Aruzun Dayanılmaz Cazibesi

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

         “Üç Güzeller Masalı”mızı okuyan bir arkadaş dedi ki:

        - Anladığım kadarıyla vezinlerin rekabetinde aruz tarafındasınız.

        - Gönlümüz, hepsinin birlikte yaşamasından yana… Ama şiirselliği bunlardan ibaret sanmayalım sakın! dedim. O, biraz müstehzi, devam etti:

        - Belki aruzla roman bile yazılır...

        - Unutmayalım ki hepsi aruzun sesini taşıyan mesneviler, roman ihtiyacını karşılayan metinlerdi. Mühim bir kısmı manzum ve hece ile yazılmış halk hikâyelerini de hatırlayalım. Bunlar, dili edebî kılmanın yollarındandır. Hatta kulağı aruza alışkın yazarların, hikâye ve romanda da çeşni kabilinden aruzlu cümle ve ifadeler kullandığı görülebilir.

        - Türkçeye uyumunu da konuşmak lâzım.

         

        - Aruzun esası, uzun ve kısa hecelerin bütün mısralarda aynı yerlerde tekrarından elde edilen ritimdir. Serbest müstezadın mantığı/varoluş sebebi, ritme hizmetten vazgeçmek değil o ritmi yeknesaklıktan kurtarmaktır. Dolayısıyla aruz geleneğinde bulunmayan ama açık ve kapalı hecelerin dizilişiyle bir âhenk veren farklı yapılar da aynı türdendir. Abdülhak Hâmid’in aruz geleneğinde kendisinden önce hiç denenmemiş olan feifeilâtün (….--) diye bir tef’ile uydurduğunu hatırlayalım. Gelenekteki aruzda üç açık hece yan yana bulunamayacağı için, insanî bir duyguyu dillendiren “seviyorum” gibi bir kelimenin bile bu vezinle kullanılamayacağı çok söylenmiştir. Aruzun -bir memleket parçası olan- “Karadeniz”i söylemeye dilinin dönmeyeceği de doğrudur. Avangart tavrıyla yeniliklerde önemli payı bulunan Hâmid’in kavli kabul gördükten sonra artık aruzla, Karadeniz’in dalgalarını herkes sevebilecektir (….--/….--/….--).

         

        Sohbetimizin mecrası artık belli olmuştu; aynı minval üzere devam ettik.

        Vezinlerin (hece-aruz) asıl rekabet meydanları manzum alanlardır… Fakat bazen pistin dışına taşmaktan, nesirde de maharet gösterisine girişmekten hoşlanırlar. Zamanla bu gösterilere öylesine alışmış, onları öylesine benimsemişiz ki onları meydanda göremeyenler, onların sesini duyamayanlar, kural ihlâli var diye dudak bükmüşlerdir.

         

        Edebiyat-ı Cedide mensupları, edebî dilde musiki aramaktaydılar. Bu musiki, bir yandan tabiattaki herhangi bir olayı hatırlatan ses, bir yandan da temaya en uygun ritimdir. Fikret, Yağmur şiirinde damlaların camdaki tıkırtılarını ve sonra da sokaktaki şırıltılarını çağrıştıran sesleri verir. Edebiyat-ı Cedideciler buna tabiatın taklit edilen sesi anlamında “âheng-i taklidî” diyorlar. Hüzünlü bir tema etrafındaki şiirin savaş şiiri gibi okunamaması da şiirdeki musikinin bir başka tarafıdır. Bir şiirden öylesine bir iç musiki gelmelidir ki o metnin dilini bilmeyenler de temayı az çok tahmin edebilsinler. Edebî metindeki sesin iniş çıkışları, açılıp kapanışları onu sıradan günlük dilin ve öğretici metin dilinin ötesine taşır. Bu hususta vasıta, vezinlerdir. Edebiyat-ı Cedide mensubunun “vezin”den kastı, yalnızca aruzdur. Yazar ve şairin kulağı aruza o derece alışkındır ki biraz önce söylediğimiz gibi yalnızca manzum metinlerde değil nesirde de zaman zaman aruzlu söyleyişlerle metne şiirimsi bir eda vermeye çalışmışlardır.

         

        Edebiyat-ı Cedide’nin sanat anlayışını tam olarak öğrenebilmenin en iyi yolu Mai ve Siyah’ı tekrar be-tekrar okumaktır. Halit Ziya’nın bu romanında gereksiz tek cümle bulmak zordur. Mai ve Siyah (Hilmi Kit., İstanbul 1942)’ın edebî dil anlayışıyla ilgili kısımlarında, üzerinde durduğumuz âhenk-vezin meselesiyle ilgili pek çok metin parçası vardır. Bunların bir kısmında bazı ibare veya cümleler, aruz âhengiyle söylenmiştir.

         

        Romanın ve Edebiyat-ı Cedide’nin şair tipi Ahmet Cemil, hayâllerinin debdebeli levhasını yaşadıkça müfteilün-feilün ritminde “Âh! O ümit güneşi!..” diye iç geçirir.

         

        Romanın kahramanı Ahmet Cemil ile Hüseyin Nazmi Beyoğlu’ndan geçerken bir kitapçı önünde dururlar. Câmekândaki kitaplara bakarken Ahmet Cemil der ki:

         

        “-Âh! Bak serlevhaya…” (s.39)

         

        Bu cümleyi düz bir nesir cümlesi hâlinde “Ah! Serlevhaya bak…” biçiminde söylemek mümkündür. Ama kulağı âhenk arayan Hâlit Ziyâ, cümlesini fâilâtün-fâilün âhengiyle söyleyecektir. Ondan sıradanlık beklenemez.

         

        İki sanatperest, vitrinde hayranlıkla seyrettikleri eseri satın alırlar. Bu, Edmond Haracourt’un “L’âme nue” adlı şiir kitabıdır. Ahmet Cemil bu ismi kendine mahsus lisan ile fâilâtün âhengine uygun şekilde “Rûh-ı Uryan” diye tercüme eder. Okumak iştiyakıyla Rûh-ı Uryan’dan rastgele bir yeri açarlar. Talihlerine “Makber” çıkar. Hüseyin Nazmi’nin bu şiiri yorumlaması, tam bir mensur şiir örneği:

         

        “- İyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor. Kaçıyor. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrındaki âhenk meyus ruhuna nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor, evvelâ en hafif seslerden, kelimelerden mürekkep bir mukaddeme… Bir inilti gibi yavaş yavaş, sanki sürüklene sürüklene gidiyor… Terceme edince o hazin musiki, o mâtem edası kayboluyor… Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk…” (s.40)

         

        Sonra Hüseyin Nazmi, iddiasını ispat etmek istiyormuş gibi, yani bir âhenk ile kırık kırık tercümeye başlar:

         

        “Sanki âfâk bir memât âmâcgâhı olmuş.”           

         

        Dikkat edelim, burada, manzum metin, nesir hâlinde tercüme ediliyor. Edebî dili, sıradan bir anlaşma vasıtası şeklinde değil, aynı zamanda ritim kudretiyle değerlendiren bir romancı olarak Hâlit Ziyâ, böylesi bir fırsatla Hüseyin Nazmi’yi fâilâtün-fâilâtün-fâilâtün-fâilün vezninin getirdiği âhenkle konuşturmak istiyor. Fakat son tef’ile hatalı… Nitekim Ahmet Cemil de “Berbad oluyor saçma mı söylüyorsun?” diyerek tercümeyi beğenmediğini belirtir.

         

        Aynı manzumenin üçüncü kıt‘asını fâilâtün-mefâilün-feilün kalıbına uygun bir sesle “Hepsi hâbîde-i sükûn… sürûr” biçiminde tercüme edilmeye çalışılır.

         

        Ahmet Cemil, hissettiklerini tahlilden âciz kaldığı bir ara, bir şey yazmak, o duyguların içinden bir şey çıkarmak istediğini, ama yazmak istediği şeyi bir türlü tayin edemediğinden; “âh!!”lar, “of!”lar çekerek, mai hayallerinden ve siyah hakikatten bahseder. Bu sırada söyledikleri bazen küçük eksiklerle, bazen “Siyâh… Dâimâ siyah..” (s.43) söyleyişinde olduğu gibi aruzun mefâilün-mefâilün kalıbına tam olarak uyan bir müzikalite ile konuşur.

         

        Uzakta dolaşmaya ne hacet… Bu Edebiyat-ı Cedide romancısının (Hâlit Ziyâ) ve romandaki şair tipinin ismi (Ahmet Cemil) bile aruzun müstef‘ilün cüz’üne uygundur. Ahmet Cemil’in hayallerini, emellerini temsil eden “bârân-ı elmas”, müstef‘ilâtün âhengindedir.

         

        Bütün bunların tesadüfî olduğunu düşünecek kadar sanat ve edebiyat ruhuna yabancı bir okuyucu bulunduğunu kabûl edemeyiz.

         

        Peki, okuyucu Mai ve Siyah’ı okurken bu aruz kalıplarının kullanıldığını biliyor mu/seziyor mu? Sıradan bir okuyucudan bu hassasiyet ve dikkati bekleyemeyiz. Ama veznin, kalıbın ne olduğunu bilmenin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan, okuyucuya bu âhenk vasıtasıyla bir edebî zevk ve heyecan yaşatmaktır.

         

        Mai ve Siyah’ın bahsettiğimiz türden özelliklerini, orta tahsil sahibi okuyucuların dahi bildiğini düşünebiliriz. Öyle ise bu tür aruzlu ibare ve cümlelerin okuyucuda bir estetik heyecan yaratıp yaratmadığını başka metinler üzerinde de denemek lazımdır. Bu niyetle Doğu Akdeniz Üniversitesinde (Gazimagusa/Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti), sayısı 150’yi bulan aynı sınıfın üç grup öğrencisine Refik Hâlid’in Gurbet Hikâyeleri’nden “Eskici”yi okuttuk. Metni dinlerken, kendileri için en güzel, kendilerini en çok etkileyen cümleyi de not etmelerini istedik. 150 öğrencinin 103’ü, aynı cümleyi tespit etmişti:

         

        “- Çiviler ağzına batmaz mı senin?”

         

        Bu cümlenin ne olay gelişiminde, ne mesajı vermede, ne de bir kahramanı tanıtmada hizmeti var!

         

        Hikâyenin en çok bu cümlesini beğenen öğrencilerin bir kısmı, çocuk masumiyetine uygunluğundan etkilenmişler. Bir kısmı ise bu cümlede şiirimsi bir söyleyiş sezdiklerini söylediler.

         

        Sebepler aynı kapıya çıkıyor. Fakat sebep ne olursa olsun, bu cümlenin estetik heyecan yaratması  -hiç şüphesiz-  söyleyişinde (söylenişinde)!

         

        Bu cümleyi cazip kılan, ondaki feilâtün-feilâtün-feilün âhengiydi.

         

        Hülasa aruz, sanattan anladığını iddia eden herkesle ünsiyet kurmayacak kadar mağrur bir güzeldir ama her devirde dayanılmaz cazibesine kapılan âşıkları daima olacaktır.

         

         


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele