Jön Türklerden Günümüze Bir Zihniyet Biçimi: Radikal Dogmatizm - III

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        “Ümmetim hakkında en çok korktuklarım ağzı laf yapan
[alîm-ül-lisan] münafıklardır.”

        
HADİS

        
“Kelimelerin alışılmış anlamları çarpıtılıyor, kelimeleri kullananların davranışlarını örtüyordu… Hellas’ın bütün ülkelerinde parti önderleri sesi kulağa hoş gelen tantanalı laflar icat ettiler ve yalnız lafla hizmet ettikleri kamu çıkarından kendilerine pay ayırabilmek için ya kitleler için politik eşitliğin ya da ılımlı tutuculuğun savunucusu kesildiler… Kötü bir iş yapacakları zaman, adlarının ahlâksıza çıkmaması için, olanı yanlış tanıtmaktaki yeteneklerine güveniyorlardı.”

        
TUKİDİDES

         

         

        Mantık bilgisi gerçeklik bilgisi değil dille ilgili bir meseledir ve sırf bu sebepten ötürü, gerçekliğin mantığından değil, dilin mantığından söz edilir. Ve bu tür ifadelere de analitik ifadeler denir. Sentetik ifadelerse olgusal ilişkiler hakkındaki deneyden çıkan ifadelerdir. Bu yüzden sentetik ifadeler olgular hakkında bilgi verirken, analitik ifadeler olgular hakkında bilgi vermez. Onların bilgileri kendi içlerinde ve kendilerindendir. Konumuz açısından bunun anlamı, dil üzerinden kurulan bilgilerin kurgusal ve zihnî oldukları, olgusal olmadıklarıdır. İfadeyi biraz daha yumuşatarak söylemek gerekirse, şu denebilir: Dilin kumaşından çıkan hiçbir kalıp, olguların bizatihi kendisini ifade etmez, edemez. Tanım gereği böyledir bu. Fakat bu, “dil üzerinden ulaşılan sonuçlar, olgular hakkında hiçbir bilgi vermez” demek değildir.

        
Türkiye’de bilhassa I. Meşrutiyet yıllarından sonra ortaya çıkan siyasî ve ideolojik bütün akımların ortak özelliği, analitik ifadelere dayanıyor olmasıdır. Söylenen söz ve oluşturulan kuramların tamamı analitik, kuramsal ve dille ilişkili, dile ilişkin kavramlardır. O yüzden problem burada, dilin bizatihi kendi yapısından kaynaklanan mantığındadır. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık ve daha sonra ortaya çıkan İnkılâpçılık furyası da dâhil önümüze getirilen ideolojik kavramların tamamının ortak karakteristiği, analitik ifadeler içermeleridir. Analitik, yani dilin mantığıyla kurgulanan kavramsal gerçeklikler. Ülkemizde çok daha sonra gündeme gelen sosyalizm, liberalizm ve hatta milliyetçilik gibi kavramlarda da aynı mantıksal süreçler işlemiş, benzer hatalar tekrarlanmıştır.

        
Pekâlâ, bizde gerçekte bu usul mü izlenmiş, yoksa derece olarak bunun bile altında çok daha sakıncalı bir başka yola mı başvurulmuştur? Soru budur! Yapılan, dilin kendi tarihsel, sosyolojik ve kültürel sınırlarında inşa edilen bir dünya kurgusu bile değildir. Orada bile dilsel olarak ifade edilen bir dünya imgesinin uygunluk, anlaşılırlık ve anlamlı oluşu, ancak o dil (mantık ve betimleme de dâhil her şey) dizgesi içinde mümkün iken, bunun dikkate alınmadığı dünya görüşlerinde bu da mümkün değildir. Bu tür önermeler, bağlamından kopuk evrensel ölçütler sunma iddiasıyla yola çıkan ütopik tasarımlardır. Bağlamlı düşünme biçiminde bile, üzerinde hüküm yürütülen fenomenal dünya, sürgit devam eden sabit bir dünya değil, her bir davranış biçimiyle yeniden üretilen canlı, dinamik bir dünyadır. O yüzden de bir kere kavrandığında, sürekli avucumuzda duran bir sabite değildir. Rasyonel diye tanımlanan anlatılarda da durum böyledir. Orada da sosyal aktörlerin “nesnel dünyadaki” (üzerinde kişilerin anlaştığı ortak kabuller) bir şeye gönderme yaparak eylem ve sözü anlamlı kılan eylem ve dil oyunları, ancak o bütünlük (inşa edilmiş nesnellik) içinde anlamlı olabilir. O yüzden de farklı anlam bütünlükleri ve kültürel kümeler arasında hiyerarşik rasyonel karşılaştırmalara gitmek anlamsızdır. Sembolik anlatımların durumu da böyledir. Orada da bütün söylem ve göndermeler, ancak bir iletişim topluluğu tarafından ortak olarak paylaşılan bir arka plan bilgisi dikkate alındığında anlamlı olabilir. Dışarıdan birisi için bunların tamamı, saçma-sapan ve hiçbir anlam içermeyen ritüel ya da görenekler olarak nitelense de bunların tamamı kendi içinde pekâlâ anlamlı bütünlüklerdir.

        
Türk modernleşme sürecinde ortaya çıkan ideolojik akımların neredeyse tamamına yakını, dışarıdan alındıkları şekilleriyle topluma uyarlanmak istenmiş, o şekilde görücüye çıkmıştır. Neticede bunların hepsi, içinde bulunduğu toplumun dilsel ve kültürel dizgesine yabancı, onlarla ilişkisiz, hayali ve evrensel bir zemin üzerinde yükselmiş, o şekilde kurgulanmışlardır. Bundan dolayı da geniş kitleleri temsil eden büyük çoğunluk bunları garipsemiş ve hatta tedirgin olmuştur. Ana gövdeyi temsil büyük kitleyle söz konusu meta anlatılar arasındaki vaki uyuşmazlığı, aradaki bu büyük kültürel boşluğu doldurmak için, yerli kavramların anlamları tahrif edilmiş o şekilde bir ilişki kurulmaya çalışılmıştır. Bu durum, bilhassa Türkçülük ve İslamcılık kavramları için böyledir. Her iki akımın da yaşayan kültürle “kurgulanan dünyası” arasında ciddi mesafeler vardır. Bu mesafeyi aşmak için her iki akım da geleneğin binlerce yılda biriktirdiği genel uyumu bozma pahasına, yerleşik kavramların kurucu kodlarına müdahale etmiş ve orada ciddi tahribatlar yapmıştır. Hatta bunun tekil örneklerine milliyetçiliğin resmî ve sivil bazı şekillerinde de rastlanabilir. Orada da hâlâ devam eden ve ettirilmeye çalışılan çoğu formel söylem, kendisini taşıyacak somut gerçeklerle henüz buluşabilmiş değildir. Çünkü kurgu ayrı, olgu ayrıdır. Sosyalizm ve liberalizm gibi akımlarda ise, yerli kültürle ilişkiyi kuracak yeterli argüman ve sosyolojik zemin bulunamadığı için, bu akımlar doğrudan doğruya yerli kültürle çatışma hâlinde bir yol izleyerek kendilerine taraftar bulmaya çalışmışlardır.

        
Yerleşik kültürün genel uyumuna dil ve kavramlar üzerinden yapılan tahribatın en büyüğü, çoğu kez, sözde bu değerlerin şampiyonluğunu kimseye bırakmayan ve ideolojik nutuklar çekmekte son derece mahir demagoglar tarafından yapılmıştır. Bu bizde de böyledir. Bu yüzden, söz konusu akımların öncü isimleri, genelde birinci sınıf lafazanlar arasından çıkmıştır. Bu durum sebepsiz de değildir. Buradaki temel problem, genelde “çocukluk çağlarında görülen ve zihinde geçen şeylerle realitede olanlar arasındaki farkı ayırt edememe şeklindeki”1 marazi bir durumdur. Kendi üzerine kıvrılmış bir düşünme biçimi ve dil kullanımının, dilin yerleşik kalıpları ve bu kalıpların temsil ettiği reel karşılıklar yerine, muhayyel realiteler arasında gidip gelmesi; bu hayali mantık yanılsaması, demagogun kendisi dâhil büyük kitleyi büyüler. Fakat bütün bunlar sosyal dünyada reel karşılığı bulunmayan hayali retorikler olduğu için, etkileri kalıcı olmaz. O yüzden de demagog kısa süre içinde ateşli biçimde savunduğu retoriklerin tam tersini savunmaya başlayabilir. Zihinde başlayıp zihinde biten bir yazboz oyunudur sergilenen. Demagog zaman zaman zihninden geçenlerle realitede yaşananlar arasındaki uyuşmazlığı hayali düşmanlarla açıklamaya çalışır. Fakat bu her zaman böyle devam etmez. Geçici de olsa söylemle imkân sahası arasındaki çelişkinin bazı emarelerini gördüğü anlar da olabilir. Bu sefer de kendisini, kelimelerle kurduğu yeni dünyanın büyüsüne kaptırır. Bazen de bu dil oyunlarının sentetik dünyasına, bu yazbozun şehvetine kendisini kaptıran lafazan, inanmasa bile, sözlerle kitleleri etkilemenin sanal dünyasına bırakır kendini. Artık bu işi bir meslek olarak sürdürmeyi alışkanlık hâline getirmiştir. Yeni durum, lafçılığın yanına ahlaki zaafın da eklendiği yeni bir aşamadır ve hadis-i şerifte işaret edilen durumun karşılığıdır.

        
Bizde “konumlanmaları yüzünden” hem ütopik hem de ideolojik şekilde ortaya çıkan akımların hemen hemen hepsinin temel karakteristiği, olguların tezgâhında değil, kelimelerin tezgâhında dokunmuş olmalarıdır. Fakat tezgâha giren kelime ve kavramlar, kültürün kendi anlam ve çağrışımlarını kazanmış doğal seyri içinde kullanıma sokulmadıkları; bilakis, o bağlamdan kopartılarak dolanıma sokuldukları için sadece söylemle eylem değil, kurguyla olgu da birbiriyle uyuşmuyor, uyuşturulamıyor. Ülkenin kendi tarihsel koşulları ve bunların ürünü olan kurumsal yapılarla davranış kalıplarını anlayarak çözüm üretmenin çetrefilli yoluna kulaklarını tıkayan entelijansiya, çözümü bağlamsız düşünmenin genel geçer ilkeleri içinde bulmaya çalışıyor. Bu durum Jön Türklerde böyle, İnkılâpçılarda böyleydi. Aynı özcü ve belirlenimci anlayışın farklı sürümleri İslamcılarımızdan Türkçülerimize ve diğer bütün klişe anlatılara kadar kendini farklı biçimlerde sürdürmüş, sürdürmeye de devam etmektedir.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele