Muhafazakârlık, Liberallik Tartışmaları ve Türkiye

Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

        Muhafazakârlık, içeriğine birden çok anlam yüklenmiş,  hemen her düşünüre göre farklı tanımları yapılmış bir kavramdır. Bu farklı anlam ve tanım yüklemleri muhafazakârlığı göreceli bir kavram haline getirmiştir. Bu durum hem kavram hem de kafa karışıklığına neden olmuştur. Gerçekte muhafazakârlık diye tek bir anlayış biçiminden söz etmek oldukça zordur. Muhafazakârlık yüzeysel bir yaklaşımla ‘değişime karşıtlık ya da statükonun sürekliliğini savunmak’ olarak tanımlandığı gibi ‘tutuculuk’ olarak nitelendirildiği de olmaktadır.

         

        “Aklın Kısaltılması”: Modernleşmeyle birlikte muhafazakârlık üzerine tartışmalar hız kazanmıştı. Nisbet, modern muhafazakârlığı, en azından felsefi formunda endüstri ve Fransız devrimlerinin çocuğudur; amaçlanmamış, istenmemiş, bütün liderler tarafından nefret edilen fakat yine de devrimlerin çocuğu, olarak yorumlar. Muhafazakârlık, esasında aydınlanmanın dayandığı Kartezyen rasyonelliğe tepki olarak ortaya çıkmıştır. Adorno, pozitivist aklın ‘aklı kısalttığından’ söz eder. Bu nedenle aydınlanmacıların kabullenilmiş bütün inançları, gelenekleri, değerleri, bilgileri, kurumları bütün insanlarda tek ve bir olan en güvenilir aklın süzgecinden geçirmelerine muhafazakârlar karşı çıkarlar. Muhafazakâr düşünürler modernleşme sürecinin evrimle gerçekleşmesi gerektiğini savunmuşlardır. Muhafazakârlar modernizme değil aşırılığa, militan tavra ve gelenekselden köklü kopuşa karşıt tavır almışlardır. Bu anlamda muhafazakârlık kendini, toplumu istendiği gibi şekillendirileceğine inanan toplum mühendisliğinin kökten değişmeciliğine bir tepki olarak konumlandırmıştır. Zira kültürler,  geçmişi yok sayılabilecek toplumsal kadavralar değildir. Aksine kültürler geçmişten gelen, halin şekillendirdiği, geleceğin de üzerine ilaveler yapacağı diri verilerdir.  Bütünüyle geçmişten ve gelenekten kopmak toplumları hem hafızasız bırakır hem de yabancılaştırır. Hafızasızlık kültürlerin başına gelebilecek en ölümcül hastalıktır.“Tabula rasa” toplum kurgusu, medeniyet treninin vagonlarını, yani geleneğin yok sayılması anlamına gelir. Gelenekten kopuş ise toplumun tarihten ders alamaması, tarihten gelen “bilgelikten faydalanamaması, belleğini yitirmesi demektir[1].

         

        Geleceği İpotek Altına Almak: Bu anlamda geçmişten ne bütünüyle kopmak ne de geçmişi bütünüyle kutsayıp militanlaştırmak doğru bir tutum değildir. Muhafazakâr düşünürlerden Burke, toplumu “yaşayanlar, ölüler ve doğacaklar” arasındaki ortaklık olarak tanımlar. Muhafazakârlar hayatta olan insanı, ölmüş atalarının devamı olarak görür, doğacak torunlarını da yaşayanlara bağlayan bir sürekliliğe ilave eder.  Kültürün varlığını da bu süreklilikte görür. Kültürler, toplumlar, habire değişikliklere maruz kalsalar da en azından bazı öğeleri, değişmeden devam ettiği içindir ki ‘kültür’dürler. Toplumdurlar”2. Ulus Baker ise aksine muhafazakârı “Geçmişin değerlerini korumayı üstlenen biri değil, aksine şu anda kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara dayatan biri” olarak tarif eder. Bu bakış açısıyla muhafazakârlık, geleceği ipotek altına almaktır.

         

        “Ölmüşlerin Demokrasisi”: Gerçekte devrim ile evrim arasındaki tercih muhafazakârlığın içeriğini belirler. İngiliz romancı ve deneme yazarı G. K. Chesterton şöyle yazar: “Gelenek, oyları tüm sınıflardan en belirsiz olana vermek demektir: Atalarımıza. Bu, ölmüşlerin demokrasisidir. Gelenek, sadece sağda solda dolaşanları kibirli oligarşisine boyun eğmeyi reddeder”. Bu anlayışta gelenek, geçmişin bilgelik birikimini yansıtır. Geçmişin kurum ve uygulamaları, bu yaklaşıma göre “zamanın yaptığı sınavı” geçmiştir; bundan dolayı yaşayanların ve gelecek kuşakların menfaati için bunlar korunmalıdır.“Muhafazakârların bakış açısına göre, tarihin, zamanın ve mekânın kendisine verdiği kimlikten soyulmuş olarak düşünülen soyut insana Aydınlanmanın verdiği önem tamamıyla yanlıştır”[2].“Muhafazakârlara göre, kötülük, sömürü, eşitsizlik ya da yaşama seviyelerinin dengesizliği ‘ıslah’ edilecek “mantıksızlıklar” değil, toplum tabiatının derin ipuçlarıdır”[3].

         

        “Geçmişi İhya Etmek”: Gerçekte muhafazakârlar “ılımlı değişime” karşı çıkmazlar. Bu durumda muhafazakârı modernizm karşıtı olmak için suçlamanın mantığı ortadan kalkar. Muhafazakârların değişime belirli ve sınırlı ölçüde de olsa izin vermesi “geçmişi ihya etmek” düşüncesinde oldukları görüşünü de geçersiz kılar. Muhafazakârlığı, modern çağın diğer ideolojileri gibi kapitalizmin yarattığı siyasal, iktisadi ve kültürel dönüşüm ve yıkımlarına bir cevap denemesi olarak görenlerin haklı olduğu yönler vardır. Bu düşünce sahiplerine göre; muhafazakârlık, kapitalizmden vazgeçmeden onu onarma, bir diğer deyişle kapitalizmi kurtarma ve sürekli kılma çabasıdır. Sosyalistler muhafazakârlığı, kapitalizmin ayıplarını saklamaya yarayan bir çeşit incir yaprağı olarak görürler. Onlara göre muhafazakârlık, modernleşme sürecinin çözdüğü siyasal, toplumsal ve kültürel yapılara, değerlerin sürekliliği adına gösterilen tepkidir.

         

        Muhafazakârlığın Kültüralizm mekanizmasına tabi olduğunu öne süren sosyalistler bu süreci şöyle açıklamaktadır. “Kültüralizm,  somut tarihsel, toplumsal ve siyasal meselelerin (yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik) soyut kültürel meselelere (ahlak, din, gelenek) indirgenmesidir. Muhafazakâr yaklaşımda, kültür (din, gelenek, ahlak) somut tarihsel kategoriler olmaktan çıkarılıp tarihsel zamandan soyutlanır ve halkların tarih üstü özellikleri haline getirilir. Böylece sömürü ve baskı yaratan hegemonik ilişkilerin asıl sebepleri görünmez kılınır, diğer bir deyişle hedef şaşırtılarak bu ilişkilerin devam etmesi sağlanır”[4].

         

         

        Yeni Muhafazakârlık!

         

        George W. Bush, kendi yönetimini dünyaya "sevecen muhafazakârlık" diye tanıtmıştı. Oysa Bush’un yeni muhafazakârlığı pek de sevecen bir muhafazakârlık değildi. Yeni muhafazakâr eleştiri Vietnam savaşına muhalif olan kesimleri eleştirmekten, onları Amerikan ahlâki değerlerini yozlaştırmakla itham etmekten güç alıyordu. Bu ideolojinin temel özelliklerini dört noktada özetlemek mümkün. Bunlardan birincisi ekonomik liberalizm, ikincisi ahlâki değerlere bağlılık, üçüncüsü dirlik ve düzenlik söylemi, dördüncüsü de "öteki" ile olan ilişkilerde dışlayıcılık[5]

         

        Yeni muhafazakârlar, klasik muhafazakârlardan farklı olarak faydacılığı esas alarak, yani pazar ekonomisinin tüm müdahale ve sınırlamalarına karşıt bir anlayışı benimsediler. Friedrich von Hayek, pazar ekonomisinin iç dinamiklerine müdahale ve bundan kaynaklanan bürokratik mevzuatın kişisel özgürlükler üzerindeki olumsuz etkisini en çarpıcı şekilde dile getiren bilim adamıydı. Yeni muhafazakârlar böylesi bir ekonomik liberalizmi aldılar ve onu toplumda yitirilmeye başlanan ahlâki değerleri yeniden tesis etmeye yönelik bir düşünce ile birleştirdiler. Yeni muhafazakârlar ahlâkçılığı bazen dinsel bazen de ulusal motifler yolu ile yapmaktadırlar.

         

        Samuel P. Huntington gibi modernleşme ekolünün önemli temsilcileri ise olgunun bir başka yönünü dile getirmiştir. Ona göre, demokratikleşme toplumda fazlaca hareketlenmeye yol açabileceği için zaman zaman zararlı olabilirdi, bunun önünün kesilmesi gerekliydi. Toplumları siyasal anlamda yönetmek aslında o denli de siyasal bir eylem olmamalı, verimlilik adına katılım feda edilebilmeliydi. Bunu yaparken otoriteyi tesis etmek son derece önemliydi ve otorite demokrasi ile ters bir orantı içinde olmak ve dolayısıyla daha seçkinci bir şekilde tanımlanmak zorundaydı. Demokrasi olsa olsa, zaman zaman bu seçkinci otoriteyi sağlamak adına işe yarayabilirdi.

         

        Yeni muhafazakârlık, kapitalizmde ortaya çıkan tıkanmayı aşmanın yolu olarak bir tür eskiye dönüş ya da eski olanın ihyasının talep edilmesidir. Klasik muhafazakârlıktan farklı olarak bu talebin sınırlarını kapitalizmin kendisi oluşturmaktadır. Yeni muhafazakârlar, “sosyal refah devletini” kapitalizmin içine girmiş bir “kurt” olarak tanımladılar ve bu ‘kurdun’ bir an önce temizlenmesi gerektiğini savundular[6].

         

         

        Muhafazakâr ve Liberallerin Ortak Paydaları

         

        Nisbet, “yirminci yüzyıldaki güçlü cemaat arayışının tarihsel arka planında, iki büyük devrimin Ortaçağ toplumsal düzeninde yaratığı toplumsal erozyonu görür. Bu devrimler Endüstri ve Fransız devrimleridir. Toplumsal düzende meydana gelen bu erozyon, geleneksel cemaat yapılarını ve toplumsal kurumların çöküşüyle gerçekleşir…/… Nisbet, çöken ya da kaybolan cemaat yapılarının yerini yeni bir cemaat formunun aldığını ileri sürer. Bu yeni cemaat Toplumsal Sözleşmesinde “insanlar özgür olmaya zorlanmalıdır” diyen devrim filozofu J J Rousseau’nun politik cemaatidir”8. Aslında bireysel özgürlükler liberalizmin, sosyal ve moral istekler radikalizmin, gelenekler ise muhafazakârlığın ethosudur. Bir başka biçimde; Özgürlük liberalizmin; eşitlik sosyalizmin; güven ve istikrar muhafazakârlığın kutsadığı kavramlardır denilebilir. “Muhafazakârlık, radikalizm ve liberalizm ile birlikte on dokuzuncu yüzyıl  Avrupa’sında düşünsel ve siyasal atmosferi etkisi altına alan üç büyük ideolojiden birisidir. Emile Faguet’nin “geçmişin peygamberleri” ve daha da ileri giderek “geçmişin gerillaları” olarak isimlendirdiği muhafazakârlar, ortaçağ geleneğini kendilerine kalkan yaparak iki büyük devrime ve bu devrimlerin getirdiği yeni toplumsal düzene saldırmışlardır. Nisbet’in deyişiyle muhafazakârlık “bu iki devrimin istenmeyen ve beklenmedik çocuğudur”. Muhafazakârlar “evrimci, tedrici, doğal değişim” savunurlar. Hâlbuki bu toplumsal yapıların her biri doğal işleyişine bırakıldığında adalet, eşitlik değil baskı, tahakküm ve eşitsizlik üretmektedir[7].

         

        Muhafazakârlar geleneğin, dinin, ailenin ve gönüllü kuruluşların, liberaller ise piyasanın doğal işleyişinin adaleti sağlayacağına inanırlar. Her iki anlayışın da odağında “doğal işleyiş” vardır. Doğal işleyişe müdahale etmeye her iki anlayışta karşı çıkar. Sosyalistler, muhafazakârların liberallerle birlikte özde “doğal işleyişi” savunduklarını bu bakımından da birbirlerinden farklı olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Aslında muhafazakârların ‘dokunmayan geleneklerimize” sloganına liberaller ‘dokunmayın tacirimize’ sloganıyla karşılık vermişlerdir. Sosyalistler ise buna ‘her ikinizin de canı cehenneme’ diyerek, her iki anlayışa da radikal bir biçimde karşı çıkmışlardır.

         

        Immanuel Wallerstain’ın yaklaşımı ise daha farklıdır: O, “soldan sağa ‘sosyalizm, liberalizm, muhafazakârlık’ diye sıralanan üçlü ideolojik sistemin, aslında dünya çapında hâkim ve merkez ideoloji olan Liberalizmin üç görüntüsünden ibaret olduğunu, bu sistemin sol kanadın çöküşüyle, dünya çapında bir bütün olarak meşruiyetini ve geçerliliğini süreç içinde yitirdiğini ileri sürmüştür.

         

         

        Türkiye’nin Muhafazakâr ve Liberallerinin İbretlik Halleri

         

        Hangi gerçeğe hitap ederse etsin içi; tarih, toplum, kimlik ve coğrafya bilinciyle doldurulmamış herhangi bir değerlendirme o toplum bakımından anlamlı  kılınamaz. Sosyolojik akışın onaylamadığı, coğrafyaya uymayan, tarihin yürüyüşüne uygun düşmeyen yaklaşımların kalıcı  bir gerçek haline gelmesi beklenemez. Evrensel değerlerin milli/tarihi/sosyal yapının ve çağdaş aklın süzgecinden geçmeden toplumsal yaşamın parçası haline gelme şansları da yoktur. Bu gerçekliktir ki Atilla İlhan’a şu soruyu sordurmuştur: “Türk sağcılığı da, Türk Solculuğu da, Liberalliği, Sosyalistliği vs., ancak ortaklaşa bir tarih ve yurt bilinciyle yaratılabilir; bu çifte bilinçten yoksunluktur ki, liberalliğimizi Amerikan ya da İngiliz liberalliği; sosyalistliğimizi Rus ya da Çin sosyalistliği; milliyetçiliğimizi İtalyan ya da Alman faşistliği haline getiriyor; Türkler, çağdaş bilimselliği kullanarak, yurt ve tarih bilinciyle ulusal koşullarının özgün liberalliğini, sosyalistliğini, Müslümanlığını ve milliyetçiliğini gerçekleştiremezler mi?3. Sorulması gereken soru budur. Evet bir toplumun kültürel özü, coğrafyasının, tarihsel birikiminin, gelecekle ilgili ideallerinin, ahlaki ve manevi değerleri tarafından doldurulmadığı  sürece; kavramların adına ister liberallik deyin isterse sosyalistlik, boşlukta asılı lafzı muhayyel olarak kalmak durumundadırlar.  Sorun birinci sınıf liberal, sosyalist, muhafazakâr ya da milliyetçi çıkaramama ve buna bağlı olarak birinci sınıf eser üretememe sorunudur. Davası olan, değeri olan insan yetiştirememe Türkiye’nin temel sorunudur. Sorunu davası olmayan aydınlar üretmektedir.

         

        Türk tarihine, toplumuna ve kültürüne hakaret ettiği oranda batılı çevrelerce ödüllere boğulan bazı liberal “yazar-çizer” takımı aydın olmayı içinde yaşadığı halka, tarihe, kültüre hatta coğrafyaya duyulan güvensizlik, buna karşın küresel güce karşı duyulan bağlılık olarak algılamaktadır.

         

         

        Türkiye’deki Muhafazakâr ve Liberalin Ortak Paydası: Barack Obama

         

        Türkiye, muhafazakârlık kavramının yerli yerine oturmadığı, bir başka ifadeyle bu kavramın en yanlış tanındığı ve kullanıldığı ülkelerden birisidir. Türkiye’deki liberal ve muhafazakâr kesimin kavramlar üzerinde olmasa da ABD Başkanı Barack Obama üzerindeki kanaatlerinin ortak olduğu görülmektedir. Nitekim bu kesim ABD Başkanının Türkiye ziyareti üzerine Türkçede bulunan bütün övücü sözler kullandıkları görülmüştür. Muhafazakâr cenahtan bir yazarın “Obama’yı İzlerken” başlığıyla kaleme aldığı yazıda ABD Başkanı Obama’yı şöyle takdim ediyor:  “Çok dengeli bir insan.../...sırıtan hiçbir özelliği yok.../...hazımlı, özgüvenli.../...çok da sempatik. Gönlünü açıyor ve sabırla, umutla bekliyor; sıcaklık ve yakınlık gösterilmesini. Gösterişsiz ve mahcup bir vakarla bekliyor.../...tam bir diyalog adamı. Sermayesi olan için çok verimli bir muhatap”. Bir başkası ise “Öğrencilerle bir süper gücün başkanı değil de içimizden biri gibi sohbet etmesi, gönüllerin fethine yetti. Bush döneminin işgalci, zalim burnu havada Amerika’sı yerine, Clinton’ın ziyaretini hatırlatan ve Amerika’ya olan antipatiyi, iki gün içinde sempatiye dönüştüren bir ziyaret bu”. Bir diğeri ise şöyle yazıyor: “İç politika için belki bugünden iddialı bir laf olacak ama söylemeliyim: Obama’dan önceki Türkiye’yi unutunuz, Obama’dan sonra yeni bir Türkiye var” diyor. Hâlâ iki Müslüman Ülkeyi (Afganistan ve Irak) resmen işgal altında tutan ABD Başkanını bu denli övmek her kökten muhafazakâr ya da doğuştan liberalin yapacağı bir iş olmasa gerek. Kendisini liberal olarak konumlandıran eski Marksist yeni neoliberal bir gazeteci T.C Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Tahran ziyaretini “Obama’nın ‘barışçıl öncü kuvveti’ olarak Tahran’da” başlıkla yazı yazabiliyor.

         

         

        Türkiye Muhafazakâr ve Liberallerinin Ortak Özürleri

         

        Bir gurup neoliberal ve muhafazakâr aydın bir süre önce “1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı 'Büyük Felaket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum" diye tamamen bilimsel (!) bir kampanya başlatmışlardı.

         

        Ermenilerden “Özür Diliyorum” başlığı altında gerçekleştirilmiş olan kampanyada kullanılan dil ile Barack Obama’nın 24 Nisanda Ermenistan Gününde kullandığı dilin benzerliği dikkat çekecek türdendi.

         

        Nitekim Ermenilerden Özür kampanyası düzenleyenleri daha sonra ABD Başkanı Obama ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Serkisyan takdir edecektir: “Türkler arasında ve Türkiye içinde cesur ve önemli diyaloglar gerçekleştiriliyor” sözleriyle ABD Başkanı Obama, özürcüleri doğrudan takdir etmiştir. Diğer yandan ABD Başkanının kullandığı uslup, tarihe yüklediği anlam ve kavramlar Türkiye’deki “Ermenilerden özür dileme” kampanyası düzenleyenlerinkiyle birebir örtüşmektedir. Bütün bu göstergeler birilerinin Türkiye’yi içerden soykırım iddialarını kabule hazır hale getirmek için büyük bir psikolojik operasyon yürüttüğünün kanıtıdır.

         

        Diğer yandan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın, Ermenistan’da “soykırımı anma günü”nde yaptığı açıklamada da benzer bir vurgu yapması gözden kaçak gibi değildir.  Ermenistan Cumhurbaşkanı Serkisyan, Türkiye’de “Ermenilerden özür dileme kampanyası” düzenleyenlere atıfta bulunarak şunu söylüyor: “Osmanlı İmparatorluğu 94 yıl önce devlet seviyesinde Ermeni soykırımını yaptı. Ermeni milleti “soykırım suçunun kınanmasını” sağlama çabalarında tek başına değil. Tarihi adalet için mücadele veren Türk aydınlarını destekliyoruz”.

         

        Ermenilerden Özür Dileme kampanyasını düzenleyenler ise ABD Başkanı Obama’nın konuşmasını Türkiye bakımından adeta bir zafer olarak nitelendirmişlerdir. Onlar, 24 Nisan’da yapılan konuşmayla ABD ile Türkiye arasında bir “yol kazası” yaşanmadıysa bunun nedeni olarak “Ermenilerden özür dileme kampanyası” olduğunu savunmuşlardır.

         

         

        Sonuç

         

        Her ülkenin liberali, muhafazakârı, ateisti ya da sosyalisti kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını öncelikli bir konumda tutar. Tarih boyunca bütün büyük güçler liberalliği, sosyalistliği ya da muhafazakârlığı ulusal çıkarlarının amacı değil aracı olarak kullanmışlardır. Türkiye’de yetişen mukallit liberal ya da muhafazakârlar ise her seferinde dünyanın genel gidişine ters bir biçimde hareket etmiştir. Türkiye’de ulusal çıkarlar, Türk kimliği ve Türk tarihi muhafazakâr ve liberaller tarafından her zaman ideolojilere kurban edilecek kadar önemsiz görülmüştür.

         

         


        


        

        [1] Fırat Mallaer, “Rasyonalist Düşünce Geleneği Karşısında Muhafazakârlık: Burke’ten Hayek’e”, Muhafazakâr  Düşünce Dergisi, Yıl 1, Sayı: 2, S.166.


        

        [2] Robert Nısbet, Muhafazakârlık, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, V Yayını, Ankara, 1990. s.,98


        

        [3] Fırat Mollaer, A.g.m. s.,189.


        

        [4] www.sbu.yildiz.edu.tr/ismetakcayayinlar/ismet2.doc


        

        [5] Ayşe Kadıoğlu, Yeni Muhafazakârlık Savaş Sever,  02.02.2003.


        

        [6] Merdan Yanardağ (Editör), Yeni Muhafazakârlar, civiyazıları yayını, İstanbul, 2004. S.31.


        

        [7] www.sbu.yildiz.edu.tr/ismetakçayayınlar.ismet2.doc


Türk Yurdu Şubat 2010
Türk Yurdu Şubat 2010
Şubat 2010 - Yıl 99 - Sayı 270

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele