1.Ahâli-yi İslam veyahut hepsi Hristiyan veya Musevi iki yüz nüfus olan bir köyde bir mektep açılacak.

        2.Bir köyde İslam ve Hristiyan ahali olup da bunların nüfusu ikişer yüz kişi olursa her birine birer mektep açılacak.

        3.Bir köyde İslam veya Hristiyan ayrı ayrı iki yüz nüfustan az olur da yarım saat uzakta bulunan köyün nüfusuyla beraber iki yüze dolarsa her iki köy için bir mektep açılacak.

        4.Eğer bir köyün nüfusu iki yüzden aşağı olur yarım saatlik bir mesafede diğer bir köy bulunmazsa böyle köyler için nüfusuna göre nöbetle okutturulmak üzere seyyar yani her iki köye gitmek üzere gezginci hocalar tayin olunacak.

        5.Göçebe ve seyyar aşiretler için onlarla beraber dolaşmak üzere gezginci hocalar tayin edilecek.”[15]

         

         

        Kısa Hikâyeler

         

         

        Türkçe’nin sadeleşmesi konusunda gayret eden Yıldız yazarlarının sade Türkçe ile oluşturdukları metinlerin yanı sıra “Kısa Hikâye” olarak adlandırabileceğimiz metinlerde dilde sadeliğe özenden çok Servet-i Fünûn Dönemi’nin “sanatkârane üslûbunun” etkisini görmekteyiz. Tabiatın güzelliği, baharın gelişi ile tabiattaki değişimler bu hikâyelerin asli konularındandır. Bu hikâyelerin çoğunluğu öğrenciler tarafından yazılmıştır. Sonraları bir şair olarak ünlenecek olan Enis Behiç(Koryürek)’in Kirli Dudaklar adlı hikâyesi de bu özellikleri taşıyan bir metindir.[16] Gerçek ile hayal, tasavvur ile tahayyül dünyasının içinde yaşayan kahramanların gördüğü, “mahzun”, “zavallı” “sefil” insanların hâlleri kısaca tasvir edilir birçok hikâyede. Bu özellik de yukarıda belirttiğimiz gibi Servet-i Fünûn üslubunun yansıması olarak değerlendirilebilir.[17]  Bunların yanında, Yıldız sütunlarında, “halk diline” yakın, sıradan bir insanın okuduğunda anlayabileceği hikâyeler de vardır.      

         

         

        Sosyal Konular

         

         

        Başyazıda belirttikleri amaca uygun olarak, gerek gazetenin kurucuları gerekse gazeteye dışarıdan yazı gönderenler yazılarında vatan sevgisi, askerlik, toplumun gelişip güçlenmesi için bireysel olarak yapılması gerekenler gibi konulara ellerinden geldiği kadar çok yer vermeye çalışmışlardır.

         

        Mehmet Muharrem ‘Vatana Muhabbet’ başlıklı yazısında sıradan insanlara, köylülere seslenir. İçinden gelenleri temiz bir Türkçe ile ifade eden yazar insanların vatanlarını neden sevmesi gerektiği konusunda örnekler verir. Ona göre insanlar yaşamak için ihtiyaç duydukları her türlü şeyi vatanlarından karşılarlar. Vatan evdir, vatan sıcak bir ‘kulübe’dir, vatan ‘ana’dır, ‘toprak’tır. Bu vatan toprakları üzerinde herkesin ‘kardeşçe’ yaşaması gereklidir. Vatan olmazsa ne insanları koruyacak evleri, ne yiyecek yemekleri, ne giyecek elbiseleri kısacası yaşamaları için gerekli olan hiçbir şey olmayacaktır. Vatan sayesinde ‘düğün’, ‘cünbüş’ yapılabilmektedir. Vatan sayesinde tabiat cenneti andırır, insanlar vatan sayesinde mutlu ve huzurlu olurlar. İşte bütün bu nedenlerden dolayı ‘vatan sevgisi’ çok önemlidir.[18] Yazarın üzerinde durduğu problemlerden biri de gençlerin kötü alışkanlığı olan kumardır. Kumar oynamak toplumu içten içe yıkan kötü bir alışkanlıktır. Eğer önüne geçilmezse kumar, gençliğe ve dolayısıyla halka büyük zararlar verecektir. [19]

         

        Yıldız’da; Üsküp’te Hıdırellez adetleri, Hıdırellez kutlamaları için şehrin yakınlarında bulunan mesire yerlerine yapılan geziler, Hıdırellez gününe has hazırlanan yemekler, çocuklar arasında oynanan oyunların anlatıldığı gezi yazısı türünde metinler de vardır. Bu gezi yazılarının yanı sıra, Salih Âsım’ın Avrupa seyahatini anlattığı mektupları, dönemin Macaristan devleti hakkında bilgiler vermesi bakımından önemlidir. Mektuplarında Üsküp’ten hareket ettikten sonra yol boyunca gördüklerini, yaşadıklarını ayrıntılı biçimde anlatan yazar Macaristan’ın gelişmiş bir ülke olduğunu, gelişmişliğinin göstergelerinin ise ziraatte, sanayide ve daha birçok alanda ortaya koyduğu eserlerde görülebileceğini ifade eder. [20]  

         

         

         


        


        

         

        [1] Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İÜ Yayınları, İstanbul, 1956, s. 225.


        

        [2] Hasan Duman, Başlangıcından Harf Devrimine Kadar Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri Bibliyografyası ve Toplu Kataloğu , Cilt 1, Ankara, 2001, s.10.


        

        [3] Sayı 1, 15 Şubat 1324.


        

        [4] Sabri Cemil, Yüz Sene Sonra, Sayı 48, 21 Şubat 1325.


        

        [5] İsmail Eren, Türk Dünyası Mecmuası, Sayı 14, İstanbul, 1969.


        

        [6] İsmail Eren yazısında, Üsküp’te Arnavut, Bulgar ve Sırp gençlerinin kurduğu kulüplerden bahseder. Yıldız’ın 29’uncu sayısında yayınlanan küçük bir haberden “Osmanlı Şübbân-ı Mûsevî Tahsil ve Terakkî Kulübü”nün de var olduğunu öğrenmekteyiz. Bu haberde kulübün “hayırlı işler” yaptığı belirtiliyor ve yaptıklarından dolayı kulüp üyeleri tebrik ediliyor.


        

        [7] İsmail Eren Yıldız’ın 42 sayı, Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat ise Yıldız’ın 48 sayı çıkarıldığını belirtmektedirler. Milli Kütüphane’de bulunan Yıldız nüshalarını incelediğimizde 15 Şubat 1324’te ilk sayısı basılan gazetenin 22 Teşrin-i Sânî 1325 tarihinde çıkan 38. nüshadan sonra (bize göre sehven yapılan bir yanlışlıkla) 29 Teşrin-i Sânî 1325 tarihinde çıkan nüshaya 39. sayı numarası verilmiştir. Gazetenin genellikle bir hafta aralıklarla çıktığı göz önünde bulundurulduğunda nüshaların bu tarih aralığında yanlış numaralandırılmış olduğu ortaya çıkmaktadır. 


        

        [8] Türk Sadi, Sayı 42, 27 Kânûn-ı Evvel 1325.


        

         


        

        [10]Türk Sadi, Sayı 42, 27 Kânûn-ı Evvel, 1325.


        

        [11] Abdullah Selim, Sayı 7, 29 Mart 1325.


        

        [12] Abdullah Selim, Sayı 8, 5 Nisan 1325.


        

        [13] Safvet Örfî, Sayı 15, 31 Mayıs 1325.


        

        [14] A.Sabri Cemil, Sayı.29, 20 Eylül 1325.


        

        [15] Köy Mektepleri, Sayı 13, 17 Mayıs 1325.


        

        [16] Enis Behiç, Kirli Dudaklar, Sayı 23, 2 Ağustos 1325.


        

        [17] Mehmet Kaplan Servet-i Fünun şairlerinden özellikle Tevfik Fikret’te Français Coppee etkisinin görüldüğünü bu etkinin de Coppee’nin “manzum hikâyelerinde” halktan kişilerin sıradan hayatlarını anlatması, bu nedenle çok okunmasına bağlanabileceğini belirtir. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1997.


        

        [18] Mehmet Muharrem, Yıldız, Sayı 2, 22 Şubat 1324.


        

        [19] Mehmet Muharrem, Sayı 8, 5 Nisan 1325.


        

        [20] Salih Âsım, Sayı 34, 1 Teşrin-i Sâni, 1325. 


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele