Osmanlı’da Türk Milliyetçiliğinin Oluşumuna Zemin Hazırlayan Dinamikler Üzerine Düşünceler

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Türk milliyetçiliği, izafî anlamda Türklerin Avrupa emperyalizminin siyasî ve diplomatik destekçisi Rumlara karşı verdiği savaşımda etkili bir araç olarak kullanılan bir ideoloji olarak karşımıza çıkmaktadır[1]. Daha sonra özellikle Osmanlı Cihan Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda siyasî-askerî ve diplomatik olarak çökmesinden ve saltanatın kaldırılmasından sonra ise bu ideoloji, Mustafa Kemal dönemi Türk siyasî değişiminin etkili bir disiplini olarak görünmeye başladı[2]. Bu kavram, XIX. yüzyılın son dönemlerinden itibaren ise bazı Osmanlı Türk aydınının ve aydınlanmadan taraf bürokrasinin, Osmanlı hanedanı ve halifelik makamının derinliğinde oluşan Türk-İslam kimliği dışında, daha bağımsız ve kendine özgü bir kimlik yaratma ve geleceğe dönük yeni bir millet, yeni bir ulusal devlet ve dahası Batılı moral değerlerle desteklenen bir toplumun yeni bir varoluş simgesi olarak düşünülmüştü[3]. Ancak “ümmet” esasına dayalı kozmopolit bir siyasî teşekkülden “millet” esasına sürüklenen ya da geçiş yapan homojen ulusal bir yapıyı oluşturmak yeni rejim açısından göründüğü kadar kolay değildi. Bu sürüklenişi başlatan XIX. yüzyılın ikinci çeyreğindeki iç ve dış dinamikler olmuş, 1908 Genç Türk Devrimi’nden sonra gelişen sivil ve askerî elitleşme ve sonrasında emperyalist düvel-i muazzamaya karşı verilen topyekûn uluslaşma ve kimlikleşme mücadelesi ile doruğa yükselmiştir[4]. Burada ele alınan milliyetçilik kavramının temel sınırlayıcı yahut birleştirici ve geliştirici faktörleri olarak ileri sürülen tez, Kemalist milliyetçiliğin daha önceki öncüllerinin ya da Türkiye Türklerinin yeni oluşmaya başlayan ulusal bir toplum oluşturma kimliğinde karşılaştığı tarihî, siyasî ve sosyolojik krizlerine temel teşkil eden gelişmeleri irdelemektir. Milliyetçilik kavramı birçok bilimsel araştırmada özel tarihî bir fenomen olarak, ulusal bir devlete ve topluma giden bir araç olarak kabul edilmektedir[5]. Nasyonalizm ise bu gelişmenin siyasî-sosyal unsurlarını etkileyen ve politize olmaya yönelen toplum yığınlarını yönlendirerek, modern bir kimlik oluşturma tartışmalarında baş planlayıcı olarak devreye girmektedir. Aynı zamanda milliyetçilik, bütün bir toplumun yalnızca büyük grupları arasında değil, zamanla değişim içinde olan bütün toplum yığınlarını etkileyen yeni kolektif bir kimlik arayışı olarak anlaşılmaya yöneldi. Temel parolası ise “yeni bir dünya görüşü” ve programlı “siyasî bir teşkilatlanma” idi. Milliyetçiliğin genel anlamda karakteristik olarak iki sürükleyici fonksiyonu, “Dayanışma” ve “Hareket”[6] kavramları ve bunların girift olarak aralarındaki ilişki yeni dünya görüşünü oluşturmada ideolojik belirleyicileri de etkilemiştir. Bu iki fenomen ulusal bir devlet ve millet olabilme aşamasındaki toplumlara, hem yeni ve bireysel birliktelik gücü, hem de bu genç oluşuma taze ve etkin bir dinamizm kazandırmıştır.

         

         

        Osmanlı Sosyo-politik Yaşamında Milliyetçilik Kavramının İlk Belirtileri

         

        Osmanlı Devleti’nin toplumsal yaşamında Milliyetçilik, politik bir kültür olarak XIX. yüzyılın sonlarından itibaren teorik yapılanmasını tamamlamaya başlamış ve gittikçe etkisini artırmıştır. Türk milliyetçiliğinin oluşum olgusunda yüksek bir gelişim argümanı ve değerler birikimi olarak ele alınması gereken ilişki, daha XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı entelektüel yaşamında tartışılmaya başlayan Türk modernleşmesidir[7]. Siyasileşme ve kolektif yenilenme bilinci yüksek bir ölçü olarak bu modernleşme denemelerinin sonucunda[8], Osmanlı elitlerinin fikir yapısında ve siyasî yönelimlerinde kendine yer bulabilmiştir. Bir taraftan geniş sınırlara ve aynı zamanda önemli bir devir, dünya tarihi içinde büyük bir güç olarak oynanan siyasî-bürokratik ve sosyo-kültürel rolden, emperyalizm çağının zayıf siyasî otoritesine yönelen dönüşüm, genç Osmanlı elitlerini derinden etkilemiştir. Diğer taraftan Türk-İslam kimliği çerçevesinde Avrupa tarihi içinde kısmen birleşik Hristiyan Avrupa güçlerine karşı sürdürülen dinamizmin zayıflayarak, yabancı güçlerin siyasî ve ekonomik bağımlılık mekanizmasına katılma zorunluluğu ya da Avrupa siyasî sistemine entegre edilme güçlüğü, ortak oto-kontrolde tutulan bir imparatorluğun fertleri olarak etkisizleşmek, her halde Osmanlı aydınlarına yeni çareler bulmak için fırsatlar vermiş olmalıdır. Osmanlı Devleti’nin dış politikasının zayıflaması ve buna ilave olarak sosyal değişimin içe dönük yankıları, etkili bir biçimde bölgesel krizlerin yarattığı etnik kimlik bilincinin - özellikle Osmanlı azınlıkları açısından - oluşmasına giden yolu da açmıştır[9].

         

        Osmanlı Devleti’nde iç krizlerin başlaması ve milliyetçilik bilincinin özellikle azınlıklarda başlaması, Türk modernleşmesini adeta zorunlu kılmıştır. XIX. yüzyılın 30’lu yıllarından itibaren başlayan Sırp ve Rum millî hareketleri ve bunların Avrupa Büyük Güçleri tarafından desteklenmesi, Osmanlı sultanlarını acilen reformlar yapmaya itmiştir. Aynı zamanda iç çöküntünün, imparatorluğun hem Avrupa hem de Asya topraklarında kronikleşmeye başlaması, yeni reformların geleceğinde dış baskıları da imkân dâhiline sokmuştur[10].

         

        Tanzimat dönemine kapı aralayan II. Mahmud (1808-1839) reformlarının ortaya çıkardığı en büyük gerçek, emperyalizm devrinin en ideal kullanım aracı olan ekonomik kapitülasyonların devreye sokulması olmuştur[11]. 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması sadece İngiltere’yi Osmanlı topraklarında ekonomik sömürü aracını çalıştırmaya itmemiş, aynı zamanda Osmanlı iç siyasî krizlerini ve azınlık problemlerini de dış kontrole bağımlı hale getirmiştir. Çünkü Türklerin imparatorlukta sahip olduğu sosyo-politik hakların aynı zamanda eşit bir biçimde azınlıklara da tanınması sürecinin başlaması ile[12] Hristiyanlar başta olmak üzere gayrimüslim Osmanlı yurttaşlarına ve Avrupa’daki ideolojik gelişmeleri, din ve mezhep farklarına rağmen takip etmekte hiçbir zorluk çekmeyen azınlık elitleri ve liderlerine imparatorluk sevgisi getirmemiş, bilakis anti-emperyalist bu Türk yaklaşımı yeni sosyal ve ekonomik krizlerin başlamasına öncülük etmiştir. Bundan sonraki gelişmeler, zamanla Osmanlı siyasî zayıflamasını daha da artırmış ve uluslararası büyük diplomatik gelişme ve olaylarda, Osmanlı liderlerini etkisizleştirmiştir.

         

         

        Avrupa’da Osmanlı Siyasî Rolünün Etkisizleşmesi: Osmanlı Elitleri ve Yeni İdeolojik Arayışlar

         

        Osmanlı dünya gücünün uluslararası diplomatik arenalarında etkisizleşmesi ve buna bağlantılı olarak iç karışıklık ve krizlerle birlikte dış baskıların artması, Osmanlı siyasallaşma tarihinde kolektif siyasî bilinç ya da kaygılarla hareket eden, yeni bir ideolojik ortamın başlamasını adetâ zorunlu hale getirmiştir. XIX. yüzyılın 60’lı yıllarından itibaren iç idarî mekanizmanın çökmesi ve dışarıdan gelen müdahalelerin artması sonucu, Osmanlı yönetimine karşı muhalefet gösteren elitler (güzideler) ortaya çıktılar. Bunlar daha sonraları “Genç Osmanlılar” adı altında organize olmaya başladılar. Onların muhalefeti daha sonra da reform düşüncelerinin önemli altyapısını; Osmanlı hanedanı etrafında odaklaşmakla beraber, içte güçlü ve sert, dışta ise zayıf idarî organizasyonlarla beraber yürüyen bir bürokratik yapının zafiyetlerine ciddi ve oldukça cesur bir başkaldırıyı oluşturuyordu[13]. Bunu yaparken de çok dinli ve ırklı bir imparatorluğu ortak menfaat birliği içinde sağlanan bir bütünleşme, daha doğrusu ayrılmamakla koruyabileceklerine inanıyorlardı. Ancak daha sonraki süreçte amaçlanan bu çatı tutmazsa, Türk unsurunun ön plana çıkarılarak - Türk milliyetçiliğinin ilk oluşum aşaması -, yığınların politize edilmesini öngören bir efkar-ı umumiyeye kanalize olmuşlardı. Politik yaşamlarının önemli elementi olarak da “Anayasal Düşünce” etrafında şekillenen toplum katmanlarının eşitliğini öngörüyorlardı[14]. Böylece II. Abdülhamid çağının reform denemelerine karşı - siyasî alanda kısıtlamalardan dolayı - politik dinamiğin büyümesi, aydınların ve bürokrasinin siyasî-kültürel aktivitesinin artması, Osmanlı elitleri arasında yeni bir kimlik arayışının ilk görüntülerini de gündeme getirmiştir[15]. Ancak bu dönemde Sultan II. Abdülhamid de kurumsal-kültürel ve ekonomik alanda birçok reform hareketine girişmiştir. Yönetimde re-organizasyon[16], bunun yanında altyapının düzenlenmesi, devletin ekonomik aygıtının modernleştirilmesi ve eğitim kurumlarındaki yenilenme girişimleri dönemin tipik değişikliklerindendir[17]. Siyasî gelişmeler ve parlamentarizmin etkileri olmaksızın gerçekleştirilen bu tip yenilik çabalarında örnek alınan temel yapı, Avrupa toplumunun modern altyapılarından etkilenmekle birlikte, millî yapıda modern bir modeldi[18].

         

        Sultan II. Abdülhamid’in gerçekleştirdiği modernleşme girişimleri, Osmanlı siyasî yaşamında, Tanzimat’tın getirdiği sıkıntıları bertaraf edip, yeni bir anayasal yönetim düşüncesine sahip olan Batı’daki muhalifleri etkisizleştirmiş, hatta Sultan II. Abdulhamid’in siyasî yenileşmeler olmaksızın devlet aygıtını reforme etme eğilimi; sosyal, ekonomik ve kültürel reformları başarı ile gerçekleştirmeye yönelmesi[19]; bazı Osmanlı elitlerini, yeni bir anayasal oluşum gerçekleştirebilme hususunda demoralize etmiştir. Başarısızlıklarını gördükleri anda da Avrupa’nın önemli başkentlerindeki muhalif tavırlarını terk eden bazı muhalifler şu ya da bu şekilde Sultan’ın görev tekliflerini kabul ederek yurda dönmüşlerdir. Rejim karşıtı muhalefetlerine son vermeleri, Sultan tarafından ödüllendirilmiş, İstanbul’da önemli devlet mekanizmalarında görev üstlenmişlerdir[20].

         

         

XIX. Yüzyılın İkinci Yarısı ve Osmanlı Toplumunda Üç İdeolojinin İç içeliği

         

         

        Sultan’a karşı oluşturulan siyasî muhalefetin kaynaklarını Tanzimat dönemine karşı oluşturulan elitsel mukavemetin bir uzantısı olarak “Osmanlılık” ideolojisinin teorik gelişmesinde aramak yanıltıcı olmayacaktır. Tanzimat’tan Birinci Dünya Savaşı’na uzanan süreçte yaşanan bazen iç içe bazen de temelden ayrı dinamikler olarak yükselen üç ideolojinin varlığı, Osmanlı’da, yeni bir imparatorluk kimlik arayışının fonksiyonel elementleri olarak Türk sosyo-kültürel ve siyasî yaşamında etkili olmuştur. Özellikle Hristiyan tebaanın imparatorluğun önemli bir potansiyel parçası olarak Balkan savaşlarına kadar sürdürdüğü zaman diliminde, “Osmanlı Birliği” (Pan-Osmanizm) ideolojisi hiçbir zaman pasif bir kimliğe bürünmemiştir[21]. Ancak Osmanlı Saltanatı, ortak vatan ve ortak idealler (çıkarlar) uğruna verilen mücadelenin özellikle XIX. yüzyılın 70’li yıllarından sonra, Hristiyan tebaanın isyanları sonucu gittikçe zayıflaması, Sultan Abdülhamid’le birlikte “İslam Birliği (Pan-İslamizm)”[22] ideolojisinin favori olarak yükselmesine; yani imparatorluğun geleceğinde İslamî dinamikleri ön plana çıkaran Müslümanların halifesinin aktivitesinin artmasına yol açmıştır. Pan-Osmanizm, 1878’den sonra hem Abdülhamid’in siyasî pasifleştirme hareketinin, hem de onun - çeşitli oyunlarla - 1909’da tahtan uzaklaştırılmasından sonraki süreçte uygulanmaya çalışıldığı gibi, Slav ırkından olan tebaanın milliyetler üstü bir yaklaşımla, imparatorluk sevgisi hissetmelerini sağlama çabalarının bir aracı olarak kullanılacaktır. Ancak emperyalizm çağının yükselen değerleri arasında yer alan milliyet duygusunun ve ırkî yakınlaşmaların, birlikteliklerin ya da Batı’ya sosyo-kültürel ve daha sonra da siyasî entegrasyonların artması karşısında bu birliği ya da uyumu gerçekleştirme teorik bazda gerektiği ölçüde kolay olmayacaktır. Diğer taraftan sağlanabilecek “Osmanlı Uyumu” içinde Türk ırkının yine efendi olarak kalma çabalarının yüksek düzeyde tartışıldığı bir siyasî ortamda Osmanlı birliğini koruma çabaları, bir imparatorluğu ayakta tutabilecek kadar keskin ve titiz görünmeyecektir. Hatta 1908 Genç Türk Devrimi’nden sonra yönetimde söz sahibi İttihatçıların öngördükleri entegrasyonun, bir tür “Türkleştirme” pozisyonuna kayması, bu ortamı daha da karmaşıklaştıracaktır. Çünkü bu tarz bir yaklaşım, yalnızca Hristiyan tebaayı rahatsız etmekle kalmayacak, aynı zamanda Türk olmayan, ancak ortak inançla imparatorluğa bağlı olan Arapları da etkileyecektir[23]. Diğer yandan bu tarz bir tavır, kabile bağlarının güçlü olduğu ve idarî-dinî örgütlenmenin şeyh adı verilen yerel Arap liderleri altında gerçekleşen sınıflı bir toplumu politize etmeyi daha da kolaylaştırmıştır. Nitekim bundan sonraki süreçte, Arap liderlerinin Osmanlı bürokratlarından uzaklaşması ve özellikle İngiliz kışkırtmaları sonucu Arap milliyetçiliği bilincinin oluşmaya başlaması, Devlet’in Doğu Akdeniz’den başlayarak İran Körfezi’ne kadar olan topraklarının güvenliğini bir daha onarılamayacak derecede krize sokmuştur[24]. Diğer taraftan Enver Paşa’nın Balkan Savaşlarında elden çıkan Edirne’yi 21 Temmuz 1913’de geri alması ile Türk ulusal dayanışmasının - İttihat ve Terakki Partisi’nin ve Paşa’nın popülaritesinin[25] - yükselmeye başlaması, Türk milliyetçiliği taraftarlarını daha radikal kararlar almaya itmiştir. Yani; Birinci Dünya Savaşı arifesinde Türk milliyetçilerinin daha bariz bir biçimde etkin bir ideoloji olarak dinamizminin artması, Devlet’in yönetiminde İttihatçıları ve onların ideologu milliyetçi elitleri daha aktif hareket etmeye itmiştir. Bunlar, Osmanlı Devleti’nin hem Avrupa hem de Asya topraklarında artan bir ölçüde etnik grupları baskı altında tutarak, imparatorluğa entegre etme politikasına yöneldiler. Yeni bir imparatorluk milliyeti oluşturmaktan çok, millî bir yapının oluşturulma çabaları; ancak, bunu gerçekleştirirken de, Müslüman Türkleri doğal olarak yine tek/etkin yönetici olarak kabul etme ve kabul ettirme eğilimi gittikçe güçlenmiştir.

         

        XIX. yüzyılın 70’li yıllarından itibaren başlayarak, 1908 Genç Türk hareketinin doruğa yükselmesine kadarki evrede, Osmanlı aydınları ya da dönemin etkin siyasî teşekküllerinden olan İttihat ve Terakki Partisi önderlerinin planlı ve programlı bir sosyo-kültürel ve ekonomik politikaları mevcut değildi[26]. Onların devrim öncesi aktüel olarak iki endişeleri vardı:  Birincisi, ani bir kararla Genç Türk organizasyonunun parçalanması - çünkü bu hususta endişeler mevcuttu -, diğeri de Büyük Güçler’den İngiltere ile Rusya’nın 1908’de Reval’de Osmanlı Devleti’nin geleceğini görüşmeleri ve Türk toplumunun çözülmesi üzerine birtakım ortak kararlar almaları idi.[27] Özellikle 1909’da Sultan Abdülhamid’in tahtan uzaklaştırılması ve Saray’ın bir tür tehlike olmaktan çıkarılmasından sonra,[28] daha rahat ve radikal hareket etme fırsatı yakalayan İttihatçı genç liderler, Türk milliyetçiliği için daha sistemli ve detaylı programlara yöneldiler. Osmanlı toplumunun bazen bünyesel bazen de şartlara bağlı karakteristik var olma ya da varlığını devam ettirme mücadelesinde, yeni askeri elitlerin varlığının oluşması - Enver ve Mustafa Kemal Paşalar gibi askerî/siyasî elitler - Türk milliyetçiliğine yeni bir iç siyasî-sosyal realizm ve aktivizm getirmiştir[29]. Ancak bu dinamizm yine iç ve dış krizlerin artması sebebiyle sorunların radikalleşmesine yol açmış ve kriz bilincinin toplum yığınları arasında iyice yerleşmesine zemin hazırlamıştır.

         

        1909’dan sonra İttihatçılar, Türk milliyetçiliği konusunda program eksiklerini kapatmaya çabaladılar ve programlarındaki açıklık, demokratik yasalılık, iç sağlamlılık ve dış politika hareketliliğinin yardımı ile de imparatorluk yönetiminde siyasî güçlerini kabul ettirmeye ve idarî entegrasyon faaliyetlerini artırmaya yöneldiler. Ancak 1911 Trablusgarb Savaşı’ndan sonra Türk dış politikasının zayıflığı gittikçe arttı. İç politikada ise Abdülhamid sansürünü aratmayacak ölçülere ulaşan bürokratik baskılar başladı. Diğer taraftan özellikle gerçek anlamda hiçbir Avrupa siyasî bloğuna katılamayan Osmanlı liderlerinin, 1913 Trablusgarb Savaşı’nda Avrupa Büyük Güçleri’nin net belli olmayan dış politikaları karşısında, Türk unsurunun iç bünyesel faktörlerine dönmek istemeleri, Türk milliyetçiliğini ön plana çıkarmıştır[30].

         

        Türk milliyetçiliğinin oluşmasında sadece siyasî, sosyal şartlar ve bağlantıların etkili olmadığı bir gerçektir. Bütün bunlardan önce Türk milliyetçiliğinin oluşmasını hazırlayan ideolojik ortam ve bütünleşme stratejilerinin etkisi de göz önünde tutulmalıdır. Batı’dan gelen fikirlerin etkileri, yani; siyasî teoriler ve liberal-sivil doktrinlerin Osmanlı toplumuna yönelmesi, Türk milliyetçiliğinin olgunlaşmasında etkili olan Türkoloji alanındaki çalışmaların gelişmesine sebep olmuştur[31]. Ancak, bu olgunlaşmanın temellerinin - yukarıda da belirtildiği üzere - XIX. yüzyılın 60’lı yıllarından itibaren Genç Osmanlılar ile başladığı, daha sonra da İttihat ve Terakki Partisi’nin kurulması ile doruğa ulaştığı bilinmektedir. Bunda Osmanlı Devleti üzerinde Batı düşüncesinin otomatik ve tabiî olarak etkide bulunmasının rolü de yadsınamaz. Yani; bunda Batı düşüncesinin zarurî aracı ve tercümanları olarak Fransa’da bulunan başlıca Türk ilticacıların (aydınlar) etkisi azımsanmayacak ölçüde idi[32]. Onlar, Batılı reformlarla bezenmiş geleneksel bir millet ve anayasayı arzuluyorlardı. Öyleyse Türk milliyetçiliği düşüncesinin teorik ön hazırlıklarının XIX. yüzyılın 60’lı yıllarından itibaren şekillenmeye başladığı görülüyor. Bu bakımdan tartışılması gereken asıl konu, Türk milliyetçiliğinin oluşum aşamasında Batı’daki gelişmelerin etkili olup olmadığı değil, ne derecede etkili olduğudur. Bu gelişmede etkili olan belli başlı teorisyenlere bakmakta da fayda vardır.

         

        Genç Türk hareketinin Avrupa’daki en önemli temsilcileri Ahmed Rıza Bey (1859-1930) ve rakibi Prens Sebahaddin (1877-1948) idi. Ahmed Rıza’ya göre; imparatorlukta yapılması gereken idarî-siyasî reformlar, Osmanlı Devleti’nde yaşayan etnik grupların yararına ya da onların yardımına gerek duymuyordu. Onun tasarladığı imparatorluk reformlarının temel noktasında Türk ırkı duruyor ve Osmanlı vatanseverliği etrafında odaklaşıyordu. Ancak rakibi Sebahaddin’deki reform teşebbüslerinde, azınlıklara da oldukça önemli bir rol tanınıyor ve adem-i merkeziyet ile birlikte bireyin aktivitesi de önemseniyordu. Aynı zamanda Sebahaddin, gerçekleştirmeyi arzuladığı reformları Batıcı bir reçete üzerine oturtuyor ve radikal sosyal reformlarla birlikte milletler üstü federatif bir anayasal değişimi öngörüyordu[33].

         

        Türk milliyetçiliğinin Osmanlı Türkiye’sinde gelişmesinde Rusya’dan Osmanlı ülkesine gelen aydınların da oldukça önemli etkisi söz konusudur. Kırım Türklerinden olan İsmail Gaspıralı (1851-1914), Kazan Türklerinden Yusuf Akçura (1876-1935) ve Azerbaycan Türklerinden Ahmed Ağaoğlu’nun (1869-1939) Türk milliyetçiliğinin organizasyonal teşekkülünde ve düşünce tarihinde yerleri de azımsanmayacak kadar etkilidir[34]. Ancak Batı’nın -özellikle Fransa’nın- politik kültürünün, genel düşüncelerinin ve tecrübelerinin derin bir biçimde Osmanlı Türkiye’sine intikali Sultan Abdülhamid reformları sayesinde olmuş ve 1914 öncesi Türk milliyetçiliğinin oluşmasında etkili olmuştur[35]. 1908/9 dönemini takiben ve özellikle 1913’de Enver Paşa döneminde Türk milliyetçiliğinin organize olmasında askerî temayüller ve bazen de baskılar etkili olmaya başlamıştır. Özellikle dönemin siyasî durumunun gittikçe karmaşıklaşması, savaşlar ve dış baskıların birbiri ardına etkili olması, öngörülen yenileşme, değişme ve re-organizasyonu sağlamada fırsatları basitleştirmiş ya da ortadan kaldırmıştır. Yine de bir taraftan “Türk Yurdu” ve “Türk Ocağı” gibi sosyal-kültürel ve medyatik teşkilatların kurulması, diğer taraftan eğitim ve ekonomide gerçekleştirilmesi amaçlanan ya da gerçekleştirilen reformlar[36], Genç Türk liderlerinin gerçekleştirmek istedikleri modernleşme hakkında bazı ipuçları verebilir.

         

        Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanmasında özellikle Balkan Savaşları’ndan sonraki aşamada Türk fikir teorisyenlerinin faaliyetleri de küçümsenemez. Özellikle toplumsal sorunları irdeleyen sosyolog-yazar Ziya Gökalp (1876-1924), 1918’e kadar İttihatçıların merkez komitesinin etkili bir üyesi olarak, Mustafa Kemal öncesi Türk milliyetçiliğinin bir şef ideoloğu olarak karşımıza çıkmaktadır[37]. Her ne kadar ilhamını Emil Durkheim’den alsa bile yine de Türk milletinin mizacını en iyi bilen bir toplum bilimci olarak, Türk milliyetçiliğinin oluşumunda ortaya koyduğu ilkeler ile önemli bir temsilci görevini üstlenmiştir[38]. Yani; İttihatçılardan Mustafa Kemal’e uzanan süreçte Ziya Gökalp’in iyi bir Türk kültür teorisyeni ve aktarıcısı olarak gündemini her zaman koruduğu bir gerçektir[39]. Gökalp, hem her iki dönemin gelişim aşamasında ve genel politikalarının tespitinde hem de bütünüyle bu dönemlerde oluşturulmaya çalışılan Türk millî kimliğinin oluşmasında etkili olmuştur[40]. 1913’den sonra Türk kültür politikalarının oluşması yanı sıra gerçekleştirilmesi öngörülen sosyo-kültürel ve psiko-sosyal reformların kabul edilmesinde de etkisi kaçınılmazdır. Otokratik üstünlüğü temel almakla birlikte, bunun yanı sıra anti-modernist bir yaklaşımla yazdırılan ya da uygulanan reformların, “Ümmet” ya da “Osmanlı” anlayışından İttihatçı “Millî” ya da “Türk” kavramlarına geçişteki uyarlanış ya da geçişteki kimlik sancıları da bu dönemin fikir zemininde uzunca tartışılma alanı bulabilmiştir[41]. Bu açıdan Cumhuriyet Türkiye’sinin şekillenmesinde Birinci Dünya Savaşı öncesi başarılı ya da başarısız uygulamaların ne derecede rolü olduğu sorusu daha açıklığa kavuşmuş değildir.

         

        Diğer yandan yukarıda da temel alt yapısı çizildiği üzere 1914 öncesi Türk milliyetçiliğinin teoriden uygulama alanlarına aktarılmasında Enver Paşa gibi genç askerlerin rolleri hemen her zaman en üst düzeyde olmuştur. Enver Paşa’nın uygulama sahasına sokmak istediği Türk milliyetçiliği daha ekstrem bir yapıda idi. Zaten daha sonraki süreçte onun Kafkasya’dan Türkistan’a kadar uzanan coğrafyada Türklerin birleşmesi için verdiği savaşımda görüldüğü üzere Enver Paşa milliyetçiliği, daha romantik zemine oturan heyecanlı ve romantik bir Pan-Türkizm etrafında odaklaştı. Zaten Mustafa Kemal Paşa ile Enver Paşa arasındaki yabancılaşma ve çekişmenin temelinde yatan gerçeklerden birisi de Türk milliyetçiliği konusunda birincinin ikinciye göre daha kontrollü ve dar kapsamlı realist yaklaşımlar sergilemesi idi[42].

         

         

        Sonuç

         

        Osmanlı Devleti’nin son döneminde etkili olan üç ideolojik fikir yapısından en etkilisi hiç şüphesiz ki Türk milliyetçiliğidir. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında temel olan millî karakterli Kuvvâ-yı Milliye birlikleri de temelde Türk milliyetçiliğinin ilk nüveleri sayılmalıdır. Tanzimat okullarından yetişmekle birlikte, zamanla baskıcı bir merkeziyetçiliğe dönüşen reformcu devlet adamı ve bürokratların sarsılmaz görünen güçlerini zayıflatmak için ortaya çıkan yeni Osmanlı aydınları, devletin korunmasını ve dengesini ortak menfaatlerle mücehhez bir Osmanlı birliği sayesinde sağlayabileceklerine inanıyorlardı. Ancak bu inanç, gerek dil ve gerekse din ve mezhep bağları başta olmak üzere temelde kültür bağları ile Avrupa’ya entegre olmuş Osmanlı azınlıklarını aynı çatı altında tutmaya yetmemiştir. Çünkü XIX. yüzyılda emperyalizmin küçük toplum ve azınlıkları kullanarak siyasî ve ekonomik rant elde etme kavgası, büyük imparatorlukların - Osmanlı ve Avusturya-Macaristan gibi - yaşama şansını adeta imkansızlaştırmıştır.

         

        Özellikle 1878 Berlin Kongresi’nden sonra, Osmanlı Birliği fikrinin imparatorluğu ayakta tutamadığını anlayan Osmanlı toplumunda, yüksek sesle İslam birliği tartışılmaya başlamıştır. Bu fikri siyasî bir araç olarak kullanma eğilimine giren Sultan II. Abdülhamid, başlarda özellikle İngiliz sömürgelerinde - Hindistan ve Mısır - oldukça önemli bir taraftar topluluğunun sempatisini kazanmıştı. Ancak İslam dünyası çeşitli cephelerden İngiliz emperyalizminin çarkları arasına öyle katılmıştı ki, bütün çabalara rağmen inanç birliği bile, İngiliz propagandalarının önünü alamamıştır. Dahası Arap milliyetçilerinin İngiliz dış politikasının diplomatik oyunları ile Türk düşmanı hislerle dolmaları, İslam birliği fikrinin de sonunu getirmiştir.

         

        Son bir ideolojik akım olarak Türk milliyetçiliğinin devreye girmesi, modern devlete giden yolu açmıştır. Bir taraftan Batılı okullarda yetişen ya da Avrupa’da tahsil görmüş gençlerin mücadeleleri, diğer taraftan Rusya’dan Osmanlı ülkesine gelen Türklerin etkileri ve son aşama da Türkoloji alanındaki bilimsel gelişmeler, Türk milliyetçiliğinin şekillenmesi ve İttihat ve Terakki Partisi döneminde yegâne ideoloji olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Bu anlamda Millî Mücadele öncesinde Türk milliyetçiliğinin temel dinamikleri hemen hemen hazır hale getirilmişti. Zaten Milli Mücadele’de ortaya konulan ortak dayanışma ve mücadelenin altında yatan ruh da ancak böyle bir yapının sonucunda oluşan halet-i ruhiye ile açıklanabilir. Sonuçta, XIX. yüzyıldan itibaren başlayan ve Mustafa Kemal inkılaplarıyla sonuçlanan devleti kurtarma mücadelelerinde, Türkçülük/Milliyetçilik fikrinin temel dinamiklerinin kültürel bir yapı etrafında mı yoksa etnik bir formülasyonla mı tartışıldığıdır.

         

         


        


        

        [1] Salâhi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt I, Ankara 1987, s. 65-73.


        

        [2] Mustafa Kemal'in milliyetçilik anlayışı Cumhuriyet Halk Partisi'nin programında belirtildiği şekilde ifadesini bulmuştur: Buna göre; “Türk milleti büyük insanlık ailesinin yüksek ve şerefli bir uzvudur. Bu itibarla bütün insanlığı sever. Milli menfatlarına dokunulmadıkça başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve telkin etmez. Türk milliyetçiliği, bütün çağdaş milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk İçtimai Heyetinin hususi seciyesini ve başlı başına müstakil hüviyetini korumayı esas sayar. Bu itibarla, millî olmayan cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez”. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam - Mustafa Kemal 1922-1938 -, 3. Cilt, İstanbul 1985, s. 444-445.


        

        [3] Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1987, s. 190-204.


        

        [4] II. Meşrutiyet döneminde milliyetçilik tartışmaları için bakınız, Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, s. 425-429. Karşılaştırınız, Uriel Heyd, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, Ankara 1979 (Çeviren: Kadir Günay), s. 123-172.


        

        [5] Erol Güngör, Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik, İstanbul 1986, 3. Baskı, s. 152.


        

        [6] Günter Schödl, Grenzen und Formen des Nationalen, Nürberg-Erlangen 1990, s. 190.


        

        [7] Osmanlı Devleti'nde modernleşme ve batılılaşma için bakınız, Berkes, a.g.e., s. 331-380; Bilâl Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, Ankara 1992; Ayrıca Osmanlı şehirlerinde modernleşme ile ilgili makalelere bakınız. Paul Dumont, François Georgeon, (Editörler) Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, (1992 Fransızca Villes ottomanes á la fin de l´empire baskısından çeviren Ali Berktay), 2. Baskı, İstanbul 1999.


        

        [8] Modernleşme denemeleri ve birikimleri aslında millî bir devlete giden yolu açmış ya da kolaylaştırmıştır. Reşat Kasaba, “Eski İle Yeni Arasında Kemalizm ve Modernizm”, Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, (Editörler: Sibel Bozdoğan ve Reşat Kasaba, Çev: Nurettin Elhüseyni), İstanbul 1999, s. 15 vd.


        

        [9] Georges Castellan, Balkanların Tarihi, 14.-20. Yüzyıl, (Çev: Ayşegül Yaraman-Başbuğu), İstanbul 1995, s. 245 ve devamı.


        

        [10] E. Güngör, Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik, Ankara 1971, s. 20-28.


        

        [11] Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme (1820-1913), İstanbul 1994, 2. Baskı, s. 17-22; Seyfettin Gürsel, “1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması”, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul 1985.


        

        [12] 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları ile Osmanı bürokratları biraz da dış baskıların etkisiyle azınlıklara oldukça önemli imtiyazlar vermekle kalmadılar, aynı zamanda eskiden daha bariz bir biçimde Osmanlı azınlıklarının reform isteklerini Büyük Güçlerin yetkisine terk ettiler. Çünkü bu fermanlardan sonraki süreçte izafî olarak azınlıkların haklarını ileri sürerek fakat gerçekte Doğu Sorunu'nu gündemde tutmaya özen gösteren Büyük Güçler'in amansız baskıları ile karşı karşıya kalan Osmanlı bürokratları, Avrupa diplomasisinde dengelerin elverdiği ölçüde hareket alanı bulabilmiştir.


        

        [13] Roderic H. Davison, Osmanlı İmparatorluğu'nda Reform, 1856-1876, 1. Cilt, (1963 İngilizce baskısından çeviren Osman Akınhay), İstanbul 1997, s.200-201.


        

        [14] Genç Osmanlılar'ın kendilerine özgü fikirleri Avrupa'da bir bir yayınlanırken, yine bunların ileri sürdükleri düşüncelere paralel öneriler de İstanbul'da yok değildi. 1867 yılı ilkbaharında Levant Herald'ta “Birkaç yurtsever Müslüman’ın Bâb-ı Âli nazırlarına hitaben raporu” başlıklı broşüründe isimsiz yazarlar ulusal refahın şartları olarak “bütün vatandaşların kanun önünde eşitliği, vicdan özgürlüğü, kişi özgürlüğü, mülkün dokunulmazlığı, düşüncenin dokunulmazlığı, güçler ayrımı, adlî bağımsızlık, bu ilkelerden çıkan bütün hakların kutsallığı ve son olarak da keyfi yetki kullanımına karşı zorunlu güvenceler” maddelerini ileri sürüyorlardı. R. H. Davison, a.g.e.,  C. I, s. 238.


        

        [15] N. Berkes, a.g.e., s. 360.


        

        [16] Carter V. Findley, Kalemiyyeden Mülkiyeye Osmanlı Memurlarının Toplumsal Tarihi, (İngilizce baskısından çeviren: Gül Çağalı Güven), İstanbul 1996, VI. bölüm.


        

        [17] Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara 1988, 3. baskı (İngilizce'den çeviren: Metin Kıratlı), s. 173-185. Sultan II. Abdülhamid'in eğitim reformu üzerine bakınız, Bayram Kodaman,  Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, İstanbul 1980.


        

        [18] Jens Nagel, Zwischen Kapitalarmut und Kapitakexport, Berlin 1996, s. 77.


        

        [19] Josef Matuz, Das Osmanische Reich. Grundlinien seiner Geschichte, Darmstadt 1994, 3. Baskı, s. 238-248.


        

        [20] Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II. Cilt, Reform, Devrim ve Cumhuriyet: Modern Türkiye’nin Doğuşu, 1808-1975, İstanbul 1994, ikinci baskı (İngilizce'den Çeviren: Mehmet Harmancı), s. 313.


        

        [21] B. Lewis, a.g.e., s. 232.


        

        [22] Şerif Mardin, Türkiye'de Din ve Siyaset, İstanbul 1995, 4. Baskı, s. 11-22.


        

        [23] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar, İstanbul 1998, s.94.


        

        [24] İttihatçıların Arap politikası için bakınız, Hasan Kayalı, a.g.e., s. 91-122.


        

        [25] Alan Palmer, Verfall und Untergang des Osmanischen Reiches, (1992 İngilizce baskısından çevirenler Maria Rosken ve Ilse Strasmann), München ve Leipzig 1992, s. 312 vd.


        

        [26] Mehmet Beşirli, Die europäische Finanzkontrolle im Osmanischen Reich in der Zeit von 1908 bis 1914, Berlin 1999, Bölüm 2.


        

        [27] Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, İstanbul 1986,  3. baskı, s. 19; Aynı yazar, İttihatçılıktan Kemalizme, (İngilizce'den çeviren: Fatmagül Berktay), İstanbul 1986, 2. Baskı, s.10.


        

        [28] Sultan II. Abdülhamid’ten sonra tahta çıkan yeni Sultan Mehmed Reşad, selefi ile karşılaştırılamayacak derecede son derece etkisizdi. Yani 1909’dan sonra Osmanlı Saltanatı ve Sultanı, pratikte İttihatçıların emirlerini ya da kanunlarını onaylayan bir makam durumuna getirildi. Çünkü Abdülhamid gibi güçlü ve zeki bir sultanın etkisizleştirme politikasından kurtulan genç elitler ya da idarî-askerî bürokratlar, güçlerini sınırlandırabilecek yeni bir güce izin verme niyetinde değillerdi ve bu bakımdan yeni tedbierler almaktan da geri kalmadılar. Feroz Ahmad, Modern Türkiye'nin Oluşumu, İstanbul 1995 (İngilizce'den Çeviren: Yavuz Alogan), s.52-53.


        

        [29] Türk milliyetçiliğinin 1909’dan sonra peyderpey birinci plandaki ideoloji olarak gelişmesi, 1913’den sonra da teorisinin tamamlanarak pratik icraatlarda kullanılması, Genç İttihatçıların imparatorluğun yönetiminde etkili olmasıyla açıklanabilir. Özellikle Enver Paşa’nın 1913’den sonra popülaritesinin yükselmesinden sonraki süreçte,  idarî-askerî bürokrasinin rollerinin artması, imparatorluğun 1914’deki siyasî ve diplomatik olaylara katılışını kolaylaştırmıştır. Bu süreçte Mustafa Kemal Paşa’nın Türk milliyetçiliğinin oluşmasındaki rolü, Enver Paşa ile karşılaştırılmayacak kadar etkisizdir. Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğun tarihe karışmasından sonra, 1914 öncesi temelleri atılan Türk milliyetçiliği üzerine tezlerini inşa etmiştir. Ancak O'nun milliyetçi tezleri Enver Paşa'nınki gibi hayalperest değil realist idi. Bakınız, G. Schödl, aynı eser, s. 189 ve devamı.


        

        [30] G. Schödl, a.g.e., s. 197; M. Kemal Öke, Hilafet Hareketleri, Ankara 1991, s. 16 vd.


        

        [31] G. Schödl, a.g.e., s. 199.


        

        [32] Şerif Mardin, Jön Türkler'in Siyasi Fikirleri 1895-1908, İstanbul 1989, s. 60-62.


        

        [33] Ahmed Rıza ve Prens Sebahaddin'in görüşleri için bakınız, Ş. Mardin, Jön Türkler'in Siyasi Fikirleri, s. 129-134, 213-218.


        

        [34] G. Schödl, a.g.e.,  s. 202.


        

        [35] 1789 İhtilâli ile Fransa'da; siyasî, edebî ve kültürel reform hareketleri hızlı bir biçimde millileşmeye yönelmeyi sağlamıştır. Özellikle şair ve yazarların ortaya koydukları hümanist, bireysel ve anayasal fikirler, büyük imparatorluklar yerine daha millî teşekküller kurma eğilimlerini doğurmuştur.  Fransız entelektüelleri arasında gelişen ve daha sonra diğer Avrupa başkentlerinden Osmanlı coğrafyasına kadar yayılan fikirler de, Osmanlı siyasî mekanizmasını etkilemiştir.


        

        [36] B. Lewis, a.g.e., s. 226-229; S. Shaw, a.g.e., II, s. 348, 367-372.


        

        [37] G. Schödl, aynı eser, s. 203-204.


        

        [38] Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, İstanbul 1993, (Hazırlayanlar: R. Güler, E. Kılınç), s.52.


        

        [39] Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, 5. Baskı, İstanbul 1989, s. 9-19.


        

        [40] Mehmet Niyazi, Millet ve Milliyetçilik, İstanbul 1979, s. 28-30.


        

        [41] Ziya Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri I, İstanbul 1992, s. 287-291; karşılaştırınız, Ziya Gökalp, Makaleler VIII, (Hazırlayan: Ferit Ragıp Tuncor), s. 151-159.


        

        [42] G. Schödl, a.g.e., s. 206-207.

         


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele