Liberal Özgürlükçülüğün Çıkmazı

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

        Ortaçağda değersizce varlığını sürdürmeye mahkûm olan Batı insanı, kendine insanî bir konum ararken önce hümanizme sarıldı, sonra da liberalizmi keşfetti. Bireye seçkin bir yer bulma çabasında, iki temel tez öne çıktı. Bunlardan ilki bireyin özgürlüklerinin öncelenmesi, ikincisi de onun, devasa bir güç sahibi olarak devletin müdahale edemeyeceği ve elinden alamayacağı haklara sahip olduğu iddiasıydı. Liberalizmin temelini bu tezler oluşturdu. Bireysel temel hak ve özgürlükleri savunmakla ilk başta siyasal alanda teorik bir arayış olarak kendini gösteren liberalizm, Fransız İhtilali ve sanayi devrimi sonrası ekonomik alanda egemen oldu ve insanlık liberal kapitalizmle böyle tanıştı. Bu vakıa, liberalizmin, kendi anavatanında bilfiil mevcut temellere sahip Batı gerçeği olarak tarih sahnesine çıktığını gösterir.

         

        Gerçekte bu tablo, bireylerin özlem ve ihtiyaç duyup hiç sahip olamadıkları birtakım hak ve özgürlüklerin kapısının açılmasıydı. Özgürlük bir ihsan değil haktı. Artık siyasal ve sosyal etkinliklerden ekonomik faaliyetlere kadar her alanda sadece birey öncelikli ve önemliydi. Bu tezleri savunanlara göre “devlet ferdi yüksek ve bağımsız bir kuvvet olarak tanımadıkça, kendi kudret ve otoritesini ondan almadıkça, ona bu yönde muamele yapmadıkça gerçekten hür ve aydınlık bir ülkeden hiçbir zaman söz edemeyiz.”[1] Sadece kurum olarak devlet değil, onun etkinliklerini sevk ve idare eden hükümet de buna riayet etmelidir.

         

        Devlet karşısında bireyin yeri sorunu, sonraki süreçte iktidar karşısında bireyin yeri sorunu üzerinde yoğunlaştı. Temel haklara sahip bireyin daha özgür olabilmesi için iktidarın etki alanı sınırlandırılmalı, hatta en aza indirilmeliydi. Zira baskı yapma gücüne sahip olan devletin bu güç ve yetkisini iktidar kullanmaktaydı. Hatta bazı liberallerce, hükümetsiz olunamayacağı ama en iyi hükümetin insanları en çok kendi başına bırakan hükümet olduğu bile dillendirildi.[2] Bu eğilim, herkesin aşina olduğu ‘bırakınız yapsınlar bırakınız etsinler’ sloganı ile özetlendi.

         

        Siyasal ve ekonomik alanda filizlenen bireycilik ve özgürlükçülük eğilimi yaşama dünyasının tüm unsurlarına ve her alana sirayet etmekteyken, bu hak ve özgürlükleri garanti altına alacak bir siyasal yapı kurulması gereği doğdu ve insanlık liberal devlet modeli ile tanıştı. Bu devletin de kutsalları olmalıydı. Batı insanını yersiz-yurtsuz bırakan, onun kendi kutsalları olduğu için, o ancak onlara sırt çevirmekle, skolâstiğin kutsalı yerine başka bir kutsalı geçirmekle kendine dünyada var olma yolu bulabilirdi. İnsan için kutsal, akıl oldu, devlet için de hukuk! Başka bir ifadeyle, Hobbes’daki ‘doğal durum’ olarak ‘herkesin herkesle kavgası’nı sona erdirecek olan ve hiç kimseye hesap vermeyen Leviethan’ın yerini hukuk aldı. Onun da hiç kimseye hesap vermeyeceği, hiçbir güce tabi olmayacağı, ama özündeki adalet idesi dolayısıyla en doğru kararı vereceği kabul edildi.

         

         

        Yükselen Liberalizm

         

        Aradan geçen yüzyılı aşkın zaman zarfında, hak ve özgürlük problemi, sayısız düşünüp taşınmanın konusunu teşkil etti. Özgürlük, gelişimin temeli ve olmazsa olmazı oldu. Sadece özgür bir toplumda bireyler kendilerini geliştirip arzu ve isteklerini gerçekleştirebilirler, donanımlarını ancak özgür ortamda bu yolda kullanabilirlerdi. Bu tez, sosyal ve siyasal tarihi sayısız trajedilerle dolu Batı insanı için son derece akılcıydı.

         

        Aslında liberalizm, insanın en temel ihtiyaçlarından biri ve en çekici insanî duygu üzerinden konuşarak, düşünen düşünceleri ve bireysel bilinçleri en vazgeçilmez olandan doğru yakaladı. Olup bitenler ‘modernist bir kurgu’ ve bilinçli yapılmış bir projenin gerçekleşmesi değildi. Akılcı yahut bilfiil mevcut sosyal temelleri olmasaydı veya gelinen noktada fiilî gerçekliklere dayanmasaydı, liberal söylemler taraftar bulamazdı. Mesela özellikle 1980 sonrası bizde öne çıkan hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi temalar ve eğilimler, insan onurunun aşağılanması veya temel hakların ihlali vakıasından destek aldı. Bu ülkede bir zamanlar işkence ve kötü muamelenin ne kadar yaygın ve olağan olduğunu hatırlayalım. Bu yüzden, egemen kalemlerin liberal tezleri sosyal gerçeklikle örtüşünce, liberalizm ideoloji olarak değil ama zihniyet olarak kabul gördü. Yani liberalizm, sadece kendi tasarım dünyasındaki hak ve özgürlükleri her zaman ve zeminde sırf teorik olarak dile getirdiği için değil, sosyal ve siyasal alana ilişkin haklı söylemleriyle, özellikle ona eşlik eden kapitalizmin insanlığa sunduğu ama felaket hediyesi mi güzellik yüklü armağan mı olduğu halen tartışılan teknolojinin desteğiyle yükselen değer oldu.

         

        Tarihsel seyirde gerçekte yükselen unsur liberalizm değil özgürlük bilinci olduğu halde, diğer dünya görüşleri bu bilince ve onun nesnesi olan özgürlük kavramına gereği gibi yer ve önem vermedikleri için,  liberal talepler ve söylemler özgürlük talebi ve söylemleriyle özdeşleştirildi. Son birkaç yüzyıllık siyasal fikirlere bakınca, görüyoruz ki hiçbiri, bireysel haklar ve özgürlükler üzerine liberalizmin yaklaşım ve söylemi kadar derin ve temellendirilmiş bir yaklaşım sergilemedi.

         

        Bireysel özgürlüklere her daim vurgu yapan liberaller olduğu için, zaman içinde özgürlük kavramını dile getiren herkes liberal olarak görüldü. Bu arada, liberal kapitalizmin günah defterinin kabarıklığı dolayısıyla da, liberallik, zaman zaman bir suçlama olarak telaffuz edildi. Bir süre sonra da özgürlükten dem vuran herkes liberal olarak tanımlandı. Bu tanımlama aslında itham içeren bir tanımlama olmaktan kurtulamadı. Diğer yandan 90 sonrası dünyadaki değişim, kapitalizmin zaferi yönünde gerçekleşti. Aynı değişim Türkiye’de de yaşandı. Birey yalnızlaşmakta, ilişkiler karmaşıklaşmaktaydı ve aynı zamanda toplumsal yapı açık toplum olmaya doğru evriliyordu. Bireyin yegâne sığınağı, onun varoluşunun yegâne garantörü hukuk olabilirdi. Toplumsal düzen ve yönetme eylemi artık sağduyudan veya iyi niyet duygusundan beslenen, değer dolu dünya kavrayışına dayanan yerel nitelikli ilkelerle sürdürülemezdi. Buna kendi coğrafyamız da dâhildir. Belki tarihimizin önceki dönemlerinde duyulmadığı kadar, hukuka ihtiyaç duyuldu. Bu da hukuk devleti kavramıyla özdeşleştirilen liberal devlet kavramının taraftar bulmasına zemin hazırladı.

         

         

        Problemin Kaynağı: Seküler Uygarlık

         

        Yukarıda ifade edildiği gibi, Batı insanını yersiz-yurtsuz bırakan etkenler onun kendi kutsalları olduğu için, o ancak onlara sırt çevirmekle, skolâstiğin kutsalı yerine başka bir kutsalı geçirmekle kendine dünyada var olma yolu bulabilirdi. İlahî kutsalın rafa kaldırılıp yerine dünyevî kutsalların geçirilmesi, bireyin faydasının öne çıkması, teknolojinin güncel yaşantının her alanına girmesi dünyanın anlamını, yaşamanın amacı ve biçimin, arzuları ve istekleri kökten değiştirdi.

         

        Kapitalist ticaret yaşantısında, keşişçe zihniyete sahip olan ve dünyadan adeta yüz çeviren Katoliklerin değil,  dünyaya sevgi besleyen Protestanların egemen olduklarını ortaya koyan Weber’e göre, yaşantı ilkelerini kapitalistliğin gerektirdiği başarı şartlarına uygun hale getirmeyen kişi altta kalır ya da yükselemez. Bu, modern kapitalizmin zafer kazanması vakıasıdır ve eski desteklerden kurtulmayı anlatır.[3] Yani Batı uygarlığı Tanrı’yı yaşantının dışına itip kutsala sırtını dönerek böylece kendi homo modernicusunu inşa etti. Batılı yaşama biçimi ve yaşama dünyası da böyle şekillendi.

         

        Bu homo modernicus artık tamamen dünyalı ve dünya içindeki varlıktır. Onun tüm amaç, değer ve ilkeleri bu dünyaya duyduğu sevgi ve bağlılığa hizmet eder. Teknik icatlar bile onun sadece dünyevi yaşantısının güzelleşmesi için gereklidir ve anlamı da ondan ibarettir. Liberal kapitalizmin teşvik ettiği popüler kültür ve kitleleşme vakıası tam da bunu anlatır. Homo modernicus popüler kültürden beslenen kitle insanıdır.

         

        İşte liberal özgürlükçülüğün tehlikesi bu noktada başlamakta, son derece insani bir söylem olan özgürlükçülük söylemi, liberalce algılanışı itibariyle, Batı uygarlığının ve kapitalizmin büyük bir tuzağı haline gelmektedir. Diğer yandan liberal tez, iddialarının gerçekleşebilirliği açısından bir çıkmaz taşımakta, insanlığın toplumsal şartları ve uygarlığın bugünkü durumu karşısında da bir tehdit içermektedir.

         

         

        Dünya Görüşü ve Yaşama Estetiği

         

        Günümüzde yeni teknolojik gelişmelere dayanan bir estetizm oluşmuştur. Bu, teknolojik yeniden-üretme ve kendi kamusunu kendisi yaratabilen yepyeni bir estetizm olmaktadır. Bu yeni estetizm, 19. yüzyılın estetizmleri gibi ideolojik biçimlendirmelerle dolaysız olarak değil teknolojik olarak aktarılmaktadır.[4] Sanayi devriminin asıl etkisi burada kendini göstermektedir. Çünkü teknik medeniyetin sundukları, yaşantımızı kolaylaştıran araç-gereçler manzumesi olmanın ötesine geçmiş, bir dünya görüşü halini almıştır.

         

        Her dünya görüşü, kendi içinde, kendi değer ve ilkelerine dayalı bir yaşama estetiği, bu estetiğin belirlediği bir yaşama biçimi taşır. Yaşama biçimi de bu estetiğin ete kemiğe bürünmesidir. Bugünkü batının inşa ettiği içerikteki modernlik de, tezlerini hem batının kendi tarihindeki savrulmalarda temellendiren, hem de batının kutsala savaş açarak bulduğu çıkış yolunu anlatan bir dünya görüşüdür. Batı, insanlığa örnek model olarak kendi ‘dünyalı insan’ını sunmaktadır. Bu modern insan gerçekte insanlığın ideal modeli olmadığı gibi, düşünüş biçiminden eylemlerine ve dünyaya/hayata verdiği anlama kadar, insanlığın tüm mirasının yeniden yorumlayan, insanlık için huzur ve sükûnet dolu bir dünya inşa eden gelişmiş varlık da değildir. O sadece dünyevi yaşantısını güzelleştirmeyi hedefleyen bir insan tipidir. Dolayısıyla sadece yaşama biçimi ve dünya nimetlerine sahiplik durumu, onun asıl karakteristik vasfıdır. O, dünyaya sahip olmak, tüketmek ve haz almak için gelmiş gibidir. Onun yaşama biçimi tam da budur. Buna paralel olarak, bizde modernlik diye takdim edilen Batılı yaşama biçimi, üretim-tüketim ve ihtiyaç mekanizmalarıyla, insanın içindeki doğal durumu, sahiplik ve rahat içinde olma durumunu tahrik ve teşvik etmektedir.

         

        Gerçi yaşama biçimi noktasında, seçenekler arasından insanın yapacağı tercih, teorik olarak onun ilke, ideal ve değerlerine bağlıymış gibi görünmekle birlikte, pratikte bu seçimde asıl belirleyici olan unsur, doğrudan güncel ihtiyaç ve eğilimlere hitap eden üretimler olmaktadır. “Teknik medeniyetin birdenbire hayatımıza giren, girmekle kalmayıp hayatımızda olumlu ya da olumsuz yönde kökten değişikliklere yol açan buluşları, hayatımızda adeta şok etkisi yapmaktadır… Teknik medeniyetin artık ayrılmaz bileşeni haline gelmiş olan medyatik iletişim ve etkileşim ortamı, bu estetizmin yayılmasında, hatta daha geniş açıdan bakarsak, yaşama estetiğimizin değişmesinde en büyük pay sahibidir. Artık masal anlatmak ya da dinlemek estetik bir eylem değildir; artık çocukların beraberce sokakta çeşitli oyunlar oynamaları onlara pek de çekici gelmemektedir.”[5] Yaşama dünyasına saldıran bu yeni uğruna tarihsel köklerden kopuş yaşanmaktadır. Bu yeni, hiç de yerli değildir. Yine bu yeni, tarihsel köklere dayanarak ve kültürel miras sahipliğini koruma telkiniyle yaşantının dışında bırakılabilecek bir şey de değildir.

         

        İnsan sayısız etkinin her an ortalıkta uçuştuğu toplumsal dünyaya doğar. Cassirer bunu algı ve etki ağı olarak adlandırır.[6] Ona göre, insanı asıl karakterize eden de algılayışı değil tepkisidir. Bu tespiti problemimizle ilişkilendirelim...

         

        Her türlü kutsalını iptal etmiş olan Batı uygarlığının, insanlığın yaşama dünyasını kolaylaştıran üretimleri, dünyanın anlamına ilişkin gerçekten etkileyici telkinleri de beraberinde taşımaktadır. Gerçi bu ‘asıl belirleyici olma’ eğilimi bütün uygarlıklar için geçerli olmakla beraber, tarihteki hiçbir uygarlığın derinden belirleyici rolü kalıcı olmamıştır. Çünkü onların hiçbiri, bizatihi yaşantının somut cephesi içine sökülüp atılamaz biçimde girip vazgeçilmez hale gelen ürün ve üretimler ortaya koymamıştır. Ama bugünkü Batı uygarlığı, teknoloji desteği dolayısıyla kalıcı olmaya adaydır. Bu demektir ki onun etki ağı da kalıcı olmaya adaydır. O, aynı zamanda dünya görüşü de ihdas etmiştir ve bunu teknolojik temelden ayırmak mümkün değildir. Zaten Osmanlı aydınları sentezci anlayışlarında bu bakımdan yanılmışlardı.

         

        Batı uygarlığının oluşturduğu bu dünya görüşü tarihsel değerlerle apaçık aykırılık taşımaktadır. Oluşan bu ortam bir etki ortamıdır ve algılanmaksızın, dolayısıyla etkilenmeksizin durulamaz. Yani buradaki algılama, eşya dünyasına duyusal tanıklıktan öte, bir zihin durumudur. Bu etki ortamında, hele iletişim çağında, sadece mevcudun farkına varılıyor değildir. Onlar aynı zamanda içselleştirilmeye de adaydır. Seküler uygarlığın oluşturduğu dünya görüşünün ilke ve kabulleri derken, öğrenip dağarcığımıza katabileceğimiz bilgi yahut kabullerden değil, insanın varoluşunu yeniden belirleyecek ilke yahut kabullerden söz ediyoruz.

         

         

        Çıkmaz ve Tehdit

         

        Dünya görüşü dünya içindeki bireyin dünyaya ve yaşantıya bakışı, dünya karşısındaki tutumudur ve insanın yaşama dünyasındaki eylem ve etkinliklerini belirler. O, yaşama dünyasına biçim vermeye sevk eden amaçlar ve isteklerle yüklüdür. Bu tutum, istek ve eğilimler sadece ilgili bireyin yaşantısıyla sınırlı kalmaz. Bir dünya görüşü ötekilerin yaşantısını ve gittikçe tüm bireyleri kendine uydurmak ister. Sözü edilen istek, dünya görüşünün değil ama onu taşıyan bireylerin doğal bir eğilimidir. Ötekileri kendine uydurma veya başkalarınca da benimsenme arzusu, o dünya görüşünün içeriğine yahut temeldeki kabullerine göre, baskıcı veya yumuşak güç kullanımı yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılır. Dolayısıyla, dünya görüşlerinin bir arada, birbirine geçmeden, ötekinin varolma alanını ortadan kaldırmadan mevcut olabilecekleri yargısı, varsayımdan öte bir şey olmaz. Liberal özgürlükçülüğün çıkmazı budur. Liberal zihniyet aynı zamanda bunu görmezden gelir.

         

        Şayet sorun dünya görüşlerinin, diğer düşünüş biçimlerinin varlığını tehdit etmeden kendi kabulleri içinde varolmayı sürdürmeleri olsaydı, tıpkı mekânın her nesneyi içinde barındırması gibi, liberal özgürlük ortamının da tüm dünya görüşlerini huzur ve sükûnet içinde yan yana barındırması beklenebilirdi. Hâlbuki dünya görüşlerinin varlığı, dolap yahut masanın varoluşundan farklıdır. Bir nesne öteki nesnelere sirayet etmez ve onları değiştirip dönüştürmez. Dünya görüşleri ise insanın benimsemesiyle vücut bulan ve insanı kendi kabullerine göre biçimlendiren, ötekilere de sirayet edip onları dönüştüren soyut şeylerdir. Bireyin yeni içselleştirdiği dünya görüşü, onun ‘önceki varoluş biçimi’ne son verir. 

         

        Liberalizm hangi şartlarda ve nasıl doğru olur? Liberal tezler hangi durumda insana fevkalade mükemmellik sunabilir?

         

        Onlar, tüm insanların yetişkin, eğitimli ve mükemmel oldukları, geriden yeni kuşakların gelmediği bir toplumda, fevkalade düzenli ve uygun bir ortam oluşturabilir. Değer dünyası şekillenmiş bireyler neyi niçin seçeceklerini bildikleri için, kavşak noktasını teşkil eden tercih ve karar iradesi, onlar açısından pek de sorun teşkil etmez. Ancak henüz kendi anlam dünyasını, dünyada olmanın asıl anlamını oluşturamamış bireyler, yeni yetişen kuşaklar, liberal dünyada büyük bir anaforun ortasına doğarlar.

         

        Sekülerlik bu dünya hayatına ilişkin güzellikler sunar. Bunlardan bir kısmı, yaşantıyı gerçekten daha insanî kılmaktadır. Sunulan bu güzelliklerin, hayatın tamamını kapsamasına ve asıl gaye haline gelmesine engel olacak bir direnç unsuru ise henüz yoktur. Bu engel sadece bireyin isteyen beni olabilirdi. Lakin bu ben sahibi bireyin, isteyen beninin isteklerine karşı çıkmayı istemesi gerekir. Hâlbuki bugünkü etki ortamı, bireyin isteyen benini ele geçirmiş ve hükmünü oradan doğru icra etmektedir.

         

        Aslında J. S. Mill de bu problemin farkındadır. Her insan hayatının her aşamasında seçimlerini derin bir bilinçlilikle yapamayacağına göre, ona mutlak bir özgürlük verilmesi, onu gelecekteki yaşantısında daha mutlu ve iyi kılmaz. Mill’e göre ergin olmayan, yani başkaları tarafından gözetilmeye muhtaç olan çocuklar gibi ergin olmayan toplumlar da gözetilmeye muhtaçtır. O halde sadece tek tek bireyler değil, tüm toplum da ergin hale gelene kadar bir lidere boyun eğmelidir.[7]

         

         

        Tuzak

         

        Farklı dünya görüşleri, yaşama dünyasının farklı kesimlerinde, yaşantının farklı aşamalarında mutlaka bir gerilime neden olur. Bu gerilim belki meydan kavgasına, iç çatışmaya varmayabilir. Ama zaman içinde biri diğerini silip süpürebilir. Bir dünya görüşü daima öteki dünya görüşünün örtülü tehdidi altındadır. Onlar arasında hep bir rekabet vardır. Belirtildiği gibi, bu bir çıkmazdır ve bu çıkmaz, aynı zamanda liberal kapitalizmin büyük tuzağını da içinde taşımaktadır. Çıkmaz, aslında liberalizm yahut ona bağlı zihniyetler için değil, farklı yahut karşıt dünya görüşleri için söz konusudur. Çünkü liberalizm, bu kabullerle varlığını sürdürmeyi amaçlamaktadır ve kapitalizmden, teknik uygarlıktan aldığı somut destekle bunu garantiler de! Böylece ona, sureti haktan görünüp kendini diğerlerinin yerine ikame etme yolu açılır.

         

        Maddî ürün ve üretimlerde insanın güncel yaşantısı için gerçekten ‘fayda’ vardır. Onların hiçbiri vazgeçilebilir şeyler değildir. Bunların tamamının yaşantıdaki egemenliği ise anlam dengesini kuramamış bireyler açısından, dünya içinde varolmanın anlam ve amacını topyekûn belirleyici olmaya adaydır. Hem teknik uygarlığın dünya kavrayışına karşı, hem de bu uygarlıktan destek alıp temel hak ve özgürlük söylemini dilinden düşürmeyen liberal düşünceye karşı öne sürülen her tez, dile getirilen her itiraz teorik kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla liberal çizgideki özgürlükçülüğe, “Bu kabuller bütün manevî sahipliklerimizi imha etmektedir. Buna dur demek gerekir” diyerek karşı çıkmak sonuç vermeyecektir. Liberal talepler, belirtildiği gibi, insan için tamamen ‘iyi’dir. Ama talebin gereği çözümlenip içi doldurulduğunda, işin rengi değişmektedir. Başka bir deyişle, yukarıda sözü edilen algı ve etki ağı vakıası derinlemesine incelenince, etkilenme sonucunu doğuran şeylerin neler olduğu ve bu etkilenmenin sonucunun ne olacağı sorularının cevabı aranınca, yetkin ve yetişkin bireyler açısından çok doğal ve insanî duran bu talep, toplumların kendine özgü varoluşlarının en büyük tehdidi haline gelmektedir. Bu, liberal özgürlükçülüğün insanlığa kurduğu bir tuzak olmuş olmaktadır.

         

        Dünya görüşlerinin, ilgi ve eğilimlerin çokluğu ve çeşitliliği toplumsal gerçekliğin doğasıdır. Ancak bu çokluk ve çeşitlilik uzlaşmaz ilkeleri değil, yaşantı sürecindeki genel eğilimleri anlatmaktadır. Güncel yaşantının hareketliliği de buna dayanır. Aksi halde toplum, tek tip insanlar kitlesi, toplumsal yaşantı da basit, kuru ve sıkıcı tekrarlanışlar dizisi olurdu. Hele millet vasfını kazanmış bir toplum, en temeldeki kabullerde birleşip buluşmuştur. Diğer yandan, en temel kabullerde birleşip buluşmuş olsa da güncel yaşantıdaki pratikler algı ve etki ağı çerçevesinde, temele doğru inmeye aday bir farklılaşmaya da sahne olabilir. İşte bu noktada, bu çok ve çeşitli olanların, pratikte barış ve huzur içinde, yan yana, iç içe, bir arada yaşamaları sorunlu hale gelir. Özellikle Türkiye gibi uygarlık çevresi adeta zorla değiştirilmeye çalışılan toplumlarda, yüzeysel farklılık özde farklılaşmaya sirayet etmeye aday olur. O noktada en temel müşterekliklerde bile çatlama baş gösterir. Onun içindir ki Huntington, Türkiye gibi ülkeleri “bölünük ülkeler” diye adlandırır. Ona göre bu ülkelerin liderleri ülkelerini Batının üyesi yapmayı arzu ediyorlar fakat memleketlerinin tarih, kültür ve gelenekleri Batılı değildir. Bu ülkelerin en aşikâr örneğini Türkiye teşkil etmektedir.[8]

         

        Teorik olarak mümkün görünen “dünya görüşleri birlikteliği”, pratikte hiç de zihinlerde durduğu gibi durmaz. Dünya görüşleri ötekine egemen olmak istediğinden, ben, kendi dünya görüşümü paylaşanların yaygınlığı durumunda kendimi mutlu hissederim. Ayrıca bu dünya görüşünün, benden sonraki kuşaklarca benimsenmesini de arzu ederim. Lakin toplumun geleceğe uzanışını ve kendisi olarak varolma hamlesini ifade eden yeni kuşaklar kuvvetli bir etki gücüne sahip diğer dünya görüşünden etkilendikçe, kendi geleceğimi kaybediyor olurum. Bir ikileme düşmekten kurtulamam. Bunun sorumlusu ise öteki dünya görüşü olur.

         

         

        Hukukun Sınırı

         

        Hukuk devleti, ötekinin özgürlüğünün başladığı yerde berikinin özgürlüğünün sınırlandırarak temel hak ve özgürlükleri garanti altına alıp kavgayı önleyebilir. Buradaki sınır çizme eylem alanına ilişkindir ve evrensel hukuk zaten bunu üstlenmiştir. Hâlbuki eylemler sınırlansa ve herkese eşit eylem alanı tahsis edilse bile, yukarıda sözü edilen etkileme ve etkilenme vakıası hukuk marifetiyle düzenlenemez. Hukuk, farklı dünya görüşlerinin, birbirini içten içe imha etmeden, bir arada varlıklarını sürdürmesini sağlayamaz; o sadece sınır ihlalini önleyebilir.  

         

        Sorunun diğer boyutu ise devletin sosyal ve kültürel politikalarının niteliğidir. Hukuk adamlarıyla hukukun ilkelerini uygulamakla yükümlü devlet adamları da bir dünya görüşüne sahiptir. Onların, kendi dünya görüşleri lehine, diğer dünya görüşlerinin aleyhine politika izlemeyeceklerinin garantisi yoktur. Bu da muhtemel bir baskıcılığın zihinsel zemini demektir. Dolayısıyla liberal devlet, devlet yetkisini elinde bulunduranların ancak azizler olmasıyla, daha önemlisi, tüm insanların birer aziz olmasıyla bu sorunu çözebilir. Liberallerin çıkmazı, bu mekanizmanın mutlak nesnel olduğunu kabul etmeleridir. Oysa tıpkı idare edilen gibi idare eden de kendi dünya görüşünü egemen kılmak ister. Dünya görüşlerinin yaşama estetiklerinin kamusal alandaki rekabeti, böylece devletin yüksek gücünden destek alır ve haksız rekabete dönüşür. O noktada özgürlükçülük çoktan buharlaşır.

         

         

        Çözüm Var mı?

         

        Liberalizmin teorik olarak tamamen insanî duran talepleri, içerdiği bu tehdit ve taşıdığı tuzak dolayısıyla rafa mı kaldırılmalıdır? Buna evet dersek, -Kant’ın ifadesiyle- zehirli hava soluma tehlikesi karşısında nefes almaktan vazgeçmeyi tercih etmiş oluruz. Bu noktada, liberaller dışındakileri bekleyen, hatta onların asla kaçamayacakları bir çıkmaz yatmaktadır. Dünya görüşleri kendi kabuklarından dışarıya çıkmasalardı, o zaman bu çıkmaz yaşanmayabilirdi. Liberal zihniyetin dışında kalanların, içine düştükleri bu çıkmaz dolayısıyla liberalizmi suçlamaları anlamlı değildir. Liberalizm, bu çerçevede, diğer fikirler gibi davranmaktadır. Diğer fikirler gibi liberalizmin de kendisi dışındaki diğer anlayışlara varolma zemini teşkil etme, onları koruyup kollama görevi yoktur. Bir dünya görüşü, kendisi lehine ve ötekiler aleyhine oluşturduğu sorunları çözmekle yükümlü değildir. Elbette bu tespit, bir fikir sisteminin diğerlerine saldırmakla mükellef olduğu anlamına gelmez. Her fikir kendi etkinlik alanını genişletmeye çabalar ve bu da doğal bir durumdur. Liberalizm de bunu yapmaktadır. Şu farkla ki; o, galip geleceği bir rekabet ortamının yılmaz savunucusu rolü üstlenmektedir. Problem yaşayan dünya görüşü, kendi sorununu yine kendisi çözmek zorundadır.

         

        Mevcut tabloyu bütün olarak muhakeme edince, yukarıda dile getirilen problemin kesin bir çözümünün olmadığı anlaşılmaktadır. Liberal çağda yaşayanlar, dünya görüşlerinin zihinleri işgal edici yapıları dolayısıyla yaşayacakları gerilime hazır olmalı ve gerilimsiz bir süreç hayalini rafa kaldırmalıdır. Liberal özgürlükçülüğe karşıt tezlerin somut dayanağı henüz ortaya konamamıştır. Karşıt tezi savunanlar ya kendi kuşaklarını ‘özgürlükler çağında özgürce varlığını sürdüren seküler dünya algılayışı’na kurban edecekler, ya da sorunu kendi değer dünyalarından kalkarak çözmeye çabalayacaklardır. Kültür dünyası ve tarihsel miras, bu çözüm çabasında bireylere yeterli veri de sunamamaktadır. Kültürden ilham alarak bir sorunun çözülebilmesi için, kültürün tarihsel seyrindeki birikim hazinesinde, o soruna ilişkin deneyimler çokluğunun olması gerekir. Hâlbuki sözü edilen sorun, böyle bir birikim sağlayacak kadar tarihsel değildir.

         

        Diğer yandan, insan dünyasında insanın elinden çıkan problemin çözümü de yine insana bağlıdır. Yani bu soruna ilişkin mutlak bir çözümsüzlük de söz konusu değildir. Zamanın kapımıza getirip bıraktıklarını reddetmekle, ‘modernist söylemler’ etiketlemesiyle bu problem aşılamaz. Zamanın ruhuna sırt çevrilemez. Ama sözü edilen bu ruh, önüne çıkan bilinçleri kayıtsız şartsız teslim alan bir işgal gücü de değildir. Bu ruhu insan kendi arzu, istek ve eğilimleriyle inşa eder. Sorun, bu inşanın nasıl olacağıdır. İlk adım olarak, özgürlük söylemi liberalizmin uhdesinden alınmalı, insan oluşun vazgeçilemez temellerinden biri olan bu kavram, yeni bir temele oturtulmalıdır. Bu çerçevedeki düşünüp taşınmalar bir ya da birkaç kişiyi aşar. Ülkenin düşünen beyinleri bunu kendi problemleri olarak görmek zorundadır. Bu çerçevede, ortaya konacak her düşüncenin bir değeri vardır.

         

        Çözüm çabası üçayak üzerine oturtulabilir. Bunlardan ilki devlet, ikincisi ebeveynler, üçüncüsü de ülkenin entelektüelleri… Devlet, bir kurum olarak belli bir dünya görüşünü vermeye kalkarsa, baskıcı hale dönüşür. O, hukuku egemen kılmaktan fazla bir şey yapamaz. Asıl sorumluluk ebeveynler ve aydınlar üzerinde yoğunlaşmaktadır.

         

        Ebeveynler için artık kendi kuşaklarının geleceğini topluma devrederek, onların eğitim sorumluluğunu başkasına yükleyerek güncel yaşantısına kayıtsızca devam etme dönemi bitmiştir. Onlar tarihin diğer dönemlerinden daha fazla bilinçli olmalıdır. Çağımız, diğer çağlarda olmadığı kadar bilinçli bireylik çağıdır.

         

        Entelektüellere gelince; onlar için de artık tarihin şanlı sayfalarına sığınma dönemi bitmiştir. Bu ülkenin entelektüelleri kendi kültür dünyalarına dönerek oradaki mirası yüksek kültür üretiminde kök ve kaynak haline getirmeli, onları yeniden üretmeli ve insanlık dünyasına sunmalıdır.

         

         

        Liberal tezlerle, sadece onların doğuracağı olumsuzluğu dile getirerek mücadele edilemez. Liberal düşünüşün yapıbozumu elbirliğiyle gerçekleştirilmedikten ve onun kavram ve tasarımlarına eşdeğer düşünceler ortaya koyamadıktan sonra, liberal söylem zemini terk edilemez. Liberal kabuller zemininde liberal tezlerle cedelleşmek yeni ufuklara götürmez. Günümüz dünyasında tartışılan sorunlara ilişkin yeni çözümler, ancak kendine özgü bir düşünce geleneği oluşturarak teklif edilebilir. Bu da yeni bir ruh, yeni bir uygarlık tasarımı, bir üst metin oluşturmak demektir. Çözümün yolu bu coğrafyanın manevi ikliminde neşvünema bulan bir sanat, edebiyat ve felsefe hareketinden geçiyor gibi görünmektedir.

         

         


        


        

        [1] Robert W. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, Çev. Erol Güngör, Ötüken Yay. İstanbul 1995, s.101-102


        

        [2] Downs, a.g.e. s. 97


        

        [3] Max Weber, Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus, Verlag C.H.Beck, München 2004, s. 92


        

        [4] Ansgar Hillach,  “Siyaset Estetiği…”, Estetize Edilmiş Yaşam, Sunan: Ünsal Oskay, Der Yay. İst. 1995, s. 92


        

        [5] Milay Köktürk, Kültürün Dünyası, Hece Yay. Ankara 2006, s. 255


        

        [6] Ernst Cassirer, Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine, Çev. Milay Köktürk, Hece Yay. Ankara 2005, s. 48


        

        [7] J. S. Mill, Özgürlük Üstüne, Çev. Alime Ertan, Belge Yay. İstanbul 2000, s. 22


        

        [8] Samuel P. Huntington, “Medeniyetler Çatışması mı?”, Medeniyetler Çatışması, Derl. ve Çev.. Murat Yılmaz, Vadi Yay. Ankara 1997, s. 35-36


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele