Türkiye’de Siyaset Partilerle mi Yoksa Yalnız Genel Başkanlarla mı Yapılıyor?

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

        Türkiyemizde, basında köşe yazarları ve televizyonlarda konuşma yapan bilginlerimize göre; Siyasî Partiler Kanunu’na göre kurulmuş, tüzük ve programlarına göre faaliyet göstermesi gereken partiler yok sayılmaktadır. Sadece şahıslar vardır; parti genel başkanları vardır.

         

        27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile iktidardan uzaklaştırılan Demokrat Parti’nin milletvekilleri, yürürlükte olan 1924 Anayasasının ‘milletvekillerinin meclisteki konuşmaları ve kullandıkları oylarında ötürü’ haklarında kovuşturma ve tutuklama yapılamayacağı hükmüne rağmen, Yassıada’ya götürüldüler, orada her türlü işkenceye maruz bırakıldılar. Kahir ekseriyeti mahkûm edildikleri gibi, 1961 Anayasası’na konulan hükümle, affedilseler bile siyasî haklarını kullanamaz hale geldiler. 1969 yılında, müdahaleden 9 yıl sonra, 1961 Anayasası’na konulan yasak hükmü; 1965 seçimlerinde gerçekleşen % 71,3 iştirakin % 81,6’sını temsil eden AP ve CHP’nin desteğiyle ve meclislerin üçte iki’den fazla desteğiyle kaldırılmıştı. Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri öğretim üyeleri ve yardımcıları yayınladıkları bir bildiriyle meclisin bu kararına karşı gelebilmişler ve şöyle diyebilmişlerdi: “Bizler, geleceğin adaletçi ve idarecilerini yetiştirmekle sorumlu olan insanlar olarak bu tehlikeli gidişe karşı olduğumuzu kamuoyuna açıklar ve anayasadan yana olan bütün kurumları aynı davranışa çağırırız. Temel sorunları çözülmeden duran bir ülkede, hele lâiklik konusundaki ters tutumların yankısı devam ederken, böyle bir sorunun ortaya atılmasını tarihe karşı sorumluluk duygusuyla ve Türk ulusunun yararlarıyla bağdaştıramıyoruz.”

         

                 Geleceğin adaletçi ve idarecilerini bu zihniyette insanlar yetiştiriyorlardı. Bu görüşte olanların yetiştirdiği Devrimci Güç Birliği adı altında biraraya gelen 6 kuruluş adına yayınlanan bildiride: “Böyle menfi olan, menfi olmakta devam eden bir zihniyetin baş temsilcisine ve varsa bunun gibi düşünenlere, bu zihniyetten vaz geçmedikçe ülkenin kaderinde başrolleri oynamaya fırsat verilemez. Cumhuriyetin şöhretli lideri İnönü ve CHP’nin bazı idarecilerinin yanıldıkları nokta burasıdır.” demek suretiyle anayasa değişikliğine karşı çıkmışlardır.

         

                 Bu iddiaların sahipleri anayasa değişikliğine oy veren milletvekillerinin genel oyun yüzde 80’den fazlasını, meclis çoğunluğunun da yüzde 90’dan fazlasını temsil ettiğini dikkate almak ihtiyacını dahi hissetmemişlerdir. Bildirilerin destekçilerine göre temsil ekseriyeti cahillerin oylarıyla oluşmuştur ve aydınların oyları değildir.

         

                 Memleket, 1980 yılı 12 Eylül’ünde yeni bir askerî müdahale ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bu müdahale, kumanda konseyi tarafından yapılmıştır. Siyasî partiler kapatılmıştır. Demirel, Ecevit Hamzakoy’a, Türkeş ve Erbakan Narlıdere’ye gönderilmişlerdir. Siyasî partilerin milletvekili ve senatörlerinden bazıları tutuklanmışlardır. MHP ve MSP haklarında davalar açılmış, AP ve CHP haklarında ise bir işlem yapılmamıştır. Buna rağmen, bütün milletvekili ve senatörlere siyasî yasaklar uygulanmaya başlamıştır.

         

                 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra “atama ile Danışma Meclisi kurmayın, 1961 yılında çıkarılan 304 sayılı Senato Seçim Kanunu’nu uygulayarak yalnız anayasa yapmak üzere bir meclis seçilsin” diye 31 Mayıs 1981’de Milliyet Gazetesi’ndeki ikazıma rağmen, Konsey, 2 Haziran 1981 tarihli kararıyla, eskilerin geçmiş ve gelecek hakkındaki mütalâalarını, başka bir suçu tazammum ettirmiyorsa bile, örfî idare kanununa göre haklarında takibat yapılması kararı verilmiştir. Bundan sonra Danışma Meclisini, Konsey atama ile kurmuştur, 1982 Anayasasını bu Meclise hazırlatmışlardır, yaptırdıkları anayasaya Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak koydukları hükümleri bir tarafa iterek, Anayasa Referandumu ile Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Muavini sıfatlarını kazanmışlardır. Bununla da yetinmemişler, Anayasa’ya koydukları geçici 2. madde ile yaptıkları, referandumdan geçirdikleri anayasayı yine bir tarafa iterek, istediklerine parti kurdurmuşlardır. Kurdurdukları partilerde de istediklerinin milletvekili adaylıklarına izin vermişler, istemediklerinin adaylıklarını da veto etmişlerdir.

         

                 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimlere sağda Konsey Hükûmeti’nin Başbakan Yardımcısı Turgut Özal’ın partisi olan Anavatan Partisi ve Genel Kurmay Başkan Yardımcısı Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi ile solda Konsey’in Başbakanlık Müsteşarı olan Necdet Calp’ın Halkçı Parti’sinin iştirakine müsaade ettiler. Büyük Türkiye Parti’sini kapattılar. DYP ve SODEP’in kuruluşlarını tamamlayarak seçimlere girmelerini engellediler. Seçime takaddüm eden günlerde Konsey, Turgut Sunalp lehine açıklama yapmışsa da millet, üç yıllık askerî idareden sonra, oyunu sivillerin kurduğu partide toplamıştır. ANAP % 45,1, HP % 30,5 ve MDP % 23,3 oy almışlardır.

         

                 Rahmetli Turgut Özal seçimi kazanıp, hükûmeti kurduktan ve Başbakan olduktan sonra, partili vatandaşlara grubu açıyorum iddiası ile partisinin Meclis grubunu halka açtı. Bunu takiben iktidarı ve muhalefetiyle bütün partilerde grup toplantıları, programlarına göre meclise gelen kanun teklif ve tasarılarının, sosyal, ekonomik ve kültürel meselelerin müzakere edildiği platformlar olmak yerine, parti genel başkanlarının nutuk irad ettikleri ve hazirunun huşu içerisinde dinlediği ve galeyana gelip alkışladığı ve iman tazelediği platformlara dönüşmüştür. Bu uygulama ile grupların siyasî müessiriyetleri fiilen yok edilmiştir, ortadan kaldırılmıştır.

         

        Turgut Özal, 1983 seçimlerine gidilirken, partilerarası televizyon konuşmalarında, “Enflasyonu tek haneli rakamlara indiremeyen hükûmetler vatandaşın cebinden para çalıyor demektir.” demiş olmasına rağmen, 1987 seçimlerine kadar enflasyon yıllık olarak % 60-70 aralığında seyretmiştir ve grubundan hiç kimse bunu sorgulamamıştır. Grubun sormadığı bu soruyu seçmen ANAP’ın oy oranını, 1987 seçimlerinde, % 36’ya düşürerek sormuştur. 450 üyeli mecliste % 36 oya karşılık ANAP 292 milletvekili ile SHP % 24 oya karşılık 99 milletvekili ile ve DYP % 19 oya karşılık 59 milletvekili ile temsil edilmiştir ve bu durum partinin zaferi olarak ilân edilip, sorgulanmasına dahi izin verilmemiştir.

         

                 Televizyon kanallarından birinde yorumculuk yapan bir aydın efendi, Demirel’in 1965 seçimlerinde % 53 oy alarak partisini iktidara taşıdığını iddia edebilmiştir. Partileri şahıslara bağlayan zihniyet yüzünden ve genelde % 10 baraja rağmen memleketimizde 66 parti kurulmuştur. Bunlardan sadece 18-22 civarında parti seçimlere girebilmiş ve bunların da sadece 3’ü meclise girebilmişse, hâlâ daha insanlar nelerine güvenerek parti kurabilmektedirler? Bu partilerin kurucularının benzer yazar, çizer, aydın yorumundan cesaret aldıkları çok açık bir hakikattir. 1965 seçimlerinden ve Demirel’in Genel Başkan seçilmesinden önce 1964 yılı Haziran ayında Senato kısmî yenileme seçimleri yapılmıştır. Seçimlerden iki gün önce AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala vefat etmiştir. O noktada AP’ye kimin genel başkan olacağı belli değilken, devlet radyosunun her saat başı Gümüşpala’nın vefatını tekrarlayarak AP’nin dağılmakta olduğu imajını vermeye çalışmasına rağmen yapılan seçimde AP fiilî olarak toplam oyların % 50,30’unu alarak seçimleri kazanmıştır. Demirel bu tarihten sonra AP 2. Büyük Kongresi’nde genel başkan seçilmiştir ve bu parti zemininin üzerine oturarak siyaset yapmıştır.

         

        1965 yılında % 50’nin üzerinde oy alamayan partinin iktidar olamayacağı milli bakiye sistemi seçim kanunu ile yapılan seçimde parti bütün organları ile tesanüt halinde çalıştığı için AP % 52,9 oy alabilmiş ve 240 milletvekili çıkararak tek başına iktidar olabilmiştir. Türkiye genelinde baraj olmadığı için de seçim sonuçlarına göre % 2, % 4 ve % 6 oy alan partilerin de milletvekili çıkarabilmeleri sebebiyle Mecliste temsil edilen siyasi parti sayısı altı olmuştur.

         

        Genel Başkanlar tek başına seçimi kazanıyorlarsa 12 Eylül 1980 sonrası Hamzakoy ve Zincirbozan’a gönderilen, Başbakan ve Genel Başkan iken partisi kapatılan ve yedi yıl siyasî yasaklı olan Demirel; siyasî yasaklar kaldırıldıktan ve Hüsamettin Cindoruk’un kendisini emanetçi ilan ederek genel başkanlığı kendisine iade etmesinden sonra, karizmatik lider olarak, ANAP oylarının % 36’ya gerilediği bir vasatta, neden genel oyun ancak % 19’unu DYP ve % 24,8’ini de SHP alabilmiştir? 1991 seçimlerinde de Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle dağılma sürecine giren ANAP’a rağmen, DYP’nin aldığı oy neden % 27’de kalmıştır?

         

        Demirel bu süreçte eski uygulamaları bilmesine ve tecrübesine rağmen, parti gruplarına çeki düzen verilmesini istememiş, sözde partili vatandaşlarla grup toplantısı âdetinin yaygınlaşarak devamında fayda mülâhaza etmiştir.

         

        Partilerin organlarının fonksiyonel olmamasına, ilçe, il ve genel kongrelerinin demokratik esaslara göre yapılmamasına, parti gruplarının olmamasına rağmen basınımız ve aydınlarımız bu hususlarda sessiz kalmakta ve genel başkanlarla particilik yapmayı istemektedirler.

         

         


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele