İdeal İnsan Nasıl Olmalıdır?

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Roux, eserinin giriş bölümünde “…Tarihin en az bilinen ve Türklerin çok önemli roller oynadıkları, dehalarını sergiledikleri dönemleri aydınlatmak”’tan bahseder.[1]

        Aynı yazar Türklerin Batı’yı nasıl etkilediğini şu cümle ile vurgular: “ Türklerin yaşam biçimi ve Türklere ait eşyalar günlük yaşamımıza sandığımızdan fazla girmiştir.[2]Oldukça da örnekler verir.

        “Türkler, insanlık tarihinde Pasifik’den Akdeniz’e, Pekin’den Viyana’ya, Cezayir’e oradan Troyes’e uzanan ikibin yıllık tarih demektir. Kaderleri dünyanın tüm eski halklarının kaderiyle harmanlanmıştır ve tarihimizdeki pek çok büyük olayda, biz bilmesek de onların payı ya da etkisi söz konusudur ya da tarihin kimi dönemlerinde tamamen bizden uzak, görüş alanımızın dışında kalmışlardır.”[3]

        Roux’un anlattığı Türklere ne oldu? Kaybettiklerimizi yeniden kazanma şansımız ne kadar var?

        Tam cevap bulamasak da bazılarını geri kazanma şansını denemekte fayda var. Arvasi Hoca ve bazı ilim erbabının tavsiyelerini yeniden hatırlayarak işe başlayalım.

         

         

        İdeal İnsan ve Onun Şerefli Mensubu Türk Nasıldır?

         

        İdeal insan, kendisini sürü endişesinden ve ego ihtirasından kurtaran insandır.

         

        İdeal insan, her şeyden önce ve sonra yaşayabilen bir şehit gibidir.

         

        Geriden gelen zorlanmalara karşı, olayları önden çeken, olaylara ve nesnelere kendi arzu ve ülküleri yönünde biçim verendir.

         

        İdeal insan lider ruhlu olmalıdır. İdeal insan kitleleri peşinden sürükleyebilendir. Mesela Avrupa Hun Devleti lideri Attila, Sultan Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Uyvar kalesinin alınmasında öncülük eden Erzurumlu Abbas (17. yy. IV. Mehmet, Nemçe Seferi), doğunun savunma kahramanı Nene Hatun (93 Harbi -1877–1878-)v.s. Bunlar birer sürü değil, birer liderdir. Kimi hükümdar, kimi halk adamı; ama hepsi birer ideal Türk insanı. 

         

        İdeal insan egoist değildir. İdeal insan için devletinin ve milletinin uğrayacağı zarar, bizzat kendisinin uğrayacağı zarardır. Türk, kendi milletinin ve devletinin menfaatlerini kendi menfaatlerinden ayırmaz ve ondan çok daha üstün tutar.

         

        İdeal insan komşusunda ölüm olayı var ise kendisindeki düğün etkinliğinden rahatlıkla vazgeçer. Ölüsü olan Türk ölümün hak olduğunu, aynı şekilde düğününde hak olduğunu vurgulayarak ertelenmemesini ister.

         

        İdeal insan önce dış gözü ile bakmalı, sonra da iç gözü ile görmelidir. Türk sınırlılığı sonsuzluğun, faniliği ebediyetin, esareti hürriyetin, yaratığı Yaradan’ın anahtarı idrak eden olmalıdır.

         

        İdeal insan kendi derdi ile dertlenmekten kurtulmuş olup çileleri milleti adına olandır.

         

        “Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol

          Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaş ol

          Mahşer günü dergâhına yakın ol

          Ben-benlik güden kişilerden kaçtım ben işte”[4]

        “Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla

          Mustafa gibi ili gezip yetim ara

          Dünyaya tapan soysuzlardan yüzünü çevir

         Yüz çevirerek derya olup taştım ben işte.”[5]

         

        “ İslâm bir hayat nizamıdır. Onu hayattan çeken insan, İslâm’a hizmet değil, belki bilmeden ihanet etmiş olur.”[6] 

         

        İdeal insanın ahlakı Allah’ın ahlâkıdır. Hiçbir değer ve ülkü Allah’ın yerini tutamaz.

         

        İdeal insan tıpkı Hz. Muhammed gibi, yalnız ve ancak Allah’a tapınan ve ondan yardım dileyen, başka insan fert ve gruplarına boyun bükmeyen insandır.

         

        Türkler, Müslüman oluşlarıyla birlikte İslam’a çok sıkı sahiplenmişler ve İslam’ın yayılmasında ve ayakta tutulmasında var güçleriyle çalışmışlardır. Böyle bir tarihî birikimin sonunda Osmanlı âlimleri artık yeryüzünün sahipliği ve yönetimine kendilerini layık görmüşlerdir.

         

        İdeal insan kendisindeki mükemmelleşme iradesinin zirvesine ulaşmakla kalmayıp, insanlığı da aynı noktaya sürüklemek sorumluluğunu ve ıstırabını duyandır.

         

        Hacı Bayramı Velî (1352–1430)'nin dediği gibi, "ef'âl"inin yani eylemlerinin bilincine varan kişi, onlarda sıfatını ve zâtını, yani kendi özelliklerini, varlığını ve kimliğini de görür. [7]

         

        Türk çocuğu, bütün Türk tarihinden ve bu tarihin tecrübelerinden istifade etmesini bilmelidir.

         

        Özellikle siyasî tarihi, toplumların bağımsız olarak hayatta kalabilmek için birbirleriyle yaptıkları sürekli yarışın özeti olarak tanımlamak mümkündür. Son derece ciddî bir oyun niteliğinde olan bu yarışlarda kaybetmeyen, kazanan toplumlar hayatlarını sürdürebilmektedirler. Bu ölüm-kalım yarışını kazanabilmek, genellikle tarihî oluşumun akışını çok iyi anlayıp hatırlamaya, dolayısıyla zaman içinde meydana gelmiş yanlışlıkların tekrarlanmamasına ve diğer yarışmacıların oyunlarına düşmemek için tedbir alınmasına bağlıdır. Bu bilim ve bilgi işidir.

         

        Devletimizi çok yakından ilgilendirdiği için Selçuklu ve Osmanlı tecrübesine bilhassa önem vermelidir. Çünkü bu iki dönem, yalnız tarihimizin şanla ve şerefle dolu sayfalarına, 1000 yıllık yeni zaferler eklemekle kalmamakta; günümüz kültür ve medeniyetine, sosyal, ekonomik ve politik hayatına ışık tutabilecek tecrübelere yataklık etmektedir.

         

        Tarihimizin bu iki dönemi yetkililerce etüt edilerek milletimizin, aşağı yukarı on asırlık sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatı akademik çalışmalarla ve tarihi köklerinden koparılmadan objektif olarak ortaya konmalıdır.

         

        Özellikle Türk-İslâm ekonomik sosyolojisi ve Türk- İslâm siyaset sosyolojisi üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.

         

        Yıllardır uygulanan ekonomik programların millete rağmen tespit edildikleri iç ve dış siyasetlerin milli olmanın çok uzağında gerçekleştiği düşünülürse bu tür araştırmaların çoğaltılmasının ve bu çalışmaların da yönetenler tarafından mutlaka okunması kaçınılmazdır. [8]

         

        Tarih bir milletin biyografisi gibidir. Ona göre tarih ilminde milletin gücünü ve zaafını görmek imkânı vardır. Her büyük milletin arkasında büyük bir tarih vardır. Hatta her dahi ve kahramanın arkasında büyük bir tarih vardır. Milliyetsiz ve tarihsiz dahi doğmaz, kahramanlar ve dahiler milletlerin evlatlarıdırlar.

         

        İdeal insanların örnek alabilecekleri Farabi, İbn-i Sina, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Akşemseddin v.s. gibi yüzlerce ilim, irfan üstadları vardır. Kürşad, Kül Tigin, Bleda, Çağrı Bey, Karamanoğlu Mehmet, Çaka Bey gibi kahramanları mevcuttur.

         

        Tarihimiz sadece Türkiye tarihinden ibaret değildir. Siyasi sınırlarımızın dışında, ancak kültür sınırlarımızın içinde yaşayan Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Kıpçak, Azerbaycanlı, Kerküklü, Kıbrıslı, Batı Trakyalı kardeşlerimiz ayrı ayrı millet ve devletleri ifade etmezler. Bilakis Büyük Türkiye’nin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik parçalarıdır.

         

        Bu Büyük Türk Devleti’nin kurucusu da Oğuz Han’dır.

         

        İdeal insan, Vani Mehmet Efendi’nin 300 yıl önce yazdığı “Arais-ül Kur’an” isimli eserinde belirttiği, “Türkler, Kur’an da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu hususta tereddüt edilecek bir nokta yoktur.” [9]sözünü unutmamalıdır.

         

        İdeal insan, Türk tarihinin Hz. İbrahim’e dayandığına inanır ve böyle bir inancın, Türk destanları ile İslâm inancının buluşması demektir ki, bundan kültür ve medeniyetimiz büyük güç alacaktır.

         

        Kaldı ki, büyük milletlerin tarih sahnesine doğuşu, kesin bir tarihe bağlanamaz. İster istemez büyük devletlerin tarihleri destanlara dayanır ve menkıbelerden güç alır. Ecdadımızın devlet-i ebed müddet dedikleri Türk Devleti’nin başlangıç tarihi de ancak destan çağında bulunabilir.

         

        İdeal Türk yardımseverdir. Türk yardımseverliğin en mükemmelini gerçekleştirmiştir. Osmanlı’da zimem defteri yani veresiye defteri diye gizli yardımseverliğin en mükemmel örneği vardır. “Osmanlılar zamanında ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile pek çok zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan zimem defteri (veresiye defteri)'ni çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra; "bu borçları silin! Allah kabul etsin!" der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi... Gizli verilen nafile sadakanın, açıktan verilen nafile sadakadan yetmiş kat daha sevap olduğunu bilen zevat, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.

         

        İdeal insanda din: ancak peygamber tebliğleridir ve kaynağı ilahi vahye dayanır. Din, bizzat Allah’ın açtığı kurtuluş yoludur. Seçilmiş, üstün yaradılışlı birer insan olan peygamberlerin, muhteşem idraklerine vahiy yolu ile gelir ve onlar da bize tebliğ ederler. Din, tebliğlerden ibarettir. Toplumların bünyesinden doğan inançlar ve filozofların düşünceleri din olamaz yahut din adı verilemez.

         

        Dinin çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru tekâmül geçirdiğini iddia eden görüşler, inançlarımıza aykırıdır. Din açısından tarih peygamberlerin savunduğu Bir Allah inancı ile toplumların aşağı yukarı her devirde edindikleri sahte tanrıları arasındaki savaşı ifade eder. Dinimize göre, ilk insan peygamberdi ve bir tek Allah’a inanıyordu. Zaten, sonradan yapılan sosyolojik araştırmalar da göstermiştir ki, ilkel kavimlerin çok tanrılı olması zaruri değildir. Tarih içinde ve hatta zamanımızın modern toplumlarında çok tanrılı kavimlere ve gruplara rastlamak mümkündür ve yine bütün tarih boyunca her toplumda tek tanrı fikrini ve inancını savunan güçlü kişilere ve peygamberlere rastlandığını ifade etmektedir. Bunlar putperest Arabistan’da Haniflerin durumu ile İslâm’dan önce Orta Asya Türklüğünün Tek Tanrı karakteri gibi. [10]

        İdeal insan, İslam tasavvufunu tanımlarken, bazı cahillerin tasavvufu Budizm’in Nirvanasına, Hristiyanların mistisizmine veya Yahudiliğin kabalizmine, Aguste Comte’un insanlık dinine ya da Spinoza’nın panteizmine benzettiklerini, böyle bir benzerlik arayanların ard niyetli olduklarını belirtir. [11]

        Şeriat İslâm’ın dış nizamı ise tasavvuf iç nizamıdır. İslâm bunların aykırılığı üzerine değil, ahengi üzerine kuruludur. İslâmiyeti sadece, bir dış disiplin zannederek aşksız, vecdsiz ve heyecansız ham ve kaba yobaz da, şeriatı inkâr eden, başıboş ve sefil sahte sofilerde İslâmiyeti temsil edemezler. Tarihimizde birincisi yobazlıkla, ikincisi zındıklıkla suçlanmıştır.

         

        Türkler eski devirlerden beri Tek Tanrı inancına sahiptir. Türkler İslâmiyet’i asırlarca beklemişlerdir. Birçok din ve anlayışla karşılaşan Türklerin bunlara daha küçük gruplar halinde girişleri var iken İslâmiyet’e kitlesel girişler söz konusudur.

         

        İdeal insanın Karahan hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Hanın ismini yaymak ve onu unutturmamak gibi bir vazifesi vardır. Aynı şekilde Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı kabul edilen Tuğrul Bey de hatırlanmalıdır.

         

        Bozkurt’un totem olup olmadığı ile ilgili bazı amatör tarihçiler ile kafasını E. Durkheim sosyolojisine teslim etmiş yarı aydınlar, Türk tarihinin derinlemesine ve genişlemesine tahlilini yapmadan Türk’ünde bir klan dönemi yaşadığını farz etmişler ve destanlarımızda adı sık sık geçen bozkurdu eski Türklerin totemi sanmışlardır. Oysa bugün bile sürülerin dolaştığı Anadolu yaylalarında yine en çok kurt hikâyeleri anlatılır. Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir. Totemcilik bir inanç sistemi olarak içtimai ve hukuki cepheleri vardır ki, sistemin yaşaması için bunlar şattır. Oysa Türklerdeki bozkurt motifinde bunlar yoktur, yalnızca hayvancılıkla geçinen Türklerin sürülerine saldıran bozkurdun, bu coğrafyanın korkulu hayvanı olmasından ileri gelir. Kesinlikle bunun temelinde dini bir tasavvur tespit etmek mümkün değildir. [12]

         

        İdeal insan dini eğitimin kesinlikle devlet eliyle olmasından yanadır. Devlet eliyle olmazsa iç ve dış düşmanlar harekete geçer, tertemiz dini hayat perişan edilmekle kalmaz, devlet de, cemiyet de, ferd de büyük zararlara maruz kalır.

         

        Eğitimci, çocuğun içinden geldiği grubun yapısını, değer yargılarını, tavırlarını bilerek öğretim görevini yapmalıdır.

         

        Eğitimin ham maddesi milli ve mahalli olmalı, okul bu hammaddeyi çağdaş ve evrensel ölçülere göre işleyip değerlendirmelidir.

         

        Eğitime düşen görev, ham, kaba ve sistemsiz olan yaygın eğitimi çağdaş verilerle düzenlemek geliştirmek, ilmi bir eleştiriye tabi tutarak, toplumu yabancılaştırmadan çağdaşlaştırmaktır. Bu sebepten eğitimin vazgeçilmez niteliği milli olmasıdır.

         

        Eğitim, diğer sosyal kurumlarla dayanışma içinde bulunmalı ve onlarla birlikte planlanmalıdır. Eğitimin amaç, müfredat, felsefe, program, teşkilat ve finansmanı bütün bir milleti ilgilendirmektedir. Bu sebepten, eğitim küçük politikaların üstünde milli çağdaş ve ilmi verilerle ve uzun vadeli bir planlamaya tabi tutulmalı ve bu plan ülkenin sosyal, kültürel, ekonomik, stratejik ihtiyaç ve amaçlarına göre düzenlenmiş kalkınma planları ile birlikte ele alınmalıdır. Bütün bu işleri, bir bakanlığın sırtına yıkıp kaçmak mümkün olamayacağına göre, belki de parlamentoya ve hükümetlere bu konuda gerekli yardımları yapabilecek Milli Eğitim Akademisi kurulmalıdır.

         

        Eğitim, insanın üretici gücünü yükseltici, bilgili tüketici, sosyal ve ekonomik kalkınmada olumlu tavır ve davranış gösterebilen müteşebbisler yetiştirdiği ölçüde başarılıdır.

         

        Milli eğitim mutlak suret de milli kültürümüzden faydalanmalıdır. Başta belirttiğimiz içtimai ırk kavramı burada da çıkmaktadır. Fiziki beraberliğe bir de kültür beraberliği eklemektedir. Kendisine yabancılaşmayan nesiller, ancak milli kültürden beslenenler olacaktır.

         

        İdeal Öğretmen nasıl olmalıdır: Milli ve dini törenlerin ortak heyecanlarımızı ve milli bağlarımızı güçlendirmede önemli yeri vardır. Bizde acı, tatlı ortak heyecanlar uyandırmaya ve ortak etkinliklere götürecek yıldönümlerini törenlerle, yayınlarla canlı tutmalıyız. Bu yıldönümlerini öğretmenler çok iyi değerlendirmeli milli şuuru besleyici törenlerle anmalıdırlar.

         

        Yine öğretmen milleti karamsarlığa, ümitsizliğe sevk edici, milli bağları çözücü, ortak milli ruh ve şuuru yıkıcı, ortak milli değerlerimizi tahrip etmeye yönelici propagandalar karşısında uyanık olmalıdır. Millet düşmanları, ortak milli bağları ve idealleri çökerterek toplumları birbirine düşman fert yığınları durumuna getirmek isterler. Öğretmen bunları önleyici rol üstlenmek zorundadır. [13]

         

        İdeal insan, bütün nesilleri elele bulundurmak zorundadır.

         

        Yani çocuklar için ayrı, gençler için ayrı, yetişkinler için ayrı hazırlanmış programları olmalıdır.

         

        Yahut bizleri en küçük yaşlardan alıp yetişkinlik dönemlerine kadar, her bakımdan tatmin ederek, huzur içinde yüce hedeflere doğru şevkle götürebilmelidir.

         

        Hepimiz tecrübe ile görmüşüzdür ki, en haklı davalar, en doğru fikirler ve en sağlam inançlar ehliyetsiz ellerde başarısız duruma düşmektedir de haksız davalar, bozuk fikirler ve çürük inançlar güçlü kadrolar elinde mesafe alabilmektedir.

         

        Bu konuda insanı tanımak en önemli meseledir.

         

        Biz Müslümanlar, açıkça ve mertçe itiraf edelim ki, insanı tanımadığımız için ona göre teşkilatlanmak hususunda hayli güçsüz durumdayız. Bilhassa, son iki asırdan beri, gerilememizin gerçek sebeplerinden biri budur.

         

        Biz, sosyoloji bilmemekteyiz, psikoloji bilmemekteyiz.

         

        Biz modern pedagojiden ve bu konularda yetişmiş elit kadrolardan mahrumuz. Bu yüzden büyük hatalar yapmışız, yapıyoruz ve galiba yapmaya devam edeceğiz. Istırapla belirtelim ki, en büyük hatayı da gençlik konusunda yapıyoruz. Onların ihtiyaç ve hususiyetlerini bilerek davamızı ortaya koyamıyoruz. Fakat düşmanlarımız onların bağımsızlık, hürriyetçilik, inkılâpçılık özelliklerini ve meselelerini istismar etmesini bilmektedirler.

         

         

        Sonuç

         

        Emperyalizm Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan evlatlarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı birbirine düşürmeyi planlamaktadır.

         

        Emperyalizm halkların özgürlüğü söylemleri ile etnik yapılandırmalar ile küçültülmüş devletler meydana getirmek için asırlarca beraber olmayı başarabilmiş insanları birbirine düşürerek iç savaşlar çıkartılmak istenmektedir.

         

        Her insanda doğal olan milliyet duygusu ırkçılık haline dönüştürülerek masum söylemler kullanılarak –kültürel özgürlük gibi- ülkemizi bölünme tehlikeleri ile karşı karşıya bırakmıştır.

         

        Dünyayı iyi okuyabilen, Yunus misali kendini bilen nesiller yeniden inşa edilmelidir. Bu ailede başlar eğitim kurumları –devlet ya da sivil kuruluşlar- ile tamamlanır.

         

        İnsanları, geliştirmeyi, yüceltmeyi, sevk ve idare etmeyi düşünen ideal Türk insanı, her şeyden önce fert ve cemiyet olarak onları tanımak zorundadır.

         

        Söylemlerin arkasına sığınmadan icraat yapan, karşı söylemlerin masum mu yoksa maksatlı mı olduğunu iyi tespit eden İdeal Türk, bunu başarabilecek yeteneğe sahiptir.

         

         


        


        

        [1] Roux, Jean-Paul, Türklerin Tarihi, Çev. Aykut Kazancıgil, Leyla Arslan-Özcan, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2007, s. 17.


        

        [2] Roux, a.g.e.,s. 22.


        

        [3] Roux, a.g.e., s. 23.


        

        [4] Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, Haz. Hayati Bice, TDVY, Ankara, 1998, s. 3.


        

        [5] Yesevi, a.g.e.,, s. 3.


        

        [6] Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1981.


        

        [7] Bahaeddin Yediyıldız, "Hacı Bayramı Veli Döneminden Günümüze kadar Gelen Vakıf Kültür Eserleri", I. Hacı Bayram-ı Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara Valiliği Kültür Müdürlüğü Yayını, Ankara 1990, s.133–143.


        

        [8] S. Ahmet Arvasi, Eğitim Sosyolojisi, Yaygın Yüksek Eğitim Kurumu ders kitabı, Ankara, 1977-78, s.  45 vd.


        

        [9] Vani Mehmed Efendi, Arais'ül Kur'an, Süleymâniye Ktp C. 2., s.  250.


        

        [10] Arvasi, Türk-İslâm Ülküsü, s. 49-50.


        

        [11] Arvasi, a.g.e ., s. 54 vd.


        

        [12] Arvasi, a.g.e ., s. 84-85.


        

        [13] Arvasi, a.g.e ., s. 353 vd.

         

         


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele