Türkülerin Tarihi ve Klasik Zamanı

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

          Meşhur Tokat türküsünü herkes bilir:

         

          Hey on beşli on beşli

          Tokat yolları taşlı

          On beşliler gidiyor

         

          Kızların gözü yaşlı mısralarıyla devam eder gider. Bunun bir askerlik veya askere uğurlama türküsü olduğunu da bilirsiniz. Türküde geçen “on beşli” ifadesinin Rumî tarih itibariyle 1315’e; onun da 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sıralarına, ya da bu savaşın hemen ardından beklenen Balkan kargaşasına denk düşmüş olacağı açıktır. İşte böyle kabataslak hesaplamalarla, bazı türkülerin doğduğu şartlara ve tarihlere inmek kabil olabiliyor.

         

          Nitekim bu yoldan hareketle, nice askerlik türküleri hakkında da tahminler yürütülebilir. Çünkü askerlik türkülerinin bir ara, tahminlerin ötesinde yaygınlık kazandığı görülmektedir. Bu yaygınlık da kuşkusuz, askerliğin mecburi hale getirilmesiyle yakından ilgilidir. Nizâmı Cedit, ya da İkinci Mahmut döneminde teşkil edilen Asâkir-i Mânsûre-i Muhammediye ordusu ile askerlik, her Türk vatandaşı için mecburi hale getirilmiş, bu yoldan da hemen her Türk erkeği hayatının bir döneminde olsun, doğduğu toprakların dışında yaşamak mecburiyetinde kalmıştı. Bu hal Türk insanını öyle sarsmış, öyle sarsmıştı ki mirî toprak sisteminin icabı olarak, doğduğu belde ve karyeleri asla terk etmeyen, terk etmesi de mümkün olmayan bir yaşama düzeninden başka diyarlara, başka iklimlere ve hiyerarşik yaşamalara doğru gençleri savurup atmıştı. Hele imparatorluğun son yüzyılında maruz kaldığımız savaş ve mağlûbiyetler askerlik yaşını daha da aşağılara çekince, bu ayrılıklar sanki bir ölüme gidiş gibi, hemen bütün aileleri yakıp kavurmuştu.

         

          İşte sözünü ettiğimiz ve on dokuzuncu yüzyıldan itibaren karşılaştığımız askerlik türküleriyle, edebiyat ve mûsikimizin klasik temalarından “gurbet mazmunu” yepyeni bir evrilmeye maruz kalmış; halk ve tasavvuf musikisinin “eski gurbet”inin yanı sıra, daha yeni bir anlam katmanı böyle böyle oluşmaya başlamıştı. Zira bugün çoğumuzun aşinası olduğumuz gurbet bu gurbettir ve “eski gurbet”lerle bunun üst üste çakışması söz konusu değildir. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, bu neviden askerlik türküleri (Yemen vs. türküleri de dahil), hapishane, verem ve hastane türküleri; halk edebiyat ve müziğimizin bir nevi romantik dönem’ini teşkil ederler. Çünkü bu türkülerde, bireysel psikoloji ve ıstıraplarla daha ziyade yüz yüze kaldığımız bir gerçektir. Daha açığı da, bundan böyle türkülerin doğuş şartları ve toplumsal mekanları hızla değişmeye başlayacak, dolayısıyla da türkülerin tarihi seyrinde yepyeni bir evreye geçilecektir. Türkü edebiyatımızın genel seyrinde hemen fark edilmeyen bu yeni istihaleyi, doğrusu ayrı bir yazı olarak kaleme almak isterdim.

         

         

        Türkülerin Tarihini Aramak

         

        Dolayısıyla bizim burada yaptığımız gibi, daha nice gelin, düğün, ölüm, ayrılık, gurbet ve çeşitli facia sahneleri üzerine kurulu türküler için de tarih biçmeye kalkışanlar olmuyor değil. Nitekim çeşitli türkü antolojilerinde, herhangi bir türkünün veya türkülerin hikâyesiyle karşılaşmak sürpriz teşkil etmiyor. Ya da ne bileyim radyoda, televizyonda bir türkü takdim edilirken onun nerede, nasıl ve hangi trajik vaka üzerine yakıldığına dair sözler işitiyoruz. Antolojilerde türkü hikâyesi yazanlar veya televizyon ve radyo programlarında bu hikâyeleri seslendirenler, sundukları müziğin hikmetini ve tesirini artırmak yolunda adeta halden hale giriyorlar.

         

        Sanki ilgili türkü, anlatılan hikâyeden bir güç alıyormuş gibi, ya da tam tersine arzu edilen tesiri hâsıl edemeyecekmiş gibi, can havli ile ona veya dinleyiciye yardıma koşuyorlar. Hâlbuki onların unuttuğu asıl mesele, türkülerin bize bir hikâye anlatmak istemedikleri, bu yükten kendilerini mümkün olduğu nispette arındırmak temayülüdür. Çünkü hemen her türkü kendini doğuran şartlardan bağımsızlaşmak ve bu yoldan, maşeri vicdanda daha sağlam bir yer edinmek temayülü gösterir. Evet, bu tür ilave bilgiler kuşkusuz faydadan hali değil! Fakat tekrar edelim ki türkünün doğduğu, ortaya çıktığı devir ve döneme bir telmih amacı taşımak kaydıyla!...

         

        Diyeceğim o ki sınırlı sayıda bazı türküler hariç, geneli itibariyle türkülere bir tarih biçmek, onları doğduğu şartlara indirgemek pek de kolay değil. Fakat bütün bu güçlüklere rağmen de, böyle bir tecessüsü ve ısrarı elden bırakmamak icap ediyor. Aksi halde sayılı bazı parçalar hariç, bu müziğin tarihini kurmak ve onu bölge ağızlarının ve coğrafi dağılımların dışında, tarihi bir seyir içinde algılamak kabil olmayacak. Dolayısıyla bugün için halk müziğimizin, tarihsiz bir musiki biçiminde sunulduğunu ve algılandığını, bundan da ne edebiyatçıların, ne de doğrudan bu musiki ile bilimsel mânâda meşgul olanların rahatsızlık duymadığını vurgulamak gerekiyor. Bu işin ne kadar güç bir şey olduğu ortada olmakla beraber, başarılabildiği kadarıyla, bundan geri durmamak da icap ediyor. Ve mesela ilk elde, Anadolu’dan derlenmiş türkülerin tespit edildiği tarihler, bestekârı bilinen türkülerin de beste tarihleri sağlam şekilde kayıt altında alınmalıdır.

         

         

        Türkülerin Tarihi – Nağmelerin Tarihi

         

        Ancak unutmamak icap eder ki türkülerin asıl tarihi; nağmelerin ve ezgilerin tarihi olmak gerekir. Bu bakımdan en eski nağme kalıplarımız hangileridir acaba? Böyle bir soruya Mehmet Özbek üstadımız ne der, Bayram Bilge Tokel dostumuz ne der bilmiyorum. Çünkü kullandığımız dil Türkçe, nasıl sayısız deyim, mecaz, mazmun kalıbı ve tekrarlardan oluşan kelime grupları ile dopdolu ise ve gene biz kendimize mahsus sayısız cümleleri, bizden önce varolan küçük küçük cümlecikleri ve ifade kalıplarını birleştirerek kuruyor, daha farklı ve özgün cümleler meydana getirebiliyorsak; muhtemeldir ki müziğin de böyle, birbirine eklemlenebilen bir sentaks dizgesi mevcut olmalıdır. Dildeki deyim, atasözü ve mecaz kalıpları gibi, bu müzikte de mevcut olan bazı nağme kalıplarının, birbiriyle sayısız ilişki biçimleri söz konusu olmalıdır. Buradan da nasıl spontane Türkçe cümleler kurabiliyorsak, müzikte de çeşitli nağmeleri birbiri ardınca dizebilenler, bunlardan daha yeni, anlamlı müzik cümleleri teşkil edenler çıkıyor demektir. Adı bilinsin veya bilinmesin, bu tür kişilere biz “bestekâr” veya daha yaygın tabiri ile “türkü yakıcısı” diyoruz.

         

        Hal böyle olunca gerek aşağıdan yukarılara, gerekse yukarıdan aşağılara doğru seyreden müzik cümlelerimiz nelerdir, bunların özellikleri nedir? Daha mühimi de, bu nağme cümlelerinin eskiliği, yeniliği, yaygınlığı, az kullanılmış olanları söz konusu değil midir? Mesela bir Köroğlu türküsünün ses ve ezgi yapısı onun eskiliğine delalet eder mi? Ya da ne bileyim, bugün Anadolu’da ve Balkanlarda icra edilen türkü makamları ile Orta Asya müzikleri arasında, nağme yapısı itibariyle yakınlık, benzerlik, hatta aynîlik gösterenler yok mudur? İşte bunları tespit edebilirsek, ilgili türkülerin veya nağmelerin tarihini, şöyle böyle on üç-on beşinci asırlara kadar taşıyabiliriz demektir. Çünkü Yavuz Selim ile Şah İsmail kapışmasından sonra, Anadolu ile Orta Asya Türk dünyası arasındaki ilişkilerin ciddi biçimde kesintiye uğradığı hepimizin malumudur. Nitekim bu tarihten sonra, yüksek medrese eğitimi için Horasan’a veya İran’a gidişler kesintiye uğramış, eskiden olduğu gibi Anadolu’ya, Orta Asya tesirlerinin uzanması bir bakıma imkânsız hale gelmişti.

         

        Bu tarihi realiteden hareketle, Anadolu ve Orta Asya türküleri arasında tespit edilebilecek nağme, makam benzerlik ve çakışmaları, her bakımdan önem arz edecek demektir. Zira nağme veya makam benzerliği arz eden eserler; diyebiliriz ki bizim, yani Anadolu sahasının en eski türküleri addedilmeye layık hale gelirler. Öyle tahmin olunur ki bazı uzun havalarla Köroğlu türkü ve besteleri, bu alanda kilit mesabesinde bir önemi haizdirler. İlgili türkülerin ihtiva ettiği “koçaklama” havası da zaten buna bir karinedir ve eski bir Türk destanından kopup gelmiş gibi bir intiba uyandırmaktan geri kalmamaktadırlar. Mitolojik bir kahraman olan Köroğlu’ya izafe edilen bu tür koçaklamaların, özellikle Türkmen ve Azeri kolları ile bu açıdan behemehâl eşleştirilmesi icap etmektedir.

         

        Dolayısıyla okuduğumuz ve dinlediğimiz türkülerin bir tarihinin bulunduğunu ihmal etmemek gerekiyor. Yani bugün Türkçemizin ve edebiyatın tarihi köklerine inmek, onun en eski örneklerini tespit etmek, ayrıca da dilin ve edebiyatın tekâmülü bakımından geçirdiği istihaleyi ortaya koymak yolunda nasıl çalışmalar yapılıyorsa, aynı emek ve tecessüsün bu müzik için de gösterilmesi lazım geliyor. Kuşkusuz bu alandaki çalışmalar, dile ve edebiyata göre daha zor görünse bile!... Bu yoldaki emeklerin bizim önümüze, yeni yeni ufuklar açacağından kuşku duyulabilir mi?

         

        Bu hususta asıl görevin, dilcilerden ziyade müzikologlara düştüğüne de tekrar işaret edelim. Çünkü türkü besteleri, güfte unsuruna nazaran hem daha sağlam, hem de daha arkaik bir yapı arz edebilmektedir. Zaten yüzyıllar içinde sosyo-kültürel zevkler değiştikçe aynı ezginin sözleri de muhtelif değişikliklere uğramakta değil midir? Yani ezgi ve nağme yapıları az çok sabit kalırken meclislerdeki türkü icracıları, söz unsuruile diledikleri biçimde oynamakta, türkü güftelerini bir nevi güncellemeye tabi tutabilmektedirler.

         

         

        Türküler İçin Tarihsel Dizin Yapılabilir mi?

         

        Fakat buna rağmen de her türkü güftesi ile oynanmış olabileceğini iddia edemeyiz. Zira öyle türkü sözleri vardır ki güftenin bir yerine yüzyıllar öncesinden bir unsur, bir nişane takılıp kalmış gibi bir tesir bırakır insanın üzerinde. Mesela,

         

          “Karşı yatan kara dağlar

           Acep bizim dağlar m’ola?

           Siyah saçlı benim anam

         

           Oğul diye ağlar m’ola?” (Sivas/Tercan) türküsünün ilk mısrası, bizim üzerimizde Dede Korkut hikâyelerinden kopup gelmiş gibi bir intiba uyandırmaktadır. Bu açıdan Dede Korkut hikâyelerinde sık sık karşımıza çıkan bazı “dağ mazmunları”nı hatırlamak faydadan hali değildir:

         

          Yerlü kara dağların yıkılmasın,

          Gölgelice kaba ağacın kesilmesin.

                      …

          Karlı kara dağların yıkılmasın.

                      …

          Karşu yatan kara dağı suvar olsun.

                      …

          Karşu yatan kara karlu dağı aşar olsam.

                      …

          Karşu yatan kara dağın aşmaya geldim vs.

         

          Burada dikkatimizi dağların “kara” sıfatı ile tavsifinin yanı sıra; “karşu yatan”, karşıda heybetli bir yığıntı halinde gerilip yükselen biçimindeki ifade tarzıdır asıl önemli olan! İşte bu kullanım, Türkçe’nin ziyadesiyle eski bir ifade tarzıdır ki yer yer Yunus Emre’nin ilahilerinde de karşılaşma imkânı buluyoruz. Dolayısıyla bu türküdeki dil tasarrufu, bizi çok çok eski asırlara doğru çekiyor. Buradan hareketle de diyoruz ki ilgili türkünün beste veya nağme yapısı da, muhtemelen çok eski yüzyıllara ait olabilir. Fakat gene de bu kanaatin, bir müzikologun tespitleri ile teyidinde fayda yok değildir.

         

          Gene böyle, henüz daha çocukken okuduğum bir halk hikâyesinin kahramanı, Anadolu’da ziyaret ettiği bir mecliste, sazı ile şöyle konuşuyordu:

         

          Kandehar’dan (da) geldim ben bu diyara...

         

          Düşünün ki o âşığın geldiği Kandehar (Afganistan) neresi, Anadolu neresi? Kendinden önce, büyük kütleler halinde, Anadolu’ya sökün eden tarihî Oğuz göçlerinin ardı sıra yola revan olan bu âşık, acaba hangi zamanda gelmiş olabilir? Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, on bir ve on dördüncü yüzyıllar arasında peyderpey cereyan eden Oğuz göçleri, ilim ve sanat tahsili yolundaki Orta Asya/İran ziyaretleri ve hatta ticaret kervanları, on altıncı yüzyıldan itibaren korkunç bir kesintiye uğramış, adeta iki dünya arasına bir nevi Berlin duvarları çekilmişti. Neticede de Orta Asya-Hint-Anadolu ticareti İran üzerinden kayarak, Karadeniz veya Basra Körfezi üzerinden yapılır hale gelmişti. Dolayısıyla üzerine binmiş bir tarihin yorgunluğundan, bîkesliğinden, belki de hangi gurbetlerden geçe geçe Anadolu topraklarına vâsıl oluşundan dert yanan bu âşığın mısraları, bizi ister istemez yedi-sekiz yüzyıllık bir hikâyenin içine çekmekten geri kalmıyor.

         

          Nitekim bizi böyle uzak ve karanlık bir tarihe doğru çeken daha başka türküler de var. Mesela gene bir Erzincan/Tercan türküsü ki bayağı dikkat çekici:

         

          Vardım Hind eline kumaş getirdim

          Açtım bedesteni sattım oturdum

          Sen benim başıma neler getirdin

          Ben senin kahrını çekemem gönül.       

         

          Bu türküde de dikkatimizi çeken, kuşkusuz, Hint diyarı ile Anadolu arasında cereyan eden bir ticaret ilişkisidir. Fakat daha önemlisi, bu ticaretin eskiliği bilgisinin, türkünün ileriki mısralarında gözümüze çarpan bir dil tutumu ile de teyit edilmiş olmasıdır. İleriki mısralarda kahrı çekilmez hale gelen,  gönlünden söz ederken âşık aynen şunları söylüyor:

         

          Eline aluban sazlar istersin

         

          Burada geçen “aluban” zarfı, yakın yüzyıllarda kullandığımız bir ifade biçimi değildir kuşkusuz. Biz bugün onu, “alarak” şekline dönüştürmüş ve öylece yaygınlaştırmışız. Türkçe’nin böyle kullanılışı, ilgili türküyü ister istemez on beşinci yüzyıla ve belki daha önceki yüzyıllara, yani Selçuklu zamanlarımıza doğru çekiyor da çekiyor.

         

          İşte böyle, çeşitli açılardan yoklana yoklana, halk türkülerinin tarihsel derinliğinin ortaya konulması gerekiyor. Bu yolda, bir yandan müzikologların, bir yandan dilcilerin ve halk edebiyatçılarının, öbür yandan da kumaş ve kıyafet tarihçilerinin, her türlü yemek, mutfak ve ziraat tarihiyle uğraşanların, elden gelen katkıyı üretmesi icap ediyor. Hele bu noktada cönkler bize büyük bir imkân bahşetmektedir. Hangi türkülerle, geriye doğru ilk defa ne zaman karşılaşıyoruz ve belirli yüzyıllarda, hangi türkülerin daha ziyade revaç bulduğu gibi!... Ayrıca türkülerin yanı sıra ilahiler!... Bu yoldan öyle seviyelere ulaşabiliriz ki illere ve bölgelere, temalara göre tasnif ettiğimiz türküleri; aynı zamanda tarihsel bir süreç, dizin, ezgi ve makam temayülleri olarak daha belirgin kılabiliriz. Böyle bir mesaiye hem bu müziğin, hem halk edebiyatı ve folklorun ihtiyacı haddinden ziyade değil midir?

         

         

        Türkülerin Gerçeklikle Bağlarını Koparması

         

        Evet, bu tür çalışmalar her bakımdan lüzumlu. Hemen her çevrenin, türkülere gönül vermiş bütün çevrelerin bu tür bir mesaiye katılması, katkı üretmesi gerekiyor. Çünkü nice türküler var ki onlarda, bu hususlarla ilgili herhangi bir ipucu yakalamak bile mümkün olmayabiliyor. Nitekim:

         

        Pınar senin ne belalı başın var

        Başucunda elvan elvan taşın var (Orta Anadolu) söyleyişinde olduğu gibi;

        Kahbe felek değirmenin döndü mü?

         

        Ben yaparım sen yıkarsın bendimi, deyişinden de bir yere varamıyoruz. Adsız bir âşık ya da bestekâr tarafından terennüm edilen bu söz ve nağmelerin; hangi olay, zaman ve sebebe sayalı olarak meydana çıktığını tayin oldukça güç ve hatta denilebilir ki imkansız gibi bir şey!..

         

        Belki burada serdedilen iddiayı göğüslemek yolunda, türküde geçen “değirmen” mazmunu, bize bir hareket noktası teşkil edebilir mi bilmiyorum. Zira değirmene muhtemelen, göçebelikten toprağa yerleşme düzenine geçildiği zamanın bir aygıtı olarak bakılabilir. Fakat ilgili toplumsal grup açısından bu hangi zamandır? Bu hususla ilgili, herhangi bir işaret göze çarpıyor mu bu mısralarda? İşte bunu söyleyemiyoruz. Bir nevi yerleşik hayat dönemine geçişin tezâhürü kabul edilmek gereken bu tür söz ve nağmeleri, dolayısıyla Selçuklu ve Osmanlı zamanlarımızın neresine yerleştiririz, bilemiyoruz. Dahası ilgili türkü, o kadar eski zamanlardan sürüp gelmemiş de olabilir. Şunun şurasında, hafif meyilli dağ eteklerine ya da akarsu kenarlarına kurulu su değirmenlerinin, toplum hayatından çekilip gitmesinin üzerinden ne kadar bir zaman geçmiştir? Dolayısıyla değirmen mazmununu hareket noktası kabul ettiğimiz bu türkü, dokuz-on asırlık bir tarihin dilediğimiz bir anına raptedilebilir demektir.

         

        Fakat işi bu noktada bırakmak, meseleyi biraz olsun hafife almakla birdir. Çünkü ilgili türküde değirmen kavramı, sırf kendisiyle sınırlı bir kullanım içinde değil. Dolayısıyla “değirmen” ile “felek”, değirmen taşının dönüşü ile göklerin (felek) dönüşü arasında, derin bir ilişki mevcut. Üst üste binmiş ve biri sabit ise de diğeri durmaksızın dönen ve arasındaki taneleri un ufak eden bir mekanizma karşısında buğdayın hali ne ise, göklerin (felek) dönüşü ile geçen zaman karşısında çaresiz düşen bireyin durumu da ondan farksız. Âşık ne yaparsa yapsın, hangi çareye başvurursa vursun sonuç değişmiyor: Zaman geçiyor, aşığın her tedbirini boşa çıkartıyor çünkü. Onun akıbeti, değirmen taşları arasında ezilmeye, un ufak olmaya mahkûm buğday tanelerinden farklı değil bu bakımdan.

         

        Bir de bu türküde ve daha nice türkülerde karşılaştığımız değirmen mazmunu ile bildiğiniz gibi divan edebiyatında da karşılaşma imkânı buluyoruz. Orada dolap, dertli dolap, kuyudan su çekmek biçimine dönüşen bu mazmunun daha ziyade düz ova yerleşmelerine, su ihtiyacını kuyulardan temin eden yaşama şartlarına dönük bir mizansene işaret ettiğini unutmamak gerekir. Dolayısıyla değirmen ve dönen taş mazmunu, kuyu ve dolap mazmununa göre hem daha Türk, hem de Türkün kendi yaşama şartlarından doğmuş bir mazmun telakki edilebilir. Ayrıca dolabın, daha ziyade, Arap-Fars düzlüklerinde kullanılan bir sistem olduğu da unutulmamak kaydıyla!… Fakat burada asıl söylenmesi gereken, böyle bir mazmunun varlığının tespiti değil; gene böyle bir mazmunun teşekkülü noktasında, ne kadar uzun zamanların geçmiş olabileceğinin tahmini meselesidir.

         

         

        Türkülerin Zamanı ve Zamansızlığı

         

        Elimizin altında ne yazık ki Türkçe’nin böyle bir sözlüğü bulunmuyor. Eğer öyle olsa idi deyimlerin, atasözlerinin, yukarıda geçtiği şekilde çeşitli mazmun kalıplarının, tarihi seyir itibarıyla, ilk defa kimin tarafından kullanıldığı ve bunların hangi yazılı eserlerde nasıl bir kullanıma dönüştürüldüğü hususunda iyi kötü bir fikir sahibi olabilirdik. İşte o zamandır ki Türkçenin derin iç tarihine, dilin kademe kademe mecazlaşma sürecine nüfuz imkânı bulabilirdik.

         

         

        Ancak böyle çalışmalar ne kadar faydalı olursa olsun, değirmen kavramının mecazlaşma, mazmunlaşma vetiresi ayan beyan ortaya çıkmış olsa bile, bütün bu çalışmalar ilgili türkünün doğuşu, onun tarihsel derinliği hakkında bize bir fikir verebilir mi? Böyle bir tahminde bulunmak oldukça güçtür. Çünkü öyle olsa bile biz bu türküyü, ilgili mazmunun ilk olarak tespit edildiği asrın başlarına da yerleştirebilirdik, hazır bir mazmun kalıbının, herkes tarafından kullanılır hale geldiği son yüzyılın başlarına da!.. Dolayısıyla,

         

        Kahbe felek değirmenin döndü mü?

         

        Ben yaparım sen yıkarsın bendimi, türküsünde olduğu gibi, diğer çoğu türkülerde de böyle bir “zamansızlık” söz konusu!.. İşte âşık veya adı sanı bilinmez türkü bestekarları gerek mısralarını kurarken, gerek o sözlere ahenk ve ezgi yüklü ıstıraplar bindirirken; onları belirli bir zaman, somut ve şahsi bir vaka ile sınırlamaktan, yani türküyü “muayyen” hale getirmekten alabildiğine kaçınıyor; onu mümkün olabilen en “geniş zaman”lara ve herhangi bir kişinin ferdi ıstıraplarından daha ötede, “külli ve mücerret insan” talihine dönüştürebilmek noktasında elden gelen gayreti sarf ediyorlar demektir. Onun içindir ki her türkü, ilk doğuşu sırasında ne kadar ferdi bir yaratma olursa olsun, sergilediği sanat tutumu ve ürettiği tesir itibariyle, maşeri vicdanın sesi seviyesine bu yüzden yükselebilmektedir.

         

        Nitekim bildiğimiz bilmediğimiz nice türkü söz ve ezgileri, bizi hep böyle bir geniş zaman şuuruna, şahsîlikten daha ötede küllî ve mücerret insan talihine, maşeri seviyede ıstıraplara taşımaktan geri kalmıyor. Bu bakımdan;

         

        Kurdular kurdular kurna taşını

        Yudular yudular gelin başını, türküsünde olduğu gibi,      

        Çırpını çırpını yuvadan uçtum

         

        Ağlayı ağlayı gurbete düştüm, mısralarını da böyle düşünmek ve anlamak icap ediyor. Bu eserlerden ilkinin bilinmez bir bestekârın dilinden, ikincisinin de “çırpını çırpını” veya “ağlayı ağlayı” gurbete giden bir gelinin ağzından çıkmış olması, bu durumu gene de değiştirmiyor. Çünkü ne o kendi diliyle konuşan gelini, ne de bilinmez bir âşık tarafından tasvir edilen trajik sahneyi biz doğrudan, sınırları ve zamanı tayin edilebilen bir vakaya,  muayyen bir kişiye raptedemiyoruz. Başı sonu belirsiz bir “geniş zaman”da, yani bir nevi “zamansızlık” düzleminde teşekkül etmiş gibi tesirler üreten bu eserler, öyle anlaşılmaktadır ki bizim karşımıza bambaşka bir sanat tutumu ile çıkmakta, çıkmak istemektedirler. İşte asıl bunun farkında olmamız gerekiyor.

         

         

        Türkülerin Klasik Zamanı

         

        Böyle olduğu halde de biz onları, Divan şiirinden, klasik musikiden ayırabilmek, tarzı teşekkülü bakımından da bir farklılık yaratabilmek için zorluyor da zorluyoruz. Hâlbuki yüksek sanatların teşekkülü noktasında, sanıldığı derecede büyük farklılıklar bulunmaz. Hele bir de bu sanat, şiir, müzik gelenekleri, ayrı yüzyıllar içinde vücut bulmuşlarsa!.

         

        Dolayısıyla türkülerde şahidi olduğumuz bu farklı zaman idraki, asıl âşık şiirinde daha da gelişmiş, aynen klasik divan şairlerinde olduğu gibi, bu şiiri büsbütün “klasik bir hava”ya büründürmüştür. Tekrar edelim ki halk türkü ve şiirlerindeki bu hava, Divan şiirinin tesiri ile izah edilemez ve edilmemelidir de!.. Çünkü bu klasik ve kendine mahsus bir soyutlama geleneği teşkil eden müzik ve şiir telakkisi, Türk insanının tarihsel köklerinden kuvvet alan bir tutumdur. Nasıl halı ve kilimlerde; heybe, seccade ve oyalarda, alelade Türkmen kadını, tabiatı olduğu gibi resmetme, kopyalama ihtiyacı duymuyor. Onu daima stilize etmekten yana oluyorsa; adı belirsiz türkü yakıcı ve söyleyicileri de aynı usule uyarak, herhangi bir vakayı, muayyen tasvirlerle büsbütün belirgin kılmak istemiyor ve mümkün olabilen seviyelerde soyutlamaktan adeta zevk duyuyor. Yani böylece her türkü, adsız bestekâra hareket noktası teşkil eden vakadan ve kişiden, zamandan, kademe kademe bağımsızlaştırılarak; daha âlemşümul ıstırapların bir nevi göstergesi konumuna yükseltiliyor.

         

        Bu bakımdan muhatabı olduğumuz herhangi bir türkünün sözleri, velev ki şimdiki veya geçmiş zaman kipleri ile ifade edilmiş olsa bile, bu durum gene de fark etmez. Çünkü onlardan doğan bir tesir ve daha ziyade de ezgili söyleyişlerden hasıl olan bin bir tesir, bizleri daima böyle bir zaman algılamasına doğru çeker, yükseltir. Bu zaman, hemen daima, sınırsız bir geniş zamandan başka bir şey değildir. Daha açığı da bu, zamanın dışına çıkmak, manen ve ruhen arınmak ve yücelmek gibi bir duygudur. Aynen Fuzuli’nin bir şiirinde vurguladığı gibi!...

         

        Gel ey ehli hakikat çıkalım dünyadan

        Gayr yerler görelim, özge safalar sürelim.

         

        Dolayısıyla türkülerin ve Türk halk şiirinin hem teşekkülü safhasında karşımıza çıkan, hem de ürettiği tesir vasıtasıyla farkına varabildiğimiz bu zamanı, türkülerin (söz ve müzik bir arada) “klasik zamanı” olarak tanımlamamız mümkün görünmektedir..

         

        İşte bu klasik zaman veya zamansızlık âleminde kömür veya ela gözler, tane tane benler, sırmalı saçlar, gerdana dökülmüş zülüfler ve sele dönmüş gözyaşları ile hep yükseklerde ve yücelerde bir noktaya yerleştirilen, soyut ve müphem sevgili tasavvurları ile karşılaşırız bu edebiyatta. Dikkat edilirse, genel bir ortaklık arz eden bu tasvir biçimleri de nihayetinde bir mazmun telakki edilebilirler. Bu soyut, idealize edilmiş güzellik karşısında, aşığın halleri ise daha ayrı bir bahis teşkil eder. Kendini sürekli gurbetlerde hisseden bu âşığın hali, gerçekten yürek parçalayıcıdır. Divan edebiyatından büsbütün farklı olarak, arada “rakip ve kıskançlık” barındırmayan bu aşklar arasında sevgililer, bizim nazarımızda, bütünüyle soyut birer varlığa dönüşür ve ebedi/klasik bir zamanda yaşıyorlarmış gibi bir tesir meydana getiriler. Tekrar ifade edelim ki ne bu tesirin, ne de soyut ve klasik sevgili tasvirlerinin Divan edebiyatıyla bir ilgisi vardır. Bu ondan tamamen bağımsız ikinci, klasik bir edebiyat katmanımızdır.

         

         

         


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele