Türk Ocakları Genel Merkezi Hars Heyeti “Demokratik Açılım” Değerlendirme Raporu

Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

        Türk Ocakları Genel Merkez Hars Heyeti, 2009 yılı sonu itibariyle “Demokratik Açılım” konusunun geldiği noktayı değerlendirmiş, konunun Türk milleti’nin geleceği açısından taşıdığı anlamı tartışarak ortaya konulan fikirleri ortak bir metin olarak aşağıdaki şekilde Türk kamuoyuna duyurmayı görev bilmiştir.

         

         

        Uzunca bir süredir ülke gündeminin ana maddesini teşkil eden ve başlangıçta “Kürt Açılımı” olarak lanse edilmekle birlikte tepkiler üzerine “Demokratik Açılım” veya “Millî Birlik Açılımı” olarak ifade edilen süreç, toplumumuzun önemli kesimlerinin tereddüt veya karşı çıkışlarına rağmen ilk başta ülkemizde, Irak’ta ve  dünyadaki konjonktürün elverişli olduğu düşüncesinden hareketle olumlu bazı beklentileri gündeme getirmiştir. Bu hava, Kuzey Irak’tan ülkemize ge(tiri)len PKK mensuplarının Habur’dan girişlerinden olumsuz etkilenmiş ve sürecin başından beri kâh açıkça kâh kısık sesle ifade edilen tereddüt ve endişeleri arttırmıştır.

         

        Açılım sürecinin başından itibaren en çok dikkati çeken ve kaygı uyandıran noktalar, kısa, uzun ve orta vadede hangi tedbirlerin (veya tavizlerin) ön görüldüğü, süreçte muhatap olarak hangi kurum ve kesimlerin alındığı ve nihaî olarak Türkiye’nin anayasal düzeninde ne gibi değişikliklerin düşünüldüğünün belirsizliğini korumasıdır. Türk milletinin birliğini, ülkenin geleceğini düşünen hiçbir kimsenin, mahallî idarelerin bağımsızlığı, iki ayrı millet olarak Anayasa’da yer almak, Kürtçe’nin resmî bir eğitim dili olarak kabulü gibi düşüncelerini açıkça söyleyen DTP’nin (şimdi BDP) isteklerini kabul etmesi mümkün değildir. Bu konularda hükümet partisinin çeşitli kaygılarla net tavır ortaya koyamaması Kürtçü- etnik milliyetçilerin ve onları savunanların maksimalist taleplerini tahrik ve teşvik etmektedir.

         

        Şurası bilinmelidir ki, Türk milleti, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden bu yana etnik problemlerle mücadele etmektedir. Balkanların elimizden çıkış sürecinde de bu nedenler bulunmaktadır. Türk milleti, tarihte kurduğu devletlerde pek çok etnik ve dinî gurupla bir arada yaşama tecrübesine sahiptir ve Türk devletleri bünyelerindeki halklara karşı asimilisayon siyaseti gütmemiştir. Unutmamalıyız ki, Batı dünyası “tolerans” kavramı çevresinde birlikte yaşamayı gerçekleştirmeye çalışırken bizim birlikte yaşamadaki ölçümüz “hoşgörü”dür. Hoşgörü, toleransı da içine alan, tahammüle değil sevgiye dayalı bir anlayıştır. Bu tecrübeleri bütün dünyaya hatırlatmalıyız. Bizim devlet anlayışımız hiçbir zaman ırka dayalı olmamıştır. “Türk” kelimesi, başından beri etnik bir yapıyı ifade etmemiştir. Öte yandan, yapılan araştırmalar nüfusun yüzde 90’ının kendisini “Türk” olarak adlandırdığını göstermekle birlikte etnik milliyetçilik ve etnik bilinçlenme problemini ve bu sürecin ortak Türk millî bilincine olumsuz etkilerini de göz ardı edemeyiz. “Türk milleti” söyleminden vazgeçip toplumumuzu,  “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Abaza vb…” diye farklı unsurların bir karışımı şeklinde tanımlamak doğru değildir.

         

        Emperyal geçmişimizin zengin mirasından her alanda yararlanmayı esas almakla birlikte artık imparatorluk çağında olmadığımızı da unutmamalıyız. “Üniter devlet, millî devlet, milletler hukuku…” gibi terimlerin ifade ettiği manaları iyi anlamak şarttır.  Türkiye Cumhuriyeti, millî bir devlettir, Osmanlı Devleti değildir. Yine unutulmamalıdır ki,  Almanya ve ABD gibi devletler etnik temelli federasyonlar değildir. Bize ise “etnik temelli federasyon” dayatılmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda “Demokratik Açılım”la gelinen noktada uluslararası hukuk bakımından bir risk oluşmuş bulunmaktadır. Çünkü otuz yıldan bu yana terör olayı olarak tanımlanan olayların nedenini etnik bir altyapıya bağlamak, uluslararası hukuk(devletler hukuku) açısından, öteden beri meseleyi böyle görmek isteyen dış dünyanın elini güçlendirmiş bulunmaktadır. Bu ise yine dış alem tarafından zaman zaman dile getirilen bazı uluslararası hukuk belgeleri bakımından ülkemizi sıkıştırma imkanı yaratmış bulunmaktadır. Devlet; tekrar her yönüyle çok düşünen ama sonuçta doğru çözümü bulup uygulayan duruşunu göstermelidir. Çünkü mesele, aynı zamanda “millî güvenlik” ve “gelecek” meselesidir. Kaldı ki bu tür konular sadece ülkemizin değil başta ABD, Almanya, Kanada, Fransa olmak üzere çeşitli boyutlarda başka ülkelerin de ciddi sorunları haline gelmiş bulunmaktadır. Buna bağlı olarak bu ülkelerde de felsefeciler, akademisyenler konuyu yoğun biçimde tartışmakta ve çözüm önerileri geliştirmeye çalışmaktadırlar. Ancak dikkat edilince görülmektedir ki tüm bu çalışmalarda ve tartışmalarda çözüm önerileri, sorunun kendi özel coğrafyasına göre üretilmeye çalışılmaktadır ve “çok kültürcülük mü?”, “çok kültürlülük mü?” kavramlaştırmaları altında yoğun felsefi ve akademik tartışmalara konu olmaktadır.  Çünkü meselenin öyle tüm sorunları kavrayan ve kapsayan anahtar çözümleri bulunmamaktadır.

         

        Türk millî devleti, engin tarihî mirasına, çağdaş demokratik değerleri katarak bütün yurttaşlarını eşit ve hür bireyler olarak kabul eden modern bir devlettir.  Etnik ayrılıkçılık körüklenerek kişilerin modern bir millî devlette etnik kimlikleri temelinde ayrıştırılmasına hizmet edecek siyaset ve tutumlardan sakınılmalıdır. Bugünkü süreç, ne yazık ki tarihi hatırlatacak tarzda, bir kopuşu tetikleyecek duruma gelmek üzeredir. Bu noktada Türkiye’nin samimi olarak ortak noktaları (sosyal ve ekonomik entegrasyon, ortak tarih, kültür ve siyasal hayat vb.) ortaya çıkarması ve işlemesi gerekmektedir.  “Millet”in tanımını, kimsenin kendisini dışında tutamayacağı bir şekilde yapmalıyız. Tarihten gelen birlikte yaşama tecrübemizden faydalanılmasını sağlamalı, bu büyük tecrübeyi, günün şartlarına göre yeniden yapılandırıp üretebilmeyiz. Alevi’ye “Alevi”, Kürt’e “Kürt” dememek, onların varlığını ortadan kaldırmaz; yapmamız gereken ortak noktalarımızı ön plana çıkarıp birliğimizi pekiştirmektir. Bu açıdan Demokratik Açılım’ın boyutlarının bilinmesi de son derece önemlidir.  Ülkenin ve milletin birliğini pekiştirici adımlar atılırken Milletimizin ve Devletimizin 30 yıllık bir süreçte verdiği mücadele, şehitlerimiz, kayıplarımız çerçevesinde tescilli terör örgütü PKK ile mücadele devam etmeli, “barış - kardeşlik” gibi sözlerin büyüsüne kapılarak mücadeleden vazgeçilmemeli ve bunun için özel timlerin  oluşturulması dahil etkin tedbirler alınmalıdır. Gerçek anlamda bir demokratik millî birlik açılımının ilk ve vazgeçilmez ön şartı terör örgütünün tam olarak tasfiye edilerek, Kürt kökenli yurttaşlarımız dahil ülkenin siyaseti üzerindeki ipoteğinin kaldırılmasıdır.

         

        Kamuoyuna saygı ile duyururuz.

         

                                                          

         

         

         


Türk Yurdu Mart 2010
Türk Yurdu Mart 2010
Mart 2010 - Yıl 99 - Sayı 271

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele