Süleyman Şah ile Vatanlaşan Hafıza

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması gözlerimizi ve dikkatlerimizi birden Suriye’deki geçmişimizi düşünmeye ve gelecek hakkında öngörülerde bulunmaya yönlendirdi. Tarihin içinden akan nehir bu sefer türbeyi tankların omuzlarında başka bir yere taşıdı. Hatıralarıyla toprağı vatan ve duygusuyla bizi millet kılanların değer ve anlam dünyasından yola çıkan herkes konuya farklı ve ülkemizin kaygan zeminince yaklaşmakta. Suriye’nin gittikçe katmanlaşan bataklığı içinde sınırlarımızdaki etnik yapılanmadan ötesindeki mezhepsel teşekküle ve ardındaki Esed varlığına kadar herkesin muhatap olduğu bir durum ve süreç başlamış oldu.

        
Suriye şüphesiz Türklerin tarihinde Orta Çağlar boyunca son derece önemli bir merkez olmuştur. Hanoğlu Harun, Afşin ve Sunduk beylerle başlayan Suriye maceramız Kurlu Bey tarafında bölgede kurulan bir beyliğin Suriye Selçuklu devleti hâlinde devam eden siyasi yapının Halep ve Dımaşk merkezli varlığı, Suriye’de Türklerin 1065’lerden başlayan bir geçmişe dayanması bizi uzun süreli bir perspektife dayanmak durumunda bırakmaktadır. Özellikle Memlûkler ve Osmanlılar devri Suriye’ye tarihi ve kültürel alaka duymamızın ötesinde aktüel alakamızı da harekete geçirmektedir. Zira bahsedilen bu iki devrin izlerine Şam’da hâlâ rastlamak mümkündür.

        
Suriyehududu boyunca, bir tampon bölge oluşturmak Memlûkhudut siyasetinin önemli bir özelliği idi. Toroslardan Fırat’a kadar uzanan Memlûk topraklarının mühim bir kısmında yarı bağımsız bir şekilde yaşayan küçük birer Türkmen beyliği olan Dulkadiroğullarıve Ramazanoğullarını bu siyaset içinde mütalaa etmek gerekir. Bu bölgede önemli bir merkez olan Halebnaibliği, Memlûk Devleti’nin kuzey sınırında olması dolayısıyla Memlûklerin Moğollar, Türkmenler ve daha sonraları Osmanlılar ile olan dış münasebetlerinde vuku bulan pek çok hadisenin mihveri olmuştur. Haleb’in merkez olduğu bu naiblikte irili ufaklı kırk kadar küçük naiblik vardı. Bunlardan bir kısmı bugün olduğu gibi o devirde de Suriye hududu dışında olmasına rağmen Memlûk toprağına dâhil sayılıyordu. Bunlardan Adana, Ayas, Darende, Divriği, Elbistan, Malatya, Maraş, Sirfendikâr, Sis ve Tarsus hudut kaleleri olup, bunların korumasına çok ehemmiyet veriliyordu. Suriye tarih boyunca Türklerin hâkimiyet ya da geçiş sahası olmuştur. Orta Asya’dan Afrika’ya geçişler ve tam tersi yöndeki hareketlerde Suriye hep merkezi konumda olmuştur. Memlûkler devrinde Suriye stratejik yeri kadar Türkmen nüfusunun yerleştirildiği bir yer olarak da dikkat çeker. Memlûklerin bölgenin etnik yapısı üzerindeki etkisi Türkiye Selçuklularının Moğol istilası sırasında zaafa uğradığı ve devletin kurulduğu ilk zamanlara kadar gider. Anadolu’ya hâkim olan Türkiye Selçuklu Devleti, 1243 yılında Moğollarla yaptığı Kösedağ Savaş’ını kaybetmesi sonrası ağır Moğol baskısı altında kalmıştı. Bu baskı sonucu özellikle Kayseri ve Sivas’ta yaşayan Türkmenler, Memluk Sultanı Baybars zamanında Suriye bölgesine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Suriye’ye gelip Şam’a yerleşen Türkmenler, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümünden sonra çıkan siyasi karışıklıktan faydalanarak 1337’de Elbistan civarında DulkadiroğullarıBeyliği’ni kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık’ta Memlukluları yenerek bu günkü Suriye topraklarını Osmanlılara bağlamıştır.

        
Türkmenlerin bölgeye yerleşmesini sağlayan Baybars’ın uyguladığı Suriye siyasetinin ilk aşaması Moğollar, Ermeniler ve Haçlılar ile mücadeleye başlamadan önce dâhilde birliği sağlamak ve Suriye ile ilgili iç problemleri tamamen halletmekti. Bu dirayetli sultan Suriye’deki isyanları bastırdıktan sonra her tarafa dağılmış olan Bahrî Memlûkleri kendi etrafında topladı, ordudaki nüfuzunu kuvvetlendirecek ve askerleri kendi şahsına bağlayacak çeşitli tedbirler aldı; vergileri hafifletmek suretiyle de halkın ve çiftçinin sevgisini kazandı. Ayrıca, Memlûklerin Suriye ve Mısır’daki hâkimiyetini perçinlemek için de Hülagü tarafından son verilmiş olan Abbasî Hilafeti’ni Mısır’da yeniden kurdu. Ayrıca Ermeniler üzerine düzenlediği seferlerle bölgenin Türkleşme sürecinde önemli adımlar atmıştır. Baybars’ın, o yıllarda kendilerine yurt arayan Türkmenlere karşı olan tutumu ve Türkmen meselesi ile ilgili siyaseti konumuz bakımından son derece önemlidir. Bilindiği üzere Moğol istilası sonucunda Anadolu’ya Horasan ve Azerbaycan’dan pek çok Türkmen gelmiş idi. Bu şekilde gerçeklesen göçler ile Anadolu’nun Türk nüfusu yoğunluk kazanmış ve Anadolu’nun her yeri Türkmen grupları ile dolmuştu. Anadolu’da birikmiş olan bu Türkmenler dirayetlerini kaybetmiş Selçuklu sultanlarına itaat etmedikleri gibi Moğollara da tâbi olmak istememişlerdir. Bu sebeple Hülagü ve Abaka zamanında bu Türkmenler üzerine çeşitli zamanlarda Moğol kuvvetleri gönderilmiş, özellikle Baybars’ın1277’deki Anadolu seferi esnasında Moğollara yardımcı olmayıp onlara katılmadıklarından dolayı, Memlûklerin geri çekilmesinden sonra olan Türkmenlerin bir kısmı Bizans uçlarına göç ederken, diğer önemli bir kısmı ise Memlûk Devleti’ne sığındı. Kırk bin evden fazla olan bu Türkmenlere Baybars hiç düşünmeden kucak açmış ve onları,Gazze’den itibaren Antakya ve Sis hududuna kadar bütün sahil bölgesine yerleştirmiş, kendilerine çoğu Frenkler’den alınmış olan topraklarıikta olarak vermişti.Türkmenler bu uygulama sonucunda kendileri için güvenli bir yurt bulmuşlar, Memlûk Devleti ise Baybars’ın bu akıllı siyaseti ile Suriye sınırlarında Türkmenlerden oluşan bir tampon bölge oluşturmuştu. Bahsedilen bölgeye yerleştirilmiş olan bu Türkmenler, zaman içerisinde çoğunlukla; Ayıntab, Halep, Antakya ve Trablus yörelerinde mekân tutmuşlardı. Genel bir adlandırmayla XIII- XV. yüzyıllarda Şam Türkmenleri diye tanınan bu Türkler, Güney Doğu Anadolu’nun batı kısmında ve kuzey Suriye’de yasadıkları sırada, özellikle Memlûk Devleti zamanında tükenmez bir kaynak olarak çok önemli siyasi ve iskân faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bu Türkmenler, bu süre zarfında Memlûk Devleti’nin en güvenilir yardımcı kuvvetleri olmuşlar ve bu sebeple de Baybars devrinden itibaren Çukurova’daki Ermeni Krallığı üzerine yapılmakta olan seferlere hemen hemen her zaman çok kalabalık sayıda katılmışlar, buralarda yurt tutarak küçük beylikler kurmuş ve bu bölgenin Türkleşmesini sağlamışlardır. Çukurova’ya yapılan akınlara çoğunlukla Türkmenlerin Üç Ok koluna mensup olan boylar yani; Yüregir, Kınık, Bayındır ve Salur boyları katılmıştır.1

        
Bugünkü Suriye Türklüğü dediğimiz manzara Osmanlı döneminin aktüel mirası gibidir. Ama şüphesiz önceki süreçlerde bölgeyi etkilemiştir. Suriye’de genel olarak Lazkiye, Hama, Humus, Şam ve Halep gibi yerlerde Türkmen yerleşimi olduğu bilinmektedir. Memlûkler sonrasında bölgeye hâkim olan Osmanlılar ise bugüne kadar etkileri devam eden bir süreci temsil etmektedir. Bu uzun perspektifli bakış bizim neden Suriye ile alakadar olduğumuzun tarihsel bir tespiti durumundadır. Tarım çağının şüphesiz Suriye için başta gelen hâkimi Türklerdi. Ama zaman geçip de zamana uyamayıp, zamanın getirdiklerini anlayamayıp değişemeyen bir dünya özne olduğu yerlerde yeni gelişmelerin nesnesi hâline düşüverdi.

        
Süleyman Şah Türbesi, tarihi rivayetlerdeki muhtelif nakiller bir yana Sultan Abdulhamid Han’ın buraya ceddimin mezarı demesi ve 1921 Ankara Antlaşması ve sonrası gelişmelerle tescillenen bir süreçte, bu coğrafyadaki varoluşumuzun önemli şahitliklerinden birisi durumundadır. Türk Mezarı olarak nitelenen ve mevcut vatan toprağı dışındaki toprak parçamız olan bu yer, geçmişle geleceği bağlayan önemli hafıza köprülerinden biri hâlindedir. Değişik zamanlarda nakledilen mezar yeri, nihayet son aktüel gelişme ile mevcut hâlini almış durumdadır. Gökyüzünün gittikçe karardığı, fırtınanın kendini hissettirmeye başladığı şu günlerde bu hareket, iç ve dış tüm aktörlerce kendi yer ve konumlarından değerlendirilmeye tabi tutuluyor. Gösterilmeye çalışılan Suriye’deki Türk mevcudiyetinin malumumuz olan hikâyesi bu yorumların tarih ve aktüalite bağlamında bir kanalda ilerlemesine yol açıyor. Bir yandan faaliyeti gerçekleştiren ön almaya dair değerlendirmeleri, öte yandan ise muhalefetin vatan toprağı vurgusu üzerinden eleştirel yaklaşımları eş zamanlı gidiyor. Suriye’nin katmanlı karmaşası içinde oradaki aktörlerde durumdan meşruiyet ve zemin kazanma yarışı içindeler. Bir de tapu sahibi tarafından kimseye arazi satmadım, Suriye’nin savaş nedeni sayarız, gibi hukuka atıf yapan ilginç iç ve dış yorumlar var. Yarın bir gün uzlaşmadan el toprağına girdiniz, denilirse de artık şaşmayacağız. YPG görünümlü PKK iradesi konuyu kendi meşruiyet zemini hâline getirerek varlığını meşru ve anlamlı gösterme telaşında. Bu manzara içinde bir şah-mat demagojisi de sürüp gidiyor. Şah çekenlerle mat diyenlerin algı dalaşı sürgit devam etmekte. Eğit donat bağlamında gelecek günlerde IŞİD ile çarpışmaya hazırlananlar türbenizi de aldınız buyurun çarpışmaya baskısıyla bizi bunaltabilirler. Suriye birkaç füze çılgınlığı ile buraları taciz edip bizi sarfı nazar edilemez statükolara çekmeye çalışabilir. PYD yapılanması ise kendi bölgesinde lütfen keremen bulundurduğu mirasımızın bedelini toprak olarak isteyebilir. Tarihin derinlikleri Suriye’de çok köklü bir geçmişi gösterse de Osmanlı sonrası oluşan dönemin gündemi belirleme gücünün bu eski dinamiklerden çok daha güçlü olduğu aşikârdır. İran ve Rusya gibi aktörler de bu cümleden, gelişmeleri daha da karmaşıklaştırıcı etki yapma imkânlarına sahiptirler. Hülasa iç ve dış aktörleri ile Suriye, bizim hakkında durup düşünmemizi dileyen bir hâl diliyle konuşuyor, şimdi bizimle. Memlûk ve Osmanlı döneminin mirası şüphesiz hafıza vatanımız için vazgeçilmez değerleri bize sunuyor, ancak mevcut hâlin aktörleri de bir o kadar bölgeye hassas ve dikkatli bakmamızı icbar etmektedir. Süleyman Şah’ın hafızamıza kazıdığı vatana, kültür coğrafyamıza faydalı olmak için fayda zarardan ziyade iyi ve kötü doğru ve yanlışın zaviyesinde bakan bir anlayışı yeniden düşünmek faydalı olacaktır. Suriye Türkmenlerinin geleceği de bu bakışın isabetine bağlı olacaktır.

         

        1 Cüneyt Kanat, “Memlûkler’in Baybars Zamanındaki (1260–1277) Suriye-Çukurova Siyaseti ve Bu Siyasetin Çukurova’nın Türkleşmesindeki Rolü”,III. Uluslararası Çukurova Halk Kültürü Bilgi Şöleni (Sempozyumu) Bildiriler, Adana 1999; Faruk Sümer, “Çukurova Tarihine Dâir Araştırmalar (Fetihten XVI. Yüzyılın İkinci Yarısına Kadar)”,Tarih Araştırmaları Dergisi, S. l, Ankara 1963, s. 8; Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”,SAD, S.1,s. 77; Kâzım Yaşar Kopraman,Memlûkler,Makaleler, Ankara, 2005, s. 572–586.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele