Türküler ve Eğitim

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

                  Ziya Gökalp sosyalleşme sürecini bireyin eğitim süreci olarak görür. Çocuk millî kişilik ve kimliğini, toplumun yaşadığı ve yaşattığı değer ve davranış biçimlerini benimsemekle kazanır. Kimlik ve kişiliğini oluşturmuş olan bireyler de toplumu ve onun kültürünü oluştururlar. Gökalp’ın bağlı olduğu E. Durkheim sosyolojisinde etki tek yanlı, sadece toplumdan bireye doğru iken, Gökalp eğitimle bu etkiyi iki yanlı yapmıştır; toplumdan alan birey, kendi kişiliğinin yansımalarını da katarak tekrar topluma vererek onu geliştirecektir.

         

                  Türkülerin ilk aşaması olarak düşünebileceğimiz ninniler yahut laylaylar ana dil öğreniminden de öncedir. Çocuğun kulağına ezandan sonra ilk gelen ezgili söz ninnilerdir. Diyeceksiniz ki ezan da kalmadı,  laylay da… Ben onu bilmem; ben millî kültürün temel yapısı ve yönüne bakarım. Eğer kalmadıysa, bu sizin kusurunuzdur; hiç kimse kendi kusuruna dayanarak hak iddia edemez. Rahmetli Prof. Amil Çelebioğlu ninnileri koca bir ciltte toplamıştı. Bunlar sözlü edebiyat ürünleridir; söyleniliyordu ki toplandı.

         

                  Başka milletleri bilmem; ama Türk Dünyasının her yanında zengin bir ninni ve türkü folkloru vardır ve bunun elbette ki bir anlamı olacaktır. Anlamı da açıktır; demek ki Türk dünyasında Türk kimliğinin en önemli unsurlarından biri Türkülerdir; Türk’ü türkülerinden tanırız.         

           

                  Kökünün ayni olduğunu biliyoruz; fakat Anadolu ve Rumeli türküleri Türk dünyasının hiçbir tarafı ile kıyaslanamayacak ölçüde zengindir; hem bir edebiyat türü olarak hem de ezgi olarak. Bunun sebebi de bellidir; Batı Türklüğünün yaşadığı tarihî hayatın ve temas ettiği kültürlerin zenginliği. Düşünelim ki Kaşgar’dan Viyana’ya kadar, Karadeniz’in güneyinden ve kuzeyinden dünyayı dolaşan bu kavim, Kuzey Afrika ülkelerinde de Yemen ve Habeşistan’da da yaşamıştır ve bütün Orta Doğu ve Kafkaslar onun hayat sahaları olmuştur. Bütün bu coğrafya üzerinde yaşayan kültürlerin çeşitliliğini düşünün! Ve bütün bu kaynaklardan beslenerek kendi ağıtını,  kendi gurbetini ve türküsünü yaratan kültürü düşünün!  Bu kadar etkili, bu kadar zengin ahenkli olmasaydı ayıplardım! Niye mi? Bütün bu zenginliklerle karşılaştığı halde alışverişe girmemiş, Orta Asya’daki haykırışlarını tekrar edip duran bir kültür olarak kalsaydı, yerin altındaki ölü kültürlerden ne farkı olurdu?  Oysa o millet öyle coşkun bir sel gibi akmasaydı oralarda işi neydi?  Elbette diri, ateşli insanların kültürü de yaratıcı, sarsıcı olur; korkusuz olur.  Karşılaştığı her güzellikten nasip alır; ya ondan beslenip kendi türküsünü yakar, ya alır onu Türk yapar.

         

                  Ermeniler Sarı Gelin’e sahip çıkıyorlarmış. Olur; hiçbir sakıncası yok. Bizim kültürümüzde Ermeni bestekârlar bir yana, bir sürü Ermeni Halk şairi vardır; yanlış anlamayın, sazını böğrüne dayayıp Türkçe atışmalar yapan bildiğiniz halk şairi; onlar da rüyalarında aksakallı bir pirden bade içmişler. Ama illa da Sarı Gelin’i ilk kim söylemiş bilmek istiyoruz, derseniz,  Revan ve Ankara radyolarının yayınlarına bakın, en çok hangisinde söyleniyorsa, o söylemiştir. Yahut en güzel kim okuyorsa o söylemiştir.  Veya bir anket yapın bu türküyü kaç Türk biliyor, kaç Ermeni biliyor; buradan bir sonuca ulaşın.

         

                  Bu son şık beni biraz tedirgin etti… Çünkü batılılaşma hareketlerinden en büyük darbeyi Türk müziği yedi. O konuya girecek değiliz, ama Türk müziği okullardan kovuldu, bunu biliyoruz. Peki, analar da ninni bilmiyor, türkü söylemiyorlarsa, çocuklar Sarı Gelin’i nereden öğrenecekler?   Görüyorsunuz ki Sarı Gelin tehlikeye giriyor.  Öyle olmasa bile, ölü bir hayatın arkaik sesi olarak kalan, notalarda kalan türkü kültürden sayılır mı, kimliğimiz olabilir mi?

         

                  İnsanın genlerinde bir müzik programı yoktur; ama gizilgüç olarak bir ahenk imkânı vardır. Bu imkânı hangi müzikle eğitirseniz o müziği sevdirmiş, yerleştirmiş olursunuz. Bugün bu eğitimi doğal süreç içinde, yani aileden başlayarak veremiyorsanız, görsel basın dediklerimiz de paranın oynattığı aletler olduğuna göre, iş örgün eğitime düşüyor demektir; bu kadar açık.  Bugün henüz o duruma gelememişse de örgün eğitim derken çocuk yuvalarından başlanması gerektiğini kabul etmeliyiz. Bu yuvalarda Türk müziğinin ezgileri sürekli fon olarak verilmelidir; çocuklarımızın kulakları bu ahenkle terbiye edilmeli, eski tabiriyle ruhları işba haline gelmelidir. O zaman onlar, farklı müzik dallarında da yürüseler yaptıkları Türk olacaktır.

         

                  Eğer küreselleşen şu yaşlı dünyamızda millî kimliğimizden vazgeçmediysek, Gökalp’ın yüz yıl önceki uyarılarına da uyarak, yarından tezi yok türkü söylemeye başlayalım.  Okullarımızda da müzik derslerini Türkü derslerine çevirelim; çocukların da gözü gönlü açılsın; eğitimciler de bu güzelliğin hazzını yaşasınlar.

         

                    Sarı Gelin o zaman tartışmasız bizim olur; başka kimin olacak!        

           

                      

         


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele