Türkiye’de Okuma Alışkanlığı Göstergeleri ve Türk Ocaklarının Okuma Alışkanlığı Kazandırma Çalışmaları

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Okuma ve Dil İlişkisi

         

        Bamberger, okuma eyleminin bireyin okunan olayları düşünerek, metinde geçen kişi ve yerleri zihinlerine kaydederek ve olaylar arasında bağ kurarak zihnini sürekli olarak canlı tutmasına katkı sağladığını ifade etmektedir.[1] Schiller de kitapların zekâyı kibarlaştırdığını söylemektedir. Bu anlamda okuma yazma[2]; salt yazının anlaşılması ya da seslendirilmesi değil, okuyan ile yazan arasında kurulan bir köprü; insanlıkla ilgili tüm değerlerin korunması ve geliştirilmesi konusunda temel ve yaşamsal bir etkinlik olarak anlaşılmalıdır. Okuma yazma, bilginin toplumsal ve evrensel bir iletişim ve gelişim aracı olarak kullanılmasını gerçekleştiren ve bu yolla daha mutlu ve müreffeh bir dünyayı oluşturmaya yönelik düşünsel bir etkinliktir.

         

        Birçok çalışma ve düzenlemelere rağmen, ülkemizde az kitap okunduğu ve kitap okuma alışkanlığının öğrencilere yeterince kazandırılamadığı eğitim camiası ve bütün aydınlarımızın yakındıkları bir gerçektir. İnsanlar çeşitli yeteneklerle donanımlı olarak yaratılmıştır. Ancak bu yetenekler kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunların fark edilebilmesi eğitim alanında bazı materyallerin kullanılmasını gerektirir. Var olan bu yetenekleri ortaya çıkarabilmenin bir yolu da çocukların veya gençlerin yaşlarına ve seviyelerine uygun edebi değeri yüksek eserleri okumalarını sağlamakla mümkün olabilecektir.

         

        Dil eğitimi bireyin sosyal varlık olarak gelişmesinde, dünyayı ve yaşadığı çevreyi algılama ve yorumlamasında, özgün ve eleştirel düşünmesinde, hayatındaki temel becerilerinden biridir. Konfüçyüs’ün dil konusundaki harika tespitini burada vurgulamak gerekmektedir: “Dil düzensiz olursa, sözler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” O halde düşüncenin, geleneğin, kültürün doğru ifadesinde ve adaletin doğru işleyişinde terazi görevi ‘dil’indir.

         

        Dil ile düşünce arasında yakın ilişki vardır. Dil, insanın kabiliyetlerinin çerçevesini çizer. En soyut düşünce, en karmaşık duygu, en derin ve köklü inanç, dil ile ortaya konur. İnsan ne kadar çok kelime bilir ve onları kullanma alışkanlık ve kabiliyeti kazanırsa, düşünce ve duygu dünyası da o kadar geniş olur. Dil düşünceyi, düşünce de dili yoğurur.[3]

         

        Diğer yandan tarih sahnesine çıkmış birçok millet dilini kaybettiği için tarih sahnesinden ayrılmış, yok olmuştur. O halde dilini kaybeden her şeyini kaybetmektedir. Bu nedenle, hem milletlerin var oluşlarında hem de o millete ait bireylerin kişiliğinin oluşmasında dilin büyük bir yeri ve önemi vardır. Dilimizin gelişmesi ve korunması, dolayısıyla milletimizin var olmaya devam etmesi için ilköğretimden başlayarak, toplumun bütün kesimlerinde ömür boyu okuma alışkanlığının kazandırılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü Türkçemizin yaşaması, doğru ve güzel bir şekilde kullanılması, ancak çok okumakla olur.

         

         

        Okumanın Nedenleri

         

        Türkiye’de lise bitiren bir genç en iyimser rakamlarla 2500–3000 sözcükle konuşurken, Batı’da lise mezunu bir genç 5000–6000 sözcükle konuşmaktadır. Düşüncelere yön veren, hayal dünyasını zenginleştiren kavramlar dünyamız olduğuna göre, sözcük zenginliğinin ne kadar önemli bir faktör olduğu daha iyi anlaşılır. Çocuklarımızın kelime hazinesini ne kadar zenginleştirirsek, düşünce ve hayal dünyasını da o kadar zenginleştirmiş oluruz.

                   

                    Ungan’a[4] göre, okumak düşünmeyi, yorum yapmayı beraberinde getirmiştir. Bilgi toplumları, bilgiye en kısa yoldan okuma yolu ile ulaşmaktadır. Okuma, kişinin kendini yenilemesi, sınırlarını zorlaması, evrenselliğe ulaşması için vermiş olduğu basit, ama ulvi bir mücadeledir. Okulda sadece ders kitaplarını okuyan kişi, okuryazar olur; ama kültürlü kişi olamaz. Olaylar arasındaki zihinsel üst süreçleri yerine getiremez, analiz-sentez yapamaz, eleştiriye kapalı, sorumluluktan kaçan, her söylenene çabuk inanan, belleği zayıf, yorum gücü yetersiz biri olur. O halde ister öğrenci, ister yetişkin olsun herkes, bilgi çağının yaşandığı günümüzde dünden daha çok okumak zorundadır. Öğrencilikte bir yüksek öğrenim başarısı, yetişkinlikte iyi bir meslek sahibi olmak ve işinde yükselebilmek okumayı gerektirmektedir.

         

                    Bacon, insanın okuma alışkanlığı kazanarak kendini sürekli yenilemesinin yararlarını şu şekilde açıklamaktadır: “Okumak insanı olgunlaştırır, konuşmak ustalaştırır, yazmak ise daha somut bir bilgi sağlar. Dolayısıyla az yazanın iyi bir belleğe sahip olması gerekir, az konuşanın keskin zekâsı, az okuyanın da bilmediğini bilir gibi görünmek için kurnaz olması gerekir.”[5] Galiba okuma nedenini bundan daha net ve güzel açıklayan bir tespit yoktur. Ovidius da yıllar öncesinden Bacon’a cevap verir gibidir: “Yetişen zekâları kitaplarla beslemeyen uluslar yok olmaya mahkûmdur”. O halde Türkiye ve dünyada okuma alışkanlığı verilerini bu çarpıcı tespitler ışığında inceleyelim.

         

         

        Okuma Alışkanlığı Verileri

         

        Christopher Morley’e göre, bir insana bir kitap satıldığında ona yalnızca kâğıt, mürekkep ve cilt satılmış olmaz, aslında o insana yeni bir hayat da satılmış olur. Sürekli kitap okuyan, kitap okumayı alışkanlık haline getiren Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde okuma alışkanlığı oranları ortalama % 13’tür. Bu oranlar tatmin edici bulunmadığı için sürekli okuma alışkanlığı kazandırıcı kampanyalar düzenlenmektedir. İnsanların yeni bir hayat satın almaları için ödüller verilmekte ve medya bu tür kampanyaları desteklemektedir. Peki, Türkiye’deki manzara nedir?

         

        Türkiye’de okuma alışkanlığı oranı %0,01 olarak tespit edilmiştir. Çocuk Vakfı’nın 2006 yılı araştırmasında çarpıcı tespitler de bulunmaktadır. Gazete okuma oranı %22 iken, televizyon izleme oranı %94 oranlarına yükselmektedir. Aslında gazete okuduğunu ifade eden insanların büyük bir bölümünün gerçek anlamda iyi bir gazete okuyucusu olmadığı bilinen bir gerçektir.

         

        Yılmaz’ın[6] yaptığı bazı çalışmalar Türkiye’de ailelerin, çocuklarının okuma alışkanlıkları konusunda son derece duyarsız olduklarını ortaya koymuştur. Burada en öncelikli görev de yine öğretmenlere özellikle de ilköğretim öğretmenlerine düşmektedir. Ancak yine Yılmaz’ın[7] Ankara Merkez ilçede yaptığı çalışmalarda öğretmenlerin ancak %9’unun güçlü bir okuma alışkanlığına sahip olduğu, %68,5’inin hiç okumayan ve zayıf okuma alışkanlığına sahip olduğu sonuçlarına ulaşmıştır. Kısaca öğretmenlerde ciddi bir okuma alışkanlığı sorunu bulunmaktadır. Yine öğretmenlerin %95,3’ü kütüphaneye hiç gitmemiş, lisans eğitimleri esnasında okuma ve kütüphane kullanımı konusunda %74’ü bilgilendirilmemiş meslek içi eğitimleri yetersiz kalmıştır. Araştırmada bir diğer ilginç bulgu ise; öğretmenlerin meslekte yol aldıkça okuma motivasyonlarını yitirmeleridir. Neden okumadıkları sorulduğunda ise; %78’i zaman bulamama ve ekonomik durumun elverişsizliğini göstermişlerdir.

         

        Kütüphaneler Genel Müdürlüğünün araştırmasına göre; üniversite öğrencilerine sorulan “Ders dışı zamanlarda ne yaparsınız?” sorusuna “Kitap okurum” cevabı veren öğrenciler, en son sırada yer almaktadır. Üniversite öğrencilerinin %43’ü “Batı klasiklerini hiç okumam” diye cevap vermiş, %20’si tanınmış Türk yazarlarını kesinlikle okumadığını söylemiştir. Öğrencilerin %58’i kültürel ve bilimsel dergileri kesinlikle okumadığını, hatta görmediğini ifade etmiştir.[8] İlköğretim, ortaöğretim ve üniversite öğrencilerinin okuma alışkanlığını tespit için yapılan bütün araştırmalarda okuma alışkanlığı konusunda ciddi problemlerin bulunduğu görülmektedir. İlköğretim 1–5. sınıflarda sınıf öğretmeninin özel ilgisi nedeniyle çok okuyan öğrenciler, ilköğretim ikinci kademe ve ortaöğretim 1. sınıftan itibaren düşüşe geçmekte ve üniversitede okuma alışkanlığı en alt düzeye inmektedir. Aslında bir anlamda bir çan eğrisi çizilmektedir. Bu çan eğrisinin en güçlü ve en tepe noktası ise ilköğretimin ikinci kademesidir.

         

        Ülkemizde yayın verileri de aslında bize bazı fikirler vermektedir. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2005 yılı gazete baskı sayısı 1.530.275.540, 2009 yılı gazete baskı sayısı 2.139.981.977 olarak gerçekleşmiştir. 2005 yılında dergi baskı sayısı 86.538.861, 2009 yılı dergi baskı sayısı 126.935.310 olmuştur. Toplamda yayın baskı sayısı 2.266.917.287 olarak gerçekleşmiştir. Yıllar bazında baskı sayısında artış olmasına rağmen gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde kaldığımız bilinen bir gerçektir. Bazı ülkelerde sadece bir gazete tek başına bu sayılara ulaşabilmektedir.[9] Türkiye’de bütün gazetelerin günlük toplam tirajı 3 milyon civarında iken, Japonya’da bir gazetenin günlük tirajı 15 milyon, Almanya’da 10 milyondur.

         

        2009 yılında gazete ve dergilerin sayısı 2008 yılına göre %7,2 artmıştır. 2009 yılında 6.073 gazete ve dergi yayımlanmıştır. Bu yayınların %57,1’ini dergiler oluşturmaktadır. Türkiye’de 2009 yılında yayımlanan gazetelerin %90,9’u yerel, %6,3’ü ulusal, %2,8’i bölgesel yayın yapmaktadır. Dergilerin ise,  %37’si yerel, %55’i ulusal, %8’i bölgesel yayın yapmaktadır. Asıl vurgulanması gereken nokta ise, toplamda bu gazete ve dergilerin sadece %34,1’inin ulusal yayın yapmasıdır.[10]

         

        TÜİK verilerine göre 2009 yılında yayıncılar tarafından 30.560 kitap, 435 elektronik kitap, 146 web tabanlı elektronik kitap, 25 sesli kitap, 70 diğer materyaller olmak üzere 31.286 materyal için ISBN alınmıştır. Bu materyallerin basım adedi ise 130.512.613 olup, 2008 yılına göre %0,3 azalmıştır. 2009 yılında yayınların %87,9’u özel sektör tarafından yayımlanmıştır.[11] Fransa bir yılda 712 milyon kitap basarken, Japonya 4 milyar 200 milyon kitap basmaktadır.

         

        Yine TÜİK verilerine göre, Milli Kütüphane’de 1.253.232 kitap ve 208.451 kitap dışı materyal olmak üzere toplam 1.461.683 materyal bulunmaktadır. 1.149 halk kütüphanesinde 14.093.896 kitap ve 299.928 kitap dışı materyal olmak üzere toplam 14.193.824 materyal bulunmaktadır. Üniversite kütüphanelerinde ise, 9.929.087 kitap ve 1.186.287 kitap dışı materyal olmak üzere toplam 11.115.374 materyal bulunmaktadır. Buna göre Türkiye kütüphanelerinde toplam 26.770.881 kitap ve kitap dışı materyal bulunmaktadır. 2009 yılı kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 2.132.356, kütüphanelerden yararlanan kişi sayısı (üniversite kütüphaneleri hariç) toplamı ise, 20.625.618’dir. Bu rakamlar gelişmiş ülkeler baz alındığında oldukça düşük rakamları ifade etmektedir.[12]

         

        Bir diğer çarpıcı veriyi ise uluslararası bir projeden verelim. OECD’nin yürütmekte olduğu uluslararası öğrenci değerlendirme projesi olan PISA, uzun vadeye dayanan okuduğunu anlama, matematik ve fen bilimleri yetilerini ölçmeyi amaçlayan bir projedir. 2000, 2003, 2006, 2009 yıllarında yapılan PISA’ya OECD ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülke katılmaktadır. Okuma becerileri alanında Türkiye’den 15 yaş grubu öğrencilerinden tesadüfî örneklem ile seçilen yaklaşık 5000 öğrenci katılmış ve 2003 PISA’da 441 puan, 2006 PISA’da 447 puan, 2009 PISA’da ise 464 puan almıştır. Bütün bu sınavlarda Türkiye sınava katılan OECD ülkelerinin ortalamalarının altında sonuçlar almıştır. Özellikle üç PISA sonucu Türkiye’nin eğitim sisteminin değerlendirilmesi açısından net veriler vermektedir. Özellikle öğrencilerin kitap okuma, okuduğunu anlama, anlatma, kavram bilgisi, değerlendirme, ilişkilendirme, problem çözebilme becerilerinin geliştirilmesi aşikârdır. Eğitime sağlanan bütçenin artırılması, müfredat uygulayıcıların –özellikle öğretmenlerin- eğitimi, ailenin eğitimin içine alınması sisteme ortak yapılması ve bilgilendirilmesi büyük önem arz etmektedir. Ortanın altında bir ortalamaya sahip iken ciddi çalışma ve projelerle atağa geçen ve son iki PISA’da yukarı basamaklara tırmanmaya başlayan Almanya bu açıdan örnek alınabilir. Genel değerlendirme yapıldığında listenin en başında Şanghay, Kore, Finlandiya, Hongkong, Singapur ve Kanada yer alırken, 65 ülke arasında ABD 17'inci, Almanya 20’inci, Türkiye de 41’inci sırada. Türkiye’yi Dubai, Rusya, Şili ve Sırbistan izliyor. Sıralamanın en sonundaysa Azerbaycan ve Kırgızistan yer alıyor.

         

         

        Türk Toplumu Neden Okumuyor?

         

        Reşat Nuri Güntekin: “Niye okumuyorlar?” demek, “Niye piyano çalmıyorlar?” demek gibi bir şeydir. Zihni kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetiştirmek ve hazırlanmak lazımdır. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine manevi bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu ta çocukluktan başlayan, uzun alıştırmalar ve egzersizlerin neticesidir”[13] demekte, okuyan ve okumayı alışkanlık haline getiren bir toplumu hemen oluşturuvermenin mümkün görünmediğini ifade etmektedir. Türk toplumunun bu melekeleri kazanması gerekmektedir. Peki, Türk toplumu neden okumuyor? Bu sorunun çok cevabı var, ancak burada dört ana neden üzerinde durulacaktır.

         

         

        Kültürel Nedenler: Ülkemizde okuma alışkanlığının istenilen düzeye ulaşamamasının en önemli nedenlerinden birisi kültürel nedendir. Gelişmiş toplumların sözlü kültür aşamasından yazılı kültür aşamasına ve oradan da görsel kültüre ulaştıklarını ifade eden Yılmaz[14], okuma alışkanlığının yazılı kültürün bir öğesi olduğunu belirtmektedir. Gelişmiş ülkelerin bu sağlıklı geçişi sağlamış olmalarına karşın, Türk toplumu, sözlü kültür döneminin çok uzun sürmesi ve bu arada gelişmiş ülkelerin yazılı kültür aşamasını tamamlayarak, görsel kültüre ulaşmaları nedeniyle yazılı kültürü gerçekleştirmeden kendini görsel kültür aşamasının içinde bulmuştur. Yazılı kültürü atlayarak sözlü kültürden görsel kültüre geçmek zorunda kalan Türk toplumunda okuma alışkanlığının olmayışının kültürel nedeni bu temele dayandırılabilir. Buna somut bir örnek verebiliriz: Bilindiği gibi her dilin dünyayı, varlıkları yorumlayış ve adlandırış şekli, seslendirmesi ayrı ayrıdır. Dilin dünyayı yorumlayışı aslında o dili kullananların dünyayı yorumlayışlarının bir yansımasıdır. Batı toplumu akarsuyun yüksekten köpürerek aktığı yere wasswefall(Almanya), water fall(İngiltere), chute d’eau(Fransa), cascade(İtalya) düşen su adını verirken; bizim toplumumuz çağlayan adını verir. Bu örnek Batı toplumunun görmeye dayanan bir toplum modeline sahip olduğunun ipuçlarını verir. Bizim toplumumuzda ise sözlü bir medeniyetin mensubu olarak dinlemeye dayanan bir toplum modeli görürüz. Bunun doğal sonucudur ki, özellikle kırsal kesimlerde kitap okumaya gereksiz bir uğraş gözü ile bakılmaktadır.

         

         

        Ülkemizde kitap okumaya ilginin ya da ilgisizliğin bir diğer göstergesi ise halk kütüphanelerinde bulunan kitap sayılarıdır. İngiltere’deki halk kütüphanelerinde 140 milyon kitap bulunurken, ülkemizde halk kütüphanelerinde yaklaşık 14 milyon kitap bulunmaktadır. İngiltere’de ortalama bir kişiye 2,5 kitap düşerken, Türkiye’de ancak 5 kişiye bir kitap düşmektedir.[15]

         

         

        Matbaa Sorunu: Okumama geleneğimizi oluşturan en temel maddi gerçeklik; matbaanın Osmanlı’ya Avrupa’dan 272 yıl sonra gelmesidir. 1455 yılında Gutenberg’in 42 satırlık İncil’i basmasıyla Avrupa’da başlayan baskı sanatı, aslında 1493 yılında himaye edilen İspanyol göçmeni Yahudilerle birlikte Osmanlı’ya gelmiş, her dilde basım yapılmasına müsaade edilirken Osmanlı Türkçesiyle eserlerin basılarak halka ulaşımı çeşitli nedenlerden yapılamamıştır. Osmanlının duraklama ve gerileme dönemine girmesi, şiir dilinin nesirden daha etkin olması, esnaf teşkilatı loncaların ve hattatların menfi tutumları bu nedenlerden bazıları olarak sayılabilir. Matbaanın tam anlamıyla kullanabilmesi ve basım yapılabilmesi ise, 1727 yılına III. Ahmet dönemine yani Lale Devri’ne denk gelmektedir. Ancak başta payitaht İstanbul olmak üzere birkaç önemli şehir dışında Anadolu insanı matbaanın nimetlerinden yeterince yararlanamamıştır. Aslında bugün okuma alışkanlığının kazanılamamasındaki en büyük amillerden birisi olarak Osmanlı’dan itibaren Cumhuriyet dönemi de dâhil olmak üzere matbaanın gücünden yeterince faydalanılamaması, halkın dini, sosyal, kültürel ve ilmi ihtiyaçlarını giderecek, onlara yeni ufuklar açacak bilgileri içeren yeni yayınların Anadolu insanına ulaştırılamaması gösterilebilir. Bugün Türkiye’de toplam 8.233 matbaa bulunmaktadır. Bu rakamın %53’ü (4358) üç büyük il olan İstanbul, Ankara ve İzmir’dedir.

         

         

        Eğitime Öğretime Dayalı Nedenler: Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinde her alanda olduğu gibi eğitim ve öğretim faaliyetleri alanında da aksamaların olduğunu görüyoruz. Esasen II. Mahmut’un 1824 yılında yayımladığı fermanından itibaren yenileşme çabalarının içerisinde eğitim hep var olmuştur. Batı karşısında hem askeri alanda hem de ekonomik alanda sürekli gerileyen Osmanlı Devleti eğitim politikalarını da gözden geçirmeye başlamıştır. Sıbyan mektebi ve iptidai mektepler, Rüşdiyeler, İdadiler, Sultaniler olarak adlandırabileceğimiz ilköğretim ve ortaöğretim okulları eski-yeni tartışmaları altında, Batı eğitim sistemine uyum sağlayıcı düzenlemelerle ve uygulamadaki karmaşalarıyla Cumhuriyet dönemine kadar geldi. Bu çabalar da okuma yazma oranını %10’ların üzerine çıkaramadı.

                   

        Cumhuriyet Döneminde büyük bir okuma yazma atılımı görmekteyiz. 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile yapılan düzenlemeler sonucu öğretimde birlik sağlanmış, ardından 1928 yılındaki harf inkılâbı ile eğitimdeki atılımlar devam etmiştir.

         

                    Yine John Dewey 22 Temmuz 1924 tarihinde Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmiştir. Türk eğitim sisteminin ıslah edilmesi için hazırladığı ve maarif vekâletine verdiği ön raporda kütüphane, kitapların önemi ve okuma alışkanlığı kazandırma hususlarındaki şu tavsiyeleri dikkat çekmektedir.[16] Halk için seyyar kütüphanelerin hazırlanması, öğretmenler için kıraat cemiyetleri, müzakere ve münakaşa grupları oluşturulması, öğretmenlerin ayda yahut on beş günde bir toplanarak kendi okullarının eğitimlerini müzakere etmelerinin sağlanması, evde kitap yetersizliğinden dolayı çeşitli konularda oluşturulan zengin kitaplara sahip seyyar kütüphanelerin okuldan okula gezerek kitap dağıtımı yapması bu şekilde evde velilerin de okumaya özendirilmesi, okul binalarında hem öğrencilerin hem de halkın istifadesine sunulacak kütüphaneler kurulması, köy ve şehirlerdeki hükümet mekteplerinin kıraat merkezi olmasının sağlanması, yeni inşa edilecek okulların planlamasında kütüphane odasının göz ardı edilmemesi gibi çok önemli tespitler bunlardan bazılarıdır.

         

        Çok düşük okuma yazma oranına sahip olan Türkiye’de, düzenlenen çeşitli seferberlikler okuma yazma oranını hızla artırmıştır. Ancak o dönemin şartları da göz önüne alındığında çok özel ve önemli olarak niteleyebileceğimiz okuma yazma öğretimi projeleri, yukarıda bahsedilen okumayı engelleyici faktörlerin de etkisiyle istenilen seviyelere çok geç gelebilmiştir. Türk toplumunda okuma yazma oranının istenilen seviyede olması ya da artması, okuma alışkanlığında gelişmiş ülkeler düzeyinde bir etki meydana getirmemiştir.

         

        1924 yılından bu yana değişen bir şey olmamış ki, okullarda adeta okumayan insan yetişmektedir. Bugün %90’ın üzerinde okuryazarı olan toplumun %0,01 oranında okuma alışkanlığına sahip olması başka nasıl açıklanabilir? Okuma alışkanlığı kazandırma konusunda son yıllarda gösterilen iyi niyetli çabalara rağmen, okuma alışkanlığı konusunda okullarımız son derece başarısız bir portre çizmektedir. Milli Eğitimin temel amaçları, yayımlanan tebliğler dergileri, Türkçe öğretim programları okuma alışkanlığına vurgu yapmasına rağmen okumayan bir toplum haline gelmemizin nedenleri nelerdir? Programı uygulayacak öğretmenin ve buna destek verecek olan ailenin sorumluluğu burada ortaya çıkmaktadır. Çocuğuna küçük yaşlardan itibaren kitap okuma alışkanlığında model olamayan ebeveynler, okuma alışkanlığı kazandırmada çocuklarından önce sınıfta kalmaktadırlar. Diğer yandan devletin ders ve öğretim programını okumayacak kadar okumayı toptan bırakan ve gelişime kapalı öğretmenlerin, öğrencilerine okuma alışkanlığı kazandıramayacağı da açıktır. Özellikle ilköğretim okullarındaki öğretmenlerin görevi okumayı öğretmek değil, sevdirmek olmalıdır. Diğer yandan eğitimin bütün kademelerinde görevli öğretmen ve yöneticiler öğrencilerine okuma alışkanlığı kazandırma konusunda olumlu birer model olmalıdırlar.

         

        Televizyon ve Bilişim Teknolojilerinin Okuma(ma) ya Etkisi: Okuma alışkanlığı kazanma ve bu alışkanlığı sürdürmeyi olumsuz yönde etkileyen önemli etkenlerden birisi de teknolojik bağımlılıktır. Teknolojik bağımlılık denildiğinde akla ilk önce bilgisayar ve televizyon gelmektedir.[17] Araştırmalara göre kitap okumayı en çok televizyon engelliyor. Ödevlerin çok olması, yoğun müfredat programları, yetersiz kütüphaneler, öğrencilerin kütüphaneleri kullanmaya teşvik edilmemesi, bilinçsiz internet kullanımı vb. etkenler okul eğitiminde öğrencilere yeterince okuma alışkanlığı vermeye engel teşkil etmektedir. Burada sorunun kaynağını Albert Bayet’ten öğreniyoruz: “Düşünceleri ulaştırma amaçları aklın buyruğunda değil de paranın buyruğunda kaldığı sürece, özgür düşünce alışverişi bir aldatmacadan öteye geçemez.” Sorunun çözüm reçetesini ise Bamberger veriyor: “Kitaplar her insanın kendi yolunda gelişebilmesi, eleştirel yeteneğini kuvvetlendirebilmesi ve kitle iletişim araçlarının genel çıktılarını daha akıllıca tercih edebilmesini sağlar.”

         

        Diğer yandan televizyonda seyrettiğimiz bir film ile okuduğumuz bir kitap arasında bir karşılaştırma yapmamız mümkün değildir. Çünkü kitap okunurken okunan bir romandaki kahramanlara okur şekil verir, hayal dünyasında manzarayı oluşturur. Yani göz dâhil bütün duyu organları ve düşünsel dünya işin içindedir. Ancak ekranda hazır hale getirilen görüntülerin akıp gitmesine seyirci oluruz.[18]

         

        Bu dört ana nedenin yanında eğitime ayrılan bütçenin düşüklüğü, halkın ekonomik açıdan zorlanması, Osmanlı Türkçesinden Latin harflerine geçiş sürecindeki sıkıntılar, kitap çevirilerinin çok kötü ve denetimsiz yapılması, kitap kapağı ve içeriğinin basım kalitesinin düşüklüğü gibi nedenler de okumama nedenleri arasında sayılabilir. Bu ve benzeri nedenleri göz ardı etmeden, ancak bu nedenlerin arkasına da sığınmadan neler yapılabilir?

         

        İbn-i Haldun: “İnsan alışkanlıklarının çocuğudur” derken, her konuda erken yaşın önemini vurgulamaktadır. D. Peleut ise okuma alışkanlığı kazanmayan öğrencinin öğretiminin yarım kaldığını ifade etmektedir. O halde okuma alışkanlığı konusunda yapılan araştırma verilerinin sonuçlarına dayanarak öğretimi yarım kalmış on binlerce gencimizi mezun ettiğimizi ifade edebiliriz. Acı bir tespittir ki, toplum olarak eğitime çok önem vermemize rağmen, uygulamada sonuçlarını göremiyoruz. Eğitime önem veriyoruz, ancak kitap okuyan çocuklarımıza sanki ayıp bir şey yapıyorlarmış gibi kitabı bırakıp ders çalışmasını öğütlüyoruz. Kitap okuyan birisini gördüğümüzde eleştiriyor “İşin gücün yok mu senin?” diyoruz. Çocuklar ne okulda, ne evde, ne de toplumda kendilerine model olacak iyi bir okuyucu görememektedir. Toplumca bu modeli oluşturduğumuzda sorunların büyük bir kısmı da çözülecektir. Sadece bu bile öğrencilerimizin hayal ve düşünce dünyasında yeni ufuklar açacaktır.

         

        Burada çok önemli bir husus olan Türkçe öğretimine de değinmek gerekmektedir. Sever’e[19] göre; öğrencilerin, duygu ve düşünce üretmesine imkân sağlamayan, genellikle bir doğruyu aktarmayı ya da belletmeyi amaçlayan metinlerle gerçekleştirilen öğretim, öğrencilerin yaratıcı düşünme yeteneklerinin gelişimini de engellemektedir. Ayrıca öğrenciler, Türkçe dersleri bittikten sonraki sürelerde de düzeye uygun, Türkçenin anlatım gücünü yansıtan yazınsal ve öğretici metinleri okumaya ve okuduklarını paylaşmaya isteklendirilmelidir. Okuduğunu anlama becerisindeki gelişme, kişiye kavramsal bir zenginlik katmakta; bu durum öğrencinin dinlediğini tam ve doğru anlama becerisinin gelişimini etkilemekte; bu etkilenme yazma ve konuşma becerilerine de yansımaktadır. Tuncer’e[20] göre de; çocukların yaşlarının ve eserin türünün öncelikle dikkate alınması, ayrıca yaşayan Türkçeye önem verilmesi, dilin bir milletin oluşmasındaki önemi göz önüne alınarak, yabancı sözcüklerden kaçınılması, ana dilin eski zenginliğinin yansıtılması, doğru kullanılması esastır. Diğer yandan okunacak kitapların okuyucunun düzeyine uygun olması önem arz etmektedir.

         

         

        Nasıl Okuma?

         

        Okumada herhangi meslek sahiplerinin kendi alanlarında bilimsel ve mesleki yayınları okumaları, yenilikleri takip etmeleri zaruridir. Bu çeşit okumalar okuma kültürü demek değildir. Asıl okuma olarak sanat eserlerini, bir düşünce ürünü olan eserleri ve bütün bunları yorumlayan, bunlar üzerine bir sistem kuran eserleri ve yazıları kastediyoruz.[21] Carleyce’ın özetlediği gibi: “Bizim ne olacağımız, öğretmenlerimizden ayrıldıktan sonra neler okuduğumuza bağlıdır.”

         

        O halde okumak demek; iletişim kurmak, kendini ifade etmek, tartışmak, karar vermek, problem çözmek, sosyal rol üstlenmek, anlamak, sıralamak, sınıflamak, ilişkilendirmek, tahmin etmek, akıl yürütmek, sorgulamak, eleştirel düşünmek, değerlendirmek, analiz-sentez yapmak, bilgiyi araştırmak, keşfetmek, yorumlamak ve yapılandırmak demektir. Ya da iyi bir okuyucu bu sayılanları zaman içerisinde okuma yoluyla kazanacak demektir. Çünkü Sever’e[22] göre; okuma alışkanlığı edinmek ile özgür-özerk düşünme ve araştırmaya dönük kişilik özellikleri kazanma arasında güçlü bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Okuma kültürü birbirine bağımlı, her birinin diğerini var ettiği birçok becerinin edinilmesiyle oluşur. Okuma kültürü edinme süreci ise birbirini bütünleyen becerilerin bir bileşkesidir. Bu sürecin ilk basamağı dinleme-izleme alışkanlığı, ikinci aşaması okuma-yazma becerisi edinme, üçüncüsü de okuma alışkanlığı becerisi kazanmadır. Okuma kültürünün edinildiğinin en bariz ve en temel göstergesi ise eleştirel okuma becerisidir. Eleştirel okur; demokratik kültürü içselleştirmiş, bu kültürü yaşama geçirebilen, düşünce birikimini kültürel ve sanatsal etkileşimlerle yoğurabilen kişidir.

         

        Diğer yandan, okullarda okuma alışkanlığı bir yaptırıma bağlanmamalıdır. Sınav, sınıf geçme, not kaygısı okuma üzerinde bir baskı unsuru olmamalıdır. Okumanın, aydın olmak ve her türlü meslek hayatında bir değer taşımak için gerekli olduğu bilinci verilmeli ve aşılanmalıdır. Okumamanın bahanesi çoktur. Asıl olan okumanın bahanelerini daha doğrusu vesilelerini aramak ve bulmaktır. Okumaya kararlı olan insan okumanın vesilelerini çabucak bulur. Bu heves ve isteğin kazanılacağı yer aile ve okuldur. Bu iki önemli kurum bir araya gelmeli ve öyle çözümler üretmeli ki, çocuklar okumayı nefes almak gibi bir refleks ve vazgeçilmez bir ihtiyaç haline getirebilsinler.

         

         

         

        Türk Ocakları ve Okuma Alışkanlığı

         

                    Türk Ocakları kurulduğu tarih olan 1912 yılından bu yana yurdun dört bir yanında faaliyet gösteren şubeleriyle birlikte gerçekleştirdiği sosyal ve kültürel faaliyetlerin yanında; açtığı kütüphaneler, Türk yayın hayatına kazandırdığı kitaplar ve ilmi çalışmalarla Türk toplumunu okumaya, araştırmaya ve bilgilendirmeye yönlendirerek onun uyanışına ve benliğini buluşuna katkı sağlamıştır. Özellikle 1928 Harf İnkılâbı ile birlikte bütün Ocak şubeleri birer okul olmuş ve Türk halkına okuma yazma öğretme görevini de gönüllü olarak üstlenmiştir. Düzenlediği gündüz ve gece kursları ile birçok vatandaşımız cehaletin karanlığından, ilmin aydınlığına kanat çırpmıştır. Toplumun ihtiyaç duyduğu hemen her konuda düzenlediği kongreler, konferanslar, paneller, sohbet toplantıları ve basın bildirileri yanında Türk Ocaklarının topluma okuma alışkanlığı kazandırma konusunda dört işlevi üzerinde durmak gerekmektedir.

         

         

  1. 1.     Harf İnkılâbı Sonrası Okuma Yazma Seferberliğinde Türk Ocakları

         

                    Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet yönetimi 3 Kasım 1928’de en köklü adımlarından birisi olan Latin temeline dayanan yeni Türk harflerini kabul etmiştir. Bu tarihten daha önce ondan fazla Türk Ocağı şubesi yeni harfleri halka öğretmek için harekete geçmiş ve kurslar düzenlemişlerdir.

         

                    20 Ağustos 1928 tarihinde Türk Ocakları Merkez Heyeti tarafından yayımlanan tamim ise bütün Türk Ocağı şubelerini harekete geçirmiştir. Tamimde “Yeni harflerimizin süratle öğrenilmesi için kurslar açmanızı ve bütün mesai ve kudretinizi bu nokta üzerinde teksif ederek azami miktarda muvaffak olmanızı bekleriz” ifadesi, konuya verilen önemi ortaya koymaktadır. Bu vesile ile 1928 yılı Ağustos-Eylül ayları arasında yeni harfleri öğretmek için 110 Ocağın kurs açmış olduğu o dönem basın yayın organlarında ve resmi kaynaklarda belirtilmektedir. Şubelerin açmış olduğu bu kurslarda 50 bin kişinin okuma yazma eğitimi aldığı da vurgulanmaktadır.[23]

         

                    Türk Ocağı şubeleri 1 Ocak 1929 tarihinde açılan Millet Mekteplerinin hizmetinde okuma yazma öğretimi faaliyetlerine devam etmişlerdir. 20 Mart 1929 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesi, Ocakların bu çalışmalarının kayda şayan olduğunu ifade etmektedir. Ocak şubelerinin açtıkları serbest dersler, gece dersleri ve halk dershaneleri ile halk eğitimine vermiş olduğu destek tahmin edilenin üzerindedir. Bu manada Türk Ocağı Merkez Teşkilatı ve şubelerinin, Türk halkının okumaya yönlendirilmesi ve cehaletin esaretinden kurtarılması açısından tarihi bir görevi yerine getirdiğini vurgulamak gerekmektedir.

         

         

  1. 2.     Türk Ocağı Kütüphaneleri

         

                    1925 yılında yapılan değişikliklerle kabul edilen Türk Ocakları Yasası’nın 10. maddesinde Ocaklı olmayan her Türk’ün de idare heyetinin tasvibiyle Ocağın kütüphane ve kıraat salonuna devam edebilecekleri belirtilmektedir.[24] Bu madde topyekûn bir okuma seferberliğine işaret etmektedir. Yine 1928 yılı Merkez Heyeti raporunda Ocak kütüphanelerindeki kitap sayısı 18.187 olarak gösterilmiştir.[25] Ancak bu rakamın çok üzerinde kitap bulunduğu yönünde itirazlar olmuştur.[26] Ocak kütüphanelerinde bu sayının çok üzerinde kitap bulunduğu bir gerçektir. Çünkü o yıl birçok Ocak şubesi, kütüphanesinde bulunan kitap sayısını Genel Merkez Heyetine bildirmemiştir.

         

                    1926 yılında Merkez Heyeti raporuna göre Ocak şubelerine 5200 kitap gönderildiği, 6000 kitabın da dağıtıma hazırlandığı belirtilmektedir. Ocak şubelerine ücretsiz gönderilen bu kitapların ve yayınların, Milli Eğitim, Adalet ve Sağlık Bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığı yayınları olduğunu H. Suphi Tanrıöver belirtmektedir.[27] Yine 1927’de Genel Merkez ve Hars Heyetlerinin Ankara’da, Türkiye’yi ve Türklüğü ilgilendiren yurt içi ve dışında yapılan bilimsel yayınları toplayarak, bir ihtisas kütüphanesi kurmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.[28]

         

                    Görüldüğü gibi Türk Ocakları okuma alışkanlığı kazandırmanın temel şartlarından biri olan zengin kitaplık ve kütüphane oluşturmayı yasasına koyacak kadar önemsemekte, toplumun okumaya yönlendirilmesi hususunda ciddi çalışmalar yapmaktadır. Özellikle 1925 yılından bu yana kitap okuma alışkanlığı kazandırma açısından kütüphane ve kıraat salonlarının oluşturulması, bu bölümlerden her Türk vatandaşının imkânlar ölçüsünde yararlandırılması en önemli faaliyetlerden birisini oluşturmaktadır. Türk insanını okumaya teşvik eden ve hemen her bilimsel konuda bilgilendirmeye yönelik yayın yapan önemli amillerden birisi de asırlık çınar Türk Yurdu dergisidir.

         

         

  1. 3.     Türk Yurdu Dergisi’nde Kitap Tanıtımları ve Makaleler

         

                    1911 yılında yayın hayatına başlayan ve 2011 itibariyle 100 yıllık bir geçmişe sahip olan Türk Yurdu dergisinde; “Kitaplar Şuunu” bölümü, yeni basılan veya tavsiye edilen kitapların tanıtımında önemli bir görev üstlenmiştir. Ayrıca “Kitabiyat”, “Kitaplar Arasında”, “Bir Aylık Neşriyat” başlığı altında bölümler bulunmakta, kitap tanıtımı, kitap yorumları yapılmakta ve yeni yayın hayatına başlayan mecmualar tanıtılarak Türk Yurdu dergisi okuyan okuyucuların beğenisine sunulmaktadır. “Türk Ocağına Gelen Kitaplar” bölümünde ise Türk Ocağına kazandırılan ya da gönderilen kitaplar tanıtılmaktadır. İçerik olarak bilimsel bir alt yapıya sahip olan dergi, yayımlanan makaleler ile topluma yön göstermiş, cehaletin karanlıklarını aydınlatmıştır.

         

                    Topbaş’ın[29] araştırmasında, 1911–2010 tarihleri arasında yayımlanan Türk Yurdu dergileri incelendiğinde eğitim alanında 331 makalenin yayımlandığı belirtilmektedir. Konusu “Kitap”,“Okuma” ve “Okuma Alışkanlığı” olan makale sayısı ise tespit edebildiğimiz kadarıyla 14 adettir.

         

         

Makale Adı

Yazarı

Ay-Yıl

        Okuma Zevki

        Ayhan Doğan

        Haziran 1960

        Gençliğin Okuyacağı Kitap

        Nurettin Hazar

        Şubat-1960

        Okumak Değil, Okuduğunu Dokumak

        Reşat Akkaya

        Aralık-1993

        Okuma Üzerine

        Necmettin Sefercioğlu

        Ocak-1995

        Eğitim, Kütüphane ve Gençlik

        Fahrettin Özdemirci

        Mart-1995

        Niçin Az Okuyoruz

        M.Halistin Kukul

        Nisan-1995

        Okuma Dünyam

        İlhan Gülsün

        Ağustos-1999

        Kitap Kokusu

        A.Hamdi Tanpınar

        Ağustos-1999

        Kitabın İki Dostu:Kitapsever ve Sahaf

        Yahya Ayaşlı

        Ağustos-1999

        Kitap

        Mehmet Önal

        Ağustos-1999

        Beş Kitap

        Rafet Aydın

        Ağustos-2004

        Kitap, İlim ve Üniversite Hakkında Düşünceler ve Tespitler

        Ali Tekinci

        Mart-2005

        Türklerde Yazma ve Okumanın Kısa Tarihi

        Necati Demir

        Nisan-2005

        Dergi Okuma ve Fikir Dergiciliği Üzerine Düşünceler

        Özcan Yeniçeri

        Mayıs-2005

         

         

                    Bu makaleler yanında Necati Cemaloğlu’nun “PİSA Sonuçları MEB Müfredatı” ile “Eğitim Uygulamalarına Farklı Bir Yaklaşım”, Eriman Topbaş’ın “1911-2010 Yılları Arasında Türk Yurdu Dergisinde Yayınlanan Eğitimle İlgili Yazılar” başlıklı çalışmaları da okuma alışkanlığının önemini dolaylı yönden belirten yazılar olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca Türk Yurdu dergisinin Nisan, Mayıs, Haziran 2009 olmak üzere üç sayısı “Eğitim” ana konusu üzerinde yayımlanmıştır. Kitap okuma, okuma alışkanlığı, eğitim ve okuma alışkanlığı alanlarında yapılan tespit ve değerlendirmelerdeki üzücü ortak nokta, Türk insanının kitap veya dergi okumada ve bunu alışkanlık haline getirmede istenilen seviyelere bir türlü gelememesidir.

         

         

        Sonuç Yerine

         

                    Kitap okuma alışkanlığı konusunda uluslararası verilerle Türkiye verileri karşılaştırıldığında çarpıcı, ancak bizim açımızdan hiç de hoş olmayan sonuçlar görülmektedir. Gerek Asya ülkeleri gerekse Batı dünyası okuma alışkanlığı konusunda ortalama %14 oranını az bularak sıkı kampanyalar düzenlemektedir. Ülkemizde % 0,01 olan okuma alışkanlığı oranının başta üniversiteler ve eğitim camiamız olmak üzere herkesi dehşete düşürmesi gerekmektedir. Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen ve Türk Ocaklarının 1930 yılına kadar etkin bir şekilde görev aldığı okuma yazma öğretimi seferberlikleri, tamamlanamayan 1000 temel eser dizisi basımı projesi, Milli Eğitim Bakanlığının 100 temel eser projesi halkımızın okuma alışkanlığı kazanması konusunda atılan olumlu adımlar olmuştur. Yine 2008 yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından başlatılan “Türkiye Okuyor” kampanyası, milletimizi okumaya özendirici çalışmaları kapsasa da yeterince önem verilmediğinden olsa gerek yöresel bazda bazı başarılı çalışmaların ötesine geçememiştir. İslam dininin ilk emrinin “Oku” olması, Hz. Muhammed’in okuma yazma eğitimi için gösterdiği çabalar, Suffeyi kurması, Bedir esirlerine muamelesi bir tesadüften mi ibarettir? Yoksa ilme ve akla önem verilmesine dair mesajlar mı içermektedir? “İlim Çin’de bile olsa gidip alınız” Hadisine karşı bizler evde bulunan kitaplığımıza ya da en yakın kütüphaneye gitmek için çaba gösteriyor muyuz?

         

                    Son günlerde ders kitaplarının yerine dağıtılması düşünülen İpad’ler konusunda hükümetimizin tekrar değerlendirme yapmasında büyük fayda mülahaza edilmektedir. Öğrencilerimizi kitap taşıma hamallığından kurtaracak bu projenin, kitap sevgisi henüz kazandırılmaya başlanan şu günlerde öğrenciler üzerinde olumsuz etki yapabileceği de değerlendirilmelidir. Tam da bu konuda Stephen King: “Ekrandan okumak hoş değil, kitapların bir ağırlığı vardır. Bir kitabı elinize almak hoş bir duygu verir. Kokladığımızda tarihin kokusunu hissedersiniz. Hem kitabın pile ihtiyacı yoktur ve çökmez. Yani kitaplar hep var olacak” demekte ve ekrandan okumanın mahsurlarını ifade etmektedir.

         

                    Asırlık çınar olan Türk Ocaklarının çocuklarımızı okumaya özendirme ve gençlerimizde okumanın alışkanlığa dönüşmesinde önemli projeler üreteceğine inanıyorum. Yurt sathında yayılmış şubeleriyle yekvücut olarak ortaya koyacakları projeler vasıtasıyla, insanlarımızda topyekûn okuma alışkanlığı ruhu oluşturmak mümkün görünmektedir. O ruh verildiğinde gelecek nesillerimizde yeni İbn-i Sina’lar, Harezmi’ler, Biruni’ler görmek mümkün olacaktır. Çünkü okumak, başka dünyalar demektir. Türk Ocaklarının, Üniversiteler ve Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte yapacağı ortak girişim okuma alışkanlığının kazanılması konusunda toplumumuzdan mutlaka ses getirecektir. Dewey’in ifadesiyle: “Fakat bütün bu arzuların fiile çıkması bu fikirleri kanun halinde kâğıtlara geçirmek, projeler yapmakla mümkün değildir. Bunu temin için halkın bu ihtiyacı lüzumu veçhile duyması ve umumu terbiyeye hizmet etmesiyle mümkün olur.”

         

        Bunun için öncelikle okumaya talip olmak gerekmektedir. Okumaya talip olmanın lüzumunun halka anlatılması gerekmektedir. Okumanın zorlu bir süreç olduğu, ama yılmamak gerektiği vurgulanmalıdır. Çünkü okumak bir zevk işi değil bir çile ve meşakkat işidir. Zorluklara göğüs germeden bilimin aydınlığına ulaşmak mümkün değildir. Bunu doğru şekilde anlatmak, bahanelerden uzak tutmak ve çocuklarımızı talip olmaya özendirmek gerekmektedir. Eskiden talebe diyorduk, bilgiyi talep eden bunun için büyük bir iştiyak ve istek duyan kişilere ad olmak üzere. Şimdi ise öğrenci diyoruz, bilgi verilen yani öğretilen kişilere ad olarak. Talebe eylemi gerçekleştiren ve bilgiyi isteyen olarak etken iken, öğrenci bilgi yüklenen öğretilen olarak edilgen hale getirmişiz. Muallim ve müderris kelimelerini de öğretmen kelimesiyle bu mealde karşılaştırmak mümkün. Sözün özü; bilgi toplumundan ağ toplumuna geçtiğimiz şu günlerde çocuklarımızı bilgiyi talep ederek ilmin peşinde koşan gönüllü bilim insanları yapmak için devlet, sivil toplum kuruluşları, bütün eğitim kurumları ve aile ortak bir kanaat geliştirmek zorundadır. “Çocuklar sadece okulda başarılı olmak için mi eğitilecek, yoksa tüm yaşam boyunca başarılı olacakları bir eğitim mi alacaklar?” cevap verilmesi gereken en önemli soru budur. İsterim ki 1928 yılında okuma yazma öğretimi çalışmalarında olduğu gibi bugün de okumayı alışkanlık haline getirme çalışmalarında ilk meşaleyi önce Türk Ocakları yaksın.


        


        

        [1] Bamberger, R. 1990, Okuma Alışkanlığını Geliştirme, Çev; Bengü Çapar, Kültür Bakanlığı Kütüphanecilik Dizisi, Ankara


        

        [2] Gönen, M, 2007, “Öğretim Boyunca Okuma Alışkanlığı” Okuma Kültürü ve Okullarda Uygulama Sorunları Toplantısı, MEB, Ankara


        

        [3] Birinci, N. 2007, “Dil Varlık Kültür” Okuma Kültürü ve Okullarda Uygulama Sorunları Toplantısı, MEB, Ankara


        

        [4] Ungan, S. 2008, “Okuma Alışkanlığımızın Kültürel Alt Yapısı” Gaziantep Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (1), 218-228


        

        [5] Odabaş, H. 2003, “Üniversite Öğrencilerinin Okuma Alışkanlığına Etki Eden Faktörler” Bilgin, (2), 3-6


        

        [6] Yılmaz, B. 1995, “Okuyan Aile Okuyan Birey” Yaşadıkça Eğitim, s.41


        

        [7] Yılmaz, B. 2007, “Okuma Alışkanlığı ve Öğretmen” Okuma Kültürü ve Okullarda Uygulama Sorunları Toplantısı, MEB, Ankara


        

        [8] Özdemirci, F. 1990, “Niçin Az Okuyoruz?  Kamuoyu Araştırması Sonuçlandı”, Türk Kütüphaneciliği, 4 (3), 154-155


        

        [9] TÜİK gazete baskı http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=15&ust_id=5


        

        [10] TÜİK gazete dergi sayı http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=15&ust_id=5


        

        [11] TÜİK kitap http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=15&ust_id=5


        

        [12] TÜİK kütüphane http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=15&ust_id=5


        

        [13] Ferhat, Ö. 2001, Türkiye’de Okuma Alışkanlığı, Kültür Bakanlığı, Ankara


        

        [14] Yılmaz, B. 1993, Okuma Alışkanlığında Halk Kütüphanelerinin Rolü, Kültür Bakanlığı, Ankara


        

        [15] Katırcıkara, A. 2001, “Kütüphanecimi İstiyorum”, Türkiye Gazetesi, 30 Mart 2001


        

        [16] Turan, S. 2009, “John Dewey’in İstanbul Türk Ocağında Öğretmenlere Hitabı” Türk Yurdu Dergisi, 29 (261); 63-66


        

        [17] Odabaş, H vd. 2008, “Üniversite Öğrencilerinin Okuma Alışkanlığı: Ankara Üniversitesi Örneği”, Bilgi Dünyası, 9 (2); 431-465


        

        


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele