PKK Cenahında Değişen Bir Şey Yok

Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

        Hükümet yetkilileriyle HDP heyeti 28 Şubat’ta ortak bir açıklama yaparak Öcalan’ın, PKK’nın olağanüstü kongre yapmasına ilişkin çağrısını duyurdu ve İmralı’da yürütülen görüşmeler sonucunda mutabakat sağlanan 10 maddelik deklarasyon açıklandı.

        
Hükümet sözcüsü Arınç’ın on gün kadar önce “Ortak açıklama olmaz.” sözlerinin ardından bu tarz bir açıklamanın yapılması, Öcalan ile yoğun bir görüşme trafiğinin yürütüldüğünü gösteriyor. İktidarın sözcülüğünü yapan gazeteler toplantıyı “Barış Baharı”, “Silahlara Veda”, “Çözüm Sürecinde Tarihi Bir Gün” başlıklarıyla verdiler. Oysa toplantıdan birkaç saat önce KCK’nın Yürütme Kurulu üyesi Mustafa Karasu, PKK yanlısı bir haber ajansına verdiği demeçte: “Önderin ortaya koyduğu 10 başlık çözülmeden PKK silah bırakacak yaklaşımları demagojidir. Hükümet samimiyse bizi Öcalan ile görüştürsün.” diyerek Kandil’in geri adım atmasının söz konusu olmadığını açıkça ifade etmişti.

        

        Aslında HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, birkaç gün önce katıldığı bir TV programında, müzakere edilmesini istedikleri taslak metni açıklamıştı. İki taslak metin arasında birkaç maddenin değişik cümlelerle ifade edilmesinin dışında hemen her şey aynı. Gerek Öcalan gerekse HDP, Türk milletinin gösterebileceği tepkileri en aza indirmek, hükümetin elini kolaylaştırmak için tam anlamıyla “kelime cambazlığı” yapıyorlar. Esas amaçlarından, isteklerinden geri adım atmadan, diledikleri sonuca ulaşmalarına zemin hazırlamak, devleti “geri dönüşü olmayan bir yola” sokmak için çok ustaca bir dil kullanıyorlar. Öcalan 1999’da İmralı’daki duruşmalarında “Demokratik Cumhuriyet” kavramının izleyeceği yeni stratejinin temeli olacağını açıklamıştı. 16 yıl sonra aynı şeyler tekrarlanıyor: “Kimlik tanımına ilişkin ortak mekanizmalar geliştirilsin; ortak vatan, milletin demokratik ölçülerle tanımlanması, bütün demokratik hamleleri içselleştirmeye yarayan yeni anayasa.” Bunlar ve benzer birkaç maddenin dışındaki diğer maddeler, esas maksadı örtmek üzere yerleştirilen, ittifak hâlinde oldukları sol ve liberal çevrelerin de desteğini güçlendirmeye yönelik soyut, felsefi, biraz da romantizm kokan cümlelerden oluşuyor.

        
Hükümet erken bir tarihte, mümkünse Nevruz’da PKK’nın Türkiye içerisinde silahlı mücadeleye son verdiği şeklinde bir açıklama yapması için büyük çaba harcıyor. Bu tarz bir açıklamanın 7 Haziran seçimlerinde iktidarın yelkenlerini dolduracak güçlü bir rüzgâr olacağını hesaplıyor. Oysa PKK üzerinden yürütülen etnikçi Kürtçülük hareketi üç yıl öncesinden daha farklı kulvarlarda seyrediyor. PKK hem Türkiye’de hem de Suriye’de önceden hesaplamadığı büyük kazanımlar elde etti; uluslararası alanda belli ölçüde meşruiyet ve destek sağlamış durumda. Bu Pan-Kürdist hareketi yönetenler kazanımlarına silah gücüyle ulaştıklarına inanıyorlar; silahı en büyük güvenceleri saydıklarını sık sık tekrarlıyorlar. Bu konjonktürel ortamdan diledikleri gibi yararlandıkları bir dönemde, isteklerine kavuşmadan silah bırakmaya razı olacaklarına, geri adım atacaklarına inanmak hayalperestliktir, aymazlıktır.

        
Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den bu yana, olaylar PKK-PYD lehine bir seyir izliyor. İŞİD’e karşı başta ABD olmak üzere, Batılılar terör örgütüyle işbirliği yapıyorlar; onu stratejik ortak sayıyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı kısa süre önce YPG’nin asker giysili kadın komutanlarından bir PYD temsilcisini sarayda kabul edip görüştü. Suriye ve Irak’ta (uluslararası hukuka göre Türkiye’nin sayılan toprak parçası da dâhil) Rojova adı verilen alanda fiili bir PKK-PYD yönetimi kurulmuş bulunuyor. IŞİD tehdidi bu yönetimin uluslararası zeminde fiilen tanınmasına yol açtı.
PKK Türkiye içerisinde hükümetin 2009’dan beri çözüm süreci adıyla yürüttüğü politikadan yararlanarak, 20 yılda silahlı mücadeleyle elde edemediği sonuçlara siyasi kanallardan ulaşmayı başardı. Böylece Güneydoğu’da adeta “devlet içinde devlet” tesis etmiş oldu. Kırsalda ve şehirlerde eğittiği gençleri “Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi” (YDG-H) adıyla organize ederek örgütün şehirlerdeki “inzibat gücünü” kurdu. Artık günübirlik hâle gelen yol kesme eylemleri, protesto gösterileri, belirledikleri iş yerleri ve şantiyeleri yakma olayları vb. bu milis gücünün varlığını göstermek, halkı kendine tabi kılmak, biat etmeyenleri sindirip göçe zorlamak maksadıyla uygulanan yöntemlerdir.

        
Öcalan’ın 10 yıl kadar önce hazırladığı KCK sözleşmesi çerçevesinde kendi düzenini kuran, belediyeler aracılığıyla tahkim eden, vergi toplayan, yargılama yapan, eğitime hükmeden, mahalle ve şehir komiteleri vasıtasıyla Güneydoğu’nun neredeyse tamamına yakınına egemen hâle gelen PKK, bunları sürekli silah tehdidini kullanarak yaptı. İstediklerinin yerine getirilmemesi durumunda cezalandıracağı korkusunu canlı tutarak bölgenin kontrolünü eline geçirmiş bulunuyor. Bir örgütün terör örgütü olarak nitelendirilmesi için silahı her zaman teşhir etmesi, kullanması gerekmez. Muhatapları olan insanlar, örgütün taleplerini yerine getirmemeleri durumunda her an kendilerine karşı silah kullanacağı kanaatini taşıyorlarsa bunu yapan örgüt uluslararası literatürde terörist olarak nitelendirilir. PKK’nın son yıllarda giderek yoğunlaştırdığı kitlesel eylemleri demokratik hak talepleri olarak nitelendirip meşru saymak bu açıdan teröre hizmet anlamını taşır.
2009 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Gül’ün “iyi şeyler olacak” mesajıyla başlatılan sürecin beş yıllık objektif bir bilançosu çıkarıldığında PKK’nın dönemde giderek “devletleştiği”, Suriye’nin kuzeyinde bir alanda kendi düzenini kurarak güçlendiği görülür. 28 Şubat’ta Dolmabahçe Sarayı’nda AK Parti ve HDP heyetlerinin bir araya gelmeleri, bu iki partinin yöneticileri arasında İç Güvenlik Paketi ve yeni Anayasa konularında resmen bir köprünün kurulduğunu gösteriyor. Nitekim HDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan kesin bir dille, pakette bazı değişikliklerin yapılacağını ve parti olarak itiraz ettikleri hâliyle bir yasanın çıkmayacağını açıkladı.

        
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dolmabahçe toplantısından sonra HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın açıklamalarının “ortak açıklamayla” çeliştiğini, bu sözlerin İmralı ve Kandil arasında “ciddi bir kopukluğun bulunduğunu” gösterdiğini ve parti içerisinde bir bölünmenin yaşandığı anlamına geldiğini ifade etti. Kurulduğundan bu yana çok katı merkezi bir disiplinle yönetilme geleneğine sahip bulunan, şimdiye kadar aykırı bir sesin çıkmasına izin verilmeyen PKK içerisinde gerçekten bir çatlama var mıdır, olabilir mi?

        
Bu pek mümkün görünmüyor. PKK tarafı daha ziyade önümüzdeki aylarla ilgili manevralara hazırlanıyor. Silahlı eylem yapmamak suretiyle hükümete bir nevi kredi açmış oluyor. Zaten örgüt sözcüleri Öcalan’ın 10 maddelik bildirisinin “silah bırakma çağrısı” değil, “silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin alması anlamını taşıdığını” özellikle vurguluyorlar. Öcalan’ın çağrısı üzerine toplanacak PKK kongresinin konusunun silah bırakmak değil, Türkiye sınırları içerisinde silah kullanmamak olacağını belirtiyorlar. Özetleyecek olursak; Irak ve Suriye’de zaten “ordu” hâline gelmiş olan PKK bu konumunu sürdürürken, Türkiye içerisinde “tahkim edilmiş çatışmasızlık” ortamına geçildiğini ilan etmek suretiyle, yurt içinde ve dışında yeni bir propaganda atağı başlatacak. Bunu yaparken hükümete sanki lütuf yapıyormuş gibi açtığı kredinin karşılığını tahsil etmek maksadıyla 10 maddelik deklarasyonun gereğini yapması için bastırmaya başlayacak.

        
Çoğunluğu muğlak ve süsleme malzemesi şeklinde düzenlenen, pek çoğu yıllarca konuşulsa bile bir sonuca ulaşılmayacak maddelerden oluşan metne yerleştirilmiş öyle istekleri var ki, bunlara uygun bir anayasa yapmaya kalkışmak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini, kuruluş ilkelerini, devletin varlığını dinamitlemek anlamına gelir. Siyasi hesaplarla yahut millî olan her şeye karşı olmayı iyi Müslümanlık olarak algılayan kozmopolit bir zihniyetle “demokratikleşiyoruz” şeklindeki iddialarla devleti dönüştürmeye niyetlenilmesi durumunda, doğacak tepkilerin önüne kimse geçemez. Türkiye, tarihinin en derin toplumsal ve siyasal bunalımıyla devasa sorunlarla karşı karşıya kalır. Sonuçta milletimiz şartlar ne olursa olsun, millî varlığını, devletin millî niteliğini korumayı bir şekilde başarır. Ama suyu tersine akıtmaya kalkışanlar milli tepkiler karşısında direnemezler; nasıl olduğunu anlamaya fırsat bile bulamadan kendilerini tarihin çöplüğüne atılmış bulurlar.

         

        TÜRKİYE’NİN BÖLGE POLİTİKALARINDAKİ ÇARESİZLİĞİNİN SONUCU: ŞAH FIRAT OPERASYONU

        
Süleyman Şah Türbesi kararını sadece burasıyla sınırlı şekilde değerlendirmek eksik ve hatalı olur. ABD’nin 1991 ve 2003 operasyonları sonucu Irak’ta oluşan, ardından 2011’in ilkbahar aylarından itibaren Suriye’de başlayan iç savaş bu iki ülkede derin bir otorite boşluğuna yol açtı; istikrar ve düzen kayboldu. Dinî, etnik ve mezhebi fay hatları parçalandı. Irak ve Suriye fiilen bölündüler. Ortaya çıkan manzara bölgede hüküm süren yangının kısa sürede sönmeyeceğini gösteriyor.

        
Komşumuzdaki yangının alevlerinden doğal olarak ülkemiz de etkileniyor. Süleyman Şah Türbesi’nin ve hukuken Türkiye toprağı sayılan 10 dönümlük bir alanın terk edilmesi, bu durumun yol açtığı sonuçtur. Hamasi söylemlerle gazete manşetleriyle demeçlerle kendimizi kandırmak yerine, çekilme kararını her yönüyle doğru değerlendirmemiz gerekiyor.

        
IŞİD Türbeyi ve Karakol’u 8 ay boyunca kuşatma altında tuttuğundan buradaki askeri birliğin değiştirilmesi, ikmal yapılması mümkün olamıyordu. Hükümet muhtemel bir IŞİD saldırısına karşı burayı savunmanın bize pahalıya mal olacağı, ciddi sorunlara yol açacağı mülahazasıyla çekilme kararını verdi.

        
Aslında geçen ağustos ayında bir gazetede Musul’daki rehinelerimizin bırakılması maksadıyla IŞİD’le yürütülen temas ve görüşmeler sırasında, rehinelerimize karşılık Türkiye’nin elinde bulunan bazı IŞİD militanlarının verilmesinin yanı sıra, Süleyman Şah Türbesi’nin de uygun bir zamanda boşaltılacağı sözü verildiği yolunda manşet bir haber yayımlanmıştı. Aynı gazetenin 23 Şubat tarihli sayısında tahliye haberi, “Keşke Haklı Çıkmasaydık” başlığı ile verilirken, başka bir iddia daha öne sürülüyor ve “Operasyonun altında ABD’nin bir süredir üzerinde çalıştığı petrol koridoru projesi çıktı. Washington 11 aydır IŞİD’in kontrolü altında bulunan Türbe için çözüm bulunmasını istedi; Türkiye’ye tahliyeyi önerdi.” deniliyor.

        
Büyük bir belirsizliğin hüküm sürdüğü şu aşamada bu iddiaların gerçekliğini tartışabilecek bilgilere henüz sahip değiliz. Bugün üzerinde durulması gereken esas konu, bu tahliyenin anlamı, siyasal etkileri, güneyimizde iki komşu ülkede hüküm süren derin otorite boşluğu, etnik ve mezhebi savaş hâli ve bütün bunların ülkemize yansımalarıdır.

        
Hükümet sözcülerinin ve yandaş medyanın operasyonun büyük bir zafer olduğunu öne sürmeleri, bazı gazetelerin “karar verdik ve yaptık”, “bayrak inmedi” şeklindeki manşetleri gerçeği yansıtmıyor. Bu tarz ifadelerin kamu oyundaki tepkileri iktidarın lehine kanalize etme niyetinin ötesinde anlamının olmadığını muhtemelen kendileri de biliyorlardır.

        
Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerini tümüyle bloke eden, hareket kabiliyetini her yönden felç eden bugünkü dış politika çıkmazından kurtulabilmemiz için öncelikle partizanca tavırların, yararı olmayan siyasi polemiklerin bir kenara bırakılması, iktidarın her hareketini “hikmet-i hükümet” olarak benimseyip savunma reflekslerinin terk edilmesi gerekiyor.

        
Sonuçta uluslararası bir anlaşma çerçevesinde çapı ne olursa olsun Türkiye’ye ait sayılan bir alan terk edildi. Türbenin yeni yerinin uluslararası hukuk bağlamında bize aidiyetini gösteren bir belge bulunmadığından, Türkiye’nin ileride ciddi itirazlarla karşılaşması kaçınılmazdır.

        
AK Parti iktidarının bölge politikalarındaki temel argümanı “oyun kurucu ülke” olduğumuz iddiasıydı. Konulara sürekli bu perspektiften bakıldı. Fakat yaşanan bütün gelişmeler, oluşan tablo gerçeğin tümüyle farklı olduğunu gösteriyor. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı’nı “haşlaması”, bu paraleldeki konuşmaları, çıkışları ezilen Arap halklarının duygularını okşuyor, büyük sempati topluyordu. Ancak kitlelerin bu duygularının yönetim kademelerine yansımadığı, tersine tedirginlik yarattığı görülmek istenmedi. Dış politikamız reel politik faktörler bir kenara bırakılarak, romantik tahayyüllerle yönetilmeye kalkışıldı.

        
Arap Baharı diye adlandırılan ve işbaşındaki yönetimlere karşı meydana çıkan kitlesel tepkilerde faal rol oynayan İhvan-ı Müslim’in üzerinde muhalifleri iktidara getirmek için elimizden gelen desteği vermeye çalıştık. Oysa Müslüman Kardeşler camiasının ne Mısır’da ne de Suriye’de bunu başarabilecek etkili bir gücü yoktu. Üstelik ABD ve İsrail’in yanı sıra, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri İhvan-ı Müslim’in iktidar olmasına şiddetle karşıydılar.

        
Suriye ve Mısır’da yaşanan faciaların, Müslüman Kardeşler’in kitlesel düzeyde acımasızca ezilmelerinin, yüzbinlerce insanın ölümünün, milyonlarca insanın yurdunu terk etmek zorunda kalmasının, ülkemizdeki iki milyondan fazla sığınmacının, Suriye’nin baştan başa harabeye dönmüş olmasının sorumluluğunu ABD ve Batı’nın iki yüzlü politikalarını, İsrail’in sinsi oyunlarına, Rusya ve İran faktörlerine bağlamak, AK Parti iktidarının bu gelişmelerdeki vebalini ve sorumluluğunu örtemez.
Türkiye gücünü ve imkânlarını abartarak bölgenin özelliklerini, güç dengelerini yanlış okuyarak, etnik ve mezhebi kutuplaşmaları göz ardı ederek kendi kendisini, kurtulması kolay olmayacak bir tuzağa sürükledi. İktidar bu gerçeklerin farkında olmak istemedi. Oysa bölgemizde başta Irak ve Suriye’de olmak üzere, yaşanan her statüko değişmesinden olumsuz anlamda en fazla Türkiye etkilenmiştir. Saddam’ı devirmeye yönelik iki operasyonun sonucunda Irak’ta oluşan yönetim boşluğu sonucunda, bir yandan fiili bir Kürt devleti doğarken, diğer yandan PKK, bu olayları birer atılım vesilesi yapıp güçlendi. Türkmenler kendi kaderlerine terk edildi.

        
Sonuçta Türkiye ne Mursi’yi iktidarda tutabildi ne de Esat’ın devrilmesini sağlayabildi. İhvan-ı Müslim’in muhabbetiyle Suriye muhalefetine verdiğimiz büyük destek sonuçsuz kaldı. Binlerce insan hayatını kaybetti; milyonlarcası yerini yurdunu bırakıp sığınmacı oldu. Ülke baştan başa harabeye döndü. Çünkü 1965’den beri iktidarda olan Nusayri BAAS rejimi, devletin bütün kurumlarına, askeri, polisi ve bürokrasiyi tümüyle kontrolünde tutuyordu. Ayrıca Rusya ve İran’dan çok güçlü destek alıyordu. Kırk yamalı bohçaya benzeyen, merkezi bir organizasyon kurmayı beceremeyen, ayrı tellerden çalan, askeri eğitim ve disiplinden mahrum milis güçlerinin Esat’ı devirmesine imkân yoktu. Bu gerçeği geç de olsa anladık ama iş işten geçmiş durumda. Şu sırada güneyimizde Türkiye’ye düşman Şam hükümetinin yanı sıra, IŞİD ve PYD gibi unsurların tehdidiyle karşı karşıyayız. Yapılan bazı araştırmalarda Türkiye’de IŞİD’i destekleyenlerin oranının %5’i bulduğu, bu örgütün saflarında çarpışmaya gidenlerin sayısının tahminlerin üzerinde olduğu ifade ediliyor. Öte yandan PKK’nın Suriye kolu olan PYD, IŞİD’e karşı verdiği mücadeleden ötürü Amerika ve Batılılar nezdinde büyük sempati topladı. PKK’nın artık Rojova denilen bölgede KCK düzenini egemen kıldığı fiili bir devleti var. “Oyun kurucu ülke” iddiasıyla yürütülen gerçeklerden uzak, ütopik ve kibirli dış politikanın ortaya çıkardığı sonuçlar, Türkiye’yi çok yönlü iç ve dış tehditlerle karşı karşıya getirmiş bulunuyor.

        
Suriye’de yaşanan otorite boşluğunun kazananlarından biri de bir kere daha PKK-PYD oldu. TBMM kürsüsünden Türkiye’yi bu örgütle işbirliğine çağıran, terör örgütünü meşru ve haklı göstermeye kalkışan konuşmaların yapılmasının esas sebebi, bu günkü ortama yol açan iktidarın yanlış politikalarıdır. Önümüzdeki dönemde başka nelerle karşılaşacağız, Washington’dan, Batı’dan PKK-PYD’ye yakınlaşmamız hususunda ne gibi baskılara maruz kalacağız, neleri vermemiz istenecek; uygulanan politikalar şimdiki çizgisinde sürerse bunlara da şahit olacağız.
Amerikan askerinin İkinci Dünya Savaşı’nda bir Japon adasında kazandıkları zaferi simgeleyen bayrak çekme görüntüsü taklit edilerek (aslında bunun sonradan düzenlenen bir resim olduğu anlaşılmıştı) bölge politikalarındaki yaşanan tıkanıklık, çaresizlik telafi edilebilir mi? IŞİD’in, PKK-PYD’nin doğrudan Türkiye’yi tehdit eden girişimleri önlenebilir mi? Bilinen gazeteler aracılığıyla servis edilen bu resimler; sadece iç politikada, seçimler arifesinde meydanlarda, yandaş basında propaganda malzemesi olarak kullanılmakla kalır. Ama sorunlar daha da derinleşerek sürer gider.

        
***

        
ÜLKÜCÜ ŞEHİT FIRAT YILMAZ ÇAKIROĞLU

        
Fırat Yılmaz Çakıroğlu isimli öğrenci Ege Üniversitesi’nde PKK’lıların saldırısı sonucu şehit edildi. Bu olay şu anda üniversitelerimizde hüküm süren PKK işgalinin hangi boyutlara ulaştığının somut bir örneğidir. Yasal yetkilerimiz yeterli değildir gerekçesiyle İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı Meclis’ten geçirmekte kararlı olan AK Parti hükümeti, ne hazindir ki üniversitelerde yaşananları görmüyor; dolayısıyla gerekli önlemleri almıyor. Yasaların etkili şekilde uygulanmasını sağlamıyor. Bu sorun sadece Ege Üniversitesi’yle sınırlı değil. Ankara’da Hukuk ve Siyasal Bilgiler, Dil Tarih ve Coğrafya Fakülteleri başta olmak üzere hâlen PKK’lıların radikal solcu gruplarla oluşturduğu ittifak, bazı üniversitelerde tam bir terör havası esmesine yol açıyor. Nitekim geçen ağustos ayında 65 Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi fakültelerinde bu terörist gruplar tarafından imtihana sokulmadı. Fakülte yönetimi çareyi bu öğrencilerin imtihanlarını Ankara Üniversitesi’nin Tandoğan’daki binasında yapmakta buldu. Aynı okullarda duvarlara ülkücü öğrencilerin isimleri yazılarak, internet üzerinden yayımlanarak okula girmeleri yasaklanabiliyor. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde kendileri gibi düşünmeyen öğrencilerin eğitim haklarını gasp etmekte kararlı olan PKK’lı ve solcu gruplar terör havası estiriyorlar. Bunlara karşı gerekli önlemler alınmadığından, yapanlar giderek daha saldırgan hâle geliyor.
Buna benzer olaylar sadece Cumhuriyet’in başkentinde değil, başka bir çok üniversitede de yaşanıyor. Fırat Çakıroğlu’nun şehit edilmesi ülkemizdeki güvenlik zaafını, istihbarat yetersizliğini, yönetim aymazlığını bir kere daha ortaya koydu. MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural’ın TBMM’nde günlerce önceden bu saldırının hazırlandığı bilgisini yetkililere iletmiş olmasına rağmen, emniyetin önlem almadığını açıklaması çok önemlidir. Bu sözler duymazlıktan gelinerek geçiştirilemez. Türkiye’de gerçekten bir hukuk düzeni ve ciddiyeti varsa, savcılar bu sözleri suç duyurusu saymalı, sorumlular hakkında gerekli işlemleri vakit geçirmeden başlatmalıdır.

        
Fırat Yılmaz Çakıroğlu’na Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına, ülkücü camiaya baş sağlığı, sabır ve metanet diliyoruz.


Türk Yurdu Mart 2015
Türk Yurdu Mart 2015
Mart 2015 - Yıl 104 - Sayı 331

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele