Türkiye Dışında Bir Anadolu Kaplanı: Harun Adıgüzel

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        Dünyanın birçok ülkesine ihracat yapan, Romanya, Macaristan ve Türkiye’de yatırımları olan Harun Adıgüzel, bu ülkelerin ve Türkiye’nin ekonomisini, dünya ekonomisi ve AB içindeki yerlerini, karşılaştırmalı olarak ve uygulamanın içinde birisi olarak yakından takip ediyor. Türkiye’nin gurur duyacağı sanayicilerinden olan Adıgüzel, eski tabiriyle bir fabrikatör.  Harun Adıgüzel, bir iş adamı, evli ve iki çocuklu. Anlattıkları bize ilginç geldi ve bunları kamuoyumuzla paylaşmak istedik.

         

         

        Türk Yurdu: İş hayatınıza ne zaman ve nasıl başladınız; ülke dışına nasıl çıktınız? Halen hangi ülkelere ihracat yapıyorsunuz?

         

         

         

        Beni ziyarete geldiğiniz ve benimle röportaj yaptığınız için sizlere teşekkür ediyorum. 1956 yılında Eskişehir’in Sarıcakaya İlçesi Beyyayla köyünde doğdum, ilkokulu orada okudum. Daha sonra Eskişehir’e geldik. Gazi Üniversitesi Makine Mühendisliği’ni bitirdim. Aslında köylü bir ailenin çocuğuyum. Ailemizde şimdiye kadar üniversiteyi bitiren ilk kişiyim. Daha sonra Almanya’ya gittim. Almanya’da doktora çalışmasına başladım. Hem okuyup hem de harçlığımı çıkarmak için küçük ölçekli ticarete başladım. Türkiye’den gömlek götürdüm, o zamanlar tekstil ürünleri uygundu. Daha sonra biraz gıda işi yaptım, bir de rulman konusunda yani Peugout parçaları satmaya başladım Almanya’ya. O tarihlerden sonra da ticarete karşı bir eğilimimiz oldu. Belki babamın da Eskişehir’e geldikten sonra bakkal olmasından kaynaklanan bir duygu olabilir. 1985 yılında Türkiye’ye geri döndüm. Türkiye’nin tek rulman fabrikası kurulmak üzere idi. O fabrikada satış mühendisi olarak göreve başladım daha sonra satış müdürü oldum daha sonra genel müdür yardımcısı oldum ve oradan ayrılarak 1996 yılında kendi şirketimi kurdum. Ve gene uluslararası rulman ticareti yapmaya başladım. Bunu yaparken dünyadaki bütün üreticileri ve satıcıları, zaten önceden çalıştığım için biliyordum. Mesela ABD’den alıp Çin’e, Çin’den alıp Fransa’ya satan uluslararası ticaret yapan bir şirketim oldu. Bunun merkezi Türkiye’ydi. 1998 yılında Romanya’da rulman fabrikasının özelleşmekte olduğunu biliyordum ve o ihaleye bir konsersiyumla beraber katıldım ve Türk grubu olarak onu 2000 yılında satın aldık. Fabrikanın yüzde 65’ini biz aldık, yüzde 35’i Romen tarafına aitti. Romen devleti özelleşecek bir şirketi “kupon sistemi” denen bir sistemle özelleştiriyor. Önce fabrikanın yüzde 15’ini borsaya açarak hisseleri borsada satıyor. Bu arada yüzde 20’sini de her Romen vatandaşına – bizdeki kimlik numarası gibi- bir hisse vererek 20 milyon Romen vatandaşına, özelleşecek fabrikalardan 1’er hisse vererek onları fabrikaya ortak ediyor. Romanya’da 5 bölge var. 5 bölgede bir kurum kurarak onlara da hisselerin takibini vermişler. Dolayısıyla yüzde 20’si Romen vatandaşlara ücretsiz olarak dağıtılmış ve onu kontrol eden bir kurum var. Yüzde 15’i de borsada. Dolayısıyla biz yüzde 65’ini borcuyla ve alacağıyla, işçi sayısı ile devraldık. Aldığımızda fabrikada 5.000 kişi çalışıyordu ve zarar eden bir fabrikaydı, teknolojisi biraz eskiydi. Tabii biz yetişme tarzımız olarak aceleci ve girişken olduğumuz için o fabrikayı aldıktan 6 ay sonra yani 2000 yılının haziran-temmuz ayından itibaren kar eder hale getirdik.  Bugüne kadar 100 milyon dolar civarında (daha önce hiç vergi vermiyordu) vergi (gelir vergisi vd.) verdik, hiçbir borcumuz yok ve 80 milyon dolar civarında da yeni yatırım yaptık. Teknolojiyi tamamen yeniledik. İşçi sayımız şu anda 2.000 civarında. Ciromuzda 100 milyon doların çok üzerine çıktı. Aldığımızda cirosu 20 milyon dolar civarındaydı. Hem ciroyu hem verimliliği arttırdık hem de kar eder hale getirdik. Böylece devlete vergi veren, istihdam sağlayan ve ihracat yapıp döviz getiren bir şirket haline getirdik fabrikayı. Aslında yurtdışında bir iş yapmak özellikle de bizim gibi bir sanayi işi yapmak çok zor. Genel olarak bakılınca Romanya’da da bizim gibi 1-2 tane sanayi fabrikası var, üretim yapan fabrikalar var. Onun dışındakiler genelde (yüzde 98 civarı) yabancı yatırımların servis ve finans sektörüne geldi. Dolayısıyla yaptığımız Romanya ve Avrupa için ve sermaye Türk sermayesi olduğu için çok önemli. Biz Romanya’daki fabrikayı devraldığımızda, Romanya AB’ye girmemişti. 2003 yılında serbest dolaşım hakkını aldılar, daha sonra 2006 yılında AB’ye tam girdiler. Dolayısıyla AB ülkesi şu anda. Biz aldığımız günden bu güne kadar Romanya’nın en başarılı özelleştirmesini yapmış olduk. Her sene bu konuda birincilikler, ödüller aldık. Ayrıca Romanya’nın en büyük sanayi yatırımıyız.

        Çünkü bizim ki direk yatırım. Ve dolayısıyla Romanya ve Türkiye için çok önemli bir ürün yaptığımız ortaya çıkıyor.

         

         

         

        Tabii AB’ye girer girmez Romanya’nın 4-5 milyon civarında çok iyi yetişmiş teknik elemanı yurtdışına çıktı. Dolayısıyla yetişmiş teknik eleman bulma açısından biz de bir müddet sıkıntı çektik. Daha sonra üniversitelerle işbirliği yaptık. Bize en yakın olanlardan Yaş Teknik Üniversitesi, Romanya’nın en eski üniversitelerinden biri, üniversitenin içinde bir tesis kurduk. Hem oradaki mühendislerin yetişmesi açısından onlara iş imkanı sağladık hem de araştırma geliştirme laboratuvarları kurduk. Onlara burs da vererek teknik eleman azlığını bu şekilde halletmiş olduk. Ama genel olarak baktığınızda, Romanya da bir (ilk gittiğimiz zamanlarda çok iyi elemanlar, iyi yetişmiş insanlar vardı) bunlar Romanya dışına çıkmış oldular ve önce büyük bir ferahlık oldu ve insanlar üretmeden yaşamaya başladılar tabii üretim azaldı bizim dışımızda Arçelik var (Arçelik’in almış olduğu bir buzdolabı fabrikası var).  Romanya’daki otomobil fabrikasını Renault aldı ve burayı da Türkiye’deki Renault yönetiyor. Dolayısıyla 3 tane büyük sanayi tesisi var, 3’ü de Türklere ait. Ve dolayısıyla şu anda Romanya sanayisinin amiral gemisi bu firmalar. Romanya gün geçtikçe sanayiden uzaklaşan ve servis, büyük alışveriş merkezleri ve bir miktar da organik tarıma yönelen bir hal aldı. Bu açıdan baktığınız zaman Romanya da, Romanya ve Türkiye için bizim fabrikamız çok önemli bir yer işgal ediyor ve şu anda fabrikanın işletmesinin yüzde 92 si bize geçti diğerleri sermaye aktarımına katılamadıkları için dolayısıyla yüzde yüzüne yakını Türk sermayesine Türk olan bir rulman fabrikası. Rulman çok önemli bir makine elemanı.

        Ağır bir yatırım gerektiriyor, bilgi birikimi ve tecrübe gerektiriyor. Ayrıca yüksek teknoloji gerektiriyor ve iyi yetişmiş insanlara ihtiyaç var. Bir ara Doğu Bloğu bunları yapmış ama –özellikle de Romanya doğu bloğunun rulman üssü olarak belirlenmiş ve 6 fabrikası vardı, bunların 3’ü kapandı, diğer 3’ünü de yabancılar aldı. En büyüğü bizim, biri ABD’lilerin küçük, bir de Japonların var o da daha küçük. Şu anda rulman sektörünü tamamen biz yönetiyoruz diyebilirim. Özelliği şundan geliyor. Bu ürün yüksek teknoloji gerektirdiği için katma değeri çok yüksek. 1 kg çeliği 1 dolara alıyorsanız, rulman haline getirdikten sonra 50 dolara satıyorsunuz. Yani katma değeri yüzde 5000. Bir malın 50 katı. Pamuk işi yapsaydınız, bir kg pamuğu 1 dolara alacaktınız, iplik haline getirip 2 dolara satacaktınız. Bu açıdan bakıldığında katma değeri o ülke için ve o teknolojiye sahip olanlar için çok önemli. Yani hem Romanya hem Türkiye için bu teknolojiye sahip olmak çok önemlidir. Ülke kalkınmasına ve ülkelerin stratejik yapılarına uygun olması gereken ve önemli bir yatırımdır. Dolayısıyla Romanya’daki fabrikayı aldıktan sonra ihracatımızı da genişlettik ve bugün dünyanın 80 ülkesine ihracat yapan bir hale geldik. Üretiminin yüzde 90’ının ihraç eden, yüzde 10’unu Romanya içinde satan bir durumdayız. Mamullerimiz son derece kaliteli ve dünyadaki büyük tesislerde aranan bir mamul. Dolayısıyla rulman konusunda dünyanın önemli bir tesisidir. Satış yaptığımız yerlerin başında ABD, Avrupa, Uzakdoğu, Hindistan, Çin, Singapur, Türkiye, Irak,İran yani 80 ülkeye ihracat yapan bir konumdayız. Daha sonra 1996 da bu teknolojiyi Türkiye ye de taşımaya karar verdik ve Türkiye’de yalnızca bir rulman fabrikası vardı. İkinci tesisi de biz Düzce’de kurduk. Düzce’deki Anadolu Rulman ART markasıyla 2006 yılında kurmaya başladık ve 2007 yılında çok kısa bir zaman zarfında şirketi üretim yapar hale getirdik,  2007 de deneme üretimi yapar hale getirdik. Yaklaşık 2 senedir, bu seneyle 3 sene olacak, Türkiye de hiç üretilmeyen “konik makaralı rulman” bir rulman türünü de üretmeye başladık. Düzce de 125 bin metrekarelik bir alanda fabrikamız üretime devam ediyor.  2008 yılında avrupaya Belçika, Finlandiya, Almanya gibi ülkelere ihracata başladık ve bugünde üretimimizin yüzde 30’unu ihraç ediyoruz, yüzde 70’ini iç piyasa da satıyoruz. Böylece Türkiye’de de yüksek teknoloji üreten, katma değeri yüksek bir fabrikayı kazandırmış olduk. Daha sonra 2007 yılının ortasında Macaristan’daki Daewoo Rulman fabrikasın (Kore sıkıntıya girince rulmandan çıkmaya karar verdi) satın aldık. MGM markasıyla genel olarak Avrupa'ya çalışıyoruz. Almanya (1. büyük müşteri), Brezilya vd ülkeler var. Üretiminin yüzde 97’sini ihraç ediyor, yüzde 3 ‘ünü iç piyasada satıyoruz. Böylece 3 tane rulman üreten tesisimiz var. Bizim esas konumuz rulmandır ve Türkiye için bu tesislerin ve bu üretimin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü katma değeri çok yüksek ve stratejik önemi-değeri olan tesislerdir bunlar. Üreten satan, istihdam yaratan ve döviz kazandıran bir yapının içindeyiz.

         

         

         

         

         

        Türk Yurdu: Macaristan ve Romanya’nın AB üyesi olması, ekonomileri üzerinde nasıl bir etki yaptı, bu ülkelerin sanayisi büyüdü mü?

         

         

         

        Macaristan ve Romanya’nın AB üyesi olması, ekonomileri açısından –benim gördüğüm içinde yaşadığım iki ülke için de-  AB’ye girinceye kadar bir hayal olarak görülüyor, insanlar hayal, beklenti içinde oluyor. AB’ye girince belki başlangıçta bir kaynak aktarılıyor. Bu kaynak bir miktar insanlara da yansıyor. Fakat daha sonra oradaki sanayi tesisleri, üretim alanları rekabet edemez hale geliyor ve üretimden yavaş yavaş çıkıyorlar. Daha sonra oraları bir ‘pazar’ haline geliyor. AB’ye girdikten sonra hem Macaristan’da hem de Romanya’da üretim bitmek üzereydi, çok azalmıştı. Tamamen tüketim toplumu haline gelmişti. Arsaları bir müddet yabancılar tarafından satın alınıyor ve fiyatlar yükseliyor. Daha sonra fiyatlar düşerek, bir değer ortaya koymuyor. Macaristan AB tarafından lojistik merkez olarak belirlenmiş, yani bir geçiş alanı ve oradaki lojistik yatırımlara AB fonlarından destek veriyor. Bu demektir ki ambar olarak kullanıyor sizi, üretime teşvik yok, destek verilmiyor. Romanya’da da böyle maalesef, destek, üretim açısından. Romanya eskiden yatırım yapılmak için çekici, karlıydı ama daha sonra ücretler artmaya başladı. Yetişmiş insanlar daha zengin olan AB ülkelerine, İngiltere’ye Almanya’ya Fransa’ya İtalya’ya gittiler. Üretim yapamaz hale geldiniz ve teşvik olarak da AB ülkelerinde görünür teşvik yasak, ancak Fransa Almanya gibi ülkeler gizli teşvik yapıyor. Bu teşvikleri maalesef yeni giren ülkelere yaptırmıyorlar. Oralar ancak ‘açık pazar’ haline geliyor ve bugün Macaristan ekonomisi krizden dolayı da bitmiş vaziyette. Neredeyse, Macaristan halkı da, milleti de, devleti de iflas etmiş bir pozisyonda. Romanya ise daha büyük, 20 milyon civarında bir nüfusu var. Oraya bizim gibi firmalar yatırım yaptığı için bir müddet gidiyor, ama sonuçta AB’ye giden insanlar da mutsuz oluyorlar bir müddet sonra geri dönmeye başlıyorlar, böyle bir kısırdöngü içinde devam ediyor. Dolayısıyla ülkelerin ekonomileri, AB’ye girmeleri açısından bir fayda sağladığı veyahut gelişmiş olduğu sanılıyor, belki görünürde öyle, ama bir müddet sonra bunlar geriye tepiyor ve halkın daha da zora düştüğü açıkça görülüyor.

         

         

        Sanayi diye artık bu ülkelerde bir şey kalmadı, üretim yok tamamen bitmiş vaziyette özellikle Macaristan zaten bitmiş. Romanya da bizim gibi birkaç üreticisi var, onun dışındakiler genelde üretemez hale gelmiş, fabrikalar özelleşmiş. Fakat o fabrikalar şehir sınırları içinde kaldığından, arsa olarak değerlendirilmiş, insanlar almışlar oralara apartmanlar dikmişler, alışveriş merkezleri yapmışlar. Dolayısıyla üretim yapamazsanız ekonominin ve sanayinin büyümesi mümkün değil, çok küçüldüler. İstihdam açısından da belki daha önce ilgi çekiciydi, ama şimdi AB’ye girdikleri için 2011-2012 yılında zaten Bulgaristan ve Romanya euro para birimine geçecekler ve AB’deki asgari ücret orada da uygulanacak. Yatırımcıya herhangi bir teşvik verilmiyor, ayrıca istihdam açısından da AB normlarına geleceği için cazibesi pek kalmadı.

         

         

         

        Türkiye’de ise daha farklı bir yapı var.  Türkiye özellikle bu kriz döneminde -yaşadığımız için gayet iyi biliyoruz- kısa çalışma sistemi uyguladı. Yani Devlet işçiyi çıkartmayın, işçinin asgari ücretinin vergisini ben ödeyeyim veya bir kısmını, 3 gün çalışırsanız 3 gününü biz ödeyelim gibi birtakım uygulamalar yaptı. Biz düzce de mesela bunlardan faydalandık ve işçi çıkarmadık. Macaristan’da 100, Romanya’da 800 kişiyi kriz nedeniyle işten çıkarmak zorunda kaldık. Bu açıdan bakılınca Türkiye, hala yatırımlar açısında cazibeli bir yer. Ama maalesef ülkemizde orta ve küçük seviyedeki bürokratik engeller hala devam ediyor. Bu bürokratik engeller olmasaydı, Türkiye daha yabancı yatırımların gelip-gittiği bir yer olabilirdi. Düzce teşvikli bölgeydi, şimdi o teşvik kalktı, Yeni Teşvik Yasası geldi. Daha önce bizim yaptığımız yıllarda elektriği daha uygun fiyata kullanıyorduk, teşvik yasasından yararlanıyorduk asgari ücretin işveren payını devlet ödüyordu, arsa tahsil ediliyordu. Şimdi bunlar da Yeni Teşvik Yasası’na göre kaldırıldı. Belli bölgelere belli yatırımlar için bunlar uygulanıyor. Düzce dördüncü bölge olduğu için rulman açısından çok fazla cazibesi kalmadı. Belki bunun için özelleştirme biraz daha hızlandırılabilir. Ben Türkiye’de de özelleştirme işinde bulundum, talip oldum, bu ihalelere katıldım. Türkiye de özelleştirme varlık satışı şeklinde. Pek böyle yatırım taahhüdü falan istenmiyor. Mesela Romanya’da biz 5 yıl için hem üretime devam etmek hem de yatırım taahhüdünde bulunarak, orayı, satın aldık. Borcuyla, alacağıyla. Ama Türkiye’de öyle olmadı. Biz bir ihaleye girdik. Teklifimiz 11 milyon dolar civarındaydı. Özelleştirme İdaresi bunu kabul etmedi. 6 ay sonra ikinci bir ihale çıktı. Tabii o zaman şartlar gün geçtikçe kötüye gidiyordu. O zaman 7 milyon dolar verdik, yine satışı yapılamadı. 3. ihale çıktı 2.200 bin dolara ihale kaldı ve o arada 2 seneye yakın zaman geçtiği için şirketin borçları vardı. Çalışan işçileri vardı. İşçiler çıkartıldı, tazminatları ödendi. Şirketin borçları temizlendi ve devlet bunun için 80 milyon dolara yakın bir para harcadı ve sonra 2 milyon dolara özelleştirildi. Tabii bu şirket devletin elinde kalsaydı daha büyük zararlara sebep olacaktı. Şimdi özelleştiği için üreten, istihdam yaratan, ihracat yapan, vergi ödeyen bir şirket haline geldik. Ama bunlar olmasaydı belki o şirket devletin sırtında bir kambur gibi duracaktı. Belki yöntem olarak acaba Romanya’daki gibi hisse satışı olsaydı, belki daha mı iyi olurdu diye, düşünülebilir. Tabii devletin bu yönde bir tercihi var, böyle yapmış. Bunlar biraz daha cazip kılınabilirdi. Türkiye’de hala yapılması gereken özelleştirmeler var bunlar yapılabilir. Türkiye’yi daha cazibeli hale getirebilir. Teşvikler Yasası, günün şartlarına göre her zaman revize edilebilir. İstihdam yaratan, döviz getiren, vergi veren ihracat yapan şirketlere özel imkanlar verilebilir. Bunlar dünyanın her yanında uygulanan şeyler. Bazı teşvikleri verirken dünya bunu sistemine uygun yapıyor. İlla her şey açıktan olmayabilir. Bir karaman koyunu bir de kıvırcık koyun vardır. Karaman koyunu baktığınız zaman kuyruğu dışarıdadır, bütün yağı görürsünüz. Kıvırcık koyuna baktığınız zaman kuyruğu küçücüktür esas yağı içindedir. Dünyada teşvikleri aynen bunun gibi yani dışarıdan görünür şekilde değil ama ikinci üçüncü teşviklerle destekliyor. Kendi sektörümüzde Çin kendi ülkesindeki üreticilere müthiş bir teşvik yapıyor. Türkiye’den Çin’e rulman satarsan yüzde 20 gümrük, ayrıca ithal ettiğimiz mallarda gelir vergisi yüzde 15 civarında, ama imalat yapıp satarsanız imalatınızda gelir vergisi yüzde 5 civarında. Kendi üreticisini korumak için daha az vergi alıyor. İthalat yapıp satanlardan daha fazla vergi alıyor.  Biz onlardan ithalat yaparsak yüzde 8 ödüyoruz, ama onlara ihracat yaparsak yüzde 20 alıyor, yani 3 kata yakın bir fark var. Çeliği 1 dolara alıyorum (kg), devlet çelik üreticisine özel bir teşvik veriyor. Mesela 30 sente sattırıyor, 1/3 fiyata. Böylece esas rulmancıyı desteklemiyor, ama onun mal aldığı yeri destekleyerek, gizli destek yaparak DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) kurallarına da aykırı olarak oradan daha ucuza hammadde almasını sağlıyor. Türkiye’de işçinin sosyal hakları var, sigortasız işçi çalıştıramazsınız, asgari ücretin altında işçi çalıştıramazsınız. Çalışma saatleri var, günlük ve haftalık. Ama Çin dünyayla serbest dolaşım yani mamüllerin serbest dolaşımı imzasını atarken altında bir ek maddesi vardı. O ek maddesinde de ILO sözleşmesine uyması gerekiyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün asgari şartlarına uymak yani insanca bir çalışma ortamı sağlamak, asgari ücretler, çalışma saatleri vd. şeyler gibi, ama bunu uygulamıyor. Yani serbest dolaşım hakkını aldı ama ILO sözleşmesinden doğan işçiye vermesi gereken hakları kullanmıyor. İşçiyi 17- 20 saat ve çok düşük ücretlerle, 50-100 dolara çalıştırıyor, yani asgari ücretin çok altında. Böylece haksız bir rekabet ortaya çıkıyor. Bize ihraç edildiği zaman rulmanı Çin ihracaatcısı, ayrıca yüzde 12 civarında vergi iadesi alıyor. Bunları üst üste koyduğunuz zaman sizin maliyetinizin çok altında kalitesiz bir mamul elde ediyor. Sonra bunu dampingli olarak devlet teşviki olduğu için olarak buralara satıyor.

         

         

         

        Türkiye’de anti-damping yasası var, ama bu anti-damping yasası tam işlemiyor, tüketiciyi koruma kanunu tam işlemiyor. Tüketici kalitesiz mamul ithalatı yapılarak mağdur edilmiş oluyor. Kalitesiz üretilen rulmanı tüketicinin arabasına, takarsanız rulmanı 150 km süratle giderken teker blok olur, kaza yapar ölürsünüz. Bu kadar önemli, insan hayatıyla da ilgili bir şey.

         

         

         

        Hem Anti-damping Yasası’nın hem Tüketiciyi Koruma Kanunu’nun, bu haksız rekabetin önlenmesi için devreye girmesi, bu konularda devletin teşvik edici olması gerekiyor. Bunu uygulaması lazım. Bunları uyguladığı takdirde Türkiye daha cazip bir ülke haline gelir. Ürettiği kaliteli mamullerini hem kendi tüketicisine hem de dünyaya daha rahat satar. Bu açılardan baktığımızda ben Türkiye’nin AB oyununa gelmemesi gerekir.  AB’nin bize vermiş olduğu ‘siz yapmayın biz size veririz’ söylemi, yani kaba tabirle söylüyorum ve tüketim toplumu olma yolunda bize yaptırımlarına uymadığımız takdirde başarırız. İnsan olarak yani bu ülkenin vatandaşlık haklarına sahip olmak, AB normlarına sahip olmak, AB insan hakları değerlerine sahip olmak, bu ayrı bir şey. Hepimiz buna karşı çıkmıyoruz, hepimiz bunu istiyoruz. Yani uygulama açısından değilse de ekonomik açıdan baktığımız zaman AB’nin Türkiye’ye getireceği çok fazla bir şey olmadığını, bilakis çok şeyler götüreceğini düşünüyorum.

         

         

         


        

        Bir taraftan da baktığımız zaman AB, 400 milyon nüfusu olan ama yaşlı bir nüfusu olan, tüketime doymuş, tüketim yapmayan ve gün geçtikçe yaşama standartları geriye giden bir topluluk. Diğer taraftan baktığınızda 3-3.5 milyara yakın bizim doğumuzda Asya’da genç, dinamik, kalkınmakta olan ve daha çok tüketmeye eğilimli ve daha fazla talep eden bir pazar var. Eğer siz yüzünüzü oralara değil de Avrupa’ya dönüp Avrupa’ya bir şey satmaya kalkarsanız, olmaz. Avrupa pazarı zaten bitmiş vaziyette, yani yaşlı bir nüfusu var, tüketimi azalmış, tüketmeye doymuş bir topluluk var. Onun yerine bütün insan hakları evrensel değerlerine, AB normlarına uyalım. Bizim kendi insanımız için, ama ‘Pazar’ olarak yanlış bir yola gitmeyelim. Pazar olarak; genç, dinamik ve tüketime eğilimli ve ihtiyacı olan diğer yerlere gitmek. Bu açıdan baktığımızda, şu andaki devletin hükümetin yapmış olduğu Irak, İran, Suriye, Lübnan, Libya gibi ülkelere doğru açılması, gümrüklerin kaldırılması veya vizelerin kaldırılmasını iyi ve doğru bir hareket olarak buluyorum. Bunların bize çok şey kazandırdığına inanıyorum ve yaşıyorum. Ayrıca daha geçenlerde Irak’a, İran’a, Suriye’ye gittik, gezdik, davet ettik. Müşterilerimiz var, buradan çok rahat bir şekilde hem Türk mallarının kalitesini görüyorlar hem de çok rahat bir şekilde, 1-2 gün içerisinde mala ulaşabiliyorlar. Belki Çin’den mal istediğinizde 60-90 gün bekleyeceksiniz ama burada 1 gün sonra otobüse verdiğiniz zaman,  ertesi gün adamın elinde. Bu pazarlara yönelik doğru bir hareket olarak görüyorum. Özgürlükler ve demokrasi açısından AB normlarına uyalım, ama ekonomi olarak, pazar olarak, yanlış yerlere değil de yüzümüzü, daha genç, dinamik ve daha büyük bir nüfusa doğru dönmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu açıdan baktığımızda Türkiye’nin doğru yolda olduğuna inanıyorum. Teşekkür ederim. Anadolu Rulman A.S.,Sc Rulmenti S.A.(Romanya,URB Europe S.A.(Belçika) ve New MGM zRt şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanı.

         

         

        * Anadolu Rulman A.S.,Sc Rulmenti S.A.(Romanya,URB Europe S.A.(Belçika) ve New MGM zRt şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanı.


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele