Türkü Deyip de Geçme Tanı

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

        Kendi türkülerini okumayan milletlere,

        Yabancılar kendi türkülerini okuttururlar.

                                                                                                                             

        Halk ezgileri, ezgisel buluşların ve bazen insanüstü yaratışların harman olduğu eserlerdir. Türkülerimiz ise, hakikati olduğu gibi görüp söylemekten asla çekinmeyen ermiş ve cesur kimselerin söylemleridir. Türk insanının düşünen, soran; seven, küsen; gülen, ağlayan kalbinin içini görürüz türkülerde. Onlar bizim romanımızdır, bizi anlatır asırlardır bizlere.

         

        Türküler bir kültürün en insancıl, en öznel olan parçasıdır. Türkü zevkinden yoksun kalmak, ruh yönünden çok şeyden yoksun olmak demektir. Eğitim görmüş meslek sahibi olmuş, itibarlı bir mevkide görev yapmakta olan birinin, soylu bir türkü zevkine sahip olmaması, eşsiz bir ruh zenginliğinden nasibini almamış olması demektir.

         

        Türkülerin, ama gerçek anlamda soylu türkülerin kendisi, başlı başına bir öğretmendir. İnsanı eğitir, geliştirir, insanı daha erdemli kılar, daha akılcı davranmaya yönlendirir.

         

        Türkü sevgisi çok küçük yaşlarda başlatılmalıdır. Türküleri seven bir çocuk, başta canlıyı sever; insanları, toplumu sever; eşsiz bir ruh kudreti ve zenginliği kazanır. Türküler onlara vatan sevgisi, vatanını tanıma ve tanıtma arzusu aşılar, onların vatana hizmet duygularını geliştirir.

         

        İnsan ruhu güzelliklerle yücelir. Kendi milli geleneklerimizden edindiğimiz derin bilgi ve birikimi özümseyerek yaratmış olduğumuz türküler, insan varlığının bir ihtiyacı olan sanatın en kolay, en yaygın, dolayısıyla en etkili dallarından olan müzik ve edebiyatın ortak ürünüdür. Seçerek dinlediğimiz türkülerin ahlak eğitimini de etkilediğini görürüz.

         

        Toplumlar günümüzde yoğun bir iletişim ve etkileşimle karşı karşıyadır. Bu da çevrenin hızlı bir biçimde dışa açılmasını, değişmesini ve yenilenmesini mecbur kılmaktadır. Bu şartlar, sanatta olması gereken soylu değerleri sarsar, bozar; başka bir deyişle yozlaştırır. Bu şekilde ortaya çıkan, türkü adı altında bizlere dinletilmek istenen bayağı deyişleri konumuzun dışında tutuyoruz elbette.         

         

        Ortak bir bilinç yaratılmasında halk türkülerimizden geniş ölçüde yararlanabiliriz. Anadolu insanının ince ve zarif duygularını, hayal ve isteklerini en temiz şekilde türkülerimizde buluruz. Âşık Emrah’ın, belki de mütevazı bir köy evinin penceresinden bakan sevgilisini cennet sarayına kondurması, onu melek yerine koyarak, yüzünün güzelliğinin göz kamaştıracak derecede etkileyici oluşunu çok tabii kılıyor.

         

                                Bugün ben bir güzel gördüm  / Bakar cennet sarayından

                                Kamaştı gözümün nuru / Onun hüsn-i cemalinden  (Emrah)

         

         

        Türkülerimizde, sevginin en temizi, fedekârlığın en yücesi halk diliyle o kadar güzel ifade edilmiştir ki insana “bu kadar da olamaz artık” dedirttirir:

         

                                Ben seni seviyom can ile candan

                                İnsan kemlik bulmaz sevdiği yârdan

                                Canım esirgemem vallahi senden

                                Götür sat pazarda kulum var deyi   (Karacaoğlan)

         

         

        Ahlak, Türk insanının olduğu gibi, türkülerin de temel taşıdır.

         

        Başımda altın tacım / Hem susuzum hem açım

                                Yârimi bana verin / Gerisi anam bacım  (Anonim)

                   

        Alçak gönüllülük, türkülerde çok önerilen hasletlerimizdendir.

         

                                Gel ha gönül havalanma / Engin ol gönül engin ol

                                Dünya malına güvenme / Engin ol gönül engin ol (Teslim Abdal)

         

         

        Yurt ve millet sevgisini haykırarak dile getirildiğini sezersiniz türkülerde.

         

                                Ehl-i İslâm olan bilsin işitsin

                                Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana  (Âşık Şenlik)

         

         

        Dağlara:

         

                                Dağlar siz ne dağlarsız

                                Kardan kemer bağlarsız  (Anonim)

         

         

        Bülbüle:

         

                                Mihrican mı değdi gülün mü soldu

                                Gel ağlama garip bülbül ağlama  (Âşık Turabî)

         

                   

        Turnaya:

         

                                İnme turnam inme sen bu pınara

                                Avcı tuzak kurmuş var yolun ara  (Anonim)

                               

        Ceylana:

         

                                Gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar

                                Anadan babadan yârdan ayrı koyarlar.  (Anonim)

         

         

        diyerek birer mazlum canlı gözüyle bakan halkımız, köylerde çifte koşarak, kağnı çektirerek, hayat yükünü paylaştığı öküzü de bu zarif canlılardan ayırmadan derin sevgi ve minnetle anar.

         

                                Dağdan kütür kütür hezen indirir

                                İrençberler hoşça tutun öküzü

                                Her evin devliğin öküz döndürür

                                İrençberler hoşça tutun öküzü  (Pir Sultan Abdal)

                   

         

                    Tabiat varlıklarına beslenen sevgi gibi insanı insan yapan birçok özellik, türkülerde bütün çıplaklığıyla işlenmiştir.

                    Türküleri sevmek kolaydır, ama gerekli kültür birikimine sahip olmadan onları anlamak asla mümkün değildir.

         

                                                      

                                                        

        Türküler Nedir Ne Değildir?    

         

        Türkü, halk şiirinde özel bir biçimin adı olmakla birlikte sıradan halk, mani, türkü, koşma, divan, gazel vb. halk şiirinin her biçimi ile kırık hava şeklinde okunmuş sözlü ezgilere Türkü demektedir. Kültürümüz içinde önemli bir yeri olan türküler, milletimizin geçmişinden gelen ve zaman içinde biçimlenerek kurallara bağlanmış; halkımızın benimsediği, sevdiği, çalıp söylediği, zevkle dinlediği ve içinde kendini bulduğu ilahî bir varlık halini almıştır. Bu nedenle türkü sözleri üzerinde hassasiyetle durmak bir vicdan borcudur.

         

        Halk türküsü, başlangıçta bir kişinin, hafızasında var olan halk işi ezgi ve söz kalıplarından yararlanarak, bazen sözü, bazen ezgiyi değiştirerek, bazen da yine halk işi olmak kaydıyla, özgün olarak ortaya koyduğu; dilden dile dolaşırken değişikliğe uğrayan, zaman içinde kişisel izlerin silinmesi sonucu ortak özellik taşıyan ezgili ve biçimli sözlerdir. Sözünü ettiğimiz bu değişime folklorik oluşum diyoruz. Böylece oluşan türküye halk türküsü, özgünlüğünü koruyup ilk şeklini devam ettiren türküye de Ahmet’in türküsü, Mehmet’in türküsü, Sadeddin Kaynak’ın türküsü diyoruz. Her iki türün buluştuğu saha ise Halk Müziği ve Halk Edebiyatı sahalarıdır. Burada esas olan halk işi olma özelliğidir. Halk işi olmak demek, sözün: Şiir biçimi, dil ve anlatım bakımında halk şiiri özelliği taşıması; ezginin ise: Yerel ve otantik karakteri yansıtabilmesi demektir. Bu konu bugüne kadar pek kavranılamamıştır.

         

                    Çok yaygın bir söylem olmasına karşın her türkünün bir hikâyesi yoktur. Mani katarlarından oluşan atma türkülerin, dini-tasavvufî konuları işleyen deyiş, nefes, hikmet, ilahi vb.nin hikâyeleri olmaz. Türkülerin büyük bir kısmı olayları değil, duygu, düşünce ve sezgileri dile getirir. Ancak olay türkülerinin hikâyeleri olur.

         

        Türkülerin, bilinenin ötesinde çok sayıda bentleri vardır. Çeşitli yayınlarda bunların belirlenmiş ve böylece yaygınlık kazanmış bir kaç bendi yayımlandığından, o türkünün,  bilinen o bentlerden ibaret olduğu sanılır. Olay türkülerinin çok sayıda, hele meşk ortamında söylenen, manilerden oluşan türkülerin sayılamayacak kadar çok bentleri bulunur. Bunlar bir taraftan yaratılarak belli bir zaman söylenir; bir zaman sonra unutulup giderken yerlerini yenilerine bırakırlar.

         

                    “Çamlığın başında tüter bir tütün”  türküsünün yaygın olarak bilinen bentleri şunlardır: “Ham meyveyi kopardılar dalından” ve “Benim yârim yaylalarda oturur”

         

                    Oysaki araştırıldığında, türkünün, olayı daha içli bir şekilde hikâye eden başka dörtlüklerinin de varlığını görüyoruz.

         

                    Yozgat yaylasında bir garip kuşum

                    Elveda sizlere akrabam eşim

                    Doymadım dünyaya on sekiz yaşım

                    Onun için açık gider gözlerim

                                Yüküm kervan yükü savran gidiyor

                                Sürmedim sefayı devran gidiyor

                                Ziya’m ciridine kurban gidiyor

                                Onun için kapanmıyor gözlerim

        Atına binmiş de eğeri düzler

                    Cirit değneği de elini gözler

                    Hayırsız elbisen bohçayı süsler

                    Onun için kapanmıyor gözlerim. Ve devam eder…

         

         

                    Mani biçimindeki şiirlerin ilk iki dizesi daima daha sonraki dizelere hazırlık için söylenmemiştir. Böyle örnekler olmakla birlikte, çoğunlukla mani dizeleri arasında anlam bütünlüğü vardır. Bunu sezebilmek için şiirin büyüleyici dünyasına girmek gerekir.  Dağlar başı dolu kar / Benzim sarı hulkum dar / Her gelen benzim sorar / Bilmez kalbimde ne var  (Anonim)

         

                    Bu manide: Dağların başının kar olması, âşığın keyfini kaçırıp, onu huysuz ve tahammülsüz bir hale sokmuştur.  Bu nedenle aşırı heyecandan rengi sapsarıdır. Çünkü yollar kapalı, sevgiliye ulaşmak veya onunla haberleşmek imkânsızdır. Bu sıkıntılı durumda ise yanına her gelen, onun yüzünün rengini sormakta, yüreğindeki gerçeği anlayıp derdine ortak olma çabası göstermemektedirler. Âşık bundan yakınmaktadır.

         

        Türküleri kadın ağzı, erkek ağzı diye ayırmak bir tarafın türküsünü diğer tarafın okumasını yadırgamak yanlıştır. Bir taraf diğer tarafın duygularını dile getirebilir. Kına gecesi, kızının içinde bulunduğu ruh halini dile getirmek isteyen sanatçı ruhlu bir baba: “Ağ elime mor kınalar yaktılar / Kaderim yok gurbet ele sattılar” diyebilir. Fethiyeli Mustafa Coşkun’dan “Eloğluna yandım ben”; Aydın’lı Nursal Ünsal’dan “Yorgun değil bir güzele vurgunum” türkülerini derlememiş miyiz? Muharrem Akkuş “Eledim eledim höllük eledim / Aynalı beşikte bebek beledim”, Selahattin Sarıkaya “Ak taş diye belediğim / Tülbendime doladığım” dememişler mi?

         

        Bazı türküler ölmüş kişinin ağzından yakılmıştır.

         

                                Üç gün evvel geldi gelin alıcı

                                Denizde boğuldum yoktur ilacı  (Anonim)

         

                                Doymadım dünyaya on sekiz yaşım

                                Onun için açık gider gözlerim  (Anonim)

         

                                Şarkışla dağları bir sürü koyun

                                Gelin ahbaplarım üstümü soyun  (Anonim)

         

                                Kazın mezarımı bayıra düze

                                Yönünü çevirin sıladan yüze  (Anonim)

                               

                                Selânik içinde selâm okunur

                                Selâmın sedası cana dokunur   (Anonim)

         

        Olay türkülerinde kahramanların duygu, düşünce ve durumları, onların ağzından dökülüyormuşçasına çok defa olayın kahramanları dışındaki bir şahıs tarafından dillendirilir. Ölenin duygularını ikinci, üçüncü şahıslar dile getirir. Bundan dolayı türkülerde konuşan şahıslar bir bent içinde bile değişebilir.

         

                                Yüküm kervan yükü savran gidiyor

                                Sürmedim safayı devran gidiyor

                                Ziya’m ciridine kurban gidiyor

                                Onun için kapanmıyor gözlerim  (Anonim)

         

        Bir türküde, bir şehir adının geçmesi o türkünün oraya ait olduğunu daima göstermeyebilir.

         

                                Şu İzmir'i boydan boya gezerim (Yozgat’tan derlenmiş)

                                İstanbul’a cura yazdım saz geldi (Antalya’dan derlenmiş)

                                Ordumuz gitti Muş’a dayandı  (Urfa’dan derlenmiş)

                                İzmir'in içinde al yeşil bayrak  (Sivas’tan derlenmiş)

                                Ankara’da yedim taze meyvayı  (Kırşehir’den derlenmiş)

         

                                Aman Adanalı  (Kayseri’den derlenmiş)

                                İstanbul'un etirafı meteris  (Trabzon’dan derlenmiş)

                   

         

        Bir yöreden derlenmiş bir türküde yer alan bir şiirin tamamı ya da bir bölüğü, bir başka yörenin türküsünde de yer alabilir. Bunlar, genellikle mani dörtlükleridir, çalıp-söyleme ortamında okuyucuların; derleme sırasında kaynak kişilerin o an akıllarına gelen, belki zamanla unutulacak, belki de klişeleşerek o ezgide yer alacak söz öğesidirler. Daha da ötesi için aşağıdaki maddeye bakınız.

         

                    Al almanın dördünü

                    Sev yiğidin merdini  (Kayseri, Malatya)

                                Dut ağacı dut verir

                                Yaprağını kıt verir (Denizli, Kayseri, Afyon,  Sivas)

                    Ak bakraçlar susuz galdı
            Büyük evler ıssız galdı  (Sinop, Rumeli)

                                Sarı zeybek şu dağlara yaslanır
                        Yağmur yağar silahları ıslanır (Rumei, Burdur)               

                    Evleri görünüyor 

                    Gönüldür yeriniyor (Tunceli, Malatya, Kayseri, Tokat, Elâzığ)

         

         

                    Bir türküde yer alan bir şiir bölüğü, aynı yörenin ezgisi farklı bir başka türküsünde de yer alabilir.

         

                    Evleri görünüyor nananay nananay
            Gönüldür yeriniyor vay beni (Elâzığ / Hafız Osman Öge)

                                Evleri görünüyor bağ altına bağ altına
                        Gönüldür yeriniyor Yâr ağlarım... (Elâzığ / Enver Demirbağ )

         

         

                    Bir şiir farklı kaynaklarda farklı biçimde karşımıza çıkabilir. Hangisinin esas olduğu önemli değildir. Doğru, güzel, anlatımı sağlam, içeriği zengin olan esastır. Yoksa halk bilimi’ni inkâr etmiş oluruz.

         

                    Sıtkı der dertlerim dilde müşküldür

                    O dostun elinden gözlerim seldir

                    Senin intizarın bir gonca güldür

                    Benim intizarım bir yâre bülbül    (Sıtkı / Âşık Veysel’den)

                                Sıtkı’yam hallerim dilde müşküldür

                                Akar çeşmim yaşı sanki bir seldir

                                Senin arzumanın bir gonca güldür

                                Benim arzumanım bir cana bülbül    (Sıtkı / Hüseyin Koç’tan)

                    Yaralarım göz göz oldu oyuldu
            Hûn etti bağrımı bir pire sebep
            Her gelenler bizi odlara yakar
            Budur ahvalımız bir pire sebep   (Delilî / Halit Aşan’dan)

        
                        Yaralarım göz göz oldu oyuldu
                        Hûn etti bağrımı bir pire sebep
                        Her gelenler bizi taşlar ayaklar
                        Budur ahvalımız bir pire sebep   (Delilî / Âşık Sefaî’den)

         

        
            Bir şiir farklı kaynaklarda farklı âşıklar adına kayıtlı görünebilir.

        
            Bu kadar cevretme aziz sultanım
            Ya n'olur insafa gel bazı bazı
            Halime rahmeyle ruh u revanım
            Bendene keremler kıl bazı bazı (Kemter Baba, Feryâdî, Hasan Hüseyin)

        
                        El çek tabip el çek  sinem üstünden

                                Sen benim derdime deva bilmezsin

                                Sen nasıl tabipsin yoktur ilacın

                                Yaram yürektedir sarabilmezsin  (Emrah, Âşık Velî)

         

                    Gönül gurbet ele varma

                    Ya gelinir ya gelinmez

                    Her güzele meyil verme

                    Ya sevilir ya sevilmez  (Emrah, Sefil Ali, Karacaoğlan)

         

         

                                İşit avazımı ben de varayım

                                Eğlen uçup gitme konadur bülbül  (Kuloğlu, Pir Sultan Abdal)

         

         

        Bir âşığa ait şiirden alınmış bir bölüm,  anonim bir türküde karşımıza çıkabilir.

         

                    Anonim halk türküleri, telif eserler gibi, değişmez veya değiştirilemez eserler değillerdir. Türkülerin söz veya müzik unsuru zamanla değişebilir.

         

                    Bir kaynak kişi, kendisinden derlenen bir türküyü farklı zamanlarda, farklı biçimde çalıp okuyabilir, sözlerini değiştirebilir.

         

                    Bir türkü, birbirlerinden haberli veya habersiz, birden fazla kişi tarafından derlenmiş olabilir.

         

                    Bir yöreden derlenmiş olan bir türkünün aslında başka yöreye ait olması mümkündür. Yörenin yaygın üslubuyla karşılaştırıldığında bu fark edilir.

         

                    Bir yörede çalınıp söylenmesi yaygınlık kazanmış bir türkünün, o yöreye ait olduğunu kesin olarak söylemek çok zordur, doğru da olmayabilir. Bazı türküler, sevildikleri oranda yaygınlık kazanarak yöresellikten bölgeselliğe geçerler. İlk yakıcısı, ilk biçimi, yakılma zamanı gibi, ilk yöresi de zamanla unutulup kaybolabilir. Bu nedenle iyice araştırdıktan sonra türküleri: yörenin türküleri ve yörede çalınıp okunan türküler diye sınıflandırmak daha doğru olur. Belki yarım asırdan fazladır, Urfa, Elazığ, Diyarbakır gibi makama dayalı sistemli müziğin icra edildiği yörelerde, Sadeddin Kaynak’ın türküleri o yörenin türküleriymiş gibi sevilerek çalınıp okunur.        

         

                    Bir türkü, birbirinden çok uzak yörelerde o yörenin türküsüymüş gibi çalınıp okunabilir. “Debre’li Hasan”  Türküsü bir Balkan havası olmasına rağmen Kerkük’te de o yörenin türküsüymüş gibi okunmaktadır.

         

                    Bir türkünün sözleri (“Sarı Gelin” türküsünde olduğu gibi) zamanla milli ya da etnik kimlik değiştirebilir. Azerbeycanlı genç sanatçı Kâzım Eşkiriz’den 13.06.1980 tarihinde İstanbul’da derlediğim, 19.03.1985 tarihinde ise TRT Repertuar Kurulu’nca incelenerek 2686 numarayla TRT Türk Halk Müziği Repertuarı’na alınan “Bu Dağda Ceyran Gezer” mahnısı, son zamanlarda (tahminen 2005 yılından sonra) Televizyonlarda bazı sanatçılar tarafından Kürtçe sözlerle okunmaktadır. Onlarca yıl sonra bu türkünün de kimliği konusunda tartışmalar yapılacaktır. Oysaki kim bilir bu mahnı derlediğim tarihten kaç 10 yıl önce kaç Azerbaycanlı sanatçı tarafından okunmuştur.

         

         

                    Türkülerde Dil ve Anlatım Nasıldır?

         

        Türkülerin dili çoğunlukla, akıcı ve zengin bir konuşma dilidir. Fakat okumuş çevrelerce yakılmış türkülerde; Yunus, Gevherî, Dertli, Zihnî vb. âşıkların şiirlerinde bu sade dilin yanında Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalara da bolca rastlarız.

         

                    Ne çemen ne sâye-i gül

                    Ne bahar ne buy-i sümbül (Anonim)

                                Hamd ü şükr etti dedi ey zü’l-celâl

                                Bin benim bîğî yaratsan ne muhâl  (Yunus Emre)                      

                    Her kaçan dildâra arz etsem hâlim
            Âh u efkârında kalmaz melâlim  (Gevherî)

                                İkbâle zevâl erse ne var sende kemâl var

                                Mağrûr-i kemâl olma ki ardınca zevâl var  (Dertli)           

                    Zevk ü şevk ehlini âh u zâr almış
            Gama tebdîl olmuş ülfetin çağı  (Zihnî)

                   

         

                    Çok yalın, sade, sıcak, samimi; bir o kadar da renkli halk ağzı türkülere hakimdir. Bugün yazı dilinden düşmüş binlerce sözcük, türkülerde, konuşma dilinde ve Anadolu insanının ağzında kullanımını sürdürmektedir. Yazı dilimizde kullandığımız bazı sözcükler halk ağzında değişikliğe uğrayabilir bu doğaldır:

         

        Hisar, asar olur: Bir asardan bir asara geçtin mi?

        Haticem, Hatçem olur: Hatçam çıkmış gül dalına

        Esfel önce Evsel olmuş, sonra da Hevsel’e dönüşmüştür: Hevsal bahçasına attılar beni

                    Ulu Beden, Evlibeden olmuştur: Evlibeden kuş pini / Oldum kızlar düşkini

                                                      

         

                    Türküler doğal, duru, içten ve özlü bir anlatım biçimine sahiptir. Maniler bu söylediklerimizin en belirgin örnekleridirler.

         

                                Ağaca bir kuş kondu / Kuş değil serçe midur?

                                Nefesin gül kokayı / Ciğerin bahçe midür? (Anonim)

         

         

        Etkileyici, sürükleyici olma, olay türküleri ve destanların başlıca özelliğidir. Özellikle olay türkülerinde hikâye ve tasvire dayalı anlatıma bolca rastlanır. Olayın bir tablo gibi göz önüne getirilmesi, zengin bir hikâye üslubuyla desteklenir.

         

                                Akşamdan yükleri tay eylediler

                                Sabahtan öküze  “ho!” eylediler

                                Erzurum düştü de pay eylediler

                                Sene gardaş sene illa o sene  (Anonim)

         

         

         

                    Türkülerde Edebi Sanat Var mıdır?

         

                   

        Çok güçlü olmamakla birlikte, başta teşbih olmak üzere mecaz, hüsnütalil, tevriye, rücu, mübalağa, tecahülüarif, cinas, kinaye, tezat, istiare, tenasüp, telmih, iktibas, teşhis gibi söz sanatlarına türkülerde bolca rastlanır. Tasavvuf felsefesini dillendiren deyişler ise mecazlarla doludur.

         

                    Teşbih, benzetme:

                                İstanbul içinde aynalı çeşme
                        Gözümün yaşıdır eğilip içme  (Anonim)

                    Mecaz, bir sözü gerçek anlamının dışında kullanma:

                                Benim gözüm sendedir

                                Yâr gözün kime düştü  (Anonim)

                   

                    Hüsnütalil, güzel bir sebebe bağlama:  

                                Bugün mahkeme başı / Sallanır köşe taşı
                        Al yanağı yol etmiş / Elâ gözünün yaşı  (Anonim)

         

                    Tevriye, birden çok anlamı olan bir sözcüğün uzak anlamını kullanma:

                                Akarsu'yum böyle çamurlu yolda
                        Döküldü yaprağım kalmadı dalda  (Muhlis Akarsu)

                    Rücu, sözü geri alma:

                                Aman beyler avdan geldim yorgunum

                                Yorgun değil bir güzele vurgunum  (Anonim)

         

                    Mübalağa, abartı:

                                Oduncular dağdan odun indirir
                        Gözüm yaşı değirmeni döndürür  (Anonim)

                   

                    Tecahülüarif, bilmemezlikten gelme:

                                Evlerine vara gele usandım
                        Ayağıma diken battı gül sandım (Anonim)

        
            Cinas, sesleri aynı anlamları farklı sözcükleri bir arada kullanma:

                                Yârı yolda / Kim görmüş yârı yolda

                                Rakip menzile vardı / Ben kaldım yarı yolda  (Anonim)

         

                    Kinaye, Sözün gelişiyle gerçek anlamların dışında bir kavrama değinme:

                                O yana dönder beni / Bu yana dönder beni
                        Sol yanımda yaram var / Tabibe gönder beni  (Anonim)

                   

        Tezat, birbirine karşıt iki sözü yan yana kullanma veya çelişki:   

                                Âşıklık içimde doğduğu zaman
                        Taş yanar gözyaşım yağdığı zaman  (Abdürrahim Karakoç)

                    İstiare, benzetileni eğreti olarak kullanma:

                                Kalede yılan öter / Dibinde güller biter
                        Esmer yârin koynunda / Çiçeksiz meyve biter (Anonim)

         

                    Tenasüp, birbiriyle ilgili sözlerin bir arada kullanılması:

                                Sevdiğim seyrana çıkar

                                Ateşi sinemi yakar
                        Emzik emzik olmuş akar

                                Şeker midir şerbet midir bal mıdır  (Sefil Suzanî)

                    Telmih, bilinen bir şeyi işaret etme, onu hatırlatma:

                                Derdim ondur çün dokuzun deyemem ağyâre ben

                                Sekizinde kaldı aklım yedide âvâre ben   (Nesimi)

                    (10 Muharrem kerbelâ olayı, dokuz sır, sekiz uçmak, yedi tamu)

         

        İktibas, alıntı:

                                Nahnü kasemna’da taksimde Mevlâ

                                Bu noksan kısmeti bana mı verdi   (Dertli)

         

                    Teşhis, cansız bir varlığı insan yerine koyma, şahıslandırma:

                                Gelmiş iken bir habercik sorayım

                                Yıldız Dağı niye gitmez dumanın

                                Gerçek erenlere yüzüm süreyim

                                Yıldız Dağı niye gitmez dumanın  (Pir Sultan Abdal)

         

         

                    Gerçek halk müziği sanatçısına gelince: engin ruhunu kendine özgü zekâsıyla birleştirerek geçmişin musiki anlayış ve zevkine sadık kalmakla birlikte günün ihtiyaç ve zevklerini de anlamak ve onu göz önünde tutarak eskiye yeniyi katmasını bilmiş ve bunu başararak içinde yaşadığımız musiki âleminin bir kutbu haline tam manasıyla erişmiş olandır. Onun, her gün yeni bir cephesine yeni bir meziyetine şahit oluruz. Gerisi yalandır.

                                     

         

         


Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele