Erken Dönem Cumhuriyet’te Çağdaşlaşma / Modernleşme Çabaları

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Cumhuriyet döneminden önce çağa uymak veya çağın gereklerine uyacak biçimde değişmek anlamında kullanılan asrîleşmenin (Ziya Gökalp asrîleşme kelimesinin kötü anlamda anlaşılıp kullanılmasından dolayı önce Arapçadan ‘zenim’ kelimesini ortaya atmış, ancak bunun tutmamasından dolayı muasırlaşma kavramını tercih etmiştir) ve aynı anlama gelen muasırlaşmanın karşılığı olan çağdaşlaşma (modernisation) bilimsel devrimden bu yana hızlı sosyo-kültürel değişme sürecini belirten genel bir deyimdir. Asrîleşmek ruh, anane ve millî esaslar dâhilinde insanlığın umumî ilerlemesini takip ederek zamanın ihtiyaçlarına göre bir idare ve mesai tarzı vücuda getirebilmek olarak tanımlanmaktadır (Hasan Hikmet, 1339: 102–105). Bir başka ifadeyle asrîleşmek asrın nimetlerinden behre-yâb olma durumunu ifade eder.

         

        Modernleşme (Çağdaşlaşma) terimi Latince modernus kelimesinden alınmıştır. Modernus ‘modo’dan türetilmiş bir kelimedir. ‘Modo’ ise Eski Latincede ‘hemen şimdi’, ‘yaşadığımız zamana ait’ ya da ‘yaşadığımız zamana uygun’ demektir. Çağdaşlaşmak da içinde bulunulan çağın bütün insanlığa sunduğu maddi ve manevi tüm imkân ve nimetlerden faydalanma durumudur.

         

        Çağdaşlık (modernity) kelimesi, ilkin teknolojik, siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmede en ileri olan ülkelerin ortak özelliklerini betimlemek üzere oldukça yaygın bir biçimde kullanılmıştı. Bundan dolayı gelişmiş, ilerlemiş ülkelerin bütün özelliklerini elde etme süreci olarak tanımlana gelmiştir. Genel bir tanımlama yapmak gerekirse çağdaşlaşma tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma süreci olarak tanımlanabilir. Bilimsel devrime eşlik eden bu süreç insanın çevresini denetlemesine imkân sağlar. Bu uyarlanma ve denetleme sürecinin kökenleri ve ilk etkileri Batı Avrupa toplumlarında görülür. 19. ve 20. yüzyıllarda bu değişiklikler diğer toplumlara kadar ulaşır ve deyim yerindeyse bütün insan ilişkilerini etkileyen bir dönüşüme yol açar (Black, 1989: 17-18).

         

        Toplumsal değişme sürecini ifade etmek için çağdaşlaşmanın yanında ‘Avrupalılaşma’, ‘Asrîleşme’, ‘Muasırlaşma’, ‘Batılılaşma’, ‘Batıcılaşma’, ve ‘Modernleşme’ gibi kavramlar kullanılmıştır. Batı toplumları, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Rönesans, Reform ve Endüstri Devrimi ya da kapitalist toplumun sonuç/etkilerini kendine benzemeyen toplumlara yaymaya çalıştı. Daha açık bir ifadeyle ilerlemiş Batı toplumları, siyaset alanında demokrasi, ekonomi alanında kapitalist üretim ve paylaşım ilişkileri, kültürel alanda bilimsel birikimin düşünüş ve davranış kalıpları ve hatta dinsel inancın (misyonerlik) “öteki” toplumlara empoze edilmesi şeklinde bir dönüştürme projesi başlattı. Bu projenin adına “Avrupalılaşma” denildi. Bunun karşısında Batı-dışı toplumların idareci ve aktörleri de daha müreffeh yaşayabilmek, bir anlamda Batı ile mücadele edebilmek için Batılılaşmak, Avrupalılaşmak için çaba içerisine girdiler. Bu karşılıklı etkileşimin belli bir oranda gerilime yol açtı. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra sömürge ülkelerinin uyanmaya başlamasından sonra Batılılaşma/Avrupalılaşma kavramları cazibesini yitirmiş öte yandan Avrupa’nın dışında başka Batı ya da Batıların olduğu ortaya çıkmıştı (Kocabaşoğlu, 2002: 13-17). Bunun yerine daha nötr olan modernleşme kavramı kullanılmaya başladı. Ancak modernleşme de yukarıda anılan diğer kavramlar gibi Avrupa merkezli ve modernleşmeci bir anlayışla Batı’nın siyasal, toplumsal ve sosyo-ekonomik normlarının yerel şartlara uyarlanması şeklinde anlaşılmaktaydı. Bütün bu kavramların altında Batı’nın her alanda diğer toplumlara göre üstün olduğu ve dolayısıyla onlara örneklik teşkil etmesi yer almaktadır.

         

        Türk çağdaşlaşmasını anlayabilmek için öncelikleTürk tarihi içinde önemli bir yeri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaşlaşmasından bahsetmek gerekecektir. Sezer, Osmanlı-Türk çağdaşlaşmasını ‘Batıcılaşma’ olarak kavramsallaştırıyor. Ona göre Batıcılaşma Osmanlı İmparatorluğu’nun sorunlarına çözüm bulmak amacıyla, başlangıçta Batı etki ve baskısının imparatorluk üzerinde kendisini duyurmaya başlamasından önce kendi isteğimizle bu yola başvurmuşuz (Sezer, 1988:141).

         

        Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma yolunda ilk bilinçli girişimi Karlofça (1699) ve Pasarofça (1718) Antlaşması’nın hemen ardından olmuştur. 1721 yılında Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin “vesait-i umran ve maarifine dahi layıkıyla kesb-i ittila ederek kabil-i tatbik olanların takriri” talimatıyla Paris’e elçi olarak gönderilmiştir. Aynı yıl Paris’te Türk elçiliğinin başlattığı moda, Fransız kültürünün İstanbul’a girmeye başlama tarihidir (Lewis, 1996: 46). Çelebi’nin Sefaretname-i Mehmet Çelebi veya Fransa Seyahatnamesi adlı eseri de bu konuda önemli ipuçları vermektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkim çevreleri Avusturya ve müttefikleri karşısında alınan bu yenilginin askeri alandaki eksiklikler sebebiyle olduğunu bu yüzden askeri alanda reformlar yapılmasını düşünmüşlerdir. Fransız devrimi sıralarında padişah olan III. Selim, Fransa’nın da yardımlarıyla, Osmanlı ordusunu her bakımdan, Batılı orduların seviyesine getirmek amacını güden geniş çaplı bir reform başlatmıştır. Ardından reformcu bir padişah olan II. Mahmud, devlet içerisinde meydana gelen mali, idari, sosyal ve askeri bozulmaları gidermek amacıyla önemli ıslahat girişimlerini gerçekleştirmiştir. Tanzimat’la (1839) birlikte Batı’nın askerî ve idari yapısı Osmanlı İmparatorluğu’na aktarılırken günlük kültürü de etkin bir biçimde imparatorluğa girmişti. Giyim, ev eşyası, paranın kullanılışı, evlerin stili, insanlar arası ilişkiler “Avrupaî” olmuştu (Georgeon, 2006: 15; Mardin, 1992a: 13).

         

        Yeni kurulan Cumhuriyet, kendine özgü bir çağdaşlaşma politikası takip etmeye çalışmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan II. Dünya Savaşı’na kadar radikal bir çağdaşlaşma projesinin uygulandığı ileri sürülebilir. Bu dönemde çağdaşlaşma daha ziyade medenileşme olarak anlaşılmıştır. Zira Atatürk, daha 1925 yılında Mecliste: “Millet, bugünkü uygar milletlerin yaşama düzeyi ve araçlarını, içerik ve biçim açısından, olduğu gibi kabul etmeye kesin olarak karar vermiştir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri:325). “Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı zihniyetiyle medeni olduğunu izhar etmek mecburiyetindedir. Aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir.” diyordu. 1927’de de “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların temel gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mana ve eşkâliyle medeni bir heyet-i içtimaiye haline îsal etmektir. İnkılâbımızın umde-i asliyesi budur.” “Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak bu, zihniyetimizdeki tebeddüldendir. Artık duramayız. Behemehâl ileri gideceğiz.” Buradan anlaşıldığına göre Atatürk’ün kastettiği değişme, zihniyet değişmesidir. Dönmezer’in de dediği gibi 1924’ten sonra yapılan inkılâpların temel amaçlarından başta geleni, insanların zihniyetlerini, düşünce tarzlarını değiştirmek; değişmez a priory, dogmatik ilkeler yerine çağdaş ilim zihniyetinin tesisi, insanlara, olaylara, bilim ve tekniğin verileriyle bakma alışkanlığının yer aldığı bir düşünce tarzının yer edinmesidir (Dönmezer, 1998: 1-14). Zihniyet değişmesi ile Türk toplumsal yapısı Doğu medeniyeti tipinden Batı medeniyeti tipine dâhil olacaktır. Modernleşme, Atatürk tarafından asrîleşme, muasır medeniyet seviyesine erişip aşma ve garplılaşma kavramlarıyla ifade olunmuştur. 1923’te söylediği “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de asrî, binaenaleyh garbi bir hükümet vücuda getirmektir” ve “Memleket behemehâl asrî, medenî ve müteceddid olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır. Bütün fedakârlığımızın semere vermesi buna bağlıdır” (Atatürkçülük Birinci Kitap: 64-65) sözleri bu anlayışın ifadeleridir.

         

        1937’de daha açık olarak “Büyük davamız en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir… Bu teşebbüste başarı ancak töreli bir planda ve rasyonel tarzda çalışmakla olur”. “Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız”. Gerçekten de Atatürk devrinde rasyonel devlet, ekonomik ve sosyal hayatta, eğitimde ve kültürde belirli bir amaca doğru düzenleyici devlet mefhumunun uygulanmasına girişmiştir. Toplumun temellerine kadar inen devlet faaliyeti, tamamıyla rasyonel metotlara dayandırılmak istenmiştir (İnalcık, 1998: 125-132).

         

        Bu şekilde bütün değerleri rasyonel metotlara dayandırmak, aynı zamanda devletin ve toplumun tüm alan ve aygıtlarında değişikliğe yönelmenin de işaret taşlarıdır. Toplumun değer ve kod sistemini değiştirmeyi hedefleyen ve sonradan “Atatürk Devrimleri” olarak adlandırılan Batıcı reformlar radikal bir değişikliğin en önemli göstergeleridir. Eski takvim ve saat sistemini, harf ve rakamları, ağırlık ve uzunluk ölçülerini değiştirip bunların yerine yeni ve Batılı birer kod sistemi getiren reformlar basit bir ölçü değişikliğinin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Alfabe değişikliği ise bunlardan çok daha önemli bir değişiklik kabul edilmelidir. Bu dönemde yapılan bu değişiklikler toplumsal düzeyde “milli kimlik”, kültürel düzeyde “pozitif bilime dayalı seküler zihniyet ve laiklik”, ekonomik düzeyde ise “kalkınma” Batılı tarzda bir değere karşılık gelir (Toker-Tekin, 2004: 82-106).

         

        Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milletine hedef olarak, muasır/çağdaş medeniyet seviyesini aşmayı gösterdiği bilinen bir gerçektir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan kararlılıkla atılan adımların çağdaş toplum olmanın gerekliliğine olan inancın bir gereği olarak görülebilir. Dolayısıyla yapılan inkılâplara bütün olarak bakıldığında, amacın “uygar toplum” meydana getirmek olduğu söylenebilir. Ancak, böyle bir toplumun oluşturulması o toplumun kendi kültüründen uzaklaştırılmasıyla değil, kendi iç dinamiklerinin harekete geçirilmesiyle sağlıklı bir sonuç verecektir. Nitekim “Biz garp medeniyetini taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyeti seviyesi içinde benimsiyoruz” (Atatürkçülük 1: 66) ifadesi, bu bağlamda değerlendirilebilir. Atatürk Batılılaşmayı milletin varlığını, milli kültürü yaşatmak için mecburi ve ancak bu amaca hizmet edebilecek şekilde almak istemekte, hiçbir zaman tam anlamıyla teslimiyetçi bir yapısal değişmeyi savunmamaktadır. Bir kısım aydınlar ise tüm yapı ve kurum ve hayat pratikleriyle Batılı bir toplum olma peşinde olmuşlardır ve deyim yerindeyse bu aydınların Batılılaşma anlayış ve uygulamaları baskın çıkmıştır (Bostancı, 1996: 80-81). Sonuçta kültürel ve sosyal yapıda gözlenen değişmeler özden uzak, içeriksiz ve gösteriş yanı öne çıkacak şekilde olduğu gözlenmiştir.

         

        1923 ila 1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin esas hedefleri ekonomik gelişme ve kültürel modernizasyon olmuştur. 19. yüzyılda Avrupa ile rekabet Müslüman elitleri ticari hayatın dışına itmişti. Ekonomik faaliyetlerde sadece devlete dayanır oldular. 1908 ve 1918 yılları arasında yabancı sermaye de çekilmiştir. Ticaret, Rum ve Ermeni tüccarların elinden alındı ve yeni bir Türk tüccar elitinin yetişmesi için zemin hazırlanmıştır. 1920’lerde yeni rejim, devlet teşebbüslü ekonomik gelişmeyi yeniden canlandırmak için çalışmalar başlatmıştır. Vergileri indirmek, kara ve demiryollarına yatırım yapmak suretiyle ziraî üretimi teşvik etmiştir. Sovyetler Birliği’nden alınan borç ve uzman desteği ile 1920’lerde tekstil fabrikaları açılmıştır 1930’larda devlet demiryollarını, kamu sektörünü, limanları ve madenleri millileştirilmiştir. Böylece devlet destekli ilkin hafif ve daha sonra modern endüstriyel ekonominin temelleri atılmıştır (Lapidus, 1996: 75-76). Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen ekonomik ve sınâî modernleşme faaliyetlerinin tamamıyla devlet tarafından uygulanmaya konulduğu dikkat çekicidir.

         

        Yeni rejimin modernleşme politikasında bir diğer önemli ayak, kültürel değişim projesi olmuştur. Fakat bu değişim esas itibariyle “seyl-i huruşân” (coşkun sel) olarak kabul edilen Batı medeniyet dairesi yönünde gerçekleştirilmiştir. Bir başka deyişle geleneksel kültüre özgü sembollerin yerine, Batılı hukukî linguistik ve modern kimliğin diğer işaretleri yer almıştır (Karpat, 1967: 49). Bu anlamıyla modernleşme dinî ve geleneksel olanın kısmen reddi anlamında anlaşılmıştır. Bu anlamda laiklik ilkesine büyük vurgu yapılmıştır. Berkes, Türkiye’nin son iki yüzyıldır geçirdiği toplumsal değişimleri, Batılılaşmaktan çok çağdaşlaşma olarak değerlendirmektedir. Ona göre laisizm ya da sekülerizm sözcüğü ‘çağdaşlaşma” sözcüğünün hem anlam hem de köken açısından tam karşılığıdır (Berkes, 2002: 18). Onun, 1964 yılında yayımlanan The Development pf Secularısm in Turkey, adlı başeserinin, Türkiye’de Çağdaşlaşma unvanıyla çevrilmesi bu anlayışın göstergesidir.

         

        1920’lerden itibaren Cumhuriyet döneminin en itibarlı kavramlarından birisi belki de en önemlisi inkılâp kavramı olmuştur. İnkılâp kavramı yeni devletin, eski Osmanlı rejimiyle farklılığını belirlemede anahtar kavram olarak kullanılmıştır. Bu dönemin tarih ve sosyoloji kitaplarına bakıldığında inkılâp kavramı çerçevesinde odaklandıkları görülür. Cumhuriyet seçkinleri anti-Osmanlı anlayışla hem milleti hem de bu sürece uygun olarak laik, çağdaş kültüre dayalı bir toplum yapısını hedef almışlardır (Aslan, 1996: 62-67).

         

        Erken dönem Cumhuriyet’in hâkim düşüncesi böyle bir hedef çerçevesinde uygulamaya konulmuştur. 1923’te saltanatın, 1924’te hilafetin kaldırılması, öğretim birliğinin düzenlenmesi, 1925’te tarikatların yasa dışı kabul edilerek kapatılması, 1927 yılında fesin yasaklanması, 1928’de Arap alfabesi yerine Latin harflerinin alınması, Türk dilinin Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması, 1935’te Batı’da olduğu gibi soyadı alınması zorunluluğu getirilmesi, şer’i hukukun yerini almak üzere İsviçre kanunları esas alınarak yeni bir aile hukukunun yürürlüğe konması bu kültürel değişimin önemli parametreleri olmuştur. Ayrıca kadınların statüsündeki değişiklikleri de aynı bağlamda değerlendirmek mümkündür. Gökalp, kadınların eşitliğinin, modern Türk toplumunun gelişmesi için kaçınılmaz olduğunu söylüyor; eğitimde, iş edinmede ve aile hayatında eşitliği, boşanma ve mirasta kadının erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini savunuyordu. 1924 tarihli Aile Kanunu çok evliliği kaldırdı. Boşanmayı, yalnızca erkeğin imtiyazından çıkarıp, belli şartlar çerçevesinde mahkeme kararına bağladı. Anayasa, eğitim ve iş edinmede kadının eşitlik hakkını garanti altına aldı. 1934 yılında kadınlara seçme hakkı verildi. Neticede kadına karşı bakış açısında ve hukuki prensiplerdeki bu değişiklikler, kadının Türk kamusal alanına giderek daha çok katılmasına yol açtı (Lapidus, 1996: 77-78; Jaschke, 1972: 40-42).

         

        Ancak bu çabalar toplumun kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir durumdan öte merkezi yapının resmî politikaları diye ifade edebileceğimiz yönetsel çalışmalardır. Nitekim XVII. asrın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti’nde Batı’ya yönelmenin gerekliliğine inanılarak başlatılan değişim hareketleri, zamanla yeni bir zümrenin doğuşunu hazırlamıştır. Önce askerî alanda başlatılan bu çalışmalar daha sonra toplumsal yapının diğer alanlarına kaydırılmıştır (Hanioğlu, 1981: 1). Değişimde ilkin sanayisi ve teknolojisi ile model alınan Batı, zamanla bir medeniyetin merkezi olarak kabul edilmeye başlanmış ve bu medeniyetin bir üyesi olmak için de onu derinden derine anlaşılması, o medeniyetin mahsulleri karşısında hayran olmak yerine, onun zihniyeti ve ilmine sahip olunması gerekliliği ortaya çıkmıştır (Ülken, 1964: 4).

         

        Modernleşmeyi özellikle Batı kültürünün bir ürünü olarak kabul eden düşünürler, Batılı olmayan toplumların modernleşme yolunda attıkları her adımın, onları Batı kültür çevresine daha da yakınlaştıracağını ve Batılı değerleri dışta tutarak modernleşmenin mümkün olamayacağı görüşündedirler (Canatan, 1995: 42-44). Böylece, modernleşme çabalarının Batı-dışı toplumlarda yaygınlaşması sonuçta Batı kültür değerlerini evrenselleştirdiğinden dolayı, bu anlamda bir kültür kristalleşmesinden de söz edilebilir. O halde denilebilir ki, modern toplumun kuruluşu ve biçimlenmesinde ilgili toplumların değer ve normları belirleyici bir rol oynadığı için modernleşme Batılılaşma ile özdeş olmamaktadır. Neticede modernleşme sürecini yaşayan toplumlar belli ölçülerde Batılılaşmak zorundadırlar (Toprak, 1981: 33).

         

        Güngör, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Türkiye’yi modernleştiren kadroların, yaptıkları işi bir ideolojik mesele haline getirmemiş olmalarıyla eleştirir. Ona göre bunlar;

         

        “Ne ideolojik bir hareket noktasından yola çıkmışlar, ne de özel bir ideoloji getirmişlerdir. Kendi inanışları yönünde bir kalkınma veya modernleşme doktrini ortaya koymuşlardır. Bunlar sosyal tabaka, sosyal görüş, menfaat birliği gibi konularda birbirinden farklı olan kimselerdir. Çünkü çağdaş medeniyet denince daha ziyade lâiklik ve pozitivizmi anlayan, daha önceki sıkıntıların esas âmilini Osmanlı klerikalizminde, Arap harflerinde, feste vesaire de bulan bir düşüncenin sanayi medeniyeti üzerinde fazla da durması beklenemezdi. Böylece, Cumhuriyet devrinin ilk otuz yılına damgasını vuran Halk Partisi, toplumda iktisadî değişmeyi ikinci plânda düşünüyor, bu değişmenin kültürel bünyedeki değişmelere bağlı bulunduğunu -açıkça olmasa bile-kabul ediyordu” (Güngör, 1990: 41–43).

         

        Cumhuriyetçi elit, Güngör’ün deyimiyle, II. Meşrûtiyet inkılâbını yapan neslin harpten sonra ayakta kalmış olanlarıydı. Bunlar aynı çevre içinde yetişmiş, aynı düşünceleri paylaşmış ve büyük çoğunluğu II. Meşrûtiyet idaresinde bir konuma sahip olmuş kimselerdi (Güngör, 1982:102).

         

        Cumhuriyetçi elit, Osmanlıdan devralınan toplumun yeniden örgütlenmesini sağlamak ve yeni toplumsal örgütlenmenin temelini “millet”e dayandırmak; milleti de dinsel olmayan öğelerle belirlenen bir kavram olarak ele almak eğilimindeydi. Diğer bir ifadeyle, Tanzimat döneminde olduğu gibi, kaynağını “Batı pozitivizmi”nden alan elit zümrenin hedefleri, daha çok gündelik hayata yönelik değişimlerin yerleştirilmek istendiği “Batı Medeniyet Dairesi”ne girmek mücadelesi olmuştur (Mardin 1992b:19). Ancak sosyal adaletin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin ne kapsamlı bir açıklamaya gidilmiş, ne de topluma; sosyal ilkelerini itibarlı -toplum hakkında zengin bir semboller ve düşünme kalıpları hazinesine sahip- bir ideolojiden çıkaran daha genel bir ahlâkî dayanak sağlanmıştır (Mardin 1992b:142). Bunun için de ilk etapta alınan kararlar ve birbiri ardınca yapılan değişikliklerin kurumsal olduğu göze çarpmaktadır. Çünkü bir toplumun bağlı olduğu değerlerden çok onun toplumsal bütünlüğünü sağlayan değerlerinin somutlaştığı ve gelenekselleştiği görünümlerin güç olmaktan çıkarılması, bir çözüm yolu olarak algılanmıştır. Böylece, Türkiye’de ilk safha “kurumsal çağdaşlaşma (Batılılaşma)”yla geçilmiştir (Turan, 1993: 58-59).

         

        Toplum içinde bu elit zümreye karşı herhangi bir tepkinin olmadığı da söylenemez. Gösterilen tepkiler, gerçekten yapılması zorunlu somut çağdaş hamlelere karşı olmaktan öte, kendi örf ve adetleri üzerine gereksiz yere yapılan müdahalelere karşı olmuştur. Turhan, bu durumu Türk toplumunun kültür bütünlüğü ve istiklâli bakımından sağlıklı bir tepki olarak görmekte ve modernleşmekle bir ilgisinin bulunmadığı, yani normal ve olumlu bir hareket olarak kabul etmektedir (Turhan, 1980: 21). Çünkü toplumun kendi geleneksel ilişki biçimlerini değiştirme arzuları, gerçekte, maddî/zihnî zeminin bu yönde bir ihtiyaç doğurmasıyla ortaya çıkar. Eğer bir toplum objektif olarak böyle bir ihtiyacı hissetmiyorsa, Bostancı’nın da dediği gibi, bu değişimin rasyonel şartlarda gerçekleşmesi kolay olmayacaktır (Bostancı, 1990: 49). Türk toplumu her bakımdan bu zorlu süreci aşma yolunda büyük bir mesafe almıştır.

         


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele