“Zobalarında Guru da Meşe Yanıyor Efem” Türküsünün Bendeki Hikâyesi

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

                    Türkülerle büyüyen bir nesiliz. İlk türküleri radyodan dinledik. Vaktiyle kendi türküsünü söylemenin yasaklandığı bir ülkede, sevinçleri, acıları, özlemleri, gurbetleri, ayrılıkları kavuşmaları türkülerle yaşamanın ne demek olduğunu,  mısra mısra, ses ses türkülerde hissettik biz.

         

                    Daha “aranjman, Türkçe sözlü hafif müzik, pop, arabesk, rock müzik, rap bu kadar yayılmamıştı. Türkülerden bu ülkenin insanı akardı gürül gürül; dağı-taşıyla, bozkırı- ovası-yaylasıyla, tarlası-bahçesiyle akardı… Ağacıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle, sebzesiyle, kurduyla, kuşuyla, börtü-böceğiyle bu ülke akardı türkülerden.

         

                    Günümüz türkülerle dolardı; düş olurdu türküler… Ses olurdu, feryat olurdu, ağıt olurdu; acı, sevinç, çığlık olurdu… Dağ dağ, vadi vadi, yamaç yamaç yankılanırdı…

         

                    Ülke coğrafyasını türkülerle tanırdık. Hiç gitmediğimiz ve belki de hiç gidemeyeceğimiz illeri, türkülerle tanır, türkülerle özlerdik…

         

                    Ülke coğrafyasını yegân yegân tattıran türküler, siyasi sınır tanımazlardı. Balkanlardan “Alişimin kaşları kare” ile gelirdi türküler; Kerkük’ten “Altın hızma mülayim” ile; Azerbaycan’dan “Arzu gızım”la… Yemen’in acısını bir Muş türküsünde, “Akma!...” dediğimiz Tuna’yı Estergon türküsünde duyardık…

         

                    Her türkü içimize işler, bizleşirdi. Her türkü, önce kendi sesi ve kendi hikâyesi ile gelir, sonra bizlerde hikâyeleşirdi. İşte, bu minval üzre, bende hikâyesi olan bir türkü:

         

                    Zobalarında guru da meşe yanıyor efem.

         

                    Bu türküyü ilk kimden duyduğumu hatırlamıyorum ama Özay Gönlüm’ün söylemesi hâlâ kulaklarımda çınlar.

         

                    Zeybek yöresinin, Harmandalı oynanmadan düğünlerin bitmediği yerlerin çocuğu idim. Düğün boyunca yirmi defa, otuz defa, hattâ bıktırıncaya kadar Harmandalı oynanan ne düğünler görmüştüm. O yüzden, zeybek türkülerinin bendeki yeri bir başkadır; “Zobalarında guru da meşe yanıyor efem” türküsünün de…

         

                    Çocukluktan itibâren efe hikâyeleriyle büyümüştük. Çoğu zaman, masal yerine, efelerin “Yonan”a ve “çeteci”lere neler yaptığını dinlemiştik.  O yüzden efeleri severdik; büyüyünce her birimiz efe olmak isterdik.

         

                    Ve o yıllarda, köydeki evimizde kömür “zoba”sı yoktu; odun yakardık. Tabii ki, en çok da meşe odunu atılırdı “zoba”ya. O da uzun süre ısıtmazdı. Bu yüzden ikide bir odun atılırdı. Köy eviydi evimiz nihâyetinde. Kapısı muhkem değildi; tahta arasından dışarısı görülürdü. “Zoba”yı ne kadar yakarsak yakalım, oda ısınmazdı; arada harladığında, önümüz ısınır arkamız buz keserdi.           

         

                    Biz de türküdeki gibi “zoba” derdik.

         

                    Gâliba ilkokul 2. sınıftaydım. Çarşamba günleri öğleden sonra müzik dersi olurdu. Bir gün öğretmenimiz “Kim türkü söyleyecek?” dedi. Ben şöööyle etrafıma baktım biri çıkar mı diye. Tek derslikli bir okul olduğundan üst sınıflara da baktım… Kimse çıkmadı türkü söylemeye. Oysa dağ yamaçlarında, çöğür ağacı başlarında, tarlada, bağda herkes bülbül kesiliyordu. Şimdi öğretmenimiz, ilk kez öğrendiklerimizin çoğunu kendisinden öğrendiğimiz öğretmenimiz, diş fırçasını ve macununu kendisinden öğrendiğimiz öğretmenimiz; mis gibi kolonya kokan öğretmenimiz türkü söylememizi istiyor ve kimse çıkıp söylemiyordu.

         

                    Öğretmenimizin isteğini boş çevirmemeliydik ama kimsede cesaret yoktu…

         

                    Sonunda parmak kaldırıp “Ben söyleyeyim öğretmenim.” dedim ve radyodan öğrendiğim türküyü söyledim:

         

                                           Zobalarında guru da meşe yanıyor efem

                                           Yanıyor ya Memet Ağam da üşümüş de donuyor

                                           Boncuklu da gelin ortalıkta dönüyor da dönüyor

         

                                                                               Aslanım da efeler vay vay

         

                   

                                           Gar mı yağıp bâ Yârengüme’nin dağına efem

                                           Memet Ağam da oturu da vermiş efelerin de sağına

                                           Çıkam haden de şu dağların başına da başına

         

                                                                               Aslanım da efeler vay vay

         

                    “Aslanım da efeler vay vay” derken koltuklarım kabarıyordu; oturduğum yerde tam bir efe tavrı takınıyordum.

         

                    Türküyü bitirdim…

         

                    Herkes alkışladı; bizlere alkışı öğreten öğretmenimiz de…

         

                    Öğretmenimin yüzü gülüyordu. Mis gibi kolonya kokusuyla yanıma geldi… Başımı okşadı… “Aferin” dedi. Sonra sınıfa döndü:

         

                    -Çok güzel söyledi ama bir kelimede yanlış yaptı. Hepiniz “zoba” diyorsunuz. Bu yanlış; doğrusu “soba”dır, dedi ve “Yağıp bâ” ne demek, diye sordu.

         

                    Bunu biz de hep böyle kullanırdık ve herkes böyle kullanır zannederdik. Anamızdan babamızdan hep böyle duymuştuk. Öğretmenin de bildiğini zannediyorduk. Bilmemesine şaşırdık. Birbirimize baktık.

         

        Nasıl açıklayacaktık? Birkaç şey söyledik… Olmuyordu… Tam oturmuyordu söylediğimiz şey. Bir ara üst sınıflardan biri,

         

        -“Yağıyoru” demek öğretmenim, dedi.

         

        Öğretmen,

         

        -“Yağıyor” demek istedin her halde.” dedi.

         

        Şimdiki zaman ekinin bazı Ege ağızlarında “yoru” şeklinde kullanıldığını; bunun eski bir “yorumak” yardımcı fiilinden geldiğini, yıllar sonra Türkoloji tahsil ettiğimde öğrenecektim.

         

                    O, bize her şeyi öğreten öğretmenimiz başka kelimelerimizi de düzeltmiştir mutlaka ama doğrudan benimle ilgili olduğu için, ilk düzeltilen imla olarak hep “soba”yı hatırlarım. Tabii, bu arada, “zoba”da yaptığımız hatayı “zopa”da yaptığımız için, onu da “sopa” şeklinde düzelttik.

         

                    ***

         

                    Bu türküyü çok söyledim yamaçlarda. Sesim karşı yamaçta yankılandığında daha da bir hoşuma giderdi. Daha çok yankılansın diye, daha yüksek sesle söylerdim hep.

         

                    Sıcak yaz günlerinde, yaprakların bir o yana bir bu yana uçuştuğu güz günlerinde, karlı buzlu kış günlerinde, tabiatin bereket bereket fışkırdığı bahar günlerinde söyledim bu türküyü, dağa, yamaca ovaya… Diğer mevsimlerde nasıl etkilenirdim hatırlamıyorum ama kış günlerinde bu türkü bir başka tesir ederdi bana dağlarda, yamaçlarda söylerken.  O soğukta bir yandan küçücük bedenimle üşürken, doğru dürüst ayakkabı yüzünü yıllaaar sonra görecek olan ayaklarım don tutarken, Memet Ağa’nın üşümesini hissederdim iliklerime kadar. Bıçak gibi esen rüzgârlarda, evimizdeki sobayı, Memet Ağa’nın sobasına benzeyen sobamızı düşünürdüm… Memet Ağa olurdum… Üşümeye ayaklarımdan başlardım… Üşürdüm, çok üşürdüm…

         

         Bir de Boncuklu Gelin’e çok üzülürdüm. Onun 18-20 yaşlarında bir genç kız olduğunu düşler ve “Ne işi var soğuk yerlerde Boncuklu Gelinin?” der de üzülürdüm. Gene yıllaaar sonra öğrenecektim Memet Ağa’nın Boncuklu Gelini dağa kaldırdığını ve Memet Ağa’ya çok kızacaktım bu yüzden.

         

        Memet Ağa’yı kızanlarıyla beraber bir mağarada düşlerdim. Öyle ya; türküde Yârengüme dağlarından bahsediliyordu. O dağları düşlerdim… Bizim dağlara benzetirdim. “Şöyle bir yer olmalı.” derdim. Ama bizim dağlarda mağara yoktu. “Demek ki Yârengüme dağlarında varmış ve Memet Ağa o mağaraya soba kurmuş.” derdim içimden.

         

        Yarengüme’nin konuşması ve efe türküleri bizim oralara benziyordu ama yakınlarımızda böyle bir yer yoktu. Ne köy, ne ilçe, ne dağ, ne ova!… Bu isimde bir yer yoktu. Ağabeyim ve ablamın atlasından çok ama çok aradım Yârengüme’yi. Bulamadıkça benim için daha büyülü bir yer oldu Yârengüme. “Mutlaka koca koca dağları, bu dağlarda koca koca mağaraları vardır. Çobanlar yağmurlarda koyunlarını keçilerini bu mağaralara sokuyordur. Memet Ağa da bu mağaralarda yaşıyordur. Öyleyse çok korkusuz bir adamdır.” diye düşler kurardım.

         

         

        ***

         

        Aradan yıllar geçti.

         

        Ankara’dayım ve Yüksek Lisans yapıyorum.

         

        Kazandığım ilk parayla aldığım ikinci şey (İlki fotoğraf makinası idi) el kadar bir radyo idi ve yıllarca hiç yanımdan ayırmadığım bir parçam idi sanki bu radyo.

         

        Yüksek Lisans tezimle yoğun olarak uğraştığım günler…

         

        İkinci Dede Efendi sokağında bir bekâr evinde kalıyoruz. Ben, Yağmur ve Rahmi… Birimiz bilim adamı adayı, birimiz şâir ve birimiz tiyatrocu…

         

        Ben arka odada kalıyorum… Genellikle tek başımayım ve küçük radyom devamlı açık… Bir de rahmetli Bahri ağabeyimin fakülteyi bitirme hediyesi olarak aldığı teybim var.

         

        Kapkara bulutların, gündüzü geceye çevirdiği bir gündü… Odamda çalışıyorum ve radyom da açık. Bir ara “Sobalarında kuru da meşe yanıyor” türküsünü anons etti sunucu. Hemen davrandım; her zaman dinlemek düşüncesiyle teybi ayarladım ve giriş müziğinin son, sözlerinin başlangıç kısmında kaydetmeye başladım. İkinci kısmını kaydederken gök öyle bir gürledi ki, pencere camları bile zangır zangır titredi. Tabii, teyp gök gürlemesini de kaydetmişti.

         

        Bu türküyü yıllarca gök gürlemesiyle dinledim. Ne zaman bu türküyü söyleyip ikinci kısma gelsem, hep kulağımda o gök gürlemesi olur. Sanki türkünün bir parçası olmuştu benim için. Bu türküye de gök gürlemesi yakışırdı be!...

         

        ***

         

         

        Ve 1994 yılının 6 Nisan günü. Kışın, “Gideyim.”; baharın da “Biraz daha dur!” dediği günler.

         

        Muğla Üniversitesinde göreve başlamak üzere yollardayız…

         

        Hafif bir yağmur atıştırıyor… Tavas ovasına sarktık… Etrafı dağlarla çevrili ve dağlarda hâlâ kar var. Yani, Yarengüme dağları karlı.  Memet Efe’yi hatırladım… Arabanın içi sıcak olmasına rağmen içim titredi. Dağ yamaçlarındaki üşümelerim geldi aklıma… Gayr-ı ihtiyâri ayağımı sakındım hemen… Sonra türküyü söylemeye başladım. O zaman 9 yaşında olan oğlum da bana eşlik etti. (Babasına çekmişti; sesi güzeldi ve türküyü babasından öğrenmişti.)

         

        Türküyü bitirince oğluma, “Yârengüme burası. Şimdiki adı Tavas.” dedim. “Memet Ağa’nın dağları da şu dağlar.” dedim.

         

        Oğlum, çocuk masumiyeti ile ama biraz da efelenerek baktı dağlara.

         

        Biraz daha ilerledik. Arabayı yol kenarına çekip indik. Rüzgâr bıçak gibi esiyordu gene… “Söyle oğlum türküyü; oynayıveren.” dedim yerel ağızla. Oğlum söylemeye başladı. Gök gürledi…

         

        Gök gürleye gürleye, yağmur yağa yağa ve rüzgâr bıçak gibi ese ese oynadım…Diz vura vura oynadım… Gök gürlemesine, yağmur yağmasına ve rüzgâr esmesine aldırmadan, ağır ağır oynadım.  

         

        Arabalarıyla gelip geçenler, bize tuhaf tuhaf baktılar. “Deli midirler ne?” diye düşünmüşlerdir her halde. Umursamadım… Uzun yıllar öncesinin çocuğu, taaa o yıllarda öğrendiği türküyü, o türkünün coğrafyasında yaşıyordu oğluyla. Oğlu da o türküyü öğrendiği ve sınıfta söylediği yaşlardaydı.

         

        Ve bir baba, oğluyla çocukluğunu paylaşıyordu fakat tek farkla: Oğlunun ayakları üşümüyordu.

         

         

         

                    


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele