Dünyada ve Türkistan’da İklim Değişikliği

Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

        Bu seneki BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısı (COP15) 7–18 Aralık 2009 tarihlerinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da toplandı. 2012 için hedefler koyan Kyoto Protokolünün yenilenmesi ve böylece 2020, hatta 2030 için yeni hedefler konması beklenen toplantıdan bu sonuçlar çıkmadı. Ümitler gelecek yıl Mexico City’de toplanacak olan bir sonraki İklim Değişikliği Zirvesine kaldı.

         

        Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 1992’de Rio’da imzalandı ve 1994’te 154 ülke tarafından imzalanmış olarak yürürlüğe girdi. Bugün sözleşmeyi imzalayan ülke sayısı 192, gözlemci ülke sayısı da 4’tür. Daha sonra sözleşmenin uygulaması mahiyetinde bir protokol 1995’te Japonya’nın Kyoto şehrinde toplanan Sözleşmeye Taraf Ülkeler Üçüncü Konferansında (COP3) kabul edildi ve Kyoto Protokolü olarak bilinegeldi. Sözleşmenin ve protokolün asıl amacı sera gazları olarak bilinen ve küresel ısınmaya yol açan gazların salımını azaltmaktır. Kyoto Protokolünün yürürlüğe girmesi için gerekli olan, 25.maddesindeki 55 ülke şartı, 2002 yılı Haziran ayı itibariyle İzlanda’nın, imzalayan ülkelerin salınan toplam sera gazının en az % 55’ini salıyor olma şartı da 2005 Şubatında, Rusya’nın imzalamasından altı ay sonra, sağlanmıştır.[1] Bugün Sözleşmeye Taraf Ülkeler arasında Kyoto Protokolünü imzalamayan ülke, ABD ve bir kaç ülke dışında, kalmamış gibidir.

         

                                                                *  *  *                           

         

         

        Yeryüzünde yaşayabilmek için gerekli koşullar ortadan tamamen kalkabilir mi? Üstelik ciddi bazı bilim adamları bugün bu soruyu sorabiliyorlar ve cevap yerine başka bir soruyu, dünyamızın ne kadar ömrü kaldığı sorusunu cevaplamaya çalışıyorlar. Bu tip tartışmaların bir bölümünü spekülâtif ifadeler oluştursa bile geriye ciddiye almamız gereken bir bölüm kalıyor. İster nükleer atıklar, ister kömür, Fuel-oil artığı duman ve is yüzünden meydana gelen kirlilik, gerçekten bütün canlıları ve onların gelecek nesillerini tehdit etmektedir.

         

        Semavi dinlerin tamamı yeryüzünün, hatta bütün bir kâinatın ve yeryüzünde hayatın, er geç gelecek olan bir kıyamet günü son bulacağını söylüyor. Dolayısıyla inanan insanlar olarak böyle bir sondan korkmamız gereksizdir. Ne var ki insanoğlunun faaliyetlerindeki sorumsuzluk yüzünden, böyle bir sonun çabuklaşacağını bilmemiz, imanın gereği olan bu kabullenmişlikten önce, belki onunla birlikte ortaya koymamız gereken bir cehdi işaret ediyor. Yeryüzündeki nimetlerden istifade eden ve bu nimetlerin üretimini ve kullanımı iradesiyle yönetebilen yegâne akıllı canlılar olan biz insanların vazifesi, bu mukadder sonu çabuklaştırmak değil geciktirmek olmalıdır. Nasıl ki ne zaman biteceğini bilmediğimiz ama bir gün biteceğini bildiğimiz ömrümüzü (buna bizim geleneğimizde küçük kıyamet de deniyor) mümkün olduğu kadar iyi ve uzun yaşamaya çalışıyorsak, yeryüzünün ömrünü de öyle uzatmaya çalışmalıyız.

         

        İklim Değişikliği, Çevre Kirliliği, Ekolojik Dengesizlik kavramları altında toplanan problemlere sadece kendi ülkelerinin çıkarlarını düşünerek yaklaşan bazı ülkelerin varlığını dikkate alarak şöyle bir milliyetçi söylem geliştirmemiz gerekiyor: Dünya batarsa hep beraber batarız. Dolayısıyla yeryüzünün yaşanılabilirliği, her ülkenin varlığını geleceğe taşıyabilmesinin asgari şartıdır. Yani milliyetçiliğin, çevre meselelerini küresel boyutta kavraması gerekliliği, görülüyor ki bir paradoks değildir.

         

        Kaldı ki biz Türkler için konunun özel bir önemi var: Türkistan coğrafyası, küresel ekolojik dengesizliğe yol açan ve çevreyi kirleten etkinliklerden en fazla zarar gören yerler arasındadır. Bir taraftan Sovyetlerin Kazakistan’ın Semipalatinski ilinde ve Çin’in Lop Nor havzasında yaptığı yer altı nükleer denemeler bütün canlı populasyonlarını tehdit eden radyoaktif kirlenmeye yol açtı. Bir taraftan Aral’ı besleyen Seyhun ve Ceyhun nehirleri üzerinde kurulan baraj, kaskad, hidroelektrik santraller ve sulama kanalları su azalmasına yol açtı.

         

        Nihayet pamuk ziraatında kullanılan gübre ve ilâçların yol açtığı kimyasal zehirlenme Türkistan’da suyu, toprağı ve havayı en olumsuz şekilde etkiledi. Sonuçta Aral 1939’lardan 1980’lere kadar süren yaklaşık 40 yılda ölü bir deniz haline geldi.

         

        Bütün bunlara Aral’ın ortasında bulunan Vozdrojdenya adasında yapılan biyolojik silâh üretme faaliyetlerini de eklemek gerekir. 1992’de esrarengiz bir patlama sonucunda terk edilen adada “antrax (şarbon) – Bacillus anthracis” bakterisi de üretildiği iddia edilmektedir. Aral’da su bugün o kadar azalmıştır ki Vozdrojdenya adası, Aral’ı kuzey ve güney olarak iki ayrı göl haline getirmiştir.

         

        Aral faciası, sadece bir denizin ölmesi değildir; onunla birlikte, balıkçılıktan pamuk ziraatına, tahıl ziraatından büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliğine kadar havzadaki bütün insan faaliyetlerini olabilecek en olumsuz şekilde etkilemiştir. Bu gidişe dur demek lâzımdır. Ama nasıl?

         

        Birleşmiş Milletler bünyesinde yürütülen faaliyetler, bir çeşit atmosfer kabuğu niteliğindeki Ozon Tabakasını incelten maddelere dair Montreal Protokolünün imzalandığı 1987’den beri, küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının (karbonmono- ve di- oksit başta olmak üzere, ozon, metan, su buharı ve florlu gazlar) salımını azaltmaya yoğunlaşmıştır. Bu çalışmalar, yazarın başka bir yazısında özetlenmiştir.[2] BM’in bu çalışmaları sonucunda imzalanan sözleşme ve protokoller elbette faydadan arî değildir. Ancak, küresel ekolojiyi bir bütün olarak korumaya yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır. BMİDÇS[3], sera gazları salımı yanında, sadece atmosferi değil, havayı ve suyu kirleten bütün unsurları kapsamına almalıdır. Özellikle Aral örneğinde olduğu gibi azalan su, buharlaşmayı azaltmakta, bu da ciddi iklim değişikliğine yol açmaktadır.

         

         

         

        Türkistan’da Su ve Enerji İkilemi

         

        Sovyetler Birliği 1992’de kendini yok ettiği zaman birçok problemi miras bıraktı. Bunlar arasında radyolojik ve kimyasal çevre kirliliği, su kıtlığı ve bunlardan doğan ekolojik dengesizlik, biyolojik ve kimyasal silah üretme faaliyetleri, ülkeler arasında enerji ve su kaynakları çatışması ön sırada geliyordu. Bu problemlerin temel sebebleri, Aral’daki su azalması, tarımda kimyasal ilâç ve gübrelerin plansız ve bilinçsiz kullanımı ve Kazakistan’ın Semipalatinski vilayetindeki yer altı nükleer denemeleriydi. Literatürde Aral’a yakın Baykonur uzay üssünden atılan roketlerin de olumsuz etkilerinden bahsedilmektedir.

         

        Aral üzerinde oluşan buhar tabakasının su azalması yüzünden ortadan kalktığı ve bunun bölgede çok ciddi iklim değişikliklerine yol açtığı belirtilmektedir.[4] Bunun sebebi, Aral’ı besleyen Seyhun ve Ceyhun nehirleri üzerinde açılan sulama kanalları, su depolama ve hidroelektrik santraller için oluşturulan barajlardır. Bu nehirler Aral’ı besleyemez duruma düşmüş, 30–40 yıl içinde, Aral’ın üçte ikisi kurumuştur. Pamuk ziraatı için kullanılan kimyasal gübre ve ilâçlar da bir şekilde yer altından Aral’a ulaşan suları kirletince Aral’ın biyolojik varlığı da tamamen tükenmiştir. Ekonomi iflâs etmiş, Aral kıyılarında balıkçılıkla uğraşan insanların yaşadığı yerleşim alanları terk edilmiştir. Aral 1985’lerden itibaren artık bir ölü denizdir.

         

        Nitekim BM raporlarına göre, son 40–50 yıl içinde oluşan Aral felâketi, hava ve su kirliliği yüzünden insan sağlığının bozulması, balıkçılğın yok olmasından dolayı ortaya çıkan işsizlik ve tarım alanlarında çoraklaşma olgularını içeriyor. Meselâ BM Nüfus Fonu’nun (UNFPA) 2009 yılı dünya nüfusuna ilişkin “Değişen Dünyayla Yüzleşme: Kadınlar, Nüfus ve İklim” başlıklı raporunda, Aral bögesindeki tüberküloz, hepatit ve solunum yolları ve ishale bağlı hastalıkların görülme, tekrarlanma sıklığı eski Sovyet coğrafyasının en yüksek oranlarını oluşturuyor. Kalp ve böbrek rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve çeşitli kanser hastalıklarının görülme sıklığının da her geçen gün artmakta olması, bölgedeki çevresel yıkımla ilişkilendiriliyor. Anemi ve üreme sistemi hastalıklarındaki oranlar da son 20 yılda iyice artmış durumdadır.[5]

         

         

        Aral’ın katili, Sovyetler zamanında Moskova’dan yapılan bilinçsiz merkezi plânlamadır. Bölgede bugün bile bu plânlamanın ve bu plânamayı yapan zihniyetin etkileri hissedilmektedir. Tacikistan’ın Amuderya’nın kolu olan Vaksh nehri üzerinde, Kırgızistan’ın da Sırderya’nın kolu olan Narin nehri üzerinde Sovyetler zamanında kurulmuş olan hidroelektrik santrallere şimdi yenilerinin ilâve ediliyor olması, var olan problemleri artırmaktadır.

         

         

        Orta Asya Ortak Enerji Sistemi (OA-OES), Sovyetler Birliği zamanında, yine o bilinçsiz anlayışın bir ürünü olarak, ortak kullanıcı ülkelerin sorumluluk ve haklarını belirleyen ciddi bir mevzuat, bir çalışma ve yönetim yönergesi olmaksızın kurulmuş bir sistemdi. Nitekim Sovyetler Birliği dağıldıktan kısa bir süre sonra sistemde çatlaklar, ortaklar arasında anlaşmazlıklar baş gösterdi, koordinasyon merkezinin geliştirdiği kuralları ihlâller sıradan hale gelmişti.

         

        Bu durumda Haziran 2003’te Türkmenistan OES’ten çekildi. Üye ülkelerin sistemin çalışma mekanizmasını sık sık ihlâl etmeye devam etmeleri üzerine Mart 2009 itibariyle Kazakistan da OES bünyesindeki faaliyetlerine son verdi. Nihayet Tacikistan’da 9 Kasım 2009’da, fazla elektrik tüketimini engelleme düzeneğinin devre dışı kalması yüzünden önce Nurek, sonra da yeni inşa edilen Sangtudin de dâhil Vaksh nehri üzerindeki bütün hidro elektrik santraller çalışamaz duruma geldi. Bu arıza Özbekistan’ın enerji sistemini de etkiledi; Surhanderya bölgesindeki elektrik dağıtım hattı beslenemedi ve komşu Afganistan’a elektrik dağıtımı durdu.[6]

         

        Bu gelişmeleri değerlendiren Özbekistan da OES’ten çekilme kararı aldı. Bu durumda OES’te sadece Kırgızistan ve Tacikistan kalmış oluyor. OES’in tekrar işlev yapabilmesi için, sistemin kullanım kurallarının ikili ve çoklu anlaşmalarla belirlenmesi ve bu kuralların taraf ülkelerce ihlâl edilmesini engelleyecek önlemlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde her ülke kendi elektrik ihtiyacını kendisi karşılama yoluna gidecek ve bölgenin toplam enerji ihtiyacını karşılamada önemli bir maliyet artışı olacaktır. Oysa OES’in düzenli bir şekilde kullanımını ve yönetimini belireyecek, bölge ülkelerinin birlikte oluşturacağı bir hukuki temel, maliyetin mevcut durumdan daha da az olmasını sağlayabilir.

         

        Enerji problemi yanında, en az onun kadar önemli olanı, Aral’ı besleyen kaynakların azalmaya devam etmesidir. “Aral’ı hayata döndürme çalışmaları devam ederken, bölgedeki su kaynakları üzerinde yeni inşaatlar yapmak, üstelik bunları suyu tabii yataklarından koparırcasına yapmak, bölgede zaten var olan çevresel dengesizliği daha da artıracaktır.”[7]

         

        Aral, eski durumuna döndürülebilir, bir ölü deniz olmaktan kurtarılablir mi? Birleşmiş Milletlerin iklim değişikliği konusunda yaptığı çalışmalar 1972’den beri devam etmektedir.[8] Küresel ısınmaya karşı, sera gazları salımına karşı mücadele etmeye yoğunlaşan bu çalışmalar Aral’ı kurtarma çalışmalarını geriye itmiş durumda. Oysa bunlar eşit derecede önemli konular.

         

        Türkistan cumhuriyetlerinin aralarındaki problemleri çözmek ve Aral’ı kurtarmak için daha fazla çaba sarfetmesi gerekiyor. Son yıllarda problemleri birlikte çözmek için bir araya gelen ülkeler arasına 2008’den itibaren kara kedi girdi. BM ve USAID’in daha önceki yıllarda hazırladığı çeşitli raporlarına göre, bölge ülkeleri aralarında Aral’ı kurtarmak, su problemini halletmek ve Aral havzasında müşterek bir gelişme programı uygulamak için bir araya gelmişler ve Ortya Asya Ekonomik İşbirliği Örgütü yanında, Aral Denizi Uluslararası Fonu, Uluslararası Su Koordinasyon Komisyonu gibi komisyonlar kurmuşlardır.

         

        Aral’ın Kazakistan tarafında ıslah çalışmaları belirli bir aşama kaydetmiştir. Ancak güney tarafta hala canlılık emaresi mevcut değildir. 2008’den sonra baş gösteren su ve enerji anlaşmazlığı problemlerinin müşterek çalışmaları sekteye uğratmaması için kardeşlerimizin azimli, kararlı ve anlayışlı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.   

         

         

         

        Sonuç

         

        Çevre kirliliği, herkesin meselesidir; her ülkenin kendi menfaatine göre hareket edeceği bir konu değildir. Konunun küresel boyutta ele elınmasının gerekliliği, çünkü ekolojik dengesizlikten herkesin zarar göreceği ve konunun biz Türkler için, Güzel Türkistan için özel önemine Giriş bölümünde işaret edilmişti.

        Acele etmek zorundayız. Tahminler, yerkürenin sonunu, çok uzağa götürmüyor. Bunlarda belki biraz mübalağa vardır. Ne var ki bu tahminlerin aşırılıkları törpülense bile, geriye kalan yine göreceli yakın bir sondur. Isınan küremizde, tedbir alınmazsa, baharda yeşermeyen ağaçların, kuzulamayan koyunların, kıpırdamayan gönüllerin sevinç yerine üzüntüye sebep olması çok uzak değildir.

         

                                                          *  *   *                         

                               

        Yeryüzünde nimetlerle külfetlerin paylaşımında büyük bir adaletsizlik vardır. Kopenhag’daki İklim değişkliği zirvesi bir daha ortaya koydu ki insanoğlunun şu anki bilinç düzeyi, maalesef, bunu ortadan kaldıracak, yerine küresel bir adalet ikame edecek seviyede değil. Bu bilinç düzeyi toplumların kültürlerinin zihni ve manevi muhtevası ile ilgili bir durumdur. Oysa şu anda yeryüzünde hâkimiyet mücadelesi yapan kültürlerin zihni ve manevi muhtevası uygun olmadığı için, 1972 Stockholm Konferansı ile başlayıp 1987 Montreal Protokolu, 1992 Rio BMİDÇS ve 1995 Kyoto Protokolü ile devam edegelen iklim değişikliğine karşı önlem arayışları, daha bir süre sonuca ulaşamayacak gibi görünüyor. Üstelik BM Nüfus fonunun son raporuna göre, sera gazları emisyonunu azaltmak, insanoğlunun on yıllarca hatta daha fazla sürecek bir görevininin sadece başlangıcı olacak.[9]

         

        İklim değişkliği konusunda anlaşamayan taraflar, öldükten sonra öbür âlemde yeni bir hayata inanmıyor, dolayısıyla Allah’tan korkmuyor da olsa bu dünyanın geleceğiyle ilgili, çocuklarının yaşamakta güçlük çekeceği gelecekle ilgili endişe duymak durumundadırlar. Bilinç düzeyinin bu endişlelere erişebilmesi için bilgi düzeyinin belirli bir seviyede olması gerekir. BM bu eğitimi öncelikle devlet adamlarına vermelidir.

         

        BM iklim değişikliğine karşı 40 yıla yakın bir zamandır tedbir arayışındadır. Olayı hâlâ ve sadece kendi menfaati açısıdan değerlendiren ülkelere güvenmek bugün için mümkün değildir. Türkistan’da Sovyetler zamanındaki merkezi planlamadan kalan problemlerin çözümünü kardeşlerimiz kendi aralarında bulmalıdır. Aksi takdirde dışarıdan bir güç olarak bölgeyi kontrol etmek isteyenlere fırsat verilmiş olur. Bunlar bilinç düzeyinden şikâyetçi olduğumuz güçlerdir. Yani müdaheleleri, bölgedeki problemleri çözmek için değil, kendi menfaatlerini oluşturmak, korumak ve/veya artırmak için olacaktır. Esasen Türkistan’ın yeni efendilere ihtiyacı yoktur. Ancak bütün bunlar için kendimizi yönetecek yeteneğe sahip olduğumuzu göstermek durumundayız. Şu anda nüksetmiş görünen su kaynaklarının hakça kullanımı problemi ve buna bağlı ortak elektrik enerjisi sistemi problemi, büyümeden, dışarıdan güçlerin muhtemel müdahalelerini kaçınılmaz kılmadan çözülmelidir. En fazla BM, ama bölge dışından bir ülkenin, emperyal niyetleri olan üçüncü bir ülkenin karışmasına fırsat vermemek lâzımdır.

         

        Sadece su ve elektrik değil, bütün kaynakların, hem Türkistan cumhuriyetleri arasında, hem de bölgenin dışında kalan güçlere karşı, “irade ve yönetim kaynağın sahibine ait olmalıdır”  esasıyla yönetilmesini artık sağlamak durumundayız. Yani şimdi kardeşlerimiz aralarında birlik oluşturarak sahip oldukları doğal gaz, petrol ve uranyum gibi tabii kaynaklardan haklarına düşen payı almalı, adil bir paylaşım sağlamalıdırlar.

         

        Türkistan’da böylesi ortak bir ekolojik atılım, bütün dünyayı etkileyecek zihni bir dönüşümün başlangıcı olacaktır. Türkçe konuşan toplulukların önderleri şunu iyi bilmelidir: Sadece kendi geleceğimiz değil, bütün dünyanın geleceği bizim birlikteliğimize bağlıdır. Nimetlerle külfetlerin paylaşımında Küresel Adalet ve iklim değişikliklerinden doğacak felâketlerden herkesin zarar göreceği bilinci, bizim öncülüğümüzü bekliyor. Kardeşlerimizin tarihin derinliklerinden gelen tecrübeye ve günümüzde sergiledikleri yönetim becerisine dayanarak böylesi büyük bir geleceğe birlikte yürüyeceklerine ben şahsen inanıyorum.

         

         


        


        

        *Prof. Dr. Türk Ocakları Genel Sekreteri

        [1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Kyoto_Protokol%C3%bc


        

        [2] Kavuncu, O. 2009, http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&pa=showpage&pid=449


        

        [3] BMİDÇS (UNFCCC): Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (United Nations Framework Convention on Climate Change), 9 Mayıs 1992


        

        [4] Kavuncu, O., 1997, “Türkistan'da Ekoloji Problemleri: Kazakistan, Yeni Türkiye Dergisi, Türk Dünyası Özel sayısı, Sayı 15: .889-892, Ankara.



        

        [6] Özbekistan Dışişleri Bakanlığı, 2009, “Özbekistan Cumhuriyeti’nin Orta Asya Ortak Enerji Siseminden Çekilme Nedenleri Hakkında” Açıklama, Özbekistan Büyük Elçiliği, Ankara.


        

        [7] Kavuncu, O, 2009, Su Forumu ve Türkistan’da Su Problemi, Türk Yurdu Dergisi, sayı: 260, sayfa: 6, Ankara


        

        [8] Kavuncu, O. 2009, http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Yorumlar&pa=showpage&pid=449



Türk Yurdu Ocak 2010
Türk Yurdu Ocak 2010
Ocak 2010 - Yıl 99 - Sayı 269

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele