Türk-İslam Düşüncesinden Kapitalizm-Sosyalizm Çıkmazına: Toplumsal Sınıfl arın Oluşumunda Beşerî Sistemlerin Rolü

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Beşerî sistemlerde toplumların, siyasî, dinî, iktisadî, etnik ve benzeri sınıflamalar içinde olduğu görülmektedir. İnanç sistemlerinde de toplumların çeşitli kategorilere dayalı sınıflaması ilahî iradenin değişmez gerçeğidir. Farklı bakış açılarından kaynaklanan dünya görüşüne dayalı sistemlerin hâkim olduğu toplumlarda, şeklî anlamda da olsa birbirine benzer olarak ortaya çıkan toplumsal sınıfların niteliği açısından birbirlerinden ayrılan yönleri bulunmaktadır. Benzer toplumların birbirlerinin zıddı sistemler geliştirdikleri ise tarihte sabittir.

         

        Batı düşüncesinin dünya toplumlarına armağanı olan kapitalizmin ve bunun türevi olarak ortaya çıkan sosyalizmin etki alanında yer alan dünya üzerindeki hemen bütün toplumlardaki çeşitli toplumsal sınıflar, fonksiyonları ve nitelikleri yönlerinden farklılıklar gösterir. Sonuçta değerler bütünü olan toplumsal sistem içerisinde görülen çeşitli kategoriler, ancak nitelikleri yönüyle farklılaşan bir yapıda karşımıza çıkmaktadır. Ancak, köklü bir düşüncenin ürünü olan ekonomik anlamdaki sistemler, toplumun inanç, yaşayış ve kültür birikimleri ile mukayese edildiğinde, yanında yer aldığında ya da karşı duruşu gerçekleştirdiğinde bir değer ifade etmektedir[1]. Dolayısıyla kapitalist ve sosyalist bir iktisadî sistemin zihniyetini ya da ideolojisini ortaya koyan güç, onun temel birikimlere ve manevî unsurlara ne ifade ettiği ile ilgilidir. Bu sebeple, Batı düşüncesi ve pratiği içinde vücut bulan kapitalist ve türevi sosyalist akımlar, her şeyden önce Batılı toplumların ortaya koyduğu tarihî sürecin sonunda oluşan kültür şartlarının bir ürünüdür[2]. Çünkü Batılı toplumların inanç sistemleriyle kültürel değerlerinin bileşiminden ortaya çıkan ideolojiler, kendilerine mahsus bir iktisadî yapının da çerçevesini belirler. Geçtiğimiz yüzyıla hâkim olan ve yaşadığımız bu yüzyılda da hâkimiyetini devam ettirecek gibi görünen kapitalist ve sosyalist sistem ile bunların ideolojilerinin hâkim bulundukları toplumlarda oluşturdukları kendilerine has yapının en belirleyici öğesi, toplumsal sınıf olgusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyaya iktisadî zaviyeden bakan, hayatı bütünüyle iktisadî bir temel üzerinde şekillendiren kapitalizm ve sosyalizm, genel anlamda, mülkiyetin ve üretimin özel olanı ile devletçi olanı arasında oluşturulan sömürü zinciri sonunda, toplumda birbirine zıt ve çıkar esası üzerinde mücadele eden toplumsal sınıflar meydana çıkarmıştır[3]. Daha doğrusu bu toplumsal sınıflar, kapitalist ve sosyalist sistemin doktrinleri ile sistemi oluşturan yapı arasındaki fonksiyonel bir ilişkinin tabii bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

         

        Kapitalist sistemin doğuşunda en temel dinamik olarak karşımıza çıkan sanayileşme ile birlikte oluşan teknolojik gelişme ve ilerleme, bu dönemde hemen her alanın sınırlarını belirlediği bir ortamda, sistemin tabii sonucu ve aynı zamanda bir parçası olmak üzere kendilerini var edebilen ve buna bağlı kalmak şartıyla varlıklarını devam ettirebilen toplumsal sınıfların, en başta sermaye ve emek ikilemi üzerinde ayrışmaları söz konusu olmuştur. Bu iki temel olgunun temsilcisi olan sermayeyi ellerinde bulunduranlar ile üretimi sağlamak üzere emek sarf eden üretici güçler arasında doğrudan bir çıkar ilişkisi ve aynı zamanda bir çıkar çelişkisi olagelmiştir[4]. Nitekim Batılı toplumların iktisadî alanda gerçekleştirdikleri gelişim çizgisi incelendiğinde eski çağdan başlayarak senyör-köle, onu takip eden dönem olan Orta Çağ’da derebeyi-serf ve nihayet sanayileşme döneminin başlangıcından günümüze değin yaşanan kapitalist çağda burjuva-proletarya olmak üzere keskin sınıf farklılaşmalarının oluştuğu gözlemlenmektedir[5]. Kapitalist çağda sistem, sermayenin bütün unsurlar üzerinde tahakküm kurmasına dayandırıldığından dolayı tabii olarak burjuvanın üretici emeğini sömürmesi gibi bir durumu beraberinde getirecektir. Kapitalist çağın toplumu içinde yaşanan bu temel çelişki, aynı zamanda siyasî yapıyı, kültürel değerler bütününün niteliğini ve toplumsal dokunun diğer sınıf ve tabakalarını oluştururken de belirleyici bir güç olmaktadır. Bu güç, siyasî yapının idarî şeklini, hukukî ve adlî sistemini, hâkim sermayedar sınıfının çıkarlarını en uygun tarzda biçimlendirmekle kalmayıp hayatın çeşitli renkleri arasında yer alan sanat, edebiyat, kültür ve eğitim alanlarını da kapitalist düzene uyarlamada birinci dereceden müdahildir. Bu noktada kapitalist düzenin bu müdahalesi karşısında hayatını devam ettirmekle mükellef toplumsal sınıflar, sadece üretim ve tüketim piyasasındaki konumlarına göre bir niteliğe ve değere sahip olabilmişlerdir[6].

         

        Kapitalizmin bu ezici gücü karşısında bunalan toplumların çıkış yolu olarak gördüğü, kapitalizmin türevi, uzantısı ve aynı zamanda kurtarıcısı olan sosyalizmin, sistem olarak kapitalist dinamiklere bağımlı kalarak o dinamiklerin niteliğine uygun toplumsal sınıflar yaratmak istemesi, beşerî sistemlere has bir çelişki oluşturmuştur. Toplumda tabi bir oluşumun sonucu ortaya çıkabilen her türlü çelişkiyi temel almak suretiyle bundan materyalist felsefenin sınırları içinde hapsedilmiş sınıfsal çelişki kavramını üreten ve sınırları zorlayarak bunu ideoloji ya da doktrin haline getiren sosyalist sistem, bu safhada, söz konusu çelişik durumu sermayenin karşısında emek lehine çözümleyeceğini bildirerek yapılacak sınıf mücadelesinin sonunda daha ileri bir sisteme varılacağını, antitez olarak ileri sürmüştür[7]. Yani, ilahî dinlerin kıyamet sonuna ertelediği uhrevî cenneti ile kapitalizmin bugün için vaat ettiği dünya cennetine karşın sosyalizm de, son tahlilde, bir toplumsal cenneti müjdelemektedir. Ama bu sistem, o, son tahlilde bile durağanlaşmayacak, kendini tekrar etmeyecek ve mücadelesini sürdürecektir.

         

        Batı toplumları, bugünkü açık, şeffaf ve demokratik yapılarına gelinceye kadar sınıfsal geçişlerin yaşanmadığı kast sistemine benzer birbirlerine kapalı bir sınıf yapılanması içinde olmuştur. Bunu belirleyen unsurlar o derece ileri gitmiştir ki, sınıf ve meslekler, bireyin içinde doğduğu toplumsal çevre ile ilişkilendirilerek irsî olarak tayin edilmiştir. Bu çetrefilli ve çelişik toplumsal yapıdan çıkabilmek, ancak Marks ve Engels’in, 1848 tarihinde birlikte yayımladıkları Manifesto ile yine onların, burjuva toplumuna karşı proletaryanın tekliği tezine dayanan sınıfsız toplum teorisine ya da idealine kalmıştır[8].

         

         

        Batı dünyası ile uzun yıllar ikili bir alışveriş içinde bulunan, karşılıklı mücadele ile birlikte, etkileşimin de gerçekleştiği Türk-İslâm toplumundaki yapılanmaya bakıldığında, Batı toplumlarından farklı olarak çok değişik bir toplumsal yapı ve bunu besleyen iktisat anlayışı ile karşılaşıyoruz. Eski Türk toplumunda sınıf ve toplumsal statü farklılaşmasının oluşumu, dengeli adalet ilkesi gereği açık ve eşitlikçi bir yapıya dayanmaktadır. Tarihî süreç içerisinde oluşan töre ya da yasa karşısında eşitlik ilkesinin ön plana çıkarılmasıyla Türk toplumunun ve bireyinin zihninde müstesna bir yer tutan adalet ve adil olma duygusu toplumsal yapıyı belirleyen en önemli unsur olmuştur. Zira eski Türk inanç sistemine göre, kâinatta tam bir eşitlik olmayıp, her varlık icra ettiği ve yükümlü kılındığı bir fonksiyonla yaratıldığından dolayı herkes yetenekleri gözetilmek suretiyle bir görev alanına yerleştirilmiştir. Aslında dil, din, tarih ve kültür birliği ile aynı soydan gelme bilincinin ortaya çıkardığı millet denilen toplumsal birim de çeşitli meslek ve iş alanlarında liyâkatları gereği bulunan bireylerden oluşan sınıfların değil, zümrelerin kendi maharet ve ifa gücü ölçüsündeki faaliyetleri ile birbirlerini tamamladığı ahenk içinde yaşayanlar topluluğudur[9]. Türk toplumunun tarihî gelişim çizgisi içinde bu sürecin önemli bir bölümüne ışık tutan Orhun Yazıtları, Dede Korkut Kitabı, Oğuznâme, Kutadgu Bilig ve Divân-ı Lügâtı’t-Türk gibi eserler, bu husustaki bilgi birikimimizin temel taşlarındandır. Bu eserlerden anlaşıldığına göre, Türk toplumunda açların doyurulması, fakirlerin giydirilmesi ve verilen ziyafetlerde malların yağmalattırılması gibi gelenekler, zenginliğin belirli kesimlerin elinde toplanması yerine toplumun bütün bireyleri arasında yayılması amacını güder. Toplumun idarecisi bey ya da kağan, bir baba ve ata gibi görülerek milletini koruyup gözetmesi için görevlendirilmiştir. Türk kültürünün tarihî sürecinde şölen ya da potlaç adıyla anılan birtakım törenler, beyin hâkimiyetini topluma kabul ettirmesi yanında servetin dengeli bir biçimde dağıtılmasını sağlayan ve aynı zamanda buna bağlı olarak beye toplumsal statü, prestij ve itibar kazandıran bir kurum olma özelliğini de taşımaktadır[10]. Buradan hareketle, Türk kültürü ve değerler sistemine göre, zenginlik, asalet ve güç unsurları, toplumsal statü ve hâkimiyeti belirleyen değerler olarak kabul edilmeyip, tersine insanlar, servetini topluma ve fakirlere açarak statü, itibar ve hâkimiyet kazanmaktadır. Bu sebeple, Türk toplumunda, Batı toplumlarında olduğu gibi feodal yapıya, sınıf esasına göre tabakalaşmaya ve imtiyazlı zümrelere rastlamak mümkün değildir[11]. Burada, esas yapıyı oluşturan yönetilenler ile bunlardan yetki alan yönetenler olmak üzere iki toplumsal tabakanın bulunması, Türk toplum yapısının sınıf esasına dayanmadığını ortaya koymaktadır.

         

        11. yüzyıldan itibaren, toplumsal yapıda sınıf esasını kabul etmeyen, eşitlikçi, açık ve herkese söz ve yetki hakkı kullanmayı savunan toplumsal düzeni temin etmiş bulunan İslâm dini ile karşılaşan Türk toplumu, İslâmiyet’i hiçbir güçlük çıkarmadan benimseme yoluna gitmiştir. Bu yolda, İslâmiyet’ten devraldıkları kültürel değerleri zenginleştirmek suretiyle sınıf çatışması yerine toplumsal dayanışmayı esas alan güçlü bir yapıya ulaşmışlardır.

         

         

        İslâm düşüncesine göre, ilahî emir ve yasaklara uyulması halinde, toplumların mükemmele yakın bir sisteme sahip olacağı inancı yaygındır. Yine bu anlayışa göre, sağlam temellere dayalı toplumsal düzenin inşası, ancak İslâm’ın esas alınmasıyla mümkün olabilir; ilahî iradenin tayin ettiği ölçüler içinde ona iman etmeyen ve bu imanı birey iradesi hâline getirmeyen toplumlar, daha mükemmel bir toplumsal ve siyasî düzene ulaşamazlar. İslâmiyet’in reddettiği imtiyazlı birey ya da sınıfların oluşturduğu fikir ve düşüncelere dayalı beşerî sistemlerin sonu mutlak sınıflar çatışması ve yıkılış olacaktır. Bundan kurtuluşun yolu, birey egoizmini ortadan kaldırarak yaşayışın denetiminin yalnızca ilâhî iradeye ait olduğu gerçeğinden hareketle adaletli bir toplum yapılanmasına gidilmesinden geçmektedir. Kapitalizm ve sosyalizmin, insanı her vesile ile ezmesi, kültürel değerler bütününden hızla uzaklaştırması ve bireyi bunalımlar ve isyanların eşiğine getirmesi, İslâm’ı sığınılacak mutlak toplumsal sistem haline dönüştürmektedir[12].

         

        Sonuç olarak; Batı dünyasında 17. yüzyıl sonunda sanayileşmenin getirdiği kültürel ve teknolojik gelişmenin sonucu ortaya çıkan kapitalizmle onun türevi olan sosyalizmin doğurduğu tarihî bir gerçeklik olarak karşımıza çıkan toplumsal sınıf olgusu, bu sistemlerin hâkimiyet tesis ettiği toplumların yaşama alanlarının bütününü etkisi altına almak suretiyle hemen her şey üzerinde birinci dereceden kuşatıcı ve belirleyici bir role sahip bulunmaktadır. Tarihî süreç içerisinde oluşan, ezen-ezilen, sermaye-emek gibi sınıfsal çelişkilerin temelinde yatan şey, insan onuruna ve ilâhî iradenin tecelli ettirdiği adil olma duygusuna karşıt fiillerin işlenme iştiyâkıdır. Son dönemlerde kapitalist sistem kıskacı altına giren bizim toplumumuz da tarihî altyapısı bulunmamasına rağmen toplumsal sınıflamalara özgü olguları yaşamaya başlamıştır. Sanayileşmenin kültürel ve teknolojik altyapısından yoksun olarak girişilen kapitalistleşme çabaları, tabii olarak toplumsal ve kültürel yapıda büyük tahribatlar meydana getirmektedir. Bu iştiyâkın önüne geçilebilmesi ve bu tür sınıfsal olguların etkilerinin birey ve toplum nezdinde ortadan kaldırılabilmesi, ancak kapitalist ahlâkın yaşama alanlarından tamamen sökülüp atılması ile mümkün olabilecektir. Türk toplumu geçmiş dönemlerinde, birey ve iktisadî ahlâk ilişkisini, tarihî gelişim süreci içerisinde ilâhî iradeye ters düşmeyecek kültürel değerler bütününe sahip çıkmak suretiyle zaten bir senteze ulaştırmış bulunuyordu. Bu yüzden Batı kapitalizminin dayattığı toplumsal yapının ve onun kültürel değerler sisteminin ürünü olan iktisadî anlayışın terk edilmesi zarureti ortaya çıkmaktadır.

         

         


        


        

        [1] Batı düşüncesinde toplumsal sınıf kavramının ne ifade ettiği ile ilgili bkz. Philippe Beneton, Toplumsal Sınıflar, çev. Hüsnü Dilli, İstanbul 1997, s. 9-10.


        

        [2] Kıta Avrupası'nın tarihî sürecinde, belirli bir dönemden itibaren ortaya çıkan ve gelişen kapitalist ve sosyalist iktisadî sistemin ideolojisi ya da doktrini, Rönesans ve Reform hareketleriyle güç kazanan Aydınlanma çağının Liberal düşünce akımları ve bireyci hayat tarzının karşılıklı etkileşimi sonucu doğduğu görülmektedir, bkz. Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Ankara 1986, s. 148.


        

        [3] Pierre Laroque, Sosyal Sınıflar, çev. Yaşar Gürbüz, İstanbul 1969, s. 12-14.


        

        [4] Eric Hobsbawn, “Feodalizmden Kapitalizme”, ed. Rodney Hilton, Feodalizmden Kapitalizme Geçiş, çev. Müge Gürer-Semih Sökmen, İstanbul 1984, s. 172-179.


        

        [5] Batı toplumu VI. yüzyıldan itibaren XI. yüzyıla kadar geçen yaklaşık beş yüz yılı, tarım dışında üretici olmayan, açık havada çalışan, fakir ve aç köylülerin beslediği şehirli sayılabilecek hâkimlerinin önce kendi içlerindeki mücadelesi ve bununla birlikte göçebe ve yağmacı orduların dıştan gelen saldırılarına karşı birlikte verilen mücadelesi ile geçirecektir. Bu iki mücadelenin galibi ise bu dönemde sığınak vazifesi gören ve sayıları gittikçe artan manastırlar ve kiliseler olacaktır. 11. yüzyılın başlarında feodalizmin uç vermesine bağlı olarak muhkem kale ve şatoların yapımıyla birlikte halkın büyük çoğunluğunun yaşadığı kırsal alanlar daha güvenli ve o derecede kontrol edilebilir bölgeler haline gelecektir. Artık kiliselere sığınmak istemeyen halkın gidebileceği ikinci bir kapı olarak derebeyi şatoları ortaya çıkacaktır. Yüksek duvar ve surlarla çevrili şatoların çevresinde gelişen bu yeni hayat içindeki hâkim derebeyi ile tâbi serf’in ilişkisi karşılıklı çıkarların devamına bağlı olacaktır. Ancak bu çelişik ilişki şehirli bir yapıyı ortaya çıkarırken ticaret ve üretici emeğinin yer değiştirmesi gibi bir durumu da beraberinde getirecektir. Eski çağdan orta çağa, Batı toplumu, iktisadî bir zihniyete sahip olarak dönüşüm geçirecektir. Bu dönüşümün tarihî süreçte geçirdiği evrelerle ilgili olarak bkz. Gordon Childe, Toplumsal Evrim, çev. Cemal Balcı, İstanbul 1994, s. 21-29, 61-83; İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, İstanbul 1989, s. 13-22.


        

        [6] Kapitalizmi, sadece iktisadî kalkınmayı ön plana çıkarıp onun maddî yönünü ele alıp dinamizmini oluşturan sermayedarların niteliği ve niceliği, üretim ve tüketimin artırılması ve bunların niteliğinin yükseltilmesi gibi algılamak son derece yanıltıcı olacaktır. Burada söz konusu olan böyle bir sistemin hayatın bütün alanları üzerinde tek yetkili hak sahibi olduğunu ifade ile bu alanları biçimlendirme gücünü elinde bulundurmasıdır. Bu sistemin toplumun bütün bireyleri ve kesimleri üzerindeki hak ve yetkileri ile bu çeşitli kesimlerin kimlerden oluştuğu hakkında bkz. Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, çev. Murat Belge, İstanbul 1990, s. 11-140.


        

        [7] İktisadî düşünce temelinde Marksgil iktisat anlayışı olarak karşımıza çıkan bu yapılanma ile ilgili bkz. William J. Barber, İktisadî Düşünce Tarihi, çev. İhsan Durdu, İstanbul 1991, s. 123-170.


        

        [8] Marksist teorinin esasları çerçevesinde ortaya konan diyalektik materyalizm ile ilgili bkz. Mehmet Eröz, Marksizm Leninizm ve Tenkidi, İstanbul 1974, s. 11-90.


        

        [9] Cengiz Tunç, “Eski Türklerde Sosyo Ekonomik Yapı Üzerine Bir Deneme”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 7(1980), s. 48-60; krş. Ümit Hassan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, İstanbul 1985, s. 197, 231-241.


        

        [10] Bu topluluğu küçükten büyüğe doğru, aile, urug, boy ve boyların birleşmesi sonucu budun ya da millet ve milletin siyasî bir teşekkül göstermesi durumunda da il yani devlet yapılanması ortaya çıkıyordu, bkz. İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1998, s. 227-237; Ercüment Kuran, Türkiye'nin Batılılaşması ve Milli Meseleler, Ankara 1997, s. 85-97.


        

        [11] Türk kültürünün değerler sistemi içinde oluşan toplumun yaşayış tarzı seçkin sınıfların ortaya çıkmasına elverişli olmadığından dolayı bireyler arasında feodal, aristokrat ve köle gibi hukukî ve toplumsal tabakalaşmalar görülmüyordu, bkz. Orhan Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, İstanbul 1996, s. 62-75; Bu durum günümüz sosyal bilimcileri tarafından da görülerek incelenmektedir, bkz. Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi Makaleler IV, İstanbul 1991, s. 335-341..


        

        [12] Bu düşünce ile ilgili geniş bilgi için bkz. Merrly Wyn Davies, İslâmî Antropolojinin Oluşturulması, çev. Tayfun Doğukargın, İstanbul 1991, s. 193-237; Yılmaz Özakpınar, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, İstanbul 1997, s. 129-167.

         

         


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele