Fuzuli’yi Bilir misiniz?

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

Türkü, müzik terimi olarak halk müziğindeki bir beste formunun adıdır. O, aynı zamanda bir edebiyat terimi olarak halk şiirinde bir nazım şeklini anlatır. Türkü bu bağlamda, temelinde mâni ve koşma gibi "dörtlük" nazım birimi olduğu halde, "bent" ve "nakarat" bölümlerindeki mısra sayılarının, -başta ezgi olmak üzere- çeşitli etkenlerle azalıp çoğalmasıyla çeşitlenen, "gayr-ı muayyen" bir nazım şeklidir. Türkü formundaki bestelerin sözleri (güfteleri), her zaman türkü nazım şeklinde olmaz. Mâni katarlarının veya koşmaların da türkü formunda bestelendiği örnekler de çoktur.

 

Türkünün müzik ve edebiyat terimi olarak net tanımı yapılmış değildir. "Halk şiirinde şekil yoktur, tür vardır; bunu da belirleyen ezgidir." şeklindeki yaygın görüş, edebiyatın ve müziğin alanlarını net olarak ayırmaya engel olmaktadır. Türk halk müziği ve halk edebiyatı araştırmacılarının, türkü terimini, kendi malzemelerine dayalı olarak tanımlamaları beklenir.

 

Ezgi ve sözün birlikte hayat verdiği türküler, milletimizin tarih içindeki duygularını yüklediği bir arşiv niteliğindedir. Milletimizin nabzı türkülerde atar. Aşkı, acıyı, ayrılığı, gurbeti, sılayı nasıl algılamamız gerektiğini bize türküler öğretir. Yemen'in feryadı, Çanakkale'nin çığlığı onlarda saklıdır. Mehmet Kaplan, bizi yüz yıllar ötesinden gelen bir sevgi ve heyecanla birleştiren türkülerimizin -oyunlarımızla birlikte- bütün gönülleri birbirine kenetleyen en kuvvetli dil olduğu görüşündedir. Ahmet Turan Alkan'ın dediği gibi, o, Türkiye'nin derinliklerindeki gizli bir mutabakatı anlatan "bir başka dil"dir. Shakespeare onun için, bir milletin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür demiştir.

 

Dil, ortaya çıkışı ve sistematiği bakımından nasıl gizemli, metafizik bir özellik taşırsa, türkü ile simgeleştirilen müziğimiz de tıpkı öyledir. Bizleri, bir tespihin ipine dizer gibi Türkçenin etrafında toplayan güç, aynı zamanda türkülerin de etrafında toplamıştır. Biz bu Türkçenin ve bu türkülerin çocuklarıyız. "Birlikte türkü söyleyebildiklerim benim milliyetimdendir." diyen Nevzat Kösoğlu, türkülerin millet hayatındaki bu önemli işlevine işaret etmektedir.

 

Dil sayesinde düşünür, dil ile konuşur, dil ile anlaşırız. Yüz yıllar önce yaşamış bir soydaşımızla konuşup anlaşabilmenin olağan üstü güzelliğini hiç düşündük mü? "Gitme dur yolcu berâber oturup ağlaşalım / Elemin bir yüreğin kârı değil paylaşalım" diyen Âkif gibi, gönlümüzü yüz yaşında bir türkünün gönlüne dayayıp ağlaşabilmenin esrârına kafa yorduk mu? Bu imkânlardan yoksun olmak, bir millet için ne büyük kayıptır.

 

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nde işaret ettiği üzere, bugün Türk milletinin en önemli kaleleri işgal tehdidi altındadır. Dil kalesi, müzik kalesi tehdit altındadır. Kafası ve gönlü tehdit altındadır. Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmakla yükümlü olanlar, herkesten çok bu dillere teşne ve hayrandır. Türkü dinlemek cahil halk kitlelerine özgü basit bir zevk olarak görülmekte, yabancı müziklerin cazibesi günden güne artmaktadır. Bilge Kağan'ın kemikleri sızlamaktadır, Ziya Gökalp'ın, Atatürk'ün kemikleri sızlamaktadır.

 

Yurt savunmasının, askerle sınır boylarında yapılacağını sananlar yanılmaktadır. Vatan savunması kafaların ve gönüllerin tahkimi ile mümkün olur. İnsanımızın kafası ve gönlü muhkem olursa, Çanakkale'ye saldıran en güçlü orduları püskürtebiliriz; İstanbul'u işgal eden mağrur düşmanlar bir gün geldikleri gibi giderler. Aksi takdirde, düşmana karşı savaşacak insan bulmakta zorlanırız.

 

 

Çoğu isimsiz bir halk sanatçısı tarafından yaratıldıktan sonra, yüz yıllar boyu halk denilen büyük ustanın tashih ve tezhibinden geçen türküler, milletimizin büyük tecrübesini sese ve söze bürünmüş birer mucize olarak önümüze seriyorlar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Anadolu'nun romanını yazmak isteyenler türkülerden yola çıkmalıdır derken bu hususa işaret ediyor. Ressam şairimiz Bedri Rahmi Eyüboğlu, türkülerdeki damıtılmış "şiir balı"na dikkat çekerken, çağdaş şairleri bu çok önemli kaynağa çağırıyor. Nihat Sami Banarlı da türkülerimizdeki zengin melodileri, yarının büyük sanatı için birer ham madde olarak görüyor.

 

Cemal Süreyya, folklorun şiire düşman olduğunu söylerken, onun baskın gücünün şairi kendi yörüngesine çekme tehlikesine dikkat çekiyor olmalı. Geleneği taklit ve tekrar ile yetinenlerin bugün ve yarın kalıcı olması mümkün değil. Onu özümseyebilenler, her dem yeni olan eserlerinde daima ondan bir rayiha bulunduğunu görüyorlar. Alevi geleneğinin telli Kur'an diye kutsadığı bağlama, sanayileşmeye inat, şaşırtıcı şekilde gönül dilimizi konuşturmaya ve geliştirmeye devam ediyor. Yeni besteler, eski türkülerdeki kışkırtıcı sadeliğin sırrını anladığı ölçüde kalıcı olmayı başarıyor. Bu gelişmeler, geleceğe dair ümitlerimizi güçlendiriyor.

 

***

 

        Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Elektronik ortamda çeşitli aygıtlarla çoğaltılan ve yaygınlaşan her türlü bilgi elinizin altındadır. Geçenlerde Fuzuli'yi işleyeceğimiz derste, acaba onun bestelenmiş şiirlerini bulabilir miyiz diye sormuştum. Öğrenciler internetten sesli, görüntülü birçok beste bulup getirdiler. Önce, Bülent Ersoy'un gençlik yıllarına ait bir ses kaydını dinledik:

         

        Âşık oldur kim kılur cânın fedâ cânânına/Meyl-i cânân itmesin her kim ki kıymaz cânına

         

        Pürüzsüz akan bir ses, Zeki Müren'e, Müzeyyen Senar'a uzanan bir söyleyiş üslûbu. Türkçe'yi hiç bilmeyen birisi bile hiç hatasız deşifre edebilir. Her hecenin, her harfin hakkını veren, öylesine özenli bir okuyuş. Gençlerin, güzel konuşmak için de bu gibi sanatçıları dinlemeleri ne kadar yararlı olur.

         

        Ardından Kazancı Bedih'ten görüntülü bir icra. Ömrünün son yıllarında Eşkıya filminde söylediği türkülerle kamuoyunun farkına vardığı bir halk sanatçısı Bedih Usta. Urfa'da, "sıra geceleri mektebi"nde yetişmiş. Yüz yıllardır nesilden nesile gelen, yeni eklerle zenginleşen bir repertuar. Üstadı Tenekeci Mahmut, nasıl tenekeden bir takım eşyalar yaparak geçimini sağlıyorsa, o da kazancı esnafından. Eskiden beri çarşıda akşama kadar işiyle gücüyle uğraşan esnaf, akşam oldu mu sıra gecelerinde, sohbet ve musiki meclislerinde buluşmaktaymış.

         

        Bugün bizim Türkoloji öğrencilerine hakkıyla öğretemediğimiz şu beyti, Tenekeci Mahmut'a hangi gelenek öğretmiş olabilir? Yanalım yakılalım, hararetten sürme gibi toz haline gelelim. Bari yarin gözüne bu şekilde girelim.

         

        Yanalım yakılalım sürme gibi sahk olalım/Bâri bu takrîb ile girelim yârin gözüne

         

        Kazancı Bedih'i dinliyoruz:

         

        Öyle ser-mestem ki idrâk itmezem dünyâ nedür/Ben kimem sâki olan kimdür mey ü sahbâ nedür

         

        Bedih Usta, Fuzuli'nin gazelini okuduktan sonra, ardına şu mısraları bağlıyor. Bu sözler bize, Urfa musikisinde Alevi-Bektaşi kültüründen gelen mersiye okuma geleneğinin etkisinin de bulunduğunu gösteriyor:

         

        Yâ Rab bizi dûr eyleme evlâd-ı Ali'den/Biz anların bendesiyiz hem severiz "Kâlû belî"den

         

        1974 Haziran’ında ilkokul öğretmeni olarak atandığım Urfa’da beni ilk şaşırtan şey, dilencilerin Fuzuli’den okudukları gazellerdi. Gördüklerim, bana öğretilenlerle çelişmekteydi. Halktan kopuk olan divan şiirini, hem de Cumhuriyet’in ellinci yılında bu dilencilere kim öğretmiş olabilirdi? Sonra 30 yaşındaki tuvalet görevlisi Mustafa, Nabi’den peş peşe gazeller okuyunca öğrendiklerimde bir tuhaflık olduğunu anlamıştım. Sen bunları nereden biliyorsun dediğimde, burada bunları herkes bilir demesin mi? Şaşkınlığımı anlatamam. Daha sonraları, üniversite öğrenimim için ayrıldığım Urfa’da daha fazla kalamadığıma, kalıp da sıra gecelerinde Bedih Usta ve diğerlerini daha erken tanıyamadığıma çok hayıflandım.

         

        Fuzuli, günümüz sanatçılarının da ilgisini çekmeye devam ediyor. İnternette Mehmet Özbek'in de bir bestesiyle karşılaştık:

         

        Meni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı/Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

         

        70'li 80’li Yıllarda, Türk dünyasından Azerbaycan'dan bir haber aldığımızda, bir şarkı kaseti dinlediğimizde nasıl heyecanlanırdık. Sanki bir başka âlemden gelen sihirli, büyülü bir şeydi onlar. Üzeyir Hacıbeyli'nin Leyli ve Mecnun operetinin kasetini elde ettiğimizde, bir define bulmuş kadar sevinmiştik. Şimdi elimizde bu operetin sinemada, tiyatroda çekilmiş birçok kaydı var.

         

        İnternet ortamında Sabir Kârger gibi Özbek asıllı sanatçıların Fuzuli'den okuduğu parçaların görüntüleri de var. Bakü'den Daşoğuz'a, Merv'e, Herat'a, Buhara'ya, Kâşgar'a, Urumçi'ye kadar uzanan bir coğrafya'da Fuzuli şiirleri besteyle okunuyor. O, Türk dünyasının ortak şairlerinden biri. Yahya Kemal'in Itrî için söylediğini onun için de söyleyelim:

         

        "O dehâ öyle toplamış ki bizi…"

         

***

 

        Acaba 1990 yılı mıydı? Pekin'den gelen bir ses sanatçısıyla tanışmıştık. Asıl Doğu Türkistan'ın Urumçi şehrinden. Bu günlerde içimizi yakan acıların yaşandığı o güzel şehirden.Nasıl oldu da karşılaştık hatırlamıyorum. Yirmi yedi yaşında mahcup, kara yağız bir delikanlı. Türkiye'yi görme arzusuyla yollara düşmüş. Yolunu şaşırmış bir göçmen kuş gibi İstanbul'a inmiş. Kimseyi tanımıyor. Telaşla işine gitmekte olan birisi bana selam verdi, ben de aleyküm selam dedim. Ardından saati sordu, söyledim; teşekkür etti. Bu ilk izlenim, benim için çok etkileyici oldu dedi. Birincisi, beni yabancı sanmadı. İkincisi bir şey sordu ben anladım, cevap verdim o anladı. O an, benim için hayatımın en heyecanlı anı idi. Binlerce kilometre uzaktan gelmiştim ve yüz yıllardır görüşmüyorduk. Ama işte ilk görüşte anlaştık, bu ne muhteşem şey!

         

        Mehmet Özbek'le tanıştırdık. Çok etkilendi. Kayıt yaptı. Kendi besteleri de olan, üslûp sahibi kaliteli bir sanatçı olduğunu söyledi.

         

        Gazi Eğitim Fakültesi dekanı Reşat Genç idi. Onunla görüşerek, öğrencilerimize bir konser verdirdik. Hülya Çengel güfteleri Türkiye Türkçesi'ne aktararak takdim etti. Çoğu kendi besteleri idi. Salon tıklım tıklım dolmuştu. Siz Kâşgarlı Mahmut'u bilir misiniz diye sordu. Salon hep bir ağızdan biliriz diye bağırdı. Biraz şaşırdı. Herhalde buralarda yaygın olarak bilineceğine ihtimal vermemişti. O, bizim ulu ata babamızdır, ben onun mezarını ziyaret ettim, bir şiir yazıp besteledim; okuyayım mı dedi. Salon hep bir ağızdan oku diye seslendi. Ardından, siz Fuzuli'yi bilir misiniz diye sordu. Salon aynı şekilde cevap verdi. Ben onun bir şiirini besteledim, okuyayım mı dedi. Konser bu minval üzere sürüp gitti.

         

        Ne güzel günlerdi! Sovyetler'in bir süre sonra dağılacağını, iletişim imkânların böylesine artacağını nerden bilebilirdik.

         

***

 

        Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar söylenen türküler, milletimizin sese ve söze bürünüp görünmesidir. Biz ne isek, onlar da odur. Biz değiştikçe onlar da değişir. Bir sürü değişim içinde, yine de birbiriyle benzeşen, süreklilik gösteren yönleri kalır. Ahmet Hamdi Tanpınar, türkülerin hayatın sürekliliği içinde bir yığın değişmeye rağmen daimi kalan asli yanımızı ifade ettiği görüşündedir. Nitekim, Huzur romanının baş kahramanı Mümtaz -şüphesiz yazarın kendisi- "Aç kapıyı bezirgân başı" diye türkü söyleyip oyun oynayan çocukları görünce şöyle düşünür:

         

        "Nuran bu oyunu çocukluğunda muhakkak oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı oyunu oynamışlardı. Devam etmesi gereken işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi... Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir."[1]

         

        Mehmet Kaplan, 1959 Ocak'ında Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi dekanı olarak bulunmaktadır. Üniversiteye yeni gelenleri etrafı tanımaya teşvik eder, daha önce kendisinin gördüğü veya ilk kez gittiği yerlere onları da götürür. Bir akşam rektör başta olmak üzere, bazı öğretim elemanlarıyla birlikte bir âşık kahvesine giderler. Asistanlık sınavı için orada bulunan Orhan Okay da bunlar arasındadır:

         

        Hoca bir akşam hepimizi Erzincan Kapısı denilen çarşı içinde bir âşıklar kahvesine götürdü. Hepimizi dediğim zaman asistan adaylarından bir kısmı ile üniversitenin edebiyat fakültesi hocalarının çoğunu kastettim. Hocalardan aklımda kaldığı kadar İbrahim Kafesoğlu, Adnan Erzi, Berna ve Tatyana Moran, Mustafa Akdağ, tabii Kaplan, Behice Hanım ve yeni gelmiş rektör de dahil olmak üzere on-on iki kişilik bir grup kahveden içeri girdik. Bir âşıklar kahvesini ilk defa görüyordum. (Âşıklar kahvesi de bu çeşit müşterileri ilk defa görüyor olmalıydı. ) Ortada yanan bir sac sobanın etrafındaki küçük bir boşluktan sonra gerilere doğru iki taraflı tahta peykeler, hasır sandalyeler sıralanıyordu. Kahvenin tavanından bir takım kordonlar sarkıyor, uçlarındaki lüks veya gaz lâmbalarının bir kısmı yanıyorsa da aydınlatmaktan çok, müşterilerin çehrelerini gölgelemeye yarıyordu. Grubumuzun içeri girmesiyle kahve halkı arasında saygılı bir kıpırdanma, peykelerde bir sıkışma oldu. Hasır iskemlelerden bazıları boşaldı ve yeni gelen misafirlere ikram edildi. Eller göğüslere götürülerek merhaba faslından hemen sonra sobanın etrafındaki boşlukta, ufak-tefek, orta yaşlı bir adamın ayakta durmakta olduğunu fark ettim. Yanındaki bir iskemlede kucağında sazıyla oturmakta olan adama eğilerek bir şey fısıldadı, sonra dikleşerek sözü aldı, "görelim hânım neler söyledi."

         

        Fakat maalesef hafızam bunları tutacak kadar kuvvetli değil. Yalnız aklımda kalan, arada Kaplan Hocanın da adını zikrederek Rektör'e bir "hoş geldin" koşması oluşudur. Her dörtlüğün sonu, "Gözümün üstüne safa geldiniz"le bitiyor, arada saz arkadaşı ona refakat ediyordu. Bu halk hikâyecisi, daha sonra Kaplan Hocanın gayretleriyle Köroğlu Destanı derlenip basılacak olan ve böylece halk edebiyatı ile ilgilenenlerin hemen hepsinin tanıyacağı Behçet Efendi idi. O gece Behçet Efendi, bu "safa geldiniz" türküsünden sonra kaç gecedir devam ettiği Köroğlu Destanı'ndan bir bölüm anlattı. Elinde tuttuğu uzunca bir çubuğun ucundaki sarma sigarasını tüttürerek ve iyice daralmış olan boşlukta yürüyerek, zaman zaman durarak mahalli şivesiyle bilmem ne kadar konuştu durdu. Kahvenin loş aydınlığında sigara dumanının biraz daha büyüleyici bir hale getirdiği sahnenin figüranlarını, belki birçoklarının kaç ramazan defalarca dinledikleri vak'alara kulaklarını vermiş, hayran bakışlarını hikâyeciye çevirmiş çoğu orta yaşlı ve ihtiyar, başları yün takkeli, papaklı, dinlerken gözlerinin içi, fakat bazen bir nükteye sesli olarak gülen, arada bir Köroğlu'nun, Ayvaz'ın Kır atın bir davranışını hafif nidalarla takdir eden işçi, esnaf, arabacı oldukları belli insanlar teşkil ediyordu. Birden bire içimden kim bilir kaç yüz yıl evvel buralarda yine bu kahvenin bulunduğunu ve bu hikâyelerin anlatıldığını düşündüm. Bu dekorun belki 19, 18, 17. asırlarda da benzer anlatıcıları, dinleyicileri, hatta kıyafetleriyle aynen böyle olduğuna inanmak istedim. Daha sonra, ileriki aylarda ve yıllarda da bazı dükkânları, esnafı, zanaatkârı, kullandıkları aletler ve giydikleri kıyafetleriyle tanıdıktan sonra bu intibaı yaşamaya devam ettim. O gece yarısı ayrılırken kahveci, aralarında Behice Hanım ve Tatyana Moran gibi belki de, belki değil muhakkak, kahvenin tarihinde ilk defa iki kadın misafiri olduğu halde müşterilerini uğurlarken, biraz evvel Behçet Efendi'nin koşmasındaki gibi "Gözümün üstüne safa geldiniz, gene bekleriz" iltifatlarını da ihmal etmiyordu.[2]

         

        Orhan Okay da, Tanpınar gibi geleneğin devam eden yönüne dikkat çeker: "Bu dekorun belki 19, 18, 17. asırlarda da benzer anlatıcıları, dinleyicileri, hatta kıyafetleriyle aynen böyle olduğuna inanmak istedim."

         

        Reis Çelik'in 2004'te gösterime giren İnat Hikayeleri'ni seyretmişseniz, Çıldır çevresinde yaşayan âşıklık geleneğini, halk hikâyeciliğini canlı olarak görmüşsünüzdür. Geleneksel ulaşım aracı "kızak" ile modernliğin simgesi olan minibüsün rekabetini anlatan filmde, her iki araçta da birer âşık vardır. Yolculuk sürerken bir yandan âşıklar çalıp söyler, öte yandan hikâyeciler anlatır. Köy kahvelerinde mola verildiğinde yine aynı sahneler devam eder. Yönetmen ve başrol oyuncusundan başka profesyonelin bulunmadığı film, âşıklama geleneğinin de sergilendiği bir doğaçlama şaheseri. Keşke Hakkı Kâmil Beşe'yi, Şevket Bulut'u, Abbas Sayar'ı da hatırlayan yönetmenler çıksa.

         

        Gelenek sanayileşmenin, bilgi ve iletişimin getirdiği büyük değişimlere rağmen, her alanda şaşırtıcı şekilde yaşamayı sürdürüyor. Hiç şüphesiz Tenekeci Mahmut'tan, Kazancı Bedih'ten sonra da; Âşık Veysel'den, Âşık Reyhani'den, Murat Çobanoğlu'dan sonra da yaşamaya devam edecek.

         

        İletişim teknolojisi hiçbir çağda olmadığı kadar olağanüstü imkânlar sunarken, hiçbir çağda olmadığı kadar da büyük tahribata yol açıyor. İletişim sayesinde dünya küçülüyor. İletişim teknolojisini elinde bulunduran kültür ve sermaye, bütün dünyada insanlığın birikimini tehdit ediyor. Giderek bir tek tipleşme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

         

        Dijital teknoloji geleneğin durumunu tespit etmek için yeni imkânlar sağlıyor. On, yirmi yıllık aralıklarla yapılacak düzenli alan çalışmaları, geleneğin geniş ve ayrıntılı bir fotoğrafını görmemizi sağlayabilir. Bu yolla, mevcut durumu, değişimi, kayıpları, tehlikeleri görüp, neler yapılması gerektiği konusunda fikirler geliştirebiliriz. Bunun için ayrıntılı verilere ihtiyacımız var.

         

        Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ahsen Turan'ın öğrencileri aracılığıyla gerçekleştirdiği çalışma, bana bunları hatırlattı. Yakın uzak hatıralar düzensiz bir şekilde gözümün önünden geçti.

         

        Saz ve Sözün Sultanları, Yaşayan Halk Şairleri 1 (Ankara 2008, Gazi Kitabevi) isimli çalışmanın tamamlandığı zaman 4-5 cilde ulaşacağı anlaşılıyor. Yaşayan âşıklık geleneğini ayrıntılı olarak öğrenmek için mutlaka başvurulması gereken bir kaynak. Çalışma hem âşıklık geleneğinin güncel bir envanterini sunmakta, hem de günümüz âşıklığının niteliği hakkında önemli tespitlerde bulunmaktadır.

         

        Bu çalışmanın, aynı zamanda sesli, görüntülü bir arşiv oluşturmuş olmasını temenni ederim. Bu sayede başka araştırmacılar da onlardan çok yönlü olarak yararlanabileceklerdir.

         

        Ciltler tamamlandığı zaman âşıklarla ilgili bilgilerin ayrıntılı bir tabloda gösterilmesi, analizlerinin yapılması, istatistiki tespitler ve grafiklerle desteklenmiş verilerin ortaya konması, bu hacimli çalışmayı daha kullanışlı ve işlevsel hale getirecektir.

         

        Bu araştırmanın sunduğu veriler ışığında, âşıklık geleneğinin karşılaştığı problemleri ve çözüm yollarını içeren kapsamlı tahlil ve değerlendirmeler ortaya konabilir. Bunun ilk adımı, kanaatimce yaşayan âşıkların tek bir örgüt altında toplanması ve Türk dünyasındaki benzer örgütlenmelerle ilişki kurulmasıdır. Bu yolla, âşıklık geleneğinin kayıt altına alınması, disipline edilmesi, eğitim başta olmak üzere her türlü desteğin verilmesi mümkün olacaktır.

         

***

 

        Dünya değişiyor. Her şey değişiyor. Biz de değişiyoruz. Bizimle birlikte türküler de. Ama değişmeyen bir şey var: Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar hâlâ söylenen bizim türkülerimiz. Bu, tarihin derinliklerinden uğuldayarak gelen büyük bir senfoni; kendini güncelleyen, yenileyen dinamik bir senfoni. Yeter ki kulak verip dinleyelim.

 

 

 

 

         


        


        

        *     Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi.

        [1]     Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, İstanbul (?), Tercüman 1001 Temel Eser, s. 17-18. Yazar, Huzur romanında Mümtaz'a söylettiği bu fikirleri, bir makalesinde aşağı yukarı aynı şekilde tekrar eder: Zamanın ritmi, yaşama zarûretiyle bizi değiştirse de hayat devam etmesini bilir. Bu türkülü çocuk oyunu yüz yıllar önce olduğu gibi şimdi oynanmakta, yüz yıllar sonra da oynanacaktır. Tanpınar, "Her şey değişecek, fakat o kalacaktı ve olduğu gibi kaldığı için biz de, bir yığın değişiklik üstünden, yine eskisi olarak kalacaktık" der ve bu sürekliliği hayatın mucizesi olarak görür (Yaşadığım Gibi, İstanbul (?), Dergâh Yayınları, s. 199-200).


        

        [2]     Orhan Okay, Mehmet Kaplan'dan Hatıralar, Mektuplar, İstanbul 2006, Türk Edebiyatı Vakfı Yayını, s. 47-49.


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele