Cumhuriyetin Onuncu Yılında Bir İnkılâp Müzesi Tasavvuru

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

                  Cumhuriyetin onuncu yılı (1933), o günün Türkiye’sinde, inkılâbın on yıl boyunca elde ettiği başarıların muhasebesinin yapıldığı bir zaman dilimi olarak değerlendirilir. Hemen her alanda: ekonomi, dış politika, dış borç ödemeleri, demiryolu politikaları, okuma-yazma seferberliği ve batılı bir hayat kurmak yolunda ulaşılan mesafeler vs. Dolayısıyla dönemin yönetimi, elde edilen başarı karşısında bir hayli mağrur; toplum da savaşsız geçen bu zamanları bir nimet bilerek ayrıca memnundur.

                                                                                                                                                

        İşte coşkulu geçen onuncu yıl kutlamaları sırasında, bazı sanatçı ve edebiyatçıların vurguladığı bir husus dikkati çekecek cinstendir. Evet, her alanda büyük başarılar kat edilmiş, fakat cumhuriyet döneminin şanına lâyık, yeni romancı sınıflar ortaya çıkarılamamıştır. Orta yerde, Peyami Safa ve Mahmut Yesari’den başka, yeni kabul edilmeye lâyık bir isim bulunmamaktadır. Kaldı ki onlar bile ilk eserlerini, mütareke döneminde vermemişler miydi?

                                                                                                                                                

        Onuncu yıl değerlendirmelerinde oldukça dikkati çeken bir başka husus da ileri sanat-geri sanat tartışmaları ve yeni bir inkılâbın hedeflerine tercüman olacak cinsten yeni bir sanat ihtiyacıdır. Zira bazı sanatçıların böyle ulvi bir gaye ile paralellik arayışına girmemeleri, o yıllarda bayağı yadırganır. Bilhassa şairlere dönüktür bu tür beklenti ve eleştiriler.

         

        Cumhuriyetin onuncu yılında, dikkatimizi çeken bir başka husus daha vardır ki maalesef bugüne kadar yeterince üzerinde durulmuş değildir. Onuncu yıl hazırlıkları yapılırken, bir de on yıllık inkılâbı, inkılâbın yüksek başarı grafiğini, unutulmayacak biçimde hafızalara nakşetmek üzere bir müze teşkil edilmesi! İnkılâp nasıl başlamış, hangi süreçlerden geçmiş ve ulaştığı büyük neticeler vs.

         

         

        On Yıllık Müze ve Hafriyat Çalışmaları

         

        Bilindiği gibi müze denilince o yıllarda, hatıra çok eski zamanlar gelir ve bilhassa da büyük hafriyatlar sonucu elde edilen eski Anadolu uygarlıklarına ait malzemenin teşhiri ve muhafazası gelirdi. Zaten bu yolda, ilk yıllardan beri, büyük emekler sarf edilmekte değil miydi? 1924’te Didim-Apollon; 1925’te Kayseri Kültepe; 1926’da Ankara Klemens, Hipodrom ve Efes; 1927’de Sinop, Yozgat Alişar; 1928’de İstanbul Laleli’de Birinci Teodosius Takı; 1929’da tekrar Efes’te Sen Jan Kilisesi, 1930’da İznik, İzmit, Yalova ve Çorum; 1932’de Truva Harabeleri, Malatya Aslantepe ve Hatay; içinde bulunulan onuncu yıl boyunca da Ankara Kalesi sondajları, İzmir şehir içi ve Ankara Ahlatlıbel hafriyatları! Dolayısıyla bu hafriyatlar, müzeden söz edilince, neyin anlaşılması gerektiğini az çok ortaya koymuyor değildir. Ayrıca Türkiye’nin böyle bir amaç doğrultusunda hizmet verecek uzmanları da bulunmadığı için, daha 1926’da üç öğrenci (Arif Müfit Mansel, Ekrem Akurgal ve Remzi Oğuz Arık) Avrupa üniversitelerine arkeoloji tahsili için gönderilmemiş miydi? Kaldı ki bu üç arkeoloji öğrencisi tahsillerini 1931’de tamamlayacak ve yurda da ancak ondan sonra dönebileceklerdir. Fakat onlar da nihayet gepegenç birer uzmandır ve böylesi büyük hafriyatların kendilerine emanet edilmesi zaten mümkün değildir. Dolayısıyla Asarı Atika müzesi uzmanı Teodor Makridi Bey hariç, on yıl boyunca (1923-33) Anadolu’nun altını üstüne getiren büyük tarihi hafriyatların hemen tamamı yabancı enstitüler, batılı şarkiyatçı gruplar tarafından gerçekleştirilir. Bunların başını da Almanya Arkeoloji Enstitüsü, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü, Oksford Üniversitesi, Fransız Arkeoloji Enstitüsü, Amerikan Enstitüleri ve çeşitli Bizans araştırma kuruluşları ve enstitüleri çekerler.

         

        İşin garibi, Türk ve İslam öncesi Anadolu medeniyetlerini ortaya çıkarma amacı taşıyan bu kazılar için lazım gelen kaynak, bütünüyle dışarıdan transfer edilmiş, ulaşılan sonuçlar da yeni Türkiye’nin medeniyet ve kültür arka planını teşkil etmek üzere yepyeni bir yoruma kavuşturulmuştur. Tarihi kökleri Asya’dan, inanç temelleri de dinden soyutlanmış bir Türklük yorumu; bu yıllarda hayli öne çıkarıldığı gibi, millet olarak mevcudiyetimizin tarihsel derinliği de eski Anadolu uygarlıkları ile irtibatlandırılmak istenmiştir. Bunda bir hayli başarılı olunduğu da kuşkusuzdur. Kuşkusuzdur ki bizim Anadolu’ya Asya’dan geldiğimiz sanki bilinmiyormuş gibi, mevcudiyetimizin Eti veya Hititlerle irtibatlandırılmak istenmesinin başka bir sebebi olamazdı. İşte bu tür tarih yorumları, hafriyatların devam ettiği ve değerlendirmelerinin yapıldığı yıllarda, önce Almanya ve Fransa’da ortaya çıktı ve dalga dalga, yeni Türkiye’nin gündemine girmeyi de başardı.

         

        Dahası ilgili yıllarda, Bizans araştırmaları o kadar ileri noktalara ulaştı ki Osmanlı devletinin çoğu kurumlarının, Bizans menşeli olduğu yolunda yaygın kanaatler üretildi. Nihayetinde Fuat Köprülü, yapayalnız kalmakla birlikte, bu ipe sapa gelmez töhmetlerden bizi ve tarihimizi arındırmak istedi. “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri hakkında bazı mülahazalar (Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası c.1, 1931, s.165-315) adlı, mufassal makalesini bu yüzden kaleme almak ihtiyacını duydu.

         

        Kuşkusuz dönemin tarih ve müzecilik politikalarını, sırf bu çerçeve içine hapsetmek doğru olmaz. Fakat ağırlıklı tezin bu yönde geliştiğini de söylemek mecburiyetindeyiz. Çünkü orta yerde, gözümüzün önünde cereyan eden gelişmeler ve müze için üretilen tarihî belge ve materyalin ağırlığı hep bu tarafta idi. Ayrıca cumhuriyet döneminde açılan müzelerin çoğunun, hep sahil şehirlerinde olması da bunu doğrulayan bir husus oluyordu. İç bölgelerdeki müzelerin ise Eti, Lidya-Frigya merkezlerine kurulduğu da bir gerçektir. Belki bu gelişmelerin tek istisnası Etnografya Müzesi ile Konya Mevlevi Dergâhının, kapatılmasının ardından müzeye dönüştürülmesidir. Buna karşılık Kırşehir’deki Hacı Bektaş Veli Dergâhı ise 1940’lara kadar henüz müzeye çevrilmemişti. Muhtemeldir ki bu ameliye, 1950’lerden sonra ancak kuvveden fiile çıkma imkânı bulabilecektir.

         

                                                                                                                                                

        İnkılâp Müzesi Komitesi ve Üyeleri

         

        Dolayısıyla Cumhuriyet’in onuncu yılına yaklaşıldığı bir sırada, fakat birkaç yıl öncesinde değil, ancak üç beş ay öncesinde ortaya atılan bir fikir, politik zeminlerde ve aydınlar arasında makes bulmakta gecikmedi. O da onuncu yıl için bunca hazırlıkla yapılırken, asıl inkılâbın büyüklüğünün ve başarısının, geçirdiği evrelerin, çağdaş müzeciliğin imkânlarından istifade edilerek somutlaştırılması icap etmez miydi? Bu fikir derhal tuttu ve bir İnkılâp müzesi kurmak için bütün imkânlar seferber edilmek istendi. Ayrıca orta yerde yeterince malzeme de vardı. Fakat ciddi bir müze teşkili için bu malzeme kâfi gelmiyor, bunun yanı sıra müze disiplini ve terbiyesiyle yetişmiş uzman kafalara da ihtiyaç bulunduğu ortaya çıkıyordu. Neticede siyasiler ve bürokratlar bu işi halledemeyince, daha doğrusu halledemeyecekleri anlaşılınca, işi yetkili bir komisyona havale etmekten başka çare bulamadılar. İşte o yıllarda, inkılâp müzesi kurmak için teşkil edilen Müzeler Komitesi’nde kimler bulunuyordu dersiniz? Şöyle geriye dönüp baktığımızda, sırasıyla karşımıza çıkan isimler şunlardır: Kadro dergisi yöneticisi Şevket Süreyya Aydemir, Dışişleri Bakanlığı Müşaviri ve Balkan Birliği Genel Sekreteri Abdülhak Şinasi Hisar, tarihçi Enver Behnan Şapolyo, daha ileriki yıllarda inip çıkan hayatıyla dikkatimizi çeken Sami Çölgeçen ve komitenin en isabetli isimlerinden biri kabul edebileceğimiz Hamit Zübeyir Koşay!

         

                                                                                                                                                

        Hamit Zübeyir Koşay ve İnkılâp Müzesi

         

         

        Hamit Zübeyir Koşay için en isabetli isim dememiz, onun yukarıdaki komite içinde, müzecilik tecrübesine haiz tek isim oluşu dolayısıyladır. Kendisi Sibiryalı bir Türk olan, Başkurdistan’ın başkenti Ufa doğumlu ve tahsilini Almanya ve Macaristan’da tamamladıktan sonra, devrime maruz kalmış Rusya’ya geri dönmek yerine, bilgi ve birikimini yeni Türkiye’nin ortak heyecanlarına katmak ve bundan pay almak isteyen gepegenç bir istidat! Nitekim kısa zamanda kendisini fark ettirdi ve 1927-30 arasında Etnografya Müzesi’nin hazırlık çalışmalarını bütünüyle o koordine etti.

                                                                                                                                                

        Dolayısıyla grup içerisinde müze fikrine en yatkın, etnografik tecrübe itibariyle de en donanımlı kişi odur. Fakat bu anlayış, ne o yılların yaygın müzecilik telâkkilerine bir karşılık üretme kabiliyetine haiz, ne de kastedildiği mânâda bir inkılâp müzesi teşkili için yeterli bir donanıma sahipti. Ayrıca şu da var ki Hamit Zübeyir Bey, Mütareke ve Milli Mücadele döneminin ağır havasını teneffüs etmemiş, daha doğrusu bu zamanlarını o, Almanya ve Macaristan’da okuyarak geçirmişti. Yani Hamit Zübeyir Beye bu işin, yani müzeciliğin bir teknisyeni olarak bakılması gerekirdi. Zira yapılacak iş, ne eski Anadolu uygarlıklarına ailt somut malzemelerin bulunup sergilenmesi, ne de mevcut, yaşayan Anadolu halk kültürüne ait giyim kuşam malzemesinin ve gündelik hayata ait alet edevatın sergilenmesi meselesiydi. Dolayısıyla onlardan istenen, hayatımıza ait ölü malzemelerin derlenip toparlanmasından ibaret bir müze değil, tam tersine, heyecanı zirvelere yükselmiş bir inkılâbın ruhî şaşaasının somutlaştırılması gibi bir şeydi.

         

                                                                                                                                                

        Farklı Farklı İnkılâp Yorumları ve Şevket Süreyya Aydemir

         

        Daha mühimi de bu yıllarda, bizatihi inkılâbın hem kendisi, hem yorumu sık sık değişikliklere maruz kalabiliyordu. Başlangıçta dış düşmana karşı verilen bir mücadele yorumu daha bir öne çıkarken, Cumhuriyet Halk Fırkasının idrak ettiği 1927 kongresiyle bu yorum, sanki bir eksen kaymasına uğramamış mıydı? Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’si (1928) ve Halide Edip’in Vurun Kahpeye’si (1926) bu eksen kaymasının habercileri değil miydi? Gene Mustafa Kemal’in 1927 kongresinde okuduğu tarihî nutuk, birbirinden farklı tutumların, karşılıklı tasfiye savaşlarının uzun bir hikâyesi değil de neydi? Ve nihayet şimdi, Türk Ocaklarının kapatıldığı (Bir yıl önce yeni binası açılmıştı) ve yerine Halkevlerinin açıldığı bu aşamada, daha yeni bir inkılâp yorumunun devreye sokulmak istendiği meydanda değil miydi?

                                                                                                                                                

        Nitekim Müze Komitesi üyelerinden Şevket Süreyya Aydemir kendisini, bu en son hamlenin temsilcilerinden biri addetmekte idi. Başında Şevket Süreyya Aydemir ve romancı Yakup Kadri’nin bulunduğu Kadrocu ekip, 1930’lu yılların Türkiye’sinde parıltılı tesirler meydana getirmiş ve inkılâbın mevcut yorumu ile devam edemeyeceğini; Almanya’daki Nazizm, İtalya’daki Faşizm ve Sovyet Rusya’daki Komünizm karşısında inkılâbın haiz olduğu farklılıkları daha bir tebarüz ettirerek, müstakil bir ideolojik karaktere sahip bulunduğunun kanıtlanması gerektiğini öne sürüyorlardı. Dolayısıyla bu yeni teorik tutumun temel argümanı; Türk halkının Sovyet ve Avrupa halklarından farklı olarak, sınıfsız bir toplum manzarası arz ettiği ve sömürgeci Kapitalizme ve kokuşmuş liberal demokrasilere karşı teyakkuz içinde bulunulması biçiminde özetlenebilir. Ayrıca Kadrocular Türk milli mücadelesinin sömürgeciliğe maruz kalmış Asyalı ve Afrikalı milletlerin verdiği mücadele ile dayanışma içine girmesini de ileri sürüyorlardı.

                                                                                                                                                

        Dolayısıyla buradan çıkan sonuca göre, sınıf mücadelesine kapalı tutumuyla Sovyet karşıtı, kapitalizme ve sömürgeciliğe karşı tutumuyla da Batı karşıtı bir tavır ve inkılâp yorumu üretilmiş oluyordu. Daha da mühimi Kadrocular, yeryüzünde hâkim ve alternatifsiz tek bir medeniyet, Batı medeniyeti bulunduğu tezine karşı bir Doğu medeniyeti bulunduğu fikrinde adeta ısrar ediyor ve Ahmet Ağaoğlu gibilerin, yaygın tekçi medeniyet tezlerine karşı, yüksek bir isyan çığlığı ile meydan okuyorlardı.

                                                                                                                                                

        İşte bu tür bir millet-toplum, kültür-medeniyet algılamasına sahip olan Kadro dergisinin sayfalarında, ne o tarihi büyük hafriyat çalışmalarını göklere çıkaran yorumlarla karşılaşırız, ne de dönemin yaygın müzecilik anlayışına ilişkin şerhlerle! Dahası onlar, Türklüğün ve Türk tarihinin eski Anadolu halkları ile ilişkilendirilmesine de çok arzulu bakmazlar. Yani inkılâp önderlerinin kendilerine sözcü tayin ettiği bu yeni grup, aynı yıllarda inşa edilen yeni tarih tezine karşı da aşırı bir ihtiyat içinde gözükürler.

         

                                                                                                                                                

        Müze Konusundaki Asıl Tıkanma Noktaları

         

        Bütün bu izahları yapmamızın sebebi, yönetimin ihtiyaç duyduğu böyle bir müzenin kuruluşundaki güçlüğe işaret amacı taşımaktadır. İlk anda o kadar kolay gözüken İnkılâp müzesi fikri, iyi düşünüldüğü takdirde, bin bir çelişkiyi de içinde barındırmaktadır. Çünkü onun güçlüğü, tarihi malzemenin toparlanmasında değil, canlı yaşanmış, engebeli bir sürecin yorumundan kaynaklanıyordu. Ayrıca da ulaşılan her yeni inkılâp aşaması, geçmişin yorumunu, sil baştan alt üst edebiliyordu.

                                                                                                                                                

        Bu bakımdan akan bir suyun resminin yapılamadığı gibi, devrimin durmuş, oturmuş bir istikrar manzarası arz etmemesi, müze meselesinde tahminlerin ötesinde güçlükler doğuruyordu. Çünkü müze demek, tarihi ve tarihe bakış açısını sabitlemek, dondurmak demektir. İşte bütün bu sebepler dolayısıyla, İnkılâp müzesi kurmak, ne bir arkeoloji müzesi, ne de etnografya müzesi kurmaya asla benzemiyordu. Dolayısıyla asıl güçlük de buradan kaynaklanıyordu. Nitekim devrin yönetiminin böyle bir müzeden beklentilerini, komisyon üyeleri az çok fark ediyor, fakat bunun yolunu da kolay kolay bulabilmiş gözükmüyorlardı. Zira Müze Komitesinin ulaştığı olumsuz sonuç, bizi ister istemez böyle düşünmek mecburiyetinde bırakıyor.

                                                                                                                                                

        Onun için Müze Komitesinin hazırladığı layihalar, her türlü müzakere zabıtları keşke bugün elimizin altında bulunsa imiş demek durumunda kalıyoruz. Çünkü tarih çoğu zaman, ulaşılan veya ulaşılmayan neticelerde değil; ileri geri yaşanan tartışmalarda, iten çeken psikolojilerde, aynı konu üzerinde geliştirilmiş farklı farklı yorumlarda yatıyor olabiliyor. Netice olarak bugün elimizin altında, sözünü ettiğimiz Müze Komitesinin çalışmaları hakkında fazla bir bilgi bulunmuyor. O güne ait üç beş gazete kupürü ve makaleleri, işte o kadar!

         

                                                                                                                                                

        Çölde Bir Serap: Enver Behnan Şapolyo

         

                                                                                                                                                 Nitekim Hamit Zübeyir Koşay’ın yazılarını derleyen kitabında, komitenin çalışmalarına ilişkin en ufak bir atıf bile yok. Sami Çölgeçen adını ise hatırlayan biri varsa aşk olsun. Aynı konuda ne Kadro dergisinin sayfalarında, ne Şevket Süreyya Aydemir’in hatıralarını ihtiva eden Suyu Arayan Adam’ında söz edilmiyor. Fakat İnkılâp Müzesinin kurulması ile ilgili komisyon üyelerinden Enver Behnan Şapolyo, bu hususta imdadımıza yetişir gibi oluyor. Çünkü kendisi eski bir tarih hocası olan Şapolyo’nun, müzecilik üzerine, 1936’da yayınlanmış bir kitabının bulunduğunu hatırlamak durumunda kalıyoruz. Şimdiye kadar yeni bir baskısı yapılmayan bu kitapta, İnkılâp Müzesine ilişkin bir bölüm yok değil. Fakat o kadar dıştan ve mevzunun ruhundan soyutlanmış anekdotlar ki tahmin edemezsiniz. Bu kuruluğun sebebi, kuşkusuz dönemin şartlarıyla ilgili olmalıdır. Bu bakımdan keşke demek durumunda kalıyoruz; eser daha ileriki yıllarda, yeni baştan kaleme alınabilse ve komisyonun çalışma tarzı, geliştirilen tezler, istişareler daha bir öne çıkarılabilse imiş, demekten kendimizi alamıyoruz. Eğer Şapolyo böyle bir yazışı esas alsa, hem dönemin ruhuna, hem de fikir ve sanat adamlarımızın birbirinden farklı tutumlarına daha iyi nüfuz etme imkânını bulabilirdik.

         

                                                                                                                                                

        Abdülhak Şinasi Hisar – Şevket Süreyya Tezadı

         

                                                                                                                                                 Nitekim elimizin altında, Müze Komitesi üyelerinden Abdülhak Şinasi Hisar’ın, daha o sıralarda tuttuğu bazı notlar bulunmaktadır ki bizi böyle düşünmeye bir kere daha icbar ediyorlar. Zira Hisar’ın hatıralarından anladığımıza göre, İnkılâp müzesi çalışmaları öyle sakin bir hava içinde geçmişe benzememektedir. Seviyesi iyi tayin edilemese bile, komisyonda alttan alta inkılâp ve yorumu, müzede sergilenecek eşyalar konusunda bazı ayrışmaların yaşandığı anlaşılmaktadır. Yani dıştan dışa herkes kendini egemen söylemin parantezi içinde muhafaza etmekle beraber; işin esasında veya ayrıntılarda, önemli bazı ayrışmaların yaşandığı belirginlik kazanmaktadır.

                                                                                                                                                

        Hisar’ın sıcağı sıcağına, yani komisyon çalışmalarının devam ettiği bir sırada tuttuğu küçük notlarından, Şevket Süreyya’nın şahsıyla birlikte, müze konusundaki yaklaşımından hayli rahatsız olduğu meydandadır. Tuttuğu notlarda, mesela Şevket Süreyya için şöyle diyebiliyor: “Aceleci, acemi ve eşya arasında gibi karmakarışık cümleler, manevi gümrüklerden mal kaçırmak içindir. Kendisinde bir politikacı kimliği var. Müttefikinin önünde ve yanında! (Yangın Var, Dünya gazetesi, 31 Mart 1967)

         

        Abdülhak Şinasi’de, Şevket Süreyya’ya yönelik bu tür kanaatleri üreten sebep de komisyon çalışmaları sırasında sunduğu bir esbâbı mucibe metnidir. Yani böyle bir müzenin lüzumuna ilişkin hazırladığı gerekçeli bir metin! Buradan anlaşıldığına göre, Komisyon üyelerinden her biri, böyle birer metin hazırlamış olmalıdır diye düşünebiliriz. Ya da daha açık bir ifade ile hazırlamışlar, Komisyon huzurunda takdim etmişler ve her metin ayrı ayrı müzakere edilmiş demektir. (Bu metinler ve müzakere zabıtları, alınan kararlar şimdi nerededir dersiniz?)

                                                                                                                                                

        İşte Abdülhak Şinasi’yi rahatsız eden ve Şevket Süreyya hakkında olumsuz kanaatlere sevk eden husus, okunan bu esbâbı mucibe metni ile doğrudan ilgilidir. Zira Komisyonda Şevket Süreyya metnini okuyup bitirince, uzun bir sessizlik hâsıl oluyor. Arkasından Abdülhak Şinasi sözü alır, “Biz bu inkılâbın Tanzimat’tan beri değil, iki yüz seneden beri devam ettiğini düşünüyoruz dedim” der. Kuşkusuz Abdülhak Şinasi’nin yaptığı, kontur bir çıkıştır.

         

                                                                                                                                                

        İnkılâp Müzesi Nerde Başlar, Nerde Biter?

         

         

        İşte yazımızın başından beri işaret etmeye çalıştığımız yorum farkları, buralarda ortaya çıkmaktadır. Şevket Süreyya’nın veya dönemin önde gelen sınıflarının hâkim tutumu, bir noktada, bir nevi ortaklık arz etmektedir. İnkılâbı 19 Mayıs 1919’la, yani Milli Mücadelenin bidayetiyle başlatmak!

                                                                                                                                                

        Çünkü bu kesimlere göre inkılâp bir yeniden doğuştur ve kendisinden önceki yeniliklerin zaruri bir sonucu ve istihalesi değildir. Zaten bundan dolayıdır ki Cumhuriyet döneminde, bırakın İttihat ve Terakkiyi, Tanzimat dönemi ve Tanzimatçılar da makbul addedilmemişlerdir. Çünkü hayatımıza, asıl ikiliği sokanlar onlardır. Nasıl olur, bir millet hem batılı, hem doğulu olabilir miydi? Zira Tanzimatçılar, hayatımızı ve zihnimizi ikiye bölen bu çifte şahsiyetliliğin asıl mucidi olup, hep bu fikri savunmuşlardır. Cumhuriyet inkılâbının asıl başarısı da işte burada yatmaktadır. Cumhuriyet zihin yapımızdaki ikiliği ortadan kaldırdığı gibi, hayatımıza da çağdaş bir görünüm bunun için kazandırılmıştır. Ayrıca aynen Tanzimatçıların yaptığı gibi, Ziya Gökalp’ın ve İttihatçıların teslisçi tutumu da (!) benzer bir yanlışlıktan başka bir şey değildir.

                                                                                                                                                

        Şimdi düşünün bakalım, İnkılâp müzesi nereden başlayacak veya başlaması gerekecektir? Eğer Abdülhak Şinasi gibi düşünecek olursak, bu müze, uzun batılılaşma tarihimizin bir istihalesi niteliğini taşımalıdır. İnkılâp da onun zaruri bir neticesidir zaten. Yukarıdaki fikirlerin çoğunun, Şevket Süreyya’ya ait olmadığını hatırlatarak soralım: Şevket Süreyya’nın mantığına göre böyle bir müze nasıl kurulabilirdi? Onun yaklaşımına göre, geride bıraktığımız iki yüz yıllık süre, bir nevi yarı müstemleke haline dönüşümüzün hikâyesidir. Milli mücadele ile de bir nevi Ergenekon’dan çıkış gibi yeni bir zuhur yaşanmıştır.

                                                                                                                                                

        Yani neresinden alırsanız alın, mevzu her bakımdan derinleşmeye müsait görünmektedir. Zaten bundan dolayıdır ki İnkılâp Müzesi çalışmalarında başarılı bir sonuca ulaşılamamıştır. Müze konusunda salim bir bakış açısına ulaşılamaması, yani ciddi bir tez etrafında sağlıklı kararlar alınamaması dolayısıyla, bu alandaki faaliyetler hep sathiliğe mahkûm kalmıştır. Yapılmış bazı yazışmalar, küçük büyük eşya ve dönemin yerli ve yabancı basınından derlenen gazete kupürleri ile iktifa edilmiştir. Onlar da ya Etnografya Müzesinin bir bölümünde, ya da Beyazıt Devlet Kütüphanesinin bir salonunda sergilenerek, bu işe bir nokta konulmuştur.

         

        Bilahare bu ihtiyaç ara sıra yeniden nüksederek, el değiştirmiş olan Atatürk’ün Şişlideki evi, İnkılâp Müzesi haline dönüştürülmek yoluna gidilmiştir (1942). Yani netice olarak söylemek gerekirse, “İnkılâp Müzesine toplanacak zavallı eşyaya yalan söyletecekler. Zira bu eşya, tasnif şekline göre kendilerine söyletilmek istenen mânâları söylerler. Bu bir teşhir meselesidir” diye endişelerini ifade eden Hisar’ın, kaygılarının boşa çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

         

         

        Abdülhak Şinasi Hisar ve Türk Müzeciliği

         

        Ancak burada Abdülhak Şinasi’nin düşüncelerinden ve müzecilik konusundaki yaklaşımlarından yeteri derecede bahsetmediğimizin farkındayız. Fakat o bu yıllarda müze, müzeciler, tarih, medeniyet ve şehircilik konularında en çok yazı kaleme alan muharrirlerimizin başında gelir. Ayrıca da bugün sahibi olduğumuz İstanbul algılamasının, inşa edici düşünürlerinin başında gelir. Dolayısıyla onun burada, sayıp dökmeye kalkışmayacağımız müzecilik konusundaki yazılarını, önümüzdeki yıl Türk Müzeciliği adıyla müstakil bir kitap halinde yayınlamak istediğimizi ifade edebiliriz.

         

        İşte bu yazılar arasında biri var ki doğrudan doğruya İnkılâp Müzesi ile ilgilidir. “Bir İnkılâp Müzesi İçin” adını taşıyan bu yazı, yukarıdan beri değerlendirmeye çalıştığımız konuya bir hayli açıklık getiriyor. Öyle tahmin edilmektedir ki Hisar bu yazısının, devamlı destek verdiği dönemin Varlık dergisinde değil de tam aksine, aynen Kadro gibi, inkılâbın sözcüsü addedilmeye layık bir dergi olan Ülkü’de yayınlanmasını istemiştir. (Ülkü, Birinci Teşrin 1933, c.2, nu. 9, s.260-265)

         

        Fakat burada asıl önemli olanı, bu yazının herhangi bir yazı olmaktan ziyade, ilgili Müze Komitesine, Abdülhak Şinasi’nin takdim ettiği esbâbı mucibe metni olup olmadığı hususudur. Dolayısıyla diğer Komisyon üyelerinin bibliyografyaları da hazırlanmış olsa, onların da belge niteliği taşıyacak bu tür metinleriyle karşılaşmamız yüksek bir ihtimal dâhilindedir.

         


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele