Özgecan’da İsyan Eden Vicdanın Ahlakı

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Üniversite öğrencisi genç bir kızdı Özgecan. Evine gitmek için bindiği minibüsün şoförü tarafından canice katledildi. Vicdanlar isyan etti onu ölümüne. Tecavüzcüye direnmişti. İnsanlıktan nasipsiz, ırz düşmanı cani tarafından hunharca bıçaklanmış, bilekleri kesilmiş ve sonra da yakılarak öldürülmüştü. Olayın gerçekleşme biçimi dehşet verici idi. Bu dehşetle bir panik duygusu yaşadık toplum olarak: “Eyvah! Nereye gidiyoruz?” Genç maktulün ölüm biçimi ve katilin insan sıfatından nasıl böyle alçalıp düşebildiği karşısında duyulan panikti bu aslında. Sonra panik, yerini kendi insanlığından utanma ve isyanduygusuna bıraktı.İsyan duygusunda beliren ahlakın kapısına…

        
Gözü kararmış katil, Özgecan’ın can ışığını söndürürken, gözünün karanlığı ile dünyanın aydınlığını daha bir soldurdu. İyiliğin bir canı daha eksildi. Özgecan, hunhar bir ırz düşmanı ve katilin beslendiği kaynaklarla iyice kirlenen bir dünyayı koyu bir karanlıkta bırakarak ebedi ışığa gitti. Şiddetin ve kötülüğün yükselerek arttığı bir dünyada kötülüğün egemenliğine kurban edilmiş, yitirilmiş bir can, bir ışık, bir mazlum. Vicdanları sızlatan, yüreğe dokunan da bu idi…

        
Bu ölüm cana dokundu. Diller bağlandı. Ağızları bıçak açmadı. Ki o bıçağı elinde tutan katil, genç kızın bileklerini keserken kopartmıştı kendi insanlığını. Ve içinde insanlık taşıyan herkes, katili de katilleri üreten bataklığı da lanetledi.Buraya kadar aşağı yukarı böyle oldu. Şimdi ise bu durumla yüzleşme zamanıdır. Tek bir hadise karşısında ahlaki duygu düzeyinden değil, benzer hadiseler karşısında etik ilkeler noktasında, ahlaki düşünce düzeyinden. Şunu demek istiyorum: Özgecan’ın akıbeti sadece vicdanlarımızı sızlatmakla kalmadı, Özgecan ile benzer kaderi paylaşan cinayet ve cinsel suç mağduru birçok kadını, kadın meselesini, etik bir düzlemde düşünmek ve anlamak, ahlaki bir yükümlülük hâline geldi.

        
Bu iş bir ahlak meselesidir ve bu ahlak etek boyu seviyesinden değil, vicdan hizasından anlaşılabilir.

        
Bu cinayetlerde ve cinsel suçlarda mağduriyet yaşayanlar çoğunlukla kadınlardır. Yani mazlum onlardır. Mademki Özgecan’ın başına gelenler, hemen herkesi üzdü -patolojik yönden hasarlı ve psikolojik anlamda hastalıklı beyinler istisna- ve mademki bu vahşi eylemin ahlak yoksunluğu olduğu yine herkesin malumu, o hâlde kadına yönelik taciz-tecavüz-şiddet ve cinayeti, insanlık değeri noktasından, hak noktasından değerlendirmek durumundayız. Tıpkı dünyamızı daha baskıcı ve yıkıcı hâle getiren adaletsizliği, haksızlığı, emek sömürüsünü, rantiyeciliği, terörü, inançlar ve değerlere yönelik her türlü istismarı hak noktasından değerlendirmemiz gerektiği gibi.

        
Kişideki ahlaki müeyyidenin oluşturucusu ve kişiliğin kurucu unsuru vicdandır. Vicdanı ahlakın temel yapısı olarak ele alıp, ahlak için bir vicdan yasasından bahsedeceksek, bunun böyle olması gerekir. Zira ahlak, hak duygusuyla vicdana bağlanır. Vicdan kendi insanlığımızı bulduğumuz kaynaktır. V-c-d aynı zamanda vücûd/varlık kelimesinin de kökü… Vicdan bizi içimizdeki hakka çağıran, içimizdeki varlığımızı, hakikatimizi buldurtan ses… Ortak vicdan, kamu vicdanıdır… Kamunun vicdanında kendine yer bulan,hak noktasından haksızlığa isyan, bütün diğer kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet için de yer bulmalıdır.

        
Bir hususu belirtmek gerekiyor: Özgecan için tutulan matem, sadece onun masumiyetine değildi. Gerçekte, tecavüz mağduru her kadın masumdur. Kanun adamları farklı yorumlarda bulunsa da tecavüzcünün cezasını hafifletici gerekçeler, vicdana sığmamaktadır. Zira hiç bir durum tecavüzü meşrulaştıramaz. Çünkü tecavüz, rıza dışı bir eylemdir ve rıza olursa bu eylemin adı tecavüz olmaz. Eğer kurban çocuk yaşta değilse veya insan cinsi dışında bir canlı değilse, bu eylemin eyleyicisine “sapık” demek de doğru değildir. Çünkü sapıklık cinsel davranış bozukluğunu ifade eden kavramdır.

        Tecavüzcü, toplumun genellikle onayladığı bir cinsel davranış şekli içindedir daha çok. Yani heteroseksüellerin tecavüz suçuna bulaşma oranı, diğer türden cinsel tutum ve davranış içinde olan mavi renkli nüfus cüzdanlılardan daha fazladır. O zaman sorun daha da vahimdir. Geleneğin kültürel kodları ile ahlakı eril bir dil ile ifade etmeye alışkın olan erkekler, bu vahameti adamlığa, erkekliğe, yiğitliğe, mertliğe nasıl sığdıracaklar?

        
Özgecan’ın katili ve birçok tecavüzcü-katil, hiç de eril dilin aşağıladığı (kadınsı) bir tavır içinde değildir: Erkeklik bu mudur?

        
Taciz edilen, tecavüze uğrayan, eşinden, eski eşinden, sevgilisinden şiddet ve baskı gören, vurulan, öldürülen, aile meclisi tarafından intihara zorlanan, şiddetin mağdurlarının çoğunun ortak özelliği kadın olmak. Şiddetin faili ise genellikle erkek… Bu doğal olarak erkekleri makul şüpheli yapar mı? Bu insanlık değildir ki, erkeklik olsun. Cinslik yerine insanlık değerleri açısından meseleye bakmak bunun için önemlidir. Yoksa kadın cinayetlerinin faillerinin erkek olmasından bütün erkekleri sorumlu tutan bir kısırdöngüye gireriz. Tıpkı terör eylemlerine karışan Orta Doğulular nedeniyle bütün Orta Doğuluları terörist olarak gören Batılılar gibi, her kadın cinayetinden erkekleri suçlarız.

        
Peki, suçlu kim? Suçlu kimilerine göre kültürdür. Zira bu kültür erkek egemen bir yapıya sahiptir.Bu yargı, aynı kültürel ortamda yetişen her erkeğin tecavüzcü ve katil olmasını engelleyen nedir sorununa cevap veremez. Üstelik kadının eğitim seviyesinin eski zamanlara göre oldukça yükseldiği, sosyal yaşamda bariz bir şekilde kazanımlar elde ettiği günümüzde, şiddet, tecavüz ve cinayet suçlarının artmış olmasını açıklayamaz. Kültürdeki hızlı değişimi, değil nesiller arasında, bir nesil içinde bile gözlemlemek mümkün iken, kültürdeki erkek egemen yan, niçin değişmemektedir? Sorun kültürde midir, kültürün değerlerini güncelleyememesinde mi? Yoksa değer boyutunu yitirmiş boş bir erkeklik idesinin oluşmasında, yani değerlerin hiyerarşisinin ters-yüz oluşunda mı? Bunlardan hiç biri tek başına yaşanılan cinnet durumunu açıklamaz.

        
Başka bir iddiaya bakalım. Sorunun kaynağı bazı medya yazarlarının ifade ettikleri gibi Batılı yaşam tarzı mıdır? Tecavüzlerin sorumlusu “modern yaşam tarzı” veya “Batılılaşma” demekle, cinayetin yeniden bir tür istismarı ile karşılaşmıyor muyuz? Bu tür suçlar belli bir yaşam tarzına sahip kişilere yapılır demek, bu yaşam tarzı da bunu hak ediyor anlamında bir etik bilinç çarpılmasına yol açmıyor mu? Üstelik istatistikler, mağdurlar ve suçluların yaşam tarzları ile ilişki kurmuyor maalesef. Muhafazakâr yaşam tarzına sahip birçok genç kız-çocuk ve kadın cinsel istismara ve tecavüze uğruyor ve büyük oranda mağduriyetler yaşanıyor.

        
Peki ya kültürel yozlaşma? Büyük ölçüde evet ama geçmişin de çok masum olduğu söylenemez. “14 yaşında Nazife Hanım’a yazık ettiler” türküsü, kültürün yozlaşan bir çağında yakılmadı ne yazık ki. Ama yozlaşma, değişim karşısında kültürün yeni değerler oluşturamaması ise daha önce dile getirilen diğerleri ile bir bütün olarak, bataklık üreten zemini gösterilebilir. Değerlerin kirlenmesi değer bunalımından kaynaklanır ve yeni değerler yaratılmasıyla aşılabilir. Böylece değişim, kendi yargılarını da yaratarak gelişmeye dönüşebilecektir. Aksi hâlde, yeni değerler yaratamayan veya değerlerini yeni durumlara uyarlayamayan topluluğun ahlaki çöküşü kaçınılmazdır.

        
Şimdi ahlak ile yüzleşme zamanıdır. Ahlaki açıdan yüzün iyi bir okuma aracı olduğunu söyleyebiliriz. Yüzleşme, yüzü tutmama, yüzü kızarma gibi deyimler yüz ve ahlak arasındaki ilişkiyi iyi resimler. Gerçekten de kadına yönelik şiddete karşı toplumsal bilincin yükselip farkındalığın artması gerekirken, şiddetin daha da bir hedefi hâline gelen kadınların varlığı, bu yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır.

        
Şiddete bulanmış bir dünyanın, bu dünyanın şiddetini azaltarak yok etmesi gereken değerlerin tepetaklak oluşu ve zaten erkek egemen kültürel içinde yanlış kodlamalarla namus kavramının kadın bedeni üzerine indirgenmesi ve birçok faktör, bizi kendimizle yüzleşmeye çağırmakta. Özgecan, belki de yüzleşmenin sembolü olacak. Yüzleşerek yüzümü fark edeceğiz ki, fark ettiğimizde utanacağımız değil, bakabilecek bir yüzümüz olsun.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele