Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey’in Türk Yurdu’ndaki Yazıları Üzerine Bir İnceleme

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        1870’de İstanbul’da doğan Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey’in (bundan sonra Ahmet Hikmet) ailesi aslen Moralıdır. Dedeleri Osmanlı ulemasından olup uzun süre müftülük yaptıkları için, torunları Müftüoğlu soyadını kullanmışlardır. Ahmet Hikmet daha küçükken babası öldüğünden eğitimiyle ağabeyi ilgilenmiş ve onu Galatasaray Sultani’sinde okutmuştur. Burada Muallim Naci başta olmak üzere Tevfik Fikret ve devrin önde gelen ilim, sanat ve fikir adamlarıyla tanışmış ve kısa sürede ilim öğrenmeye, özellikle de dil ve edebiyata büyük bir ilgi duymuştur. İlk yazılarını Galatasaray Lisesi’sindeki eğitimi sırasında yazmaya başlamıştır.

         

        1888’de Hariciye Nezaretinde devlet memurluğuna başlayan Ahmet Hikmet, aynı zamanda Fransızcadan tercümeler yapmaya da girişmiştir. Farklı ülke ve şehirlerde Osmanlı hariciye hizmetlerinde bulunan Ahmet Hikmet Bey’in devlet memurluğu yanında büyük bir ilim ve kültür merakının olduğunu da görülmektedir. Hizmet ettiği yerlerde bir bürokrat olarak değil, âdeta bir kültür elçisi olarak çalışmıştır. Özellikle II. Abdülhamid iktidarının son senelerinde belirgin bir şekilde önce ilmî alanda, daha sonra kültürel alanda II. Meşrutiyet döneminde ise siyasî alanda kendini gösteren ve baskın bir toplumsal ideoloji haline gelen Türkçülüğün gerek teori gerekse eylem noktasında önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Türkçülüğün doğuşunda ve halk kitlelerine yayılmasında onun yazdıklarının büyük hizmetleri olmuştur. Türk Derneği, Türk Ocakları, Türk Bilgi Derneği ve Türk Yurdu gibi teşekküllerin içinde fiili görev almıştır. 1914’te Türk Ocakları üyesi olmuş ve ölünceye kadar da bu uğurda çalışmıştır.

         

        Ahmet Hikmet 1898’den 1908’e kadar eğitim aldığı Galatasaray Sultanisinde edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra da Darülfünun Edebiyat Fakültesinde dersler vermeye başlamıştır. 1912’de Budapeşte başkonsolosluğuna getirilmiş ve bu görevi sırasında Türk Macar ilişkilerini ilmî bir şekilde inceleyerek bu konuda pek çok eser yazmıştır. 1921’de yurda dönmüş ve Cumhuriyetin ilanından sonra da Dışişleri Bakanlığı’nın üst makamlarında görev yapmıştır. 1927’nin 19 Mayıs’ında İstanbul’da vefat etmiştir.[1] Vefatının ardından görkemli bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Yıllarca hizmet ettiği Türk Yurdu dergisi ve yayın heyeti de onun hatırasına özel bir sayı[2] çıkarmıştır. Pek çok dostunun yazdıkları iltifattan çok öte, bir gerçeğin tespitinden ibarettir. Vefatı üzerine Türk Yurdu’nda Celâl Sahir (Erozan), Necib Asım (Yazıksız), Veled Çelebi (İzbudak), Yusuf Şerif (Kılıçel), Ahmet İhsan (Tokgöz), Enis Behiç (Koryürek), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Mecdi Sadrettin (Sayman), Hikmet Şevki ve Mehmet Rauf yazılar yazmışlardır. Bu yazıların bazılarında kişiliği, bazılarında ise eserleri ve önemi üzerinde durulmuştur.

         

         

        Ahmet Hikmet Bey ve Türk Yurdu’ndaki Yazıları

         

        1911’den bu yana yayın hayatını devam ettiren Türk Yurdu dergisi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk fikir hayatının en önemli dergilerinden biridir. Yayımlanma süresi bakımından ise onunla aynı özelliği gösteren bir diğeri yoktur.

         

        Türk Yurdu’nun önemi, Türkçülüğün gelişmesine ve Cumhuriyet’e olan entelektüel katkılarındadır. Türkçülük akımının Türk devleti ve toplumuna katkısı ve hizmeti ise bazı aydınların geleneksel düşünce kalıplarından sıyrılmalarını sağlamış olmasıdır. Bu sayede artık Türk Yurdu okuyucuları “yavaş yavaş, Osmanlı Devleti perspektifini terk etmeye ve Türklerin başlı başına bir dünya oluşturduğunu, kendilerine özgü sorunları ve gelişme tarzları olduğunu görmeye başlamıştır.”[3] Türk Yurdu’nun yayımlanmaya başlamasından yaklaşık yüz yıl sonra yazılanlar onun önem ve etkisini hâlâ canlı bir şekilde devam ettirdiğini göstermektedir. Türk Yurdu, II. Meşrutiyet senelerinden bu güne sayısız yazar, düşünür, sanatçı, siyasetçi vb. kişinin görüş, düşünce ve önerilerinin ifade edilmesine imkân sağlamıştır. Bu insanlar içinde hayat hikâyeleri ve Türk devlet ve toplumuna etki ve katkıları yakından bilinenler olduğu gibi, bilinmeyenler de çoktur. İşte bunlardan biri de Ahmet Hikmet’tir. “Edip, muallim, memur ve bunların hepsinin fevkinde milliyetçi Ahmet Hikmet birbirini tamamlayan güzide enmüzec”[4] olarak anılan Türk kültürünün bu önemli simasının, yeni nesiller tarafından tanınması gereklidir. Bu yazıda 1911’den 1927’deki vefatına kadar Türk Yurdu’nun en renkli simalarından biri olan ve kaleme aldığı telif-tercüme yazılarla, pek çok insanı kendisine hayran bırakan, Türkçülük düşüncesinin yorulmak bilmez kalem ve beyin işçisi Ahmet Hikmet Bey’in yazı ve düşünceleri üzerinde değerlendirme yapılacaktır.

         

         

Tablo 1: Müftüoğlu Ahmet Hikmet Bey’in Türk Yurdu’ndaki Yazıları

 

 

No

Yazı Başlığı

Cilt

Sayı

Sayfa

Tarih

Tür ve Konu

1

        Üzümcü

1

1

12-13

13 T. Evvel 1327

Hikâye

2

        Padişahım Alınız Menekşelerimizi, Veriniz Gülümü

1

4

62-65

29 K. Evvel 1327

Hikâye

3

        Milli Aruz I

1

8

125-127

23 Şubat 1327

Edebî inceleme

4

        Mehterhâne Müsâmeresi (Yavuz İmzasıyla)

1

8

137-138

23 Şubat 1327

Öneri, istek değerlendirme

5

        Milli Aruz

1

9

141-142

9 Mart 1327

Edebî inceleme

6

        Milli Aruz

1

10

157-159

22 Mart 1328

Edebî inceleme

7

        Türk Dili ve Edebiyatı (Müsteşrikler Kongresine Tebliğ)Terc.: Akçuraoğlu

1

12

189-192

19 Nisan 1328

Edebî ve ilmî inceleme

8

        Altınordu

        (Türk yurdu eki)

2

24

420-422

1912

Göç Destanı

9

        Müsteşrik Vambery

        (Yavuz)

3

52

72-75

31 T. Evvel 1329

Biyografik inceleme, anı

10

        Üstad-ı Ekrem

3

59

182

6 Şubat 1329

Anma yazısı

11

        Yatağan (Yavuz)

3

71

383-388

27 T. Sâni 1330

Hikâye

12

        Kaya Han mı?

        Kayı Han mı? 1

4

93

237-239

24 Eylül 1331

Edebî ve ilmî inceleme

13

        Kaya Han mı?

        Kayı Han mı? 2

4

94

248-249

8 T. Sâni 1331

Edebî ve ilmî inceleme

14

        Türk Macar Lisanları Hakkında Tecrübe

9

171-172

219-225

1925

Edebî ve ilmî inceleme

15

        Edebiyat Tetkikleri

        “Şeyh Galib”,

12

191-30

267-275

1927

Edebî ve ilmî inceleme

16

        Lisan Tetkikleri, “Türkçemize Dair”

12

191-30

275-276

1927

Edebî ve ilmî inceleme

         

         

        Ahmet Hikmet Bey’in Türk Yurdu’ndaki yazılarının önemi, yeni kurulacak olan Türkiye Cumhuriyetinin kültürel, siyasî ve ideolojik temellerinin atılmasında katkılarının olduğuna inanılmaktan gelir. Ahmet Hikmet’in hikâye ve edebî incelemelerinin ne kadar etkili olduğunu Kemalizm’in ilk ve en önemli biyografilerinden birini kaleme alan yazarının söylemlerinde görmek mümkündür: “Ben Üzümcünün hikâyesini[5] ilk duyduğum zaman bu hikâyenin derin tesiri altında kaldım. Derin düşüncelere daldım. Bu hikâyenin basıldığı mecmua diğer meseleleri de başka türlü alıyordu. Bu mecmuaya göre bilinmeyen, fakat büyük bir Türk Milleti vardı (...). Bu ses başka ve beklenmeyen bir sesti (....). Biz Osmanlı olmadan önce Türk’tük. Bugün de Türküz. Kaybolmakta olan yalnız Osmanlı vatanıdır. Hâlbuki Türkün vatanı işte dünyayı kaplıyor.”[6]

         

        Üzümcü hikâyesi, Ahmet Hikmet’in Türk Yurdu’nun ilk sayısında yayımlanan ilk edebî yazısıdır. Bu durum bir anlamda onun II. Meşrutiyet’in en etkin siyasî hareketi olan Türkçülük ile olan erken ilişkisini ve ona katkısını anlatmaktadır. Bu hikâyede Ahmet Hikmet, Anadolu insanının sefaletini, çektiği sıkıntıları, ama bütün bunlara karşın özgünlüğünü, gururunu ve büyüklüğünü dile getirmektedir. “Çavuuuş” diyerek üzümünü satan bir Anadolu köylüsüne güzelleme yapılmıştır. Onun şahsında Anadolu Türk’ünün durumunu anlatan nefis hikâyenin son cümlelerini söyle tamamlar: “Dul analarla dolu olan şu Anadolu bir üvey nine kadar sana cefakârdır… Sen Şarkın kınına girmeyen bir kılıcısın; Dövüle, dövüle tavlanır, vurula vurula kırılırsın. Yine her parçandan bir kıvılcım, her kıvılcımından bir şimşek çakar. İlâhi bir kuvvetin, edebî bir feyzin var, ey Türk.”[7] Diğer bütün hikâyelerinde de görülebileceği onu metinleri sıradan bir edebiyat ürününün ötesindedir. Hikâyelerin ana fikirlerine ve mesajlarına bakıldığında bir fikir ya da toplumu aydınlatma, uyandırma heyecanlandırma yazısında olması gereken bir içeriğe ve ruha sahiptir. Hikâyede anlatılanlar tam olarak fikir yazısının konusudur. Bu haliyle o edebiyatın Türk toplum ve düşünce hayatındaki çok da üzerinde durulmayan derin etkisine büyük katkı yapmış olanlardan biridir.

         

        Türk Yurdu’ndaki ikinci hikâyesi de yukarıda söylenilenlerin devamı hükmündedir. “Padişahım! Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü” başlıklı hikâyesinde nişanlısı Trablusgarp’a savaşmaya giden bir kızın yaşadığı duyguları çarpıcı ve duygusal üslupla tasvir etmektedir. Hikâyede cephe gerisinin haletiruhiyesi hakkında derin bir tahlil bulmak mümkündür. Ayrıca, Türk askerinin büyüklüğü ve şecaati de dile getirilir. Yazar, “böyle emsalsiz erlere malik olan bir millet dünyanın en büyük milletidir” der. Metinde vatan hissinin ve sevgisinin yerleşmesine hizmet edecek ifadeler yer almaktadır. Bunlar içinde özgün bir ifadeyle, “İnnâ li’l-vatan ve innâ ileyhi râciûn”[8]diyerek insan ve vatan özdeşleşmesini, Kur’an’dan mülhem bir ifadeyle kuvvetli bir şekilde karakterize etmiştir. Bu haliyle o Namık Kemal’in nazımda yaptığının nesirde takipçisi hükmündedir.

         

        II. Meşrutiyet dönemi Türkçülük hareketinin en önemli özelliklerinden biri neşriyat vasıtasıyla halkı aydınlatması yanında, Osmanlı öncesi Türk dil, kültür ve tarihine aşırı vurgu yapmasıdır. Böylesi bir yönelimle Türk dilinin özellikle neşriyat sahasında sadeleşmesinde büyük başarı sağlanmıştır. Türk Yurdu’nun ilk birkaç cildinde Osmanlı ile ilgili makale neredeyse yok gibidir. Buna karşılık, eski Türklerle ilgili pek çok inceleme ve değerlendirme vardır. Akçuraoğlu Yusuf’tan sonra Osmanlı devleti öncesi Türk tarihiyle ilgilenenlerin başında Ahmet Hikmet Bey gelir. Derginin eki Altın Ordu’daki bir yazısında Türklerin Orta Asya’dan göç hikâyesini destansı bir dille anlatan Ahmet Hikmet, efsanevî bir anlatımla âdeta bir tarih metaforu inşa etmektedir. Üstelik bu tarih metaforu, Cumhuriyet dönemi resmî tarihin temel tezlerini oluşturmuştur.

         

        Örneğin buradaki anlatımda Türklerin Orta Asya’dan göç etme sebebi olarak ilahî bir kaynağa atıfta bulunulmuştur. Yeni bir tarih inşa etme anlayışına dayalı tarih yazımının bir gereği olarak burada, Türklerin göklerden “dünyayı sarsan bir heybetli ses duydukları” anlatılmıştır. Bu ses, “Göç! Göç! Göç!”tür. Bu ilahî nidanın ardından Türk halkları birbirlerine sormuşlardır: “Gökten inen bu emri kim verdi? Nereye Göçeceğiz?”

         

        Ahmet Hikmet Bey’in anlatımına göre bu ilâhî nidâ aylarca devam etmiştir. Her hafta Cuma sabahı, tan yerinden sıyrılan bir bulut göğün ortasına gelmiş, nurdan bir insan şekline girmiş, üç defa Göç! Göç! Göç! diye gürlemiştir. Daha sonra göç tamamen ilahî bir seremoniye dönüşmüştür: Tanrının sözüyle, Güneşin iziyle, Batıya yollanın! Batıya yollanın” sesi işitilir ve böylece göçün istikameti belli olmuştur. Göç destanı anlatısına bakıldığında Ahmet Hikmet’in hayalhanesinden önemli parçaların olduğu görülür.

         

        Diğer yazılarında olduğu gibi Altınordu yazısında da Ahmet Hikmet Bey’in kaynakçası yoktur. Aslında bu uygulama II. Meşrutiyet dönemi dergicilik hayatının ortak karakteristiklerinden biridir. Dolayısıyla bu dönemde ortaya konulanların ve iddia edilenlerin doğruluğu tartışmalıdır. Geçekten de II. Meşrutiyet dönemi, yazar uydurmalarının ve kurmacaların belki de en bol olduğu bir dönemdir. Tarihin çok eski dönemlerine ait hadiseler değil, içinde yaşanılan olaylara ait uydurmalar bile yapılmıştır. Ancak bütün bunların millet temeline dayalı modern bir devlet ve toplum inşa etme gayretleri için yapıldığını ve müspet faydalarının da görüldüğünü göz ardı etmemek gerekir.

         

         

        Dil ve Edebiyat İncelemeleri ve Türk Diline Hizmetleri

         

         

        Ahmet Hikmet’in Türk Yurdu’ndaki yazıları tablosuna (Tablo 1) bakıldığında, en çok dil ve edebiyat üzerinde durduğu görülür. Gerek edebî ve ilmî araştırma yazıları gerekse pür edebî metin örnekleriyle Türk entelektüel hayatına önemli katkılar vermiştir. Vefatından sonra yayımlanan yazılarında da ömrünün sonuna kadar bu konular üzerine kafa yorduğu ve Türkçenin güzelliği ve zenginliği üzerine geniş incelemelerle uğraştığı görülmüştür. Ona göre millî birlik ve beraberliğin, millî mefkûrenin oluşmasında en önemli unsur dildir. “Millî terbiye, millî bir dil ile gerçekleşir. Millî bir dilin de düzgün ve derli-toplu bir imlâsı olmalıdır. Türkçenin pek çok kelimelerini, elimizdeki noksan sesli harflerle yazamadığımızdan onların yerine başka dillerden kelimeler almak zorunda kalıyoruz.”[9]

         

        Ona göre sağlıklı düşünmenin ve yazmanın temel şartı ana dilini iyi bilmektir. Sağlıklı bir düşünce ancak anadilde olur. Yine ona göre bir metnin başka bir dile tam anlamıyla tercümesi söz konusu değildir. Bu konudaki düşüncelerini şöyle açıklar: “İtalyanlar bihakkın, ‘mütercim haindir derler’ Ecnebi bir lisandan Türkçeye esdak bir tercüme pek müşkül ve bazı kere muhaldir. Bu her lisanda böyledir. Ben Fuzuli’nin, Baki’nin, Nedim’in en güzel eş’arının Fransızcaya tercümelerini gördüm. Bir sıskanın libasını giyinmiş şişman bir adama dönüşmüştü.”[10]

         

        Dil ve düşünce özgünlüğü arasında sıkı bir bağ kuran Ahmet Hikmet, Türkçenin sadeleşmesi konusunu fikrî yazılarında savunduğu gibi, hikâyelerinde bunun uygulamasını da yapmıştır. Öyle ki dönemin ortalama edebî metinlerine bakıldığında onun hikâyelerinin son derece sade, açık ve anlaşılır olduğu görülür. Bu hâliyle onun en yakın yazı arkadaşı Ömer Seyfettin görülebilir.

         

        “On dördüncü asır Türkçe, edebiyat ve diğer pek çok kültürel ürün bakımından tam bir millî dönemdir” diyen Ahmet Hikmet, ilerleyen senelerde çeşitli sebeplerle Türkçenin özünden dönmelerin yaşandığını belirtir. Türkçenin özünde sade olduğunu söylerken, “Arapça düşkünlerinin yazımıza, dilimize hatta tarihimize açtıkları yaraların sayısı yoktur”[11] diyerek dilin karmaşıklaşmasının müsebbipleri olarak bazı yabancı kültür heveskârlarını gösterir. Edebî incelemelerinde son derece titiz ve sabırlı bir araştırmacılık örneği gösteren yazar, aslında Türkçe olan kelimelerin zaman içinde nasıl başka dillerin malı hâline geldiğine değinir. Bu sırada aslında bazı yabancı düşkünlerinin kelimelerin sadece şeklini değil ruhunu da yabancılaştırdıklarını şikâyetten geri kalmaz. Anlaşıldığı kadarıyla da onlara büyük bir nefret duymaktadır.

         

        Türk dilinin yabancılaşması konusuna değinirken, sürekli Osmanlıcanın gücünden ve yaygınlığından da bahseder. Bu düşüncelerini doğrulamak için Türkçe yazan ve düşünen farklı ilmî alanlarda çalışmış dünyaca ünlü düşünür ve âlimleri örnek göstermiştir. Örneğin “Arapça ilk lügat kitabı Sıhah bir Türkün Cevheri’nin eseridir. Şarkın en büyük filozoflarından ikisi İbn-i Sina ve Farabî Türk idiler. Şevket, Husrev-i Dehlevî gibi en büyük İran Şairleri de o ırktandır.”[12] Türkçenin diğer dillere kaşı üstün bir yapısal niteliğinin olduğunu söyleyen Ahmet Hikmet, özellikle zaman ve yeni anlamlar kazandırma bakımından eşsiz bir konumda olduğunu iddia eder. Ahmet Hikmet “Farisi şeker-est, Türkî hüner-est” diyerek Türkçe konuşmanın ve bilmenin bir hüner olduğunu ifade etmiştir.

         

        Ahmet Hikmet Bey’in Dîvân edebiyatı hakkındaki bilgi düzeyini göstermesi bakımından Şeyh Galib üzerine kaleme aldığı uzun ve derinlikli incelemeler hayli önemlidir.[13] Bu yazılarda Dîvân edebiyatının bütün inceliklerine vakıf bir uzmanın görüş ve yorumlamaları okuyucusunu selamlamaktadır.

         

        Tanzimat’tan itibaren hızla gelişen ve II. Meşrutiyet döneminde belli bir olgunluğa ulaşan dilde sadeleşme ve millileşme hareketinin Şinasi ile başladığını söyleyen Ahmet Hikmet, diğer Tanzimat ediplerinin rollerine önem verir. Ona göre Şinasi, “Arap ve Acem kelimeleri kullanmaksızın şiirler yazmıştır. O, Fransız, Alman muharebesinde bulunmuş ve halis millî edebiyatın nüfuz ve ehemmiyetini görüp, düşünüp almıştır.”[14] Millî edebiyatın doğuşunda Tanzimat aydınlarının rolünü her fırsatta dile getiren Ahmet Hikmet en çok da Ziya Paşa, Reşit ve Âkif Paşaların etkilerine değinmiştir. Recaizâde Mahmud Ekrem’in vefatı üzerine kaleme alınmış kısa yazıda onun kendilerine duyguda inceliği öğrettiğini yazmıştır. Onun eğitimciliğinden, Türk dil ve edebiyatına hizmetlerinden övgüyle söz etmiştir.

         

        Budapeşte başkonsolosluğu görevini yaparken âdeta bir edebiyat araştırmacısı gibi çalışmıştır. II. Meşrutiyet, Türk-Macar kavimlerinin kardeşliği ve benzerliği gibi tezlerin de en yüksek düzeyde tartışıldığı bir dönemdir.[15] O da bu tartışmalara katılmış ve Türk-Macar kardeşliği üzerinde durmuştur.[16] Burada Macarca ile Türkçe arasındaki ortak kelimeler, benzerlikler geniş bir şekilde ve belirgin örnekler verilerek anlatılmıştır. Ahmet Hikmet Bey’in incelemelerine bakıldığında Türkçenin gelişimi ve Türk dili ile ilgili uluslararası camiadaki birikim hakkında da derin bilgi sahibi olduğu görülür.

         

        Ahmet Hikmet bir diğer edebî incelemesinde Türkçe şiir ve vezin üzerinde durmuştur. Ona göre “Türkçede iki türlü vezin vardır: biri Arapçadan menkul aruz, diğeri millî veznimiz olan parmak hesabıdır. Bunlardan birini diğerine tercih etmeye kalkışmak abestir.[17] İkisi de ruhlarımız yabancısı değildir. İki tarzdan da lezzet bulabiliriz. Birisi ninemizin tatlı dili, diğeri hocamızın lisan-ı tasallüfüdür. Ruhumuz samimiyete veya teselliyete muhtaç olduğu, mesela sıcak yaşlarımızın yanaklarımızın yaktığı, ciğerpâremizden aldığımız.”[18]

         

        Ahmet Hikmet Bey’in Türk Yurdu’ndaki yazı türlerinden biri de biyografik denemelerdir. II. Abdülhamid döneminde eylemleri ve düşünceleriyle kendisinden hayli söz ettiren Arminius Vambery ile ilgili pek çok yazıya yer verilmiştir. Ahmet Hikmet Bey’in Vambery’den anılar ve konuşmalarla desteklenen yazısında Türklük ve Türk medeniyeti hakkında çarpıcı ifadeler yer almaktadır: “Frenklik, Avrupa’yı taklit, körü körüne taklit!... Milliyetinizi unutun, dininizi ihmal edin, büyüklere itaati, küçüklere himayeyi, civanmertliği, Allah yoluna ölmeyi, şehitliği, gaziliği, sadakati inkâr edin. Medeniyetinizi, o ayrı ayrı medeniyeti İslâmlık medeniyetini, Arap ve acem medeniyetini hiçe sayın. Maddî ve manevî bir çıplaklıkla Avrupa’nın boyunuza uymayan hazır, çürük bakkam medeniyet libasına bürünün, kalbinizi kemiren müraî ahlakını taklit edin. Lakin Avrupa taklit edilmez, tahkik edilir. Sizin bir medeniyetiniz var, siz bilmiyorsunuz fakat o medeniyetinizi bizzat siz ıslah edin, neşredin ve bütün İslâmları da o büyük Türk imparatorluğunun derin vakur medeniyetinden istifade ettirin. Türklüğünüzle iftihar edin. Sizin vücudunuzla iftihar eden milyonlarca halk var. Başınızı çevirin, bir kere de Asya’ya bakın. Anadolu’da on iki milyonu mütecaviz Türk vardır. İşte üç yüz milyon ehl-i İslâm esaretten, delâletten ve cehaletten kurtaracak ancak bunlardır.”[19]

         

        Ahmet Hikmet Türk Yurdu’ndaki yazılarında sadece edebî ürünler değil, diğer kültürel ürünler üzerinde de durmuştur. Bunların başında tiyatro, mimari ve müzik eserleri gelmektedir. Geleneksel müzik eserleri yanında diğer kültür ürünlerinin de canlandırılmasını isteyen Ahmet Hikmet, bu yolda yapılan çalışmaları büyük bir heyecanla karşılamaktadır. Ona göre “artık şarkın gizli güzellikleri meydana çıkmalıdır. Babalarımızın ruhlarını anlamaya çalışırsak, oğullarımızın hislerini düzeltmeye muvaffak oluruz.”[20] Bütün bu anlatılanların ötesinde Ahmet Hikmet’in bütün yazılarında derinden bir Doğu-Batı karşılaştırması ve hesaplaşması vardır. Bu tutum dönemin diğer Türk Yurdu yazarlarıyla paralellik gösterir. Örneğin Turgut Alp mahlasıyla yazan bir Türk Yurdu yazarı, “Garbın cebîn-i zâlimi affetmedim seni, Türküm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi[21] diyerek Batı dünyasına çok açık bir tavır almaktadır.

         

         

        Ahmet Hikmet’te Doğu-Batı Kavgası ve Oryantalizm

         

         

        Ahmet Hikmet Bey’in hikâyeleri edebî tarafından ziyade kültürel ve ideolojik yönü ön planda olan fikir yazıları hükmünde görülebilir. Her hikâye çok yoğun bir şekilde içinde yaşanılan zamanın ruhunu yansıtmaktadır. Hikâyeler, ideolojik tezlerin ve tartışmaların yapıldığı, okuyanlara edebî bir metin okumanın zevkini yaşatmaktan ziyade, var olma mücadelesi veren bir topluluğa sesleniş gibidir. Bu yazılar bir milletin tarih içinde yeniden tanımlanmasında kendisine ait bir konum kazandırma gayretinin verildiği metinlerdir. Bunun en güzel örneği Yatağan başlıklı hikâyede görülür. İki arkadaşın güncel konular üzerine entelektüel bir sohbetini konu edinen hikâyede tam bir Doğu-Batı tartışması yapılır.  Avrupa ile olan kültürel ve siyasî ilişkiler tarihî ve felsefî derinliğiyle işlenir.

         

        Osmanlı’nın son döneminde Avrupa ile olan mücadelesini medeniyet-bedeviyet karşılaşması noktasında değerlendiren yazar burada ironik bir dil de kullanır. “Avrupa (medeniyet) bedeviyete hücum etmiş öyle mi? Biz İstanbul’u nasıl devraldık, şimdi ne hâldedir?”[22] diye soran Ahmet Hikmet, Avrupa’nın hücumlarını bin dokuz yüz senelik bir kan, zehir saçan bir taassup olarak değerlendirir.

         

        Batı dünyasının savaşlar ve hücumlarla hangi şehirleri yok ettiğini, dünya kültür mirasının hangi eşsiz eserlerini ve kütüphanelerini yerle bir edip yok ettiğini uzun uzun anlatan yazar, “nerede Hıristiyanlığın ilk ışığı görünmüş ise orada ilk işi efkârı yakmak, âsârı yıkmak olmuştur” diyerek ibretamiz bir tespitte bulunur. Ahmet Hikmet hikâyesinde İslâm’ın insanlık için yaptıkları ve kazandırdıkları ile Hristiyan dünyasının tahribatını karşılaştırır ve “anlaşılıyor ki, İslâmiyet imdada yetişmemiş olsaydı eski âsâr-ı ilmiye ebediyen kaybolmuş idi”[23] diyerek, bu günkü Avrupa’nın varlık sebebini aslında İslâm’a borçlu olduğunu örneklerini de vererek ortaya koyar. Ortaçağ Hristiyan dünyasının insanlık tarihi için yüz kızartıcı inanç, uygulama ve sınırlamalarını örnekleriyle anlatan Ahmet Hikmet, İslâm ve onun temsilciği Osmanlı medeniyetinin özgünlüğünü, insaniliğini ve Avrupa’nın özünde barbar ve gayri insanî medeniyetinden her bakımdan farklılığını dile getirmiştir. Batı ile mücadelede, onlar gibi davranarak aslında neleri kaybettiğimizi acı bir şekilde şöyle dile getirir:

         

        “Evet, mağlup biz, Avrupa’nın esiriyiz. Belki şimdi bize Elena’nın dediği gibi silahla oynamak yaramaz. Çünkü çoktan beri eski maşukalarımızı unuttuk: Barut, kılıç! Eski libasımızı attık: Kefen! Eski rütbelerimizi bıraktık Şehit, Gazi! Eski duygularımız ile yüreklerimiz çarpmaz oldu: Din gayreti, milliyet taassubu.

         

        Şimdi bizi yoksul, çıplak, hissiz buldular. Göz açtırmadan kanlarımızla yaşlarımızla bizi boğmak istiyorlar.

         

        Boğsunlar, parçalasınlar, kapışsınlar! Devlet kalmasın, hükümet kalmasın! Elverir ki, dünyada bir dağın yamacında, bir ağacın kovuğunda dört Türk, dört Müslüman kalsın. Bunların biri yine Ömer, Ebubekir olur, Salahaddin veya Cengiz olur, Selim-i Evvel olur, Atilla olur, Yıldırım olur. Onları yine yakar, yıkar.”[24]

         

        Ahmet Hikmet’in hikâyelerinde zamanın ruhu vurgusunun burada çok açık bir şekilde tezahür ettiği görülür. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde yazılan bu satırlar, savaştan savaşa, göçten sürgüne perişan olmuş bir milletin arkasından gideceği, her şeyi ile ona teslim olacağı bir lider beklentisini açık bir şekilde göstermektedir. Türk milleti kendisine bu lideri bulmakta fazla zorlanmayacaktır.

         

        İşte bu özellikleri yönüyle Ahmet Hikmet’in yazıları yeni Cumhuriyet’in ve liderlerinin doğmasında ve başarılarında büyük bir paya sahiptir. Onun yazıları diğer pek çok Türk Yurdu yazarı gibi bir alt yapı ve bir plan görünümündedir. Cumhuriyet’in kültür, ideoloji, felsefe temellerini anlayabilmek için Türk Yurdu sayfalarına ve Ahmet Hikmet’in her türden yazılarına daha dikkatli bakmaya, ziyade ihtiyaç vardır.

         

         


        


        

        [1] Ahmet Hikmet Bey’in hayatı ve eserleri için bkz.: Fethi Tevetoğlu, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ankara: Kültür Bak. Yay., 1986.


        

        [2] Türk Yurdu, C.12, S.191-30, s.257-276. [Bu yazıda Tütibay Yayınları tarafından 17 cilt halinde yayımlanan Türk Yurdu’nun 1928 öncesi neşri kullanılmıştır].


        

        [3]  François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1876-1935), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay,  1999, s.70.


        

        [4] Celal Sahir, “Ahmet Hikmet”, Türk Yurdu, C.12, S.191-30, s.260.


        

        [5] “Üzümcü” Türk Yurdu’nda yayımlanan ilk hikâyedir. Ahmet Hikmet, “Üzümcü, ” Türk Yurdu, 17 Teşrin-i Evvel 1327, C.1, S.1, s.12.


        

        [6] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, İstanbul 1967, s.61-63; Benzer görüşleri Hasan Âli Yücel de dile getirmiştir: “Türkçülük, Türk Yurdu dergisi ve yeni açılan Türk Ocağı ile yayılmaya ve organize olmaya başladı. Şimdi altmışıma yaklaşan benim neslime Türklük ruhunu aşılayan bu teşebbüsün öncülerine...” İyi Vatandaş İyi İnsan, İstanbul: Kültür Bak. Yay., 2004, s.208.


        

        [7] Ahmet Hikmet, “Üzümcü”, Türk Yurdu, C.1, S.1, s.13.


        

        [8] [Buradaki ifade: “Hepimiz vatan içiniz ve hepimiz vatana döneceğiz” anlamındadır. İfade Kur’an’daki, “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn, Bakara/156” hepimiz sendeniz ve hepimiz sana döneceğiz âyetinden mülhem olarak türetilmiştir.] Ahmet Hikmet, “Padişahım Alınız Menekşelerimizi, Veriniz Gülümü”, Türk Yurdu, C.1, S.4, s.65.


        

        [9] Müftüoğlu Ahmet Hikmet, “Milli Terbiye”, Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti Mecmuası, 1917, S.3, s.50.


        

        [10] Ahmet Hikmet, “Türkçemize Dair”, Türk Yurdu, C.12, S.191-30, s.275.


        

        [11] Ahmet Hikmet, “Kaya Han mı, Kayı Han mı”, Türk Yurdu, C.4, S.93, s.238.


        

        [12] Ahmet Hikmet, “Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Mütalaalar”, Türk Yurdu, C.1, S.12, s.190.


        

        [13] Ahmet Hikmet,  “Edebiyat Tetkikleri, Şeyh Galib”, Türk Yurdu, C.12, S. 191-30, s.275 vd.


        

        [14] Ahmet Hikmet, “Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Mütalaalar”, Türk Yurdu, C.1, S.12, s.190.


        

        [15] Bu konuda bkz.: Tarık Demirkan, Macar Turancıları, İstanbul: Tarhi Vakfı Yurt Yay., 2000.


        

        [16] Ahmet Hikmet, “Türk ve Macar Lisanları Hakkında Tecrübe”, Türk Yurdu, C. 9, S.171-172, s.219 vd.


        

        [17] İslâmiyet’in zuhurundan beri İslâm, Türk’ü, Arab’ı, Acem’i yekdiğerine meczeylediğinden Arab ulûmu -her ne olursa olsun- sırf Arab’ın malı değildir. Türk’ün, Acem’in de emeği vardır. Onun için Arab’ın vezinlerinin çoğu bizim malımız gibi bize yabancı gelmemiştir. Veled Çelebi[İzbudak].


        

        [18] Ahmet Hikmet, “Millî Aruz”, Türk Yurdu, C.1, S.8, s.125.


        

        [19] Ahmet Hikmed, “Tercüme-i Hal, Müsteşrik Vambery”, Türk Yurdu, C.2, S.52, s.74.


        

        [20] Ahmet Hikmet, “Mehterhane Mümâseresi”, Türk Yurdu, C.1, S.8, s.138.


        

        [21] Turgut Alp, “Şark Şarklılarındır”, Türk Yurdu, C.1, S.16, s.262; Turgut Alp sözlerine şöyle devam eder: “Şark, Şarklılarındır!.... Bunu sen bil, Garb! Bizim mes’ud ve nezih vatanımızda senin mülevves muhitinden uzanan kanlı kartal pençesi ne arar?... Onu kıracağız”. Turgut Alp’in Batı dünyasına karşı bu kadar keskin düşünmesinin sebebi Batılıların Şark tasavvurudur. Alp, Şark dünyasını kökünden silmeye yeltenmekle Batı dünyasına onulmaz bir kin duyduğunu ifade eder: “Şark kül altında için için yanan bir ateş gibi, bir volkan gibi birden alevlenecek  (....). Ey Garb, Şarklıyım, Türküm, seni sevmem, sana husumetim ırsîdir, dedelerimden intikal etmiştir. Sen Garp!  Türkleri bilirsin. Yakın vakitlere kadar toprakların, onların atlarının nalları altında titremişti... İkinci tufan... Unutmadık değil mi? Üçüncü bir tufan yakın bir gelecekte başlayacak ve haksızlıklara karşı kin ve intikam ile dolu olan bu ihtilal neticesinde Şark, Şarklıların olacaktır.”   


        

        [22] Ahmet Hikmet, “Yatağan”, Türk Yurdu, C.2, S.71, s.386.


        

        [23] Ahmet Hikmet, “Yatağan”, Türk Yurdu, C.2, S.71, s.386.


        

        [24] Ahmet Hikmet, “Yatağan”, Türk Yurdu, C.2, S.71, s.388.


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele