Kanuni Sultan Süleyman’ın Nemçe Krallarından I. Ferddinand, V. Karl ve II. Maximilian’a Yazdığı Fermanlar Üzerine Bir Değerlendirme

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

Bilindiği gibi Sultan Süleyman’ın 46 yıllık bir ‘Devlet Başkanlığı’ dönemi vardır. O, bu dönemlerde pek çok ilklere ve zaferlere imza atmıştır. Özellikle onun bir buçuk saat gibi kısa bir zamanda ‘Mohaç Meydan Muharebesi’ni kazanmasının stratejik durumu, bugün Amerikalılar tarafından incelenmeye alınmıştır. Neticeyi biz de sabırsızlıkla bekliyoruz.

 

Kanuni’nin uzun dönem ‘devlet başkanlığı’ yaptığı, ‘şâirliği ve sanatçı’ yönünün de olduğu herkesçe bilinmektedir. Muhibbî mahlası ile yazdığı ‘Divan’ı bugün dahi takdire şayandır. Böylece o, gerçekten hem devlet adamı, hem sanatkâr, hem de;

 

Bu dünya bir padişaha çok, fakat iki padişaha da az’ diyecek kadar da ülkesini koruyan, genişleten bir ‘Osmanlı-Türk Devleti’nin Başkanı’dır.

 

Biz bu yazımızda, onun 1529 ‘Birinci Viyana Seferi’ne çıkmadan önce ve sonra ‘Nemçe Kralları’ndan[1]; V. Karl, I. Ferdinad, ve II. Maxmilian’a yazdığı 36 Fermanda ki;

 

‘Nişân, Hüküm, Dine Davet, Nâme, Ahd-nâme, Fetih-nâme, Huwa, Tuğra, Ünvan, Elgâb, Dua, Tebliğ(bildiri), Tecelli, Tanzim(emir-hüküm) İhtar(beddua), Teyid, Delil, Tarih, Yazıldığı Yer... vb. gibi edebî ve tarihi özellikleri kısaca vermeye çalışacağız. 

 

Bilindiği gibi; 29 Ağustos 1526, Mohaç Meydan Muharebesi’nde Macar ordusunun yok edilircesine mağlup edilmesiyle Hasburglular Osmanlılarla ister istemez barış ilan etmiş ve komşu olmuşlardı. Bir yandan I. Ferdinand’ın Macaristan üzerinde hak iddia etmesi, diğer yandan da I. Süleymanın ‘Macaristan’ın fâtihi ve hükümdarı’ durumunda olması; ayrıca 200 yıldan beri süregelen korkunç savaşların neticeleri bu iki hükümdar arasındaki rekabetin sebeplerini oluşturuyordu. Herhangi bir anlaşmazlıkta genellikle savaş yolu tercih edilmiş, fakat bu iki hükümdar arasında çözüm barışçı yollarla aranmaya da devam etmiştir.

 

Bugünkü Avusturya Devlet Arşivinde Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait Viyana Sarayı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki diplomatik ilişkileri gösteren toplam 172 Türkçe belge (ferman-mektup) bulunmaktadır. Bu belgelerden biri V. Karl’a, yirmi sekizi I. Ferdinand'a, yedisi de II. Maksimilien’e gönderilmiştir. Bunlardan 36 Ferman, Sultan'ın kendi yazısı veya asıllarının kopyasıdır. Geriye kalan 136 belge[2] ise Sultanın Siebenburg prenslerine, sancak beylerine, Kadir gibi başka soylulara gönderdiği ve Osmanlı memurlarının Viyana saraylarındaki diğer askeri komutanlara ve şahıslara yazdıkları mektuplardır.

 

Bu çalışmamızda sadece I. Süleyman'ın V. Karl'a, I. Ferdinand'a ve II. Maksimilan'a yazdığı belgelerle ilgilenmek durumundayız. 1534 tanıtım dikkate alındığında eldeki en eski belgenin 1541 yılına ait olması dikkati çekiyor. Viyana Sarayı ile Babıâli arasındaki yazışmaların daha eskiye dayandığı da şüphesizdir. Ayrıca Gevay'ın toplamış olduğu belgelere bakınca bu iki rakip arasındaki diplomatik ilişkilerin Mohaç muharebesinden daha önce başladığı anlaşılıyor. Gevay'ın topladığı belgelere göre I. Süleyman'ın II. Ferdinand'a yazdığı mektupların en eskisi 15.4.1527 tarihlidir.

 

 

 

Bu mektup Babıâli tercümanı Yunus Bey tarafından İtalyanca yazılmıştır.[3] Mektubun Türkçe orijinalinin olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak Yunus Bey'in yazısı Sultan’ın yazdığı Osmanlıca orijinal metine ek olarak İtalyancaya çevrilmiş olabilir. Orijinalinin ise kayboluş sebebini anlamak mümkün değildir. Aynı durum I.Süleyman'ın, I. Ferdinand'a 1528'de yazdığı ve bir orijinalinin olduğunu bildiğimiz başka bir mektupta da görülüyor. Gevay'a göre 1527-41 yılları arasında I. Ferdinand'a ve V. Karl'a yazılmış olmak üzere I. Süleyman’a ait toplam 12 mektup bulunmaktadır. Bunlar elde bulunan tercümelere dayanılarak tespit edilmiştir. 1. Süleyman’ın 1535 yılında I. Ferdinand'a yazdığı mektubu R. Tschudî tarafından neşredilmiş olması, belgelerin orijinallerinin yanı sıra tercümelerinin de kopyalara karıştığını gösteriyor.[4] (3. Zilkade-Ramazan 9/26.3-4.4.1535)[5] Şu halde Gevay'ın toplamış olduğu belge ve evrakların haricinde -her nedense– bulunmamış olan başka belgelerin de olduğunu kabul etmeliyiz. Tschudî’hin yayımlamış olduğu mektup, Ferdinand'a yazılan belgelerin, sadece Avusturya Devlet Arşivi’nde değil Basel Üniversitesi’nin kütüphanesinde de olduğunu gösteriyor. Bazı Sultan yazılarının tercümelerine orijinallerinden daha çok değer verildiğinden olacak ki, tercümelerinin mevcut olup orijinallerinin kayıplara karıştığını görüyoruz. Bu, belki de orijinal nüshaların anlaşılmaz olmasından ileri geliyor. Bu nedenle belgelerle ilgili eleştirici bir yayın hem kaynakların bir bütünlük kazanması, hem de yapılan çalışmaların bir parçası olması bakımından gerekli görülmektedir.

 

Bu zamana kadar yapılan kısmi incelemelerden anlaşılacağı gibi Osmanlı diplomasisi içinde en çok I. Süleyman'ın yönetimi ve ona ait belgelerle ilgili çalışmalarda yol alınabilinmiştir. İlk planda da I. Süleyman'ın yönetimiyle[6] ilgili geniş araştırmalar yapan J. Matuz'un eserlerini ele almak gerekir. Yazarın Muhteşem Süleyman'ın yönetim belgeleriyle ilgili bildirisi[7] en azından bize Muhteşem Süleyman'ın diplomatik faaliyetleri hakkında yapılan araştırmalar hakkında bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu çalışmalarımızda yer alan ve yayımlanmadan önce de özel incelemelere açık olan bu belgelerin bazıları, Matuz'un bildirisinde de yer almıştır. Bu belgeler bizim 1, 6, 7, 8, 12, 17, 19, 20, 25 ve 33 numaralı belgelerimizdir. Bu belgelerle ilgili kısa bilgiler vermek gerekirse durumu şöyle değerlendirebiliriz:

 

*. Matuz'un 108 numaralı bildirisi, bizim 1 numaralı belgemize denktir.

*. Matuz'un 109 numaralı bildirisi, 108 numaralı bildirinin bir çevirisidir.

*. Matuz'un 28 numaralı bildirisine St. A.'da denk bir belge yoktur. Matuz'un dayandığı belge[8] ‘Ateşkes’ antlaşmasıyla ilgili bir belge olabilir. Bu da bizim 8 numaralı belgemize benzemektedir.

*. Matuz'un 363 numaralı bildirisi sadece Noradounghıan'dan alıntı olabilir.[9] Hakkında hiçbir belge bulunmayan sözde I. Süleyman’la I. Ferdinand arasında yapıldığı iddia edilen 5 yıllık barış antlaşması olabilir.

 

Naradounghıan da hiçbir belge sunmuyor, sadece Hammer'den alındığını bildiriyor.[10] Gerçi 1553 Ağustos’unda bir yıllık bir barış antlaşması söz konusudur; ama bu sadece İstanbul'a dönerken Komaron'da ölen elçi Malcezzi'nin İstanbul'a dönüşüne kadar devam etmesi istenen ‘Ateşkes’in sonucuydu.[11] Yani burada bir antlaşmanın sağlanması söz konusu değildir.

 

Matuz'un 602 numaralı, Mart 1562 tarihini taşıyan ve I. Süleyman'la I. Ferdinand arasındaki sekiz yıllık antlaşmayı içeren bildirisi, bizim 25 numaralı belgemize denk olduğundan tarihi 2 Ağustos 1562 olarak değiştirilmelidir. Matuz 'un buna benzer bir de 605 numaralı 7 Haziran 1562 tarihini taşıyan "Ahd-nâme" bildirisi var ki, bununla da 8 yıllık barış antlaşması; yani bizim 25 numaralı belgemiz kastedilmiş olmalı.

 

Matuz'un 721 numaralı bildirisinin orijinali Viyana Devlet Arşivi’ndedir. İlk yayımlandığı yer Feridün II 75 f’dir. Matuz'a göre bu belge 16 Şubat 1565'te İstanbul'da tanzim edilmiştir. Muhtevası Siebenburg meselesi ve barış istekleri ile ilgilidir. Hâlbuki Viyana Devlet Arşivi'nde yukarıdaki tarihi taşıyan belgesi I. Süleyman ile II. Maximilian arasında yapılan 8 yıllık barış antlaşması ile ilgilidir (1562 Ateşkes antlaşmasının yenilenmesi). Feridun'un belge metni Viyana’daki belge ile aynı değildir. Aynı şekilde Matuz'unki zaten Feridun'un belgesinin bir benzeridir. Yani Matuz'un 721 numaralı bildirisinde; daha doğrusu Feridun'dan alıntısında 1565 tarihli ‘Ateşkes’ antlaşmasının tarihi yanlış gösterilmiştir.

 

Matuz'un Devlet Arşivi’nden aldığını belirttiği bildirilerin genel olarak bizde de mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Matuz, bazen de Hammer'in belgelerine dayanmıştır.[12] Hammer ise I. Süleyman'a ait bazı belgelerin (468, 542, 543 numaralı bildiriler) Viyana Devlet Arşivi'nde olduğunu söylüyor; fakat arşivde bu belgeler maalesef yoktur.

 

486: Hammer'in[13] bahsettiği "I. Süleyman'ın Ferdinand'a İran fatihleri hakkında" yazdığı mektup (Hammer böyle söylüyor) arşivde bulunamadı. Ama Hammer bizdeki 1 numaralı belgeyi başka hiçbir yerde zikretmediği için onun 486 numaralı bildirisi bizim 1 numaralı belgemiz olma ihtimalini ortaya koymaktadır.

 

542: I. Süleyman'ın, Uskok tarafından bir Türk kumandanının esir alınması üzerine serbest bırakılması için Ferdinand'dan araya girmesini istediği bir yazı (965/1557)

543: Bazı özellikleri bizim 19 numaralı belgemize benzemeseydi, bu da bulunamayan belgeler arasında derdik.

            Şimdi bu Fermanlarda bulunan ‘Belge Türleri’ni maddeler halinde fermanların ihtiva ettiği unsurlar bağlamında vermeye çalışalım. Onlar da:

 

 

1. "Nişan" türüne giren 33 numaralı belgemiz istisna edilirse, diğer belgeler tamamen diplomatik bir üslûpla yazılmıştır. Bu nedenle türlerini belirlemek çok zor, hatta imkânsızdır. Bu belgelerin düzenlenişi dikkate alınırsa -bazı istisnalar vardır- “nâme” türü daha doğrusu "nâme-i Hümâyûn"[14] olduklarını söyleyebiliriz. Düzenlenmesi yönünden isimlendirilmesi en kolay olanlar "ahd-nameler"dir (23, 25, 32 numaralı belgelerdir.) Bu "Fetih-nâmeler" içinde geçerlidir. (1 ve 11 numaralı belgeler). Diğer "hükm","nişan" ve "nâme" gibi belge türleri düzenlenişleri bakımından oldukça çeşitlilik gösterdiğinden ve belgeden belgeye ayrı bir ihtimam gösterildiğinden belge türünü tespit etmek mümkün olmuyor. Bu sebeple de bazı belgelerin türü belgede belirtildiği gibi isimlendiriliyor.

 

Şöyle ki bazı belgelerde belgenin türü hakkında açık bilgi veriliyor. Meselâ Nâme-yi Hümâyun( 24/9, 27/9, 28/22, 34/15, 35/22, 36/20) ya da Adnâme-i Hümâyûn(25/40), Ahdnâme-i Şerîfimûz(25/50), Ahdnâme-i Şerif (32/45),Ahdnâme-i İzzet-Magrün (32/37)gibi.

 

            2 ve 3 numaralı belgeler düzenlenmiş ve muhteva bakımından daha çok "nâme" türüne dâhil edilmelidir.

 

 

2. "Hükm" türüne giren 4 numaralı belge- 3. 6.ve ve 7. satırlarında "Hükm-i Hümâyûn" denilmesinden çıkarılmıştır. Şayet "Hükm" türü belgenin isimlendirilmesi için[15] özellikle belgedeki;

 

"Buyurdum ki..." sözü belirleyici bir nüans olarak kabul edilirse hiçbir belge bu türe girmez. Zaten bu tür özellikle belge türünün tespitinde esas olamaz. Hele hele bu mektup bir hükümdara gönderilmiş ise... Bu, 2 ve 3 numaralı belgelerin 4 numaralı belgeye benzememesinden de zaten anlaşılıyor.

 

Bizim burada incelediğimiz belgelerden, bazıları bir emri ihtiva ettiği halde hiçbirinde,

 

 "Buyurdum ki..." sözü geçmemektedir. Bu durum özellikle I. Süleyman'ın Szolnok kalesinin tamiratına karşı çıkıp kalenin yıkılmasını istediği, aksi halde askeri güç kullanacağını ifade ettiği 13 numaralı belgede daha açık görülmektedir. Süleyman bu belgede düşüncesini şu şekilde ifade ediyor:

 

"Ref olunmayacak olursa asker-i zafer-rehber gönderüb emr-i hümayunuma mugayir iş idenlerün haklarından gelmek lazım gelûr. (Eğer bu kale yerle bir edilmezse muzaffer bir komutan gönderip, yüce emirlerime karşı gelenleri cezalandırmam gerekir.) Görülüyor ki belge muhteva olarak Ferdinand'a kaleyi yıkmasını emretmekte ve Süleyman bu emri

"lâzım gelür" sözüyle ifade etmektedir. (5-6.satır) Buradaki "lazum gelür", "gerektir ki" sözü diğer "hükm" türü belgelerde, "Büyürdüm ki …” sözünün yerini alıyor. Burada aklımıza hemen şu geliyor: Yoksa I. Süleyman kendi memurlarıyla bile yazışırken "Buyurdum ki..." sözünü kaba bulup yabancı hükümdarlarla yazışırken kullandığı, "lâzûm gelur" veya "gerekdür ki ..." sözlerini mi kullanırdı? (Böyle bir kuralın olup olmadığı henüz tespit edilemedi.) Ama bu, içinde "gerekdür ki ..." sözü geçen her belge "hükm" türü belgesidir; manasına gelmemelidir. Aksine bununla beraber birbirlerinden çok farklı maksatlar vurgulanmaktadırlar. Halka, hakkının verilmesindeki önemi vurgulayan 12 numaralı belgemizle:

 

"gerekdür ki... sol merâsim-i müvalat ve levazîm-i müşafatdur meni dutup hüsn-i ihlasunuz muktezasınca siz dahi haberûnuz eksük etmeyesüz."(Güvence jestlerimi ve eğilimlerin zaruretlerini gözetmeniz ve ayrıca kendi samimi dostluğunuza müsbetle bizim sandukalarımızı kusurlu bulmamanız gerekir.)

 

denilen 11 numaralı belgemiz buna bir örnektir. En son bahsettiğimiz bu belgelerden birincisi "Fetih-nâme", ikincisi ise bir "nâme" türüdür. Buradan da "gerektür ki ..." sözünün belge tiplerinin tespitinde belirleyici bir özellik olamayacağı; ancak bu sözü ihtiva eden belgelerin düzenleniş üslûbu bakımından "hüküm" türüne daha yakın olduğu anlaşılmaktadır.

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi sadece II. Maximilan’dan düzenli bir şekilde haraç (cizye) ödenmesi istenen 33numaralı belge “nâme” türüne girmektedir. I. Süleyman zamanın da “nâme” türü çeşitli maksatlar için düzenlendiğinden[16] son zamanlarda da ödeme emri için belgelerin bu tarzda düzenlenmesi yadırganacak bir durum değildir. Bazı belgelerin kullanılan kâğıt ebatlarından bile birbirlerinden farklı oldukları anlaşılıyor. Özel sebeplerle hazırlanmış belgeler ayrı bir itina ile göze çarpacak ebatlarda düzenlenmiştir. Meselâ "Fetih-name" ve "Ahd-nâme" özel ve değişik ebatlarda kâğıtlara yazılmıştır. Tanıtım olduğu için ebatları hakkında bir şey söyleyemeyeceğimiz 1 numaralı belge istisna edilirse Fetih-nâmeler, 151x33 cm (11. belge), 195x39 cm (19. belge); Ahd-nâmeler ise, 304x39 cm (25. belge), 242x40 cm (32. belge) ebatlarında düzenlenmiştir. Bu belgeler diğerlerinden daha büyük ebatlarda düzenlenmiştir. Kâğıdın büyüklüğü metnin uzunluğuna göre düşünülmemiş, boş bırakılan yerler temsili boşluklara, yardımcı yazılara serklere ayrılmıştır. Hâlbuki metin, kâğıtta üçte ikilik bir yer bile doldurmuyor. Bu durum bir "ahd-nâme" olan 23. belgede daha iyi görülüyor. Aynı durum 34, 35 ve 36. belgeler için de geçerlidir. Diğer belgelerin ebatları daha çok metnin uzunluğuna göre kararlaştırılmıştır. Temsili boşluklar diğer belgelerdekinden daha az yer tutuyor.

 

3. Dine Davet Şeklindeki Çağrılar: 23, 35, 36. belgelerin suretleri ve 24. belgenin yardımcı yazısı hariç; bizim belgelerimizde söze İslâmi yönetim an'aneleri mucibince, yani 3/1’i, diplomaside davet, temcit, tahmîd denilen dine çağrı ile başlanmıştır.[17] Bazı belgelerde ise davet yoktur. Bu eksiklik belgenin kısmen yanlış olduğunu düşündürebilir (6., 14., 20., 27., 28., 31., belgeler.).

 

Bizim [“Nâme", "Hükm" ya da "Nişan" türü olarak belirttiğimiz belgelerde ise (2., 3., 4., 5., 7., 8., 9., 10., 11., 12., 13., 15., 16., 17., 18., 21., 22., 26., 29., 30., 33., 34. belgeler) kısa bir çağrı şekli olan "Huwa" mevcuttur. Bunlar ne biçimlerine ne de üslûplarına bir özellik konulmak istenmeyen belgelerdir. Saydıklarımızdan sadece 11. belge istisna teşkil etmektedir.

 

I. Süleyman'ın, I. Ferdinand’a, İran Şahı Tahmasb'a karşı elde ettiği zaferleri anlattığı bu belge - önceden de belirttiğimiz gibi bu bir Fetih-nâme’dir. - düzenlenişi ve üslubuyla fevkalâde bir temsil ve ihtişamlı bir düzen ortaya koyarak bizim 1. belgemizi andırdığı halde diplomatik kaideler bakımından "nâme" ve "hüküm" gibi basit belgelerden farklılık göstermektedir. Bu belge basit bir dine çağrı; yani "huwa" özelliği göstermektedir. Başlığı(unvanı) ve kime yazılmış olduğu"(algâb) eksiktir. Ama her zaman "nâme" ve "hüküm" türü belgelerde Ferdinand için kullanılan unvana uyuyor. Mavi ve altın rengiyle; değişik ve süslü şekliyle sanki bir had sanatkârının elinden çıkmış intibaını veren sultan tuğrası ve bilhassa dili bunun tam aksini gösteriyor. Bu, Kuran-ı Kerim'den alıntı imzasıyla kafiyeli nesriyle Arapça ve Farsçasıyla 16. yy Osmanlı nesrinin güzel bir örneğini oluşturmaktadırlar. Fakat bu belge Matuz'un da tespit ettiği gibi[18] I. Süleyman zamanındaki belge türlerinden “nâme”nin düzenlenişi dili ve üslûbu yönünden henüz bu tür için geçerli olan nazik ifadelere erişilmediğini göstermektedir.

 

Belgelerde yazılış sebebinden başka Allah'tan sonra Peygamber Hz. Muhammed ve dört Halife’yi ve evliyalarını zikrettikten sonra dine çağrının daha geniş şeklini 1. belgede (Fetih-name), 19. belgede (nâme), 23. Belgede (suret), 25belgede (ahd-nâme) ve 32. Belgede (ahd-âme) görebiliriz. 1. belgedeki dine çağrı şöyledir;

 

 "Hazret-i izzet-i Celîl kudretuhünun inayeti ve mihr-i siphr-i nukivet ahter-i bûrûg-i futuvvet mugteda-yi fırka-i aşifiyâ Muhammed Mustafa'nun şallâlâlu aleyhi ve selem, mucizâtı ve dört yârânun ki Ebü Bekr ve Ömer ve Osman ve 'Ali dur rıdvân ü ilâhi, aleyhum ecma'in anlarün ve cem'i evliyaların himmetleri ile ..." (Allah'ın yardımı ve peygamberlik mührünün son sahibi, temizler ferlasmın imamı olan Hazreti Mu­hammed Mustafa'nın mucizeleri ve onun yakın dostlarının ve bütün velilerin himmetleriyle…)

 

19. belge muhteva ve düzenlenişi bakımından özel bir durum gösteremediği için belirtilenler itibariyle bir noktaya kadar istisna teşkil etmektedir. Bu belge sadece I. Süleyman’ın Siebenburgen üzerinde hak iddia etmesi ve ‘Ateşkes’i yenilemeye hazır olduğu konusundaki genel beyanları ihtiva etmektedir, ne asıl yazılış amacıyla, ne de dine çağrı ile ilgiyi kapsamak şeklindeki bir ibareye rastlanmamaktadır. Ayrıca Tuğra ve hitabet kısmı da eksiktir. Eğer her zaman ismi geçen Hz. Muhammed ve dört büyük halifenin isimlerini dikkate almazsak yukarıda bahsedilen davetin gerçek kaidesini de tespit etmek mümkün değildir. Davetler belgeden belgeye değişiklik göstermektedir. Sadece 32. ve 25. belge arasında çok az bir fark vardır. Önce Allah'ın yardımı zikredilmekte sonra aşağıdaki mahlas ve hayır dualar ilave edilmektedir.

 

 

Belge 1: Hazret-i 'izzet'azzet kudretühû[19](sonsuz kudret sahibi yüce Allah)

 

Belge 19: Huval-'azizu 1-fattâhü va'indahu mâfatihû 1-falâhi va-n-nacâhı tagaddasat 'âlâ’uhü…(o yücedir, açıcıdır. Sıhhatin ve kurtuluşun anahtarı ondadır. O'nun nimetleri kutsaldır.) ile "hazret-i izzet azzet âlâ’ühü ve tetâba’at nu‘amâ’ühü[20] (nimetleri muazzam ihsanları sonsuz yüce Allah...)

Belge 23:  "Hazret-i Hakk Celle Şânühû ve-ta'âlânun (Şanı yüce ulu Allah...)

Belge 25: Hazret-i Hudây-i mute'âl Celle 'ani ş-şebihi ve-l-misâlün "Eşi ve benzeri olmayan ulu Allah"

Belge 32: 25. belgenin aynı.

 

 

19. belgede, diğer hiç bir belgede rastlanmayan ve grafik olarak açık açık bir birinden farklılık gösteren iki kısım dine çağrı şeklinde tespit edilmektedir. Dine çağrının ilk kısmı belgenin üst kenarındaki "huwa l-'azîzu ..." ile başlıyor ve belirli bir aradan sonra ikinci kısım "hazret-i İzzet..." diye devam ediyor

 

Metinlerde ikinci sırayı Hz. Muhammed Peygamber almaktadır. O'na yapılan dualar ise şöyledir:

 

“Salla’llâhu 'aleyhi ve-sellem: salat ve selâm onun üzerine olsun" Bu salatü selamlar ise, 1. ve 19. belgelerde;

“'aleyhi efdâlü s-salâti ve-s-selâm/'en yüce salat ve selamlar onun üzerine olsun"

(23. belgede:’salla llâhu'aleyhi ve-'alâ âlihi’

(25).belgede: Salla llâhu aleyhi ve-alâ âlihî ve-sellem mâ sekebe l-halku ve kellem/"dünya var oldukça- Allah ona ve sülalesine salat etsin" (32. belge).

 

 

Hz. Muhammed'in sıfatları belgeden belgeye değişmektedir.

 

 

Belge 1:mirh-i sipihr-i nübevvet ahter-i bürc-i fütüvvet muktadâ-yi fırka-i asfiyâ: "Nebilerin ve gökyüzünün güneşi, burçların ve merhametin yıldızı, tuna akıncılarının gönderi"

 

Belge 19: server-i kâinat ve hülasa-i mevcudat "yaratılanlarınilki ve en üstünü"

 

Belge 23:server-i kâinât“yaratılanların en üstünü”

 

Belge 25:Hazret-i sültan-i tâhtgâh-i eflâk mesned-neşîn-i Bârgâh-i emiâk müfahhar-i evlâd-i benî Âdem maksûd-i âferiniş-i halg-ı âlem hâtem-i cümle rüsûl u enbiyâ pîsvây-i zümre-i aşfiyâ mahremün harimün lî-ma’a llah Muhammed resûl ü llah"

 

      ‘Muhammed resulüllâh Allah'ın elçisi-, gök-yüzünün sultanı, hükümdarların hükümdarı, insanların en yücesi, kâinatın ve insanlığın yaradılış sebebi, tüm elçi ve nebilerin başı, Tuna akıncılarının önderi, Allah katındaki bana en yakın dostum Mulammed."

 

Belge 32: 25. belgeden farklı olan tek tarafı şudur: ‘Maksûd-i âferiniş-i âlem: Kâinatın yaratılışındaki gaye"

 

Metinde üçüncü sırayı ilk dört halife takip ediyor,

 

Ve Rıdvanu’llahu aleyhim ecmâ’în: Allah onlardan razı olsun" ve Ervah-i felâh-esbâhları: "Ruhlarını nurlandırsın" hayır duasıyla ortaya çıkıyor. 23, 25, ve 32. belgeler bu dört halifeyi içermektedirler.

 

Dine çağrıda dördüncü sırayı evliyalar alıyor, ancak bu sadece 1. belgemizde mevcuttur. Şöyle ki: Cemîî evliyalar/ "cümle evliyalar" kaidesiyle kendini gösteriyor.

 

Dine çağrı sonucunda; ille/ile bağlanan 1. belgedeki:

 

inayeti/, /mu’cizâtı/(mucize) ve /himmetleri/;

 

19. belgedeki/ülüvv-i inâyet-i bî-nihayeti/(sonsuz inayeti), /mu'cizâtı/ ve/ mürâfakât-i/yardım)

 

23. belgedeki/ülüvv-i inâyet-i bî-gâyeleri/(yüce ve sonsuz inayet)/sümüvv-i hidâyet-i mâ lâ nihayeleri(yüce ve sonsuz hidayet);

 

25. ve 32.belgelerdeki/leyamün-i teyidât-i ezelîye vemeyamin-i tevfîqât-i lem yezelîyesi/(Sonsuz hayır ve tükenmez saadet dolu hidayet),/muğizât-i kesîretü’1-berekâ-tı mürâfakatı/(mucize-i lütufların maiyetiyle son buluyor ve buradan da Tuğra’ya; daha doğrusu başlığa geçiliyor.

 

4. Tuğra: Tevgi/,/nişan/ bazende/ alamet/ diye anılan/ Tuğra/ hükümdarın belgelerdeki bir tür imzası kabul edilmektedir.

 

Burada hükümdarın ismi, Arapça bir kelime olan/ibn/(oğul) başa alınarak hükümdarın babasının ismi ve/ muzaffer dâ'imâ/ kelimesiyle birlikte/ Ham / yer almaktadır.

 

Böylece Tuğra şu sözleri içermektedir:

 

Süleyman b. Selîm Hân muzaffer dâ'imân: Selim oğlu Süleyman Han daima muzafferdir.’ Tuğra Osmanlı belgelerinin açıkça doğruluğunun tasdikidir ve bu belgeler yazılışından bu güne kadar hem muhtevasını hem de üslûbunu aynen muhafaza etmiştir. Sanatsal mükemmelleştirme, Muhteşem Süleyman zamanında zirvesine ulaşmıştır. Hazırlanışı itibariyle her biri değişik sanatsal kalite içerir ve siyah mürekkeple, basit tekrarlardan mükemmel bir şekilde yazılmış altın renkli yazıya kadar oldukça zengindir ve bol renkli arabesk ve floreal desenlerle bezenmiştir. Bu şâşâlı ve dikkat çekici tuğralar aynı şekliyle bizim belgelerimizde de vardır.

 

Örnek olarak; (1, 19, 25, 32, belgeler). 'Belge olarak delil sayılmayan suretler de vardır, onlara da:(23, 35, 36. belgeler) ve yardımcı yazılarda (24. belge)Tuğra yoktur. Bunların hazırlanışından Nisancı ya da Tevgili diye anılan ve değer yönünden I. Süleyman'ın yönetiminde en önemli makamda20 bulunan bir memur sorumluydu.

 

Bu Tuğralar, eğer mütevâzi biçimde incelenecek olursa, bu belgelerden 6. ve 7. belgelerin kendilerine has önemleri vardır. Bunlar giriş ve muhteva açısından bizim 23, 25, 32 numaralı Ahd-nâme'lerimize ve 1 numaralı Fetih-nâmemize uymaktadır. Normalde Nida şeklinde olan giriş, burada değişik bir şekil arz ediyor. Bu giriş şekli, benzettiğimiz diğer belgelerden oldukça farklıdır. 6. ve 7. belgeler sadece "Huwa" içermektedir, bunu Tuğra izliyor. Tuğra'dan sonra ise muhtemelen girişi sona erdiren şu şekil görülüyor.

 

"Hakk Sübhânehü ve-ta'âlanun ‘ülüvv-i 'inâyeti ve hazret-i risâlet-penâhun salâvatu İlâhi ‘aleyhi ve-selâmühü mu’cizâtı berekatiyle" Bu, içerik itibariyle ileri bir nida gibi görünse de, şeklî sonuca bakarak-buna ileri bir nida diyemeyiz. Bunun Tuğra'dan sonra yazılmış olması zaten bir nida olmadığını gösteriyor. Bu şekil açıkça bir mütevazılıktır. Her iki belge de Osmanlı diplomasisi hakkında bilgi veren ilk örneklerdir. Bir yorum sonucu ileri nidâlarla olan benzerliğine dayanılarak, bunu da ileri nidâ saysak da bu şekil, bizim tespit ettiğimiz; yani bunun mütevazılık biçimi olduğu görüşüne kesinlikle ters düşmüyor.

 

Aynı şekillerin Tuğra'dan önce bulunmaları halinde bile nida oldukları şüphe götürmez. Ama biz 6. ve 7. belgelerdeki örnekleri göz önünde bulundurarak kendimizden emin bir şekilde bunun aynı zamanda mütevazılık da ihtiva ettiğine inanıyoruz. Bunu, önceden de açıkladığımız gibi 19. belge iki ayrı nidayla ortaya koyuyor.

 

Birinci şekil: "Huwa" Huwa’l-'azizu l-fattahu va-‘indahû mafâtihu’1-falahi wa-n-nacâahi takaddasat âlâ'uhû",

 

ikinci şekil : "Hazretr-i ‘izzet 'azzet âlâ'ühü ve-tetaba’at nu'ama ühünün  'üluvv-i inayet-i bi-nihayeti ve server-i kayinat ve hulase-i mevcudat Muhammed Mustafanun şalla’llahu 'aleyhi ve-sellem mu'cizâtı ve dört yarınun ki Ebu Bekr ve Ömer ve ‘Osman ve ‘Ali’ür ridvanu ilahi aleyhim ecma’in ervah-i felah-eşbahları murafakatı ile".

 

Birinci şekilde şüphesiz ileri bir nida söz konusu, ikinci şekil ise Tuğra'dan önce olmasına rağmen,-bize göre daha çok mütevazılık arz ediyor. İki nidanın ard arda gelmesi bize mantıksız geldiğinden ikinci şekli tercümemizde mütevazılık olarak yorumladık. Bu düşüncemizden dolayı söz konusu olan her nida da dahi mütevazılık hissediyoruz ve ileri nidayı kendine has ve kapalı söz dizim bütünlüğü içerisinde çevirirken ünlemle ya da noktayla kapayan Fereke ve Matuza’a[21] karşılık biz nidayı girişin bir parçası olarak yorumluyoruz.

 

Bizim nidanın ya da mütevazılığın sözdizimli bir bütünlük olduğu görüşümüzü Baş Vezir İbrahim Paşa'nın I. Ferdinand'a 12 Temmuz ve 24 Eylül 1524 tarihli yazısı güçlendiriyor. Bunlar ileri bir nidâ-mütevazılık şekli ile başlıyor ve (... murafagatı ile…) sona eriyor. Bunu "Sultan Süleyman Han Şah Sultan-ı -selatin" izliyor. Tabii ki başında

 

"ben ki" sözü yer alıyor. Bu, büyük vezirin kendini tanıtırken genitif olarak başa koyduğu bir şekildir.

(...Sultan Beyazid Han oğlu Sultan Selim Han oglı hazretlerinun ben ki ...)

 

Bu "ben ki" sözü, özellikle sultan yazılarında görülüyor. Çünkü bu tarz, Osmanlı sentaksına uygunluk gösteriyor."Ben ki"nin nidâ-mütevazılık şeklinde kullanılması hatalı olurdu, zira bu nida ve girişler Osmanlı-Türkçesinde söze, mütevazı bir mana veren bir söyleyiş özelliğidir. Bunlara dayanarak eğer bir nidadan önce, başka bir nida yoksa bu, hem nida hem mütevazılıktır. Varsa sadece mütevazılıktır diye yorumlayabiliriz.

 

Tuğra’nın metin bütünlüğünü bölmüş olması, benim düşüncelerimi kesinlikle çürütmez. Çünkü Tuğra, metninin orijinal ve güvenilir olduğunu belirtmek için konur ve yeri geleneksel bir sabitlik kazanmıştır. Yazıların bu kısımlarının okunması gereksiz görülmüştür, nida-mütevazılık ve girişin aynı düzen içinde verildiğini 23 numaralı surette görüyoruz. Bu şekillerin 16. yüzyılda da klişeleşmiş olarak görüldüğünü Feridun Bey'in aktardığı iki belge ispatlıyor. Bunlardan birincisi I. Süleyman'dan II. Maximilan’a,[22] diğeri ise II. Selim'den Flurdın[23] beylerinedir. Her iki belgeye de nida-mütevazılık şekliyle başlanmıştır. Yalnız bu şekil her iki, belgede de;

 

"çün malikü’l-mülk melik-i muta'al ve muhâfızü’l-âmal ve vahibü’n-neval celle ve şânühü 'ani’s-sebihi ve-l-misal hazretlerinun 'inayeti... lem-yezel iyesiyle ve… mucızât-i kesiretü’l-harekati vesilesi ile mahall-i tuğra ben ki... -am" biçiminde başlamıştır ki, bu "yun" lu şekil orijinal metinde kesinlikle kullanılmıştır. Feridun Bey’in "çün" ile başlattığı bu yazı ve gerçekler metnin bütünlüğündeki mütevazı karakteri gösteriyor.

 

Fekete’nin[24] ortaya koyduğu;

 

"Allahun 'inayetiyle mütevazılık biçimine, bizim belgelerimizde sadece üstü kapalı bir şekilde rastlanır (Örnek: 11 numaralı belge 3. satır: "bi-‘inayeti ilahi ta'ala lesker-i hezimet-eseri kılıcdan gecürülüb").

 

 

5. Unvan: Hükümdarlık vasıf ve payelerinin tanıtıldığı unvan, bizim topladığımız belgelerden sadece 1, 6, 7, 19, 23, 25 ve 32. belgelerde mevcuttur. Belge türlerine bakarak unvanın belirli türler için kullanıldığını söyleyebilmek mümkün değil; çünkü 1 numaralı (Fetih-nâme), 25 ve 32 numaralı (Ahid-name) gibi etkili belgelerin yanı sıra 6, 7 ve 19 numaralı (Nâme), dış görünüş itibariyle etkili olmayan belgelerde de unvan görülüyor. Unvanın içeriği her halükârda sabit değil ve Fekete ve Matuz'un tespit ettikleri[25] gibi unvan çeşitli uzunluklarda olabilmektedir. Unvan, yazarken aynı nida ve mütevazılıkta olduğu gibi (sag) kafiye kullanılmasıyla da dikkat çekicidir. En uzun unvan 23 numaralı ateşkes antlaşmasıyla ilgili belge de bulunmaktadır. Bu belgede diğer belgelerde de geçen vasıfların aynısı ve daha başka vasıflar da mevcut. Ayrıca 1. belgede de olduğu gibi II. Sultan Beyazıt'ın büyük babasına kadar inildiği dikkat çekmektedir.[26] Unvan'a sürekli "ben ki" ile; yani birinci tekil şahısla başlanıyor. Bu arada bu şeklin sabit olduğunu söylersek yanlış da olmaz.

 

Unvanda geçen hükümdarlık vasıfları şunlardır:

 

Sultânü’s-selâtîn (1, 6, 7, 19 numaralı belgeler)

Sultân-i selatin-i cihan (23 numaralı belge)

Sultan-i selatin-i şark u garb (25 ve 32 numaralı belgeler)

Burhanu’l-havacîn (1, 6, 7, 19 numaralı belgeler)

Burhan-i havacın-i devran  (23 numaralı belge)

tag-bahş-i rûy-i zemîn (1 numaralı belge)

tag-bahş-i hüsrevân-i rûy-i zemîn (19 numaralı belge)

tag-bahş-i husrevân-i zemîn ü zemân  (23 numaralı belge)

sahib-girân-i memâlik-i Rûm u ‘Acem u ‘Arab (25 ve 32 belgeler) Kahraman-i kevn u mekân Nerimân-i meydân-ı zemin u zeman (25 ve 32 numaralı belgeler)

Zillü’llahi fî’l-erâzîn (1, 6, 7, 19 numaralı belgeler)

ba'is-i emn u aman (23 numaralı belge)

zillu’llahi’l-meliki’l-mennân (23 numaralı belge)

 

Mevzubahis vasıflardan "sultanu’s Selâtîn" ister Arap müza-fünileyhiyle, isterse İran izafeti ile birleştirilmiş olsun, "burhanu’l-havacîn" aynı zamanda "zillu’llahi" ve "tag-bahş"de de söz konusu olduğu gibi, bunların unvanın bir bakıma sabit biçimleri olduğu ve ayrıca ilave vasıflar ile belgeden belgeye değişiklik gösterdiği de anlaşılmaktadır.

 

Sultan hükmünde olan ülke ve şehirlere gelince bunların sıralanışı ve sayısı da belgeden belgeye farklılık göstermektedir. Örnek olmak amacıyla aşağıda bu şehirlerle ilgili bir sıralama vermeye çalışalım:

 

 

Îsim

 

 

Belge Numarası

Aden

 

6, 7, 19, 25, 32

Anatolı, Anatolu

 

1, 6, 7, 19, 23, 25,

Ag deniz

 

1, 6, 7, 19, 23, 25,

Arab

 

23

Arabistan

 

6, 7, 19

Azerbaygan

 

1, 23, 25, 32

Bagdad

 

6, 7, 19, 23, 25, 32

Bagdad

 

6, 7, 19, 23, 25, 32

Basra

 

6, 7, 19, 23, 25, 32

Bogdan

 

25, 32

Budun, Bütün

 

6, 7, 19, 23

Dest-i Kıpçak

 

6, 7, 19, 25, 32

Diyar-i Bekir

 

1, 6, 7, 19, 23, 25

Eflaq

 

25, 32

Erz-i Rum

 

6, 7, 19, 23

Curgistan                                                19, 7, 19, 23

Cazan                                                     19

Cezayir                                                   19, 23, 25, 32

Haleb                                                     1, 6, 7, 23

Halilu’r-Rahman                                       23

 

Ka'be

25, 32

Kefe

23

Kurdistan

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

Lahsa

23, 25, 32

Luristan

6, 7, 19, 25, 32

Medayin-i Anuşirivan

25, 32

Medine

1, 19, 23, 25, 32

Mekke

1, 19, 23

Mısır

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

Kara deniz

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

Karraan

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

Kuds

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

Rum

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

Rumeli

1, 6, 7, 19, 23, 25, 32

San'a(n)

19, 25, 32

Şam

1, 6, 7, 19, 23

Tarabulus

23

 

Bu çerçeve içinde gerek 1. belgede, gerekse İbrahim paşa hakkında bilgi verilen belgede (s.XVIII) I. Süleyman'ın Budin ve Temeşvar hükümdarı olarak zikredilmemesi dikkat çekicidir.    

 

 

Tatar                                               6, 7, 19

Temeşvar                                        23

Üngürüs                                          25,52

Van                                                23

Yemen                                           1, 6, 7,19, 23, 25, 32

Zulkadriye                                      1, 6, 7, 19, 2 3

 

 

Hükmedilen ülke ye şehirlerden "Budun", ilk kez 1547 tarihli 6. belgede; "Temeşvar", 1559 tarihli 23 numaralı(suret) belgede zikrediliyor. Bu çerçeve içinde gerek 1. belgede, gerekse İbrahim Paşa hakkında bilgi verilen belgede (S.XVIII) I. Süleyman'ın Budin ve Temeşvar hükümdarı olarak zikredilmesi dikkat çekicidir. Buna dayanarak Süleyman'ın Zapolyas’ın ölümüne ya da 1541 yılında Budun'un fethine kadar, kendini Budun'un ve dolayısı ile Üngurus'ün hükümdarı olarak görmediği sonucunu çıkarab


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele