Şahnâme’de Türkler

Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292

        Şahnâme, İranlı Firdevsî’nin X. yüzyılda kaleme aldığı bir destandır. Firdevsi’den önce Sasânî hükümdarı Nûşirevan, sözlü kültürde yaşayan efsaneleri toplatıp yazıya geçirir. Bu belge, Sasânîlerin son hükümdarı Yezdicerd zamanında Dânişver adındaki bir dihkâna (bir çeşit vakanüvis) yeniden düzenletilip, eksiklikleri tamamlatılarak Hüdâynâme adıyla bir kitap hâline getirilmiş olup, Keyûmers’ten Hüsrevî Perviz’e kadar gelen olayları bir araya toplar. Eser, ülkenin dört bir yanından çağrılan bir bilginler heyeti tarafından hazırlanır. Bu heyete Dânişver; başkanlık eder. Pehlevice yazılmış olan bu eser; VIII. yüzyılda, Abdullah adlı biri tarafından Arapça’ya, IX. yüzyılda da Farsça’ya tercüme edilir. Gazneli Mahmud döneminde İran tarihine ait birçok hikâye; derlenip yazıya geçirilerek saraya gönderilir. Bu arada Mervli Serviâzâd, İranlı eski kahramanlardan Neriman’ın soyundan geldiğini söyleyerek ataları Sam, Zâl ve Rüstem ile ilgili hatıraları Gazneli Mahmud’a sunar. Bu şekilde Gazneli Mahmud’un elinde tarihî bir malzeme birikmiş olur. Mahmud, bu malzemeyi düzenleyip, manzum olarak söyleyecek bir şair arar. 934-1020 yılları arasında yaşamış olan Tuslu Firdevsî bu işi üzerine alır ve eserini bir Türk hanedan olan Gaznelilerin İran’a hâkim olduğu bir dönemde yazar. 1010 yılında tamamlanan eserini kaleme alırken, İran’ın sözlü geleneğinde yaşayan bilgilerle, yazıya geçirilmiş bulunan dağınık haldeki parçaları bir araya getirir. Malzemeyi tertip eder, ayıklar, boşlukları doldurur ve mesnevi vezniyle 60.000 beyit tutarında olarak yeniden kaleme alır. Eser, bir münacaat ve naat bölümünden sonra, Sebeb-i Te’lif, Şair Dakîkî’in Macerası, Bir Dostun Öğüdü, Ebu Mansur ve Mahmud’a Methiye bölümleriyle başlar. Keyûmers’ten başlayarak, kronolojik olarak hanedanları ve hanedanların savaşlarını anlatır. Önemli kahramanlardan her birinin ölümünde Firdevsî araya girer. Tanrı’ya dua, tazim ve hamd ihtiva eden mısralar söyler. Dünyanın geçiciliğini ve kötülüğünü anlatır. Bu sebepten bu dünyaya, zenginliğe, güce, gençliğe bağlanmamak gerektiğini ifade eder. Gününü gün etmeyi, yarını düşünmemeyi öğütler. Hikâyeler anlatılırken de Firdevsî zaman zaman değerlendirmelerde bulunur. Yorum yapar, akıl yürütür. Hadiselerden ders almayı tavsiye eder. Israrla dünyanın geçiciliğini vurgular. Bazı bölümleri Dihkândan naklen anlattığını söylerken; bazı bölümleri sevdiği insanın ona okuduğu eski bir kitaptan naklen kaleme aldığını ifade eder. Bazen de kendi şahsı ile ilgili bilgiler verip hâlini arzeder. Yaşlılıktan, yoksulluktan şikâyet eder. Eserini tamamlayabilmek için Tanrı’dan güç ve ömür ister. Destan, İran’ın parlak tarihî geçmişini anlatarak; İranlıları millî ve manevî bakımdan kalkındırmayı amaçlar. Firdevsî; eserini hazırlarken, Âvesta, Tevrat ve Kuran gibi dinî metinleri kendisine örnek alır. Otuz altı yılda tamamlanan destan, Gazneli Mahmud’a takdim edilmiştir. Eserin içinde Gazneli Mahmud’u ve vaktini öven bir bölüm vardır.

         

        Eserdeki coğrafya, bilinen Türk coğrafyasıdır ve bu coğrafyadan Turan, Turan ülkesi, halkından da Turanlılar ve Türkler olarak bahsedilir. İran, Çin, Hindistan, Ceyhun, Hoten, Maçin gibi bilinen mekân adlarının geçtiği, oldukça realist bir çizgi içindeki destan, taraf tutarak, daimî surette İran milletini her anlamda yüceltip takdir ederek; Türkleri de küçültüp aşağılayarak devam edip gider. Firdevsî bir İranlıdır. Kendi milletinin tarihini yazarken de faydalandığı kaynaklar kendi kaynaklarıdır. Bu açıdan böyle bir durumun ortaya çıkması normal karşılanabilir. Nitekim Türklerin de İranlılara bakış açısının olumsuz olduğu gözlenir. Eserin bir de Türk cephesinden konuyu ele alan bir varyantı olsaydı, o zaman karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılabilirdi.

         

        İran, coğrafî konum itibariyle Türklerle komşudur. Bu itibarla bu iki kavmin tarihi pek çok meselede içiçe geçmiştir. Firdevsî, Şahnâme’de İranlıların karşısındaki hasım güç, karşı güç olan Türklere önemli ölçüde yer verir. MÖ VI. yüzyıldan X. yüzyıla kadar geçen olaylar anlatılırken; MÖ VII. yüzyılda yaşamış olan Türk hakanı Alper Tunga** bir ana kahraman sıfatıyla ağırlıklı olarak işlenir. İranlılar, Alper Tunga’ya Efrâsiyâb derler. Saka Türk İmparatorluğu’nun hükümdarı olan Alper Tunga hakkında Divan-ı Lügâti-t Türk ve Kutadgu Bilig’de bilgi bulabiliriz. Efrâsiyâb eski İranlıların kötülük tanrılarına verdikleri isimdir. İranlıların devamlı savaştıkları bu hakanı yılgınlık sebebiyle, böylesine olumsuz bir isimle andıklarını düşünebiliriz. Eserde diğer Türk kahramanlarından da Farsça isimlerle bahsedildiğini görürüz. Kutadgu Bilig’te Alper Tunga ile ilgili olarak şu satırlarla karşılaşırız: “Eğer dikkat edersen, görürsün ki, dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ve ikbâli ayan beyan olanı Tonga Alp-Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi; bilgili, anlayışlı ve halkın seçkini idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit ada idi. Zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrâsiyâb derler; bu Efrâsiyâb akınlar salıp, ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için, pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir; kitapta olmasa idi onu kim tanırdı.” (Yusuf Has Hacip 1985: 31). Dîvân ü Lügat-it-Türk’te de Alp Er Tunga’dan çeşitli vesilelerle bahsedilir: “Türklerin büyük hakanı, Efrâsiyâb’ın asıl Türk adı Alper Tunga’dır. Babür gibi kuvvetli, yiğit bir adam” (Kaşgarlı Mahmud 1986: 389) gibi ifadelere yer verilir.

         

                 Destan şöyle özetlenebilir: İran ve Turan; her biri geniş topraklara sahip olan zengin iki komşu devlettir. Hanedanlar tarihi olan bu eserin önemli bir kısmı Türklerle olan münasebetleri dile getirilir. Bu münasebet, genellikle savaş ilişkisi olarak devam eder. Destan boyunca fil gövdeli, selvi boyu, ay ve güneş gibi parlak yüzlü, güçlü kuvvetli pehlivanların birbirleriyle kıyasıya mücadeleleri anlatılır. Savaş sahneleri, savaşçıların özellikleri, silah, koşum ve donanımları, atlar, filler, çadırlar, fildişi ve mücevher işlemeli tahtlar, taçlar, davullar, borular ile renk renk bayraklar ve silahlar, her fırsatta saçılan altın ve mücevherler, altın işlemeli kumaşlar, misk ve amber gibi kokular zenginlik ve kudret gösterisi olarak her vesileyle tasvir edilerek; göz kamaştıran bir dekor oluştururlar. Eserde savaş ve öldürme sahnelerinin birbirini tekrar eden bir ifadeyle teferruatlı bir şekilde tasvir edildiğini belirtelim. Alper Tunga’nın 140 yıl yaşadığı rivayet edilir. Onun zamanında hüküm süren İran hükümdarlarından Gürşasb 9 yıl, Keykubat 100 yıl, Keykâvus 150 yıl, Keyhüsrev 60 yıl hüküm sürmüşlerdir. Bu tarihlerle Efrâsiyâb’ın yaşadığı yılların biribirini karşılamayacağı açıktır. Belirtilen bu zaman dilimlerinin Türk hakanının uzun yıllar tahtta kaldığını açıklamak için düşünülmüş gerçek dışı rakamlar olduğu söylenebilir.

         

        İran tahtında Menûçehr’in oturduğu yıllarda Turan tahtında Alper Tunga’nın babası Peşeng Han vardır. Bu iki millet arasında devamlı surette bazen birinin, bazense diğerinin galip geldiği uzun ve kanlı savaşlar olur. Bu savaşlar çoğu zaman, teke tek vuruşmalar şeklinde başlar ve orduların toplu hâlde savaşması şeklinde uzayıp gider. Destanda, Efrâsiyâb ile Zaloğlu Rüstem ana kahramanlar olarak belirtilir ve kahramanların neredeyse kendileri kadar önemli olan atları ve silâhları da eserde uzun uzun tasvir edilir. Büyük kıyımların yaşandığı bu kanlı çatışmalarda yer-gök birbirine karışır. Ölenler dağ gibi yığılıp, yeryüzünü kaplar. Hakana mutlak itaat ve bağlılık içindeki kahramanların ve orduların mücadelesi ince ince anlatılır. Bu savaşlara; büyülerin, mucizelerin karıştığı da olur. Kazanan taraflar zafer bedeli olarak hazineler, köleler, cariyeler ve büyük ganimetler elde ederler. Bu savaşların hatıraları; yıllar boyu Türkler ve İranlılar arasında efsanelerle örülerek yaşar.

         

        Eserin kahramanlarını; padişahlar, padişah yakınları, soylu kahramanlar, komutanlar ve onların komutasındaki kuvvetler teşkil eder. Âileden gelen soyluluğun, kana dayanan asaletin çok önem taşıdığı bu destanda; kahramanların soy ağacı üzerinde ısrarla durulur. Büyük kahramanlar; şahsî hazineleri, orduları, geniş toprakları olan kimseler sıfatıyla tanıtılırlar. Bu kimseler; padişahın buyruğuna uyarak, kendi kuvvetlerini ve bayraklarını alarak hakanın iradesi ve bayrağı altında birleşirler. Hakan, önemli konuları devlet adamları ve komutanlarıyla toplantı yapıp; görüşerek bir karara bağlar. Bu savaşlar güç, ün ve şeref kazanmak, isim yapmak ve intikam almak maksadıyla yapılır.Cesaret ve yiğitlik; toplumda yer edinmek için gereklidir Her iki tarafın da bu üst seviyedeki kahramanları ömürlerini bezm (meclis) ile rezm (cenk) arasında geçirirler. Barış zamanında saray ve bahçelerde şarap içip, rûd, rebap, berbat (gövdesi kaz göğsü biçiminde telli bir saz) ve cenk dinler, şarkı söyler, gûy ve çevgân oynar, ok ve yay kullanır, nişan talimi yapar, güreşir, savaş oyunları ve avla vakit geçirirler. Yaşanılan yer; dağı, şehri, kalesi, ovası, çayırı ve çölü ile zengin bir coğrafyadır. Coşkun akan ırmaklar, yaban koyunları, yaban eşekleri, atlar ve ceylanların sürüler hâlinde gezip otladığı geniş ovalar ve çayırlar söz konusu edilir. Bu coğrafyada yaşayan Türklerle ilgili olarak Şahnâme’de verilen malûmatı ana hatlarıyla şöyle değerlendirebiliriz.

         

        Şahnâme’de anlatılan Türkler; 140 yıl Turan ülkesine hükümdarlık etmiş olduğu söylenen Türk hakanı Efrâsiyâb ile onun yakınları, etrafındaki soylu komutanlar ve erlerden ibarettir. Bu eserlerde sivillerin ve halkın hayatı ile alâkalı olarak fazla bir bilgiye rastlanmaz. Komutanlar ve erler, Efrâsiyâb’ın “Kut”una, yani kutsallığına inanır, onu zaman zaman eleştirip, fikirlerini açık açık söyleseler de itaatte kusur etmeyip, emirlerini yerine getirmeyi varlık sebebi sayarlar. Eserde geçen Peşeng oğlu Efrâsiyâb; ömrü savaşlarda geçmiş, Orta Asya’daki Türk boylarını birleştirip, hâkimiyeti altına almış, Türk tarihinde de adı efsaneleşmiş bir hakandır. Kafkasları aşmış, Anadolu, Suriye ve Mısır’ı feth edip; Saka devletini kurmuştur. Destanda yer alan inanışa göre yeryüzü Turan hakanı Feridun’un üç evladı olan Selm, Tûr (Tur) ve İrec arasında pay edilmiştir. Fakat taraflar bu paylara razı olmadığından aralarında bitip tükenmez çekişmeler olmuş ve İrec haksız yere kardeşleri tarafından öldürülmüştür. İranlılar kendi ataları olan İrec’in iyi yaradılışlı olduğuna ve Türklerin ataları olan Tûr’un, onun başına birçok kötülük getirdiğini inanırlar. İran ve Turan kavimlerinin aralarındaki kin ve nefret duygularıyla, sınır kavgalarının temelinde bu kardeş kavgasının bulunduğu var sayılır. Zamanın nesilleri kendilerini istemedikleri bir kin ve düşmanlık ortamı içinde bulmuş, çaresiz bu kötü gidişe sürüklenmiş olurlar.

         

        Efrâsiyâb’ın babası Peşeng Han, barış yanlısı, bilge bir hakandır. İran padişahı Keykubâd’ı barışa razı etmek maksadıyla ona dünyanın geçiciliğinden, hırs ve tamahın kötülüğünden, kin ve intikam duygularıyla beslenmenin çok büyük kayıp ve sıkıntılara yol açacağından bahseden hikmetli sözlerle yüklü bir mektup gönderir. Peşeng Han; İran padişahına Ceyhun’u geçip İran’a saldırmayı asla düşünmediklerine dair teminat verir. Bu mektubu, “gönlü uyanık” olarak vasıflandırılan bir elçi; “bir taç, bir altın taht, mücevherler, altın kemerli ve güzel yüzlü köleler, altın eyerli Arap atları, gümüş kınlı Hint kılıçları” gibi çok değerli hediyelerle birlikte götürür. Bu mektubun son derece akılcı, olgun ve uzlaşmacı bir ifade taşıyan satırlarında geçmişin yeniden gündeme geldiğini okuruz. Peşeng Han’ın bakış açısıyla hadiseler şöyle değerlendirilir. “Her ne kadar intikam duyguları İrec’in zamanında başladı ve Menûçehr’in zamanında da daha çok şiddetlendiyse de, biz Feridun’un ilk yaptığı adaletli paylaşıma razı olalım. Onu olduğu gibi kabul edelim; büyüklerin geleneğinden ve tuttukları yoldan dönmeyelim. Bizim ordugâhımızdan Mâverâünnehir’e kadar olan yerler Feridun’un zamanında da bizimdi. İrec’in bu sınırın dışındaki ülkelerde gözü yoktu. İrec’in payıysa Feridun’un kutluladığı İran’dı. Eğer biz bu paylarımıza razı olmaz da, savaşmaya kalkışırsak dünyayı başımıza dar ederiz. Sonunda hissemize düşecek olan Tanrı’nın gazabıyla üzerimizdeki kılıç yaraları olur ve her iki dünyanın da nimetlerinden yoksun kalırız. Artık biz de pehlivan Feridun’un yeryüzünü Selm, Tûr ve İrec’e pay etmesi gibi paylaşıp hissemize düşenle yetinelim! Çünkü dünya bu kadar kötülüğe, bunca felâkete katlanmaya değmez.” (Şahnâme 2009: 275). Bu meseleyi tarihî perspektif içinde bütün yönleri ile ortaya koyup aydınlatan bu geniş ufuklu mektuba, İran padişahı Keykubâd; Türkleri itham eden bir üslup içinde cevap verir. O, bu konuda Türklerin atası kabul edilen Tûr’u suçlar. “Sen de çok iyi bilirsin ki, dedi, kin gütme işini önce biz başlatmış değiliz. Padişahlık tahtı İrec gibi bir padişahtan boş kaldığı zaman da haksızlık yapan önce Tûr oldu. Bizim zamanımızda da Efrâsiyâb kalktı suyu geçip İran’a geldi.” (Şahnâme 2009: 275). Peşeng Han; her ne kadar barış yanlısı bir hakan ise de yumuşak ve yapıcı yaklaşımlarının sonuç vermediğini görünce fikrini değiştirir. O da İranlılarla savaşmak gerektiğine inanan bir anlayış içine girer. Yeni nesillerin gerçeklerle yüz yüze gelmesi gerektiğini düşünür. Oğlu Efrâsiyâb’ı savaşmaya ikna etmeye çabalar. Onu tarihi konularda bilgilendirirken;geleceği geçmişin ışığında şekillendirmesini ister. Vaktiyle İran’la yaşananları özetledikten sonra öyle der: “Bu intikamın örtülü kalması doğru değil. Aklı başında olan bir hükümdarın, İranlıların bize ettikleri kötülükleri ve bize karşı nasıl hazırlandıklarını bilmesi gerekir. Artık gayrete gelmenin, intikam almanın ve şimdiye kadar döktüğümüz kanlı yaşları yüzümüzden silmenin zamanı gelmiştir. Şimdi söyleyin bakalım. Ne yapmak lâzım? Bu iş için güzel bir çare bulun! dedi.” (Şahnâme 2005: 231). Efrâsiyâb; babasına şöyle cevap verir. “Ben aslanlarla savaşacak ve İran padişahıyla boy ölçüşecek yeteneğe sahibim. Eğer Zâdşem de kılıcını çekip savaşa girişseydi yeryüzü bu kadar berbat hale gelmezdi. İntikam almak için uğraşsaydı İran’ın hâkimiyeti kalmazdı” (Şahnâme 2009: 231). Burada genel tavrıyla savaş aleyhtarı olan Efrâsiyâb’ın zaman zaman bu konuda babasıyla hem fikir olduğunu, onunla ortak hareket ettiğini görürüz.

         

        Efrasiyâb; babasının gözünden şöyle tasvir edilir. “Çünkü karşısında Efrâsiyâb’ın servi gibi boyunu, aslan gibi göğsünü, pazısını, fil gibi kuvvetini, bir kaç millik mesafeye kadar uzanan gölgesini, keskin bir kılıcı andıran dilini, derya gibi geniş yüreğini, yağmurlar yağdıran bir bulut kadar cömert elini görmüştü.” (Şahnâme 2009: 231). Peşeng Han’ın oğlunun güçlü ve savaşcı yapısıyla gurur duyduğunu anlatan bu satırların ihtiva ettiği anlamın bir benzerini, İranlı meşhur pehlivan Zal da dile getirir. Zal, düşman konumunda da olsa Türk hakanının gücünü kabul eder. Ve onu oğlu Rüstem’e şöyle anlatır: “Ey oğul! Aklını başına topla da beni dinle! Bana sorduğun Türk, erkek bir ejderha gibi savaşır; nefes verirken ateşler saçar, intikam almak için savaşa başladı mıydı bir belâ bulutu kesilir. Onun bayrağı da elbisesi de karadır. Kolları demir kaplı, külâhı da demirdendir. Üzerindeki demir zırh altın işlemelidir, tulgasının üzerinde de kara bir bayrak vardır. Ondan kendini çok iyi koru; çünkü o çok uyanık ve cesur bir pehlivandır.” (Şahnâme 2009: 270). Oğlunun Efrâsiyâb’ın karşısına çıkarak savaşması fikri Zal’ı tedirgin eder. “Fakat Efrâsiyâb’la savaşmak buna benzemez. Bu iş geceleri uykumu kaçırıyor. Ben seni onu karşısına nasıl gönderirim ki, o cesur ve savaş eri bir padişahtır.” (Şahnâme 2009: 259). İran padişahı Kâvûs da Türk hakanının gücünü teslim edenlerdendir. “Ben şu kalabalığın arasında Efrâsiyâb’ın kuvvetine karşı durabilecek bir kahraman göremiyorum” (Şahnâme 2009:429). Karşılıklı kin ve intikam duygularıyla beslenen taraflar birbirlerine karşı devamlı surette bilenirler. Aslında Efrâsiyâb, bütün zamanlar içinde barıştan yana olmuş, ilk gençlik yıllarından itibaren babasını barışa yönlendirmeye çalışmıştır. Babası Peşeng Han’la konuşurken, bir iç hesaplaşma içine girer. Akıllıca ve bilgece davranırsa da onu her seferinde barışa ikna edemez. “Ben yeryüzüne hâkim olmak isteyen bir pehlivanım! Her zaman senin ordunun dayanağı ve sıkıntılı anlarında da senin desteğinim! Ancak benim de onunla savaşabilecek kuvvetim kalmadı. Sen artık onunla bir barış yapmaya çalış. Kahraman Feridun’un vaktiyle yiğit Tûr’a verdiği yerler şimdi senindir ve bu paylaşım da yerindedir; artık geçmiş zamanlara ait intikamdan vazgeçmek gerek! Eğer böyle yapmaz da İran’la savaşırsak dünyayı başımıza dar etmiş oluruz.” ((Şahnâme 2005: 273), sözleriyle babasını barıştan yana tavır koymaya çabalar. Efrâsiyâb; mecbur kalmadıkça savaşmamak ilkesine sadık kalmak konusunda dedesi Zâdşem’i kendisine örnek alır. Türk hakanı, hadiselerin seyri doğrultusunda hareket ettiğinden zaman zaman dedesinin bu barışcıl yanını eleştirse de; genel olarak benimseyen ve takdir eden bir tavır içinde bulunur. Büyükbabasının intikam duygusuna asla geçit vermeyen dünya görüşünü babasına hatırlatarak, onu barıştan yana tavır koymaya davet eder. “Tacı ta aya kadar yükselen Tûran ordusunun padişahı, büyükbabam Zâdşem böyle şeylerden dem vurmaz ve intikam kitabını o karmaşada hiç açıp okumazdı. Soğukkanlılığı elden bırakmazsak bizim için iyi olur. Yoksa memlekette karışıklık çıkar! dedi. Peşeng oğlunun bu sözlerine karşılık verdi. Dedi ki, Efrâsiyâb cesur bir timsah, av gününde erkek bir aslan, savaş zamanında da bir savaş fili gibidir!  Dedelerinin intikamını almayan bir torunun soyu şüpheli sayılır.”(Şahnâme 2009: 232). Peşeng oğlu Efrâsiyâb’ı savaşa yönlendirirken “Büyükbabalarımızın ruhlarını şad etmiş ve düşmanlarımızın yüreklerini kıskançlık ateşiyle doldurmuş olursunuz.” (Şahnâme 2009: 232), İfadesini kullanarak, oğlunu ikna etme çabası içine girer. Peşeng Han; İran hükümdarı Gerşâsp’ın ölüm haberini duyunca oğlu Efrâsiyâb’a şöyle bir emir gönderir. “Orduyu al, Ceyhun’u geç, hiç kimsenin tahta çıkmasına meydan bırakma!” (Şahnâme 2009: 257) Görüldüğü gibi Efrâsiyâb; kendi dışındaki şartların zorlamasıyla bir savaş ortamına sürüklenmiş olur.

         

        Burada Efrâsiyâb’ın klâsik eserlerdeki trajedi kahramanlarının yaşadığı bir dramla karşı karşıya kaldığına şahit oluruz. Evvela bir hakan olan babasına itaat etmek mecburiyetindedir. Ayrıca dedelerinin intikamını alarak soyunun şerefini korumak mükellefiyeti ile karşı karşıya bırakılır. Güçlü kuvvetli bir beden yapısına sahip bulunuşu ve iyi bir savaşçı oluşu bu hususta onu mutlak surette vazifeli kılan bir anlayış doğurur. Oysa o, ülkesinde savaşı değil; barış ve huzuru hâkim kılmak ister. Efrâsiyâb’ın kendisine rağmen; devrin şartlarının ve zamanın hayat telakkilerinin yönlendirmesiyle istemediği halde savaş meydanlarına sürüklediğini görürüz. O, kendisini gönlünün arzularıyla; siyasî, sosyal ve tarihî mecburiyetlerin dayatmaları arasında bırakan talihinden şikâyetci olur. Türk hakanı, fıtratına ters düşmüş olmanın ıstırabını yaşar Her vesileyle “Barışa çare bulmak savaşmaktan hayırlıdır” (Şahnâme 2009: 443), ilkesiyle hareket ederek; bu ilkeyi yeryüzüne hâkim kılmaya çalışır. Fakat nasibinin kendi iradesi dışında savaşmak olduğunu görerek, her seferinde meyus olur.

         

              Efrasiyab; daha şehzadeliği zamanından itibaren barıştan yana bir tavır koyar. Savaşın aslında hem kazanan taraf, hem de kaybeden taraf için bir felâket olduğunu ve insanoğlunun refah ve mutluluğu için nasıl bir tehdit unsuru teşkil ettiğini düşünür. Ayrıca bir savaş, sadece can ve mal kaybı demek değildir. Bu yolla devamlı kan dökmek tabiatı bile küstürür. O, her ne kadar barışı ilke edinmiş bir hakan ise de bazen babası Peşeng Han’ın taleplerini karşılamak adına; bazen de devamlı bir vesile icat ederek savaş ilân eden veya barış tekliflerini geri çeviren İran’ın karşısında savaşmaktan başka şansı kalmadığı için kendisini ve ordusunu böylesine bir hercümercin içine atıverir. Birçok durumda ülkesini, ordusunu veya nefsini müdafaa etmek uğruna savaşmak mecburiyetinde kalır. “…Bir yeryüzü padişahının savaş açarak zulüm yapmasıyla, bütün iyilikler ortadan kalkar. Böyle bir savaş sırasında çöllerdeki yaban eşekleri bile doğurmaz olur, doğan yavrular da gözleri kör olarak doğarlar. Av hayvanlarının sütü kesilir; çeşmelerin suları katran haline gelir. Pınarlar kurur ve ceylanların göbeklerinden çıkarılan miskler kokularını kaybeder. Eğriliğin yüzünden doğruluk ortadan kalkınca da her tarafta bir kıtlık baş gösterir! Ben savaştan, bu kötü işten bıktım. Artık Tanrı’nın yolunu arayacağım. Biz şimdi ahlâk ve adaleti her tarafa yayıp, kederin ve zahmetin yerine barışı ve rahatlığı getirelim! Bizim sayemizde dünya da biraz rahat yüzü görsün; insanlar vakitli vakitsiz, savaşlarda ölüp gitmekten kurtulsun.” (Şahnâme 2009: 438).

         

             Efrâsiyâb; “akıllı, uyanık ve tecrübeli” olarak adlandırılan adamlarıyla yaptığı bir toplantıda İran’la olan münasebetlerinin bir değerlendirmesini yapar. Çok güçlü ordulara ve dolu hazinelere sahip olduğu halde savaşmak istemediğini söyler. Her seferinde İran’la barış yapmak için bütün yolları dener. Ağırlılık hediyelerle beraber bu ülkeye iyi niyet elçileri gönderir. “Savaşmak niyetinde olmadığımı söyle! Ona birçok soru sor ve bizim İran’a saldırmak istemediğimizi anlat. Çin’den Ceyhun topraklarına kadar olan yerler benimdir. Bizim bulunduğumuz Sogd, ayrı bir padişahlıktır. Tûr, Selm ve suçsuz yere öldürülen İrec’in zamanlarından beri dünya altüst olmuştur. O zamanın büyük adamlarının başlarında akıl denilen şey kalmamıştır. İyi düşünemedikleri içindir ki,  İran’la Turan’ın arasını kesin bir sınırla ayıramadılar. Kin duygusu, o adamlar arasındaki bir anlaşmaya engel oldu. Umarım Tanrı bundan böyle insanlara saadetin ve rahatın yüzünü gösterir.”(Şahnâme 2009: 438-439). Efrâsiyâb’ın, İran padişahı Kâvus’un oğlu Siyavuş’a alaylar halinde sıralanan seçkin hediyelerle birlikte sunduğu barış teklifine karşılık o, ön barış şartı olarak isimlerini kendilerinin seçtiği hakanın akrabalarından yüz pehlivanın rehin olarak gönderilmesini ister. Efrâsiyâb; barışı gerçekleştirmek adına bu kadar ağır bir teklifi dahi kabul eder. Kendisine verilen listedeki yüz kişiyi ayırıp gönderir. İran’ın istediği diğer şartları da yerine getirir. Hiç bir hileye sapmadan ve vakit kaybetmeden Buhara, Semerkand, Sogd, Çaç, Sipencâb gibi evvelce kazanmış olduğu toprakları ve fildişi tahtını İranlılara verir. Bütün talepleri yerine getirilen Siyavuş da, buna karşılık barış teklifini kabul eder. Fakat babası olan padişah Kâvûs, bütün bu iyi niyetli çabalara rağmen barışa yanaşmayarak; hem Efrâsiyâb’a, hem de oğluna ters düşer. (Şahnâme 2009: 439-441).

         

        Efrâsiyâb; bu kadar iyi niyetle uzanan barış teklifini götürdükten ve bu kadar ağır barış şartlarını kabul ettikten sonra bile kendisinden uzanan dostluk elini reddeden İran elçisi Zenge’yi en iyi şekilde misafir eder. Efrasiyab’ın barıştan yana olmak ilkesi, hükümdarlık yıllarının tamamı boyunca geçerli olmuştur. Bazı durumlarda bu niyetin hayata geçtiği, barış teklifinin kabul gördüğü de olur. Meselâ İran hükümdarı Zev’e “Bizim şu iğreti dünyadan nasibimiz dertten ve zahmetten başka bir şey olmayacak mı? Gel, şu yeryüzünü aramızda paylaşıp barışalım ve birbirimizi kutlayalım dedi”. (Şahnâme 2009: 256) Bunun üzerine barış yapılır ve bu anlaşmayla dünyanın “Ceyhundan Tûr sınırlarına ve buradan da Çin ve Hoten’e kadar uzayıp giden kısmındaki uzak yakın bütün yerlerini Turanlılara verdiler” (Şahnâme 2009: 256) Cümleleriyle ifadesini bulan paylaşımda, Türk hakanının hissesine düşen alanlar belirtilir.

         

        Bu barışçı yaklaşımına, dünyada dirlik ve düzen sağlamak istemesine ve insan hayatına kıymet vermesine rağmen ülkenin menfaatleri söz konusu olduğunda Efrâsiyâb’ın en yakınlarına bile kıyabilecek bir yaratılışta olduğu görülür. Türk hakanı, İran’ın kendisine sığınan şehzadesi Siyavuş’u önce bir evladı gibi sevip bağrına basar. Zengin hazineler ve geniş topraklar bağışlamakla kalmayarak; onu kızı Ferngîs’le de evlendirir. Fakat Efrâsiyâb, Siyavuş’u kıskananların yalan ve iftiralarına kanarak büyük bir azabın içine düşer. O, Siyavuş’un kendisine karşı cephe aldığı, gizli gizli İran’la, Rum’la ve Çin’le işbirliği yaptığı ve Efrâsiyâb’a karşı savaş hazırlıkları içinde olduğu şeklindeki haberlerle yanlış bilgilendirilir. “Benim buyruğumdan dışarı çıkmayınca, benden de iyilikten başka bir şey görmedi. Ben de çektiğim zahmetleri unutarak, bütün ülkemi ve hazinemi onun önüne serdim. Üstelik aramızda bir de kan yakınlığı kurdum ve yüreğimden İran’a karşı olan kini silip attım. Onun uğrunda şu iki gözüm kadar değerli olan hazinemle kızımı feda ettim. Ona bu kadar iyilik yaptıktan, bu kadar zahmete girdikten, ülkemi, tacımı ve hazinemi feda ettikten sonra şimdi...” (Şahnâme 2009: 489), cümlelerinden de anlaşılacağı gibi kendisine savaş açacağını, Turan ülkesini ele geçireceğini düşünerek Siyavuş’u öldürtür. Buna karşılık İranlılar da Efrâsiyâb’ın oğlu Sürha’yı katlederler. Bu şekilde iki ülke arasındaki münasebetler, bir kan davasına dönüşerek, devam edip gider. Esasen Efrâsiyâb; İran’ı kendi hakkı olarak görür. “Doğru söze kulak vermen ve bilmen gerekir ki, İran şu iki sebeple benimdir. İran’ın benim olmasının ilk sebebi, Feridun’un oğlu Tûr’un soyundan gelmemdir. İkincisiyse kılıç kullanmasını iyi bilen şu kollarım sayesinde İran’ı Araplardan boşaltmamdır! Ben elimdeki kılıçla dağların tepelerini bile ele geçirir ve karabulutların içindeki kartalları avlarım” (Şahnâme 2009: 334).

         

        Eser boyunca Efrâsiyâb ile onun vezir ve komutanlarından biri olan Piran’ın İran’la barış yapmak isteyen mektuplarını okur, elçiler gönderdiklerine şahit oluruz. Türk hakanı bir seferinde oğlu Cehn’i, Keyhüsrev’e elçi gönderip barış yapmak ister. Elçi, Efrâsiyâb’ın; intikam ve kin gütme duygularının nasıl büyük felâketlere kapı aralayacağını anlatan bilgelik dolu sözlerini aktarır. Bu meyandaki birçok hikmetli söze ilâveten “Sen eğer kafandan intikam düşüncesini çıkarır da tutar şefkatle yaklaşırsan ve memleketi güzelleştirirsek, ben de Feridun’un İrec’e bile veremediği taç, mücevher, altın ve kemerlerin durduğu hazinelerimin kapılarını açar, hepsini sana veririm. Sen bunları al ve artık intikamdan vazgeç. İstersen Çin ve Maçin’i de al ve dilediğin gibi oralarda hüküm sür. Horasan ve Mekrân da senin olsun; ben senin benden daha çok mesut olmanı isterim.”(Şahnâme 2009: 956). Yukarıdaki satırlar; Efrâsiyâb’ın karşı tarafı barışa razı etmek için nasıl bir fedakârlık ve feragat içine girdiğini gösterir. Ayrıca her barış teklifinde; tarih içinde yaşanan acılardan dolayı üstü açık veya kapalı bir af dileme, geçmişe bir sünger çekerek geleceği el birliği ile inşa etme fikri yatar. Burada Türk hakanının, insanoğlunun güç ve emeğini; savaşmak yoluyla birbirini öldürmeye değil; içinde yaşadığımız dünyayı daha mutlu ve yaşanılır kılmaya dönüştürme konusundaki ısrarlı çabaları söz konusu edilir.

         

        Fakat İntikam duygusunu hayatının mihveri yapan bir anlayış içindeki Keyhüsrev, barışa yanaşmaz. Efrâsiyab İran padişahına intikam tutkusundan ve savaşmaktan vazgeçmesini öğütleyen yeni bir mektup yazar. Bu mektuplar; hiç bir seferinde müspet bir netice doğurmasa da Türk hakanı, barış yapmak arzusunu tekrarlamaktan usanmaz. Bir defasında üç elçiyle birlikte gönderdiği haberde; “Benden Turan ülkesini, tahtımı, tacımı ve ordumu istiyorsan, bunların hepsini sana verir, ben de ortadan kaybolurum. Fakat istediğin eğer canımsa, onu ancak kılıçla alabilirsin.” (Şahnâme 2009: 967) der. Türk hakanı, mektubun devamında; şimdiye kadar yanında büyük kahramanları bulunduğu halde ordusunun komutasını üzerine alarak savaş meydanına gitmediğini ifade eder ve yaşının altmışa yaklaştığı şimdilerde ise buna mecbur bırakıldığını söyler. Keyhüsrev’e barışa yanaşmadığı takdirde son bir uzlaşma teklifi götürür. Bu tekliften de maksadı kalabalıkların kanının dökülmesini önlemektir. Keyhüsrev’i ordularının uzağında teke tek savaşmaya çağırır. “Ben senin elinde ölecek olursam akraba ve yakınlarıma karşı sen de artık kin gütmekten vazgeç. Yok eğer Tanrı’nın yardımıyla sen benim elimde ölecek olursan ben de senin milletinden olan bir kimsenin kötülük görmesine, savaş sesi duymasına izin vermem” (Şahnâme 2009: 968) der. Burada en uç noktada bir uzlaşma teklifi ile karşılaşırız. Türk hakanı, imkânın sınırlarını sonuna kadar kullanarak; barışı mümkün kılmaya çalışır. Bütün çarelerin tükendiği yerde de şahsının ve ülkesinin onuru ile varlığını korumak adına er meydanlarına atılır.

         

        Efrâsiyâb’ı kendi halkı çok sever ve sayar. Akrabası, komutanı ve bilge veziri mesabesinde olan Piran, hakanına karşı son derece iyi duygularla doludur. “Efrâsiyâb’tan yüz çevirmek, burayı hemen bırakıp gitmeye kalkışmak doğru olmaz. Sen Efrâsiyâb’ın sevgisini gönlünde yerleştirmeye bak! Onun adı her yana kötü olarak yayılmıştır, ama o hiç de öyle biri değildir. Tersine tam bir Tanrı adamıdır. Akıllı, zeki ve ince düşüncelidir. Düşüncesizlik ve haksızlık nedir bilmez.” (Şahnâme 2009:458).

         

        Akıllı, tedbirli, ihtiyatlı ve bilge bir hakan olarak düşünebileceğimiz Efrasiyâb’la ilgili değerlendirmelerde işin bir de öbür yüzü vardır. İranlılar onu zalim, korkak ve kötü olarak tanırlar. “O Türk çok hilekâr ve düzenbazdır. Soyu kötü olduğu gibi, kendisi de kötünün, Ehrimen’in biridir. Fakat çok güçlüdür; o kadar ki, güneşe ve aya bile erişebilir.” (Şahnâme 2009: 434), “Mayası bozuk Efrasiyâb”(Şahnâme 2009  536), “Kötü soylu Türk” (Şahnâme 2009: 551), “Kötü huylu Türk” (Şahnâme 2009:.537), “Bu kötü işli ve hilekâr Türkün gözü dünyanın inişini yokuşunu görmüyor.” (Şahnâme 2009: 968), “Artık kimse onun adını ağzına alamıyor. O her yıl kan dökmekten geri kalmayan, kötü yaradılışlı ve alçak bir adamdı. Daha önceki padişahların kötü bir yadigârı olan Efrâsiyâb, taç sahibi Nevzer’i de öldürdü. O kardeş katili, kötü yaradılışlı, kötü düşünceli ve kötü adlı bir padişahtır.” (Şahnâme 2009: 976), “Biliyorsun ki Tûran ordusunun komutanı ne günahtan korkar ne de kötülükten çekinir...” (Şahnâme 2009: 582), “Bütün padişahların yürekleri onun korkusuyla doludur. Onun tahtı ve tacı, dünyanın başının belasıdır1 Biliyorsun o soysuz büyücünün tekidir.” (Şahnâme 2009: 582), şeklindeki olumsuz örnekleri çoğaltabiliriz. Destan boyunca Efrasiyâb’a ve Türklere yönelik aşağılayıcı ve hor görücü bakış açısı sürüp gider. Türkler; çeşitli vesilelerle ağır bir dille itham edilirler. Bütün bu aşağılamaların altında hasımâne bir rekabet duygusunun yattığı düşünülebilir. “Kılıç kullanmakta usta olan Türkler de bütün dünyayı ellerine geçirdiler” (Şahnâme 2009: 537), cümlesinin ihtiva ettiği anlam; belki de bu sonu gelmeyen savaş silsilelerinin temel sebebidir. Ama bu sebebin üstü örtülüdür. Kin ve intikam duyguları tarafları harekete geçiren asıl sebep olarak gösterilmiştir.  

         

        Adaleti, güzel ahlâkı, bilgiyi, refahı ve saadeti yeryüzüne hâkim kılmak isteyen Efrâsiyâb, ülkesini mamur bir hale getirmek için çok çalışmış; yeni şehirler ve kaleler yaptırmış; bağlık bahçelik alanlar yetiştirmeye gayret etmiştir: Türk hakanının İran dışındaki komşu ülkelerle ilişkileri çok iyidir. Gerektiğinde Hind, Çin, Maçin gibi birçok komşu ülkelerin kralları da Türk hakanının yanında savaşır, ona itaat ve saygıda kusur etmezler. O, etrafındakileri hoşnut kılmaya dikkat eder. Karar alırken devlet büyüklerine danışır. Acele hüküm vermemeye, sağlıklı ve doğru kararlar almaya çalışır. Kötü sonuç doğuracak kararları; yüreği soğuduktan sonra daha akıllıca düşüneceği gerekçesiyle erteler. Hediye verirken son derece cömert davrandığı dikkatimizi çeker. “Efrasiyâb, ona öyle süslü bir elbise verdi ki, dünyada hiçbir küçük büyüğünden böyle bir armağan almış değildir.” (Şahnâme 2009: 235). Savaş öncesi ordunun ileri gelenlerine hazinesinden at, altın, kaftan, mücevher, silâh gibi hediyeler dağıtır. Ayrıca erler de bu hediyelerden nasiplenirler. Efrâsiyâb, yararlılık gösteren komutanlarını hakkaniyetli bir biçimde ödüllendirir. Her komutan da kendi emrindeki erlere karşı cömert ve himayekâr davranır.

         

                Türk tarihinde hakanların yanında yer alan akıllı, tedbirli, sağduyulu ve umur görmüş bir vezirin varlığı dikkatimizi çeker. Bu eserde Efrâsiyâb’ın veziri olan Piran böyle bir kimse olarak karşımıza çıkar. O, şiddeti ve anlık öfkeleri törpülüyen, ülkesinin çıkarlarını herşeyin üstünde gören bir anlayış sergiler. Destan boyunca Efrâsiyâb’a yakın bir konumda olan Piran, bize Bilge Kağan’ın yanındaki vezir Tonyukuk’u hatırlatır. Türk hakanı, ona “Ey güzel düşünceler sahibi! Sen beni hep iyiliğe götüren bir kılavuzsun” (Şahnâme 2009: 532)der. Piran; Efrâsiyâb’a olan yakınlığını şu cümlelerle anlatır. “Ben onun yakın akrabasıyım. Aynı zamanda komutanı ve yol göstericisiyim. Onun yanında mevki ve şeref sahibiyim; onun sayesinde birçok hazinem, tahtım ve erim var. Şu ülkede, benim buyruğum altında yüz binden fazla atlı yaşar. Bunlardan on iki bini doğrudan doğruya gece gündüz yanımda buyruğumu beklerler.” (Şahnâme 2009:458) Burada Piran; mevkiini ve gücünü tamamen Türk hakanına borçlu olduğunu söyler. Her vesileyle düşkünün ve zayıfın yanında yer alan Piran; kara gün dostu bir kimsedir. Savaşta karşı güç konumundaki düşmanla savaşmayı değil, uzlaşmayı hedefler. Piran tıpkı hakanı gibi her vesileyle barış ister.  Fakat onun da bu amaçla uzanan elleri, hep boş olarak geri döner. O; şiddet, hiddet ve savaş aleyhtarı bir dünya görüşünü hayata geçirmek için devamlı çaba sarf eder. Onun bu hususta ilke sayılabilecek düşünceleri olduğunu ve bu düşüncaları etrafına taşımaya çalıştığını görürüz. “Savaşmak için acele edenlerin ayağı çabuk yorulur!” (Şahnâme 2009: 663). “…Bence barış yapmak savaş yapmaktan daha hayırlıdır. Bu işlerde fazla şiddet göstermemek lâzımdır.” (Şahnâme 2009: 714). “Ben o zalim padişaha her zaman demez miydim: Ateşle ve rüzgârla bu kadar çok oynama. Kızgınlığına yenilme! Büyüklükle günün birinde aklın kaybolur, basiret gözün kapanır. Ve haberin olmadan birdenbire yanarsın! diye.” (Şahnâme 2009: 715).

         

        O, düşmanlarının bile takdir edecekleri kadar şefkatli ve bağışlayıcı bir kimsedir. İranlı kahraman Rüstem bile onun hakkının teslim etmekten geri durmaz. “Türkler arasında zararsız ve barışsever birisi varsa o da sensin! Sen kendisinden doğruluktan başka birşey beklenmeyen bir adamsın ve senin bütün İranlıları yola getirmeye çalıştığın da doğrudur.”(Şahnâme 2009: 714). Rüstem, saygıdeğer bir bilge olarak gördüğü Piran’a zarar vermekten çekinir. “Fakat ben yine de bu ordunun komutanı olan Piran’ın benim elimde can vermesini istemem. Çünkü o doğru bir adamdır. Kötülük onun yüreğine gidecek yol bulamamıştır.”(Şahnâme 2009: 719) “Türklerin içinde soylu bir kişi varsa ancak odur!” (Şahnâme 2009: 710) Mealindeki cümleler; Piran ismi etrafında dost düşman herkesin iyi kanaat belirtmede birleştiğini gösterir.

         

              Piran; Türk ordusunun önde gelen pek çok kahramanını öldürdükten sonra esir olarak yanına getirilen İranlı kahraman Behram’a bile son derece dostane davranarak, onu affeder. “Aramızda tuz ekmek hakkı var. Onun için yapacağımız birbirimizi öldürmek değil, sevmektir! Sen çok soylu ve erdemlisin. Yiğitsin, fedakârsın. Senin gibi bir gencin başının yerlere yuvarlanması, bu yüzden âilenin ve memleketinin başına felâket gelmesi doğru olur mu? Haydi, gel de seninle istediğin gibi sözleşelim, dost kalacağımıza ant içelim.” (Şahnâme 2009: 640) Bu ifade tarzının; ancak her türlü beşerî zaafını yenmiş; kâmil bir insanın harcı olabilecek bir olgunluk taşıdığını söyleyebiliriz.

         

        Eserde adları geçen Barman, Pilsem, Tejav, Human, Elküs gibi Tûran kahramanları soylu, cesur ve iyi savaşçılardır. Efrâsiyâb’a derinden bağlıdırlar. Ne zaman gerekse kuvvetlerini yanlarına alarak savaş meydanlarına atılırlar. Destanda İranlı kahramanların Türk kahramanlara nispetle daha güçlü ve genellikle de galip gösterildiğine şahit oluruz.  

         

                 Şahnâme, erkek egemen toplumların hayatını anlatır. Anlatıcı da erkektir. Eserde rolü itibariyle baskın onlarca erkek kahramanın varlığına rağmen, arka plânda kalmış, az sayıda Türk kadın kahramanla karşılaşırız. Bu kadınlardan Ferngîs ve Menîje; Efrasiyâb’ın kızlarıdır. Divan-i Lügati-t Türk’de Ferngîs’in adı Kaz (kuğu) olarak geçer. Ferngîs isminin, Kaz’a, İranlıların verdikleri bir isim olduğunu düşünebiliriz (Kaşgarlı Mahmut 1985: 149) Ferngîs Turan hakanının kızları içinde en güzeli olarak kabul edilir. O, hem saçlarının ve yüzünün emsalsiz derecedeki güzelliği ile hem de bilgi ve hüneriyle ünlüdür. Ferngîs babasının iradesiyle İranlı şehzade Siyavuş’la evlenirken, Menîje gizlice İranlı bir kahraman olan Bijen’le bir yakınlık kurar. Ferngîs, eşi Siyavuş’un katledilmesinin akabinde bir erkek çocuk doğurur. Onu babasının idealleri ve beklentileri doğrultusunda yetiştirir. Oğluna arkadan arkaya babasının ülkesi İran’ı sevdirir ve İranlı kahramanlar hakkında bilgi verir O, oğlunun arkadaşı, sırdaşı, yönlendiricisi konumunda olan bilge bir annedir. Ferngîs; kendi babası Efrâsiyâb’dan yüz çevirerek, tercihini eşinin ülkesinden ve onun ideallerine sahip çıkmaktan yana kullanır. Menîje’nin de İranlı Bijen’i ve onun dünyasına âit olan her çeşit unsuru kendi değerlerine tercih ettiğini görürüz. Bu yaklaşımda, bu isimlerin babalarından kötülük görmelerinin payı olduğu kadar; Firdevsi’nin kendi ülkesini her konumda öne çıkarmak isteyen tarafgir genel tavrının da payı olduğu düşünülebilir.

         

        Üçüncü kadın kahraman Cerire’dir. O da babası Piran’ın arzusuyla bir İranlı şehzade olan Siyavuş’la evlendirilir. Cerire, kısa süren bir evlilik dönemi yaşar. Furûd adıyla bir oğlan çocuk doğurur. O, oğlunun güvendiği ve akıl danıştığı bir anne konumundadır. Furûd’a babasının ve soyunun güzelliğinden bahseder. Ona soylu bir kahramanın bilmesi gereken gelenekleri öğretir. Oğluna İran’la ilgili pek çok bilgi vermiş, İran tarihiyle ilgili olarak pek çok hikâye aktarmıştır. Cerire, oğlunun savaşta İranlılar tarafından öldürülmesinden ve savaş yenilgisinden sonra düşmanın eline geçmesin diye bütün hazinelerini yakar. Ölmeyi, esir olmaya tercih ederek; kendisine klâsik eserlerin kahramanlarında sık sık karşılaştığımız bir son hazırlar. İntihar eder. Erdemli bir kadın olarak tanıtılmaya çalışılan Cerire, bize Manas destanındaki Kanıkey’i hatırlatır.

         

        Eserde adı geçen Gülşehr, Piran’ın eşi olup, soylu, güvenilir ve akıllı bir kadındır. Piran, hazinelerinin anahtarını ona teslim eder. Pek çok zor işin üstesinden gelebilen Gülşehr; eşinin sırdaşı, dert ortağı ve en yakın dostu konumundadır.

         

        Destanın genelinde kadına bakış açısının olumsuz olduğunu gözleriz. Aşağıya aldığımız cümleler bu bakışı açısını gösterir tarzdadır. “Bir milletin padişahı, bir kadının emri altına girmektense, kefenin içine girsin daha iyi! Çünkü Siyavuş, bir kadının sözleri yüzünden mahvoldu. Dünyada en iyi kadın, anasından doğmayandır.”(Şahnâme 2009: 520). Efrâsiyâb’ın, kızı Menîje’nin İranlı Piran’la eğlendiğini duyunca söylediği söz: “Kız sahibi bir baba padişah da olsa talihsizdir” olur. (Şahnâme 2009: 783). Yemen ülkesi padişahı; “Ben, benim gibi yiğit bir padişahın soyundan sadece kızların doğacağını nasıl bilirdim. En talihli insan kızı olmayandır. Çocukları kız olanın talih yıldızı sönüktür. (Şahnâme 2009: 111) dediğini görürüz. Bu bilgilerin ışığında; bu dönemin kadına bakış açısının genel olarak olumsuz olduğunu, Türklerde de bu yaklaşıma uygun bir anlayışın hüküm sürdüğünü söyleyebiliriz.

         

        Soylu genç kızların çadırlarında nedimeleriyle eğlenerek vakit geçirdiklerini beğendikleri bir genç erkeği yanlarına davet ederek misafir edecek kadar da rahat hareket ettiklerini görürüz. Kadınların eşlerine ve çocuklarına derinden bağlı olduklarını, sezgi ve uzak görüş sahibi bulunduklarını, ölen eşlerine ve onların davasına sonuna kadar sahip çıktıklarını müşahade ederiz. Anneler; oğullarını babalarının intikamını alacak birer kahraman olarak özenle yetiştirmeye çalışırlar. Bu kadınlar, akıllı, basiretli ve becerikli bir konum arzederler. İnandıkları dava uğruna mücadele eden ve her türlü zorluğa göğüs gerebilen güçlü, dirençli, kararlı ve fedakâr bir hüviyet taşırlar.

         

        Şahnâme’den hareketle inanma ve âdetler bakımından Türk toplumunu değerlendirmeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz: Dindar bir topluluk olan Turanlılarda tek Tanrı inancı vardır. Her işe Tanrı’nın adıyla, dua, tazim ve şükürle başlarlar. Mesela Peşeng Han, Keykubâd’a yazdığı bir mektuba “Bizim gibi yaratıklara kendisine şükretmek gücünü bağışlayan ve güneşle ayı yaratan Tanrı’nın adıyla söze başlarım. İşte o Tanrı, soyumuzun meydana geldiği Feridun’a rahmet eylesin.” (Şahnâme 2009: 274-275), cümleleriyle giriş yapar. Ahiret duygusuna bağlı olarak cennet ve cehennem fikri vardır. Dünyanın geçiciliği ve asıl hayatın ölümden sonraki hayat olduğu görüşü vurgulanır. Hiç bir kötülüğün cezasız, hiç bir iyiliğin de ödülsüz kalmayacağına inanılır. Kadere tam manasıyla bir iman ve teslimiyet söz konusudur. İnsanlar; yıldız falına baktırma yoluyla kaderleri ve gelecekleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırlar. Genellikle, ileride yaşanacak hadiselerin bir habercisi konumunda olan rüyalar; yıldız bakıcılara yorumlatılır. Rüyaların eserin akışı içinde gerçekleştiği gözlenir. Bu destanda fala, büyüye, mucizeye ve olağanüstüye yer verilir. Turan padişahı Feridun, üç oğluna da ancak birer varlık göstermelerini istedikten; onların yiğitliğini denedikten sonra isim verir. Sonra da isimlerinden hareketle onların yıldız falına baktırır. Falda oğlu İrec’in hayatında bir takım karışıklık ve zorlukların olduğunu görür ve üzülür. Feridun; büyü yapmayı bilir. İsterse ejderha kılığına girerek oğullarını sınar. Onun üç oğlu da büyüleri bozacak karşı büyü yapma gücüne sahiptirler. Efrâsiyâb’ın da gerektiğinde büyü yaptığını ve savaşın seyrini bu yolla değişitirebildiğini görürüz.

         

        Türkler; ülkeler arasında gidip gelen geçici elçileri olabildiğince iyi ağırlamak itiyadındadırlar. Turan elçileri, bir zenginlik gösterisi olarak pek çok hediyeyi de beraberlerinde götürürler. İyi niyet ve barış teklifi ile yola çıkan “gönlü uyanık bir adam” olan elçilere verilen mektuplar; Erjeng’in (ünlü İranlı nakkaş Mâni’nin atölyesi) resimleri gibi süslü olup; hikmetli sözler ihtiva eden güzel bir üslupla yazılır ve mühürlendikten sonra; bir taç, bir altın taht, mücevherler, altın kemerli ve altın eyerli Arap atları ve gümüş kınlı Hint kılıçları, köle ve cariyeler gibi zengin hediyelerin eşliğinde gönderilirler. Elçi kabul ve evlilik törenleri, savaş alaylarının hazırlık dönemleri, misafir karşılama, ağırlama ve uğurlama âdetleri son derece zengin ve gösterişli seramoniler oluştururlar.

         

        Efrâsiyâb’ın Siyavuş’u karşılamaya gönderdiği Piran; böylesi bir tören için şu hazırlıkları yapar: “Piran akrabalarından bin kişi seçer. Dört beyaz fili süsler. Bunlardan birinin üzerine firuze bir taht ve tahtın gerisine de ağaç büyüklüğünde bir bayrak diktirir. Bu bayrak perniyan(ipekten dokunmuş bir çeşit işlemeli kumaş) kumaşından yapılmış olup, altın örülüdür. Kılıfı menekşe renklidir. Tepesinde yine altından yapılmış bir ayla taçlandırılır. Altın tahtla, üzerileri baştanbaşa kumaşlarla örülmüş üç altın kürsü, üzerileri mücevherlerle süslenmiş altın dizginli yüz attan müteşekkil bir ordu hazırlatır.” (Şahnâme 2009: 456-457). Siyavuş da Efrâsiyâb’ın kendisini karşılamak için bir ordu gönderdiğini duyunca, o da onların geçeceği yolları donatır.

         

        Efrâsiyâb’ın kızı Ferngîs’le Siyavuş’un düğünlerinde Piran, onlara saçı olarak kendi hazinesinden hediyeler verir: Bu hediyeleri şöyle listeleyebiliriz.“Bin türlü Çin kumaşı, altınlar, zebercetten tabaklar, içleri ceylan göbeği ve ham ödağacı dolu firuze bardaklar, padişahlara yaraşan incilerle süslenmiş iki taç, iki bilezik, bir gerdanlık, iki küpe, altmış deveye yüklenmiş ve üzerleri kırmızı altınlar ve incilerle süslenmiş halılar, altın işlemeli üç takım örtü, otuz deve yükü altın ve gümüş para, İran işi onar tabak ve bardak, bir altın taht, dört kürsü, üzerleri zebercetle süslenmiş üç çift nalın çıkardılar. Ellerinde altın kadehler tutan ve sarayın her yanını dolduran iki yüz cariye, elbiseleri altın işlemeli ve külâhlı üç yüz köle ve bu evlenmeyi kutlamak için de hısım akrabadan yüz kişi ayırdılar. Gülşehr de hemşireleriyle birlikte on tabak misk ve yüz tabak safran alarak, altınlar ve gayet süslü kumaşlarla süslenmiş develer üzerinde bütün bu hediyeleri katar halinde götürdü. Gülşehr, düğünde saçmak için yanına yüzbin de altın almıştı.” (Şahnâme 2005: 472).

         

        Efrâsiyâb’ın damadı için hazırlattığı hediyeleri ise şöyle listeleyebiliriz: “Kalkan, gürz, tulga, kement, Arap atları, koyunlar, altın ve gümüş dolu keseler, türlü türlü elbiseler seçip ayırttı. Bundan sonra Çin denizine kadar olan yerlerin menşurunu (padişahların maiyetindekilere rütbe bağışladıklarını gösteren yazılı buyruklar) altın bir taht ve taçla birlikte Siyavuş’a verdi.”(Şahnâme 2005: 472-473).

         

        Bütün şehrin süslenmiş olduğu bu düğüne her kim gelirse emre hazır aşçılar, kurulmuş sofralar ve şaraplar bulur; yer, içer, bir hafta misafir kalır ve götürebildiği kadar yiyeceği de evine götürür. Düğün şerefine mahpuslar serbest bırakılır.

         

        Bu, ancak masallara yakışabilecek zenginlik ve ihtişamın yanısıra silâhlar ve kahramanların donanımı da göz kamaştırıcıdır. Altın külah, altın tulga, altın kalkan, altın balta, altın dizginli Arap atları, filler, altın dizginler, altın kınlar, gümüş Hint kılıçları, hadeng (kayın ağacı, eskiden okun iyisi bu ağaçtan yapılırdı) ağacından yapılmış eyerler, öküz kafası biçimli gürzler, kemendler, altın kemerler, Rum kaftanları, altın ayakkabılar, zırhlar, uçlarına kartal tüyü takılmış oklar, yaylar ve mızraklar, su rengi hançerler, kalkanlar, cins atlar, develer, filler, tahtlar ve renk renk bayraklar savaş meydanlarını adeta seyrine doyum olmaz bir dekora dönüştürürler. Eserin bölümlerinin tamamı birer hikmet diyebileceğimiz öğütlerle biter. Bölümler yorumlanırken okuyucu ve dinleyicilerin olup bitenlerden ders çıkarmasına çalışılır. Meselâ “Gel de biz bu yeryüzündeki hayatımızı kötülükle geçirmeyelim. İyilik yapmaya çalışalım. İyi olsun, kötü olsun yeryüzünde kimse kalmaz. En iyisi iyiliğimizi yadigâr bırakmaktır. Ne hazinelerden, ne altınlardan, ne de yüksek saraylardan sana fayda var.” (Şahnâme 2009: 101-102). “Feridun beş yüz yıl padişahlık yaptı. Bu zaman zarfında bir gün bile kötülük etmedi. Ey oğul görüyorsun ki sonunda bu dünya ona da kalmamıştır. O halde sen de hırsa kapılma, dünya için tasalanma! Dünya kimseye kalmaz; kimse onda aşırı bir sevinç bulamaz.” (Şahnâme 2009: 102) Şeklindeki cümleler okuyucuyu eğitmek, yönlendirmek amacı taşır.

         

        Biz, Şahnâme’den hareketle coğrafî, tarihî ve kültürel yakınlığın İran ve Turanlı kavimlerinin fikir, his ve ruh dünyalarında bir yakınlık yarattığını söyleyebiliriz. Her iki tarafta da idareciler, Tanrı tarafından seçilmiş ve yeri doldurulmaz bir değer olarak görülürler. Yöneticilere mutlak bir bağlılık ve itaat söz konusudur. Her iki ülkenin de yöneticileri, tebalarına karşı oldukça âdil ve hamiyetkâr davranırlar. “Adalet kavramı” üzerinde ısrarla durulan çok temel bir kavram olarak dikkatimizi çeker. Güçlü bir kader fikri vardır. Komutanlar; emirlerindeki beyleri savaşa davet ettiklerinde, orduya ve ordunun ileri gelenlerine olabildiğince cömert davranıp, vaadlerde bulunurlar. Galip gelinen savaşlarda ganimetleri bölüştürmede hak gözetir bir tavır içine girerler. Eserde “yeryüzü padişahlığı” olarak ifadesini bulan güç ve iktidar kavgası; Şahnâme’nin hareket noktasını teşkil eder. Bu iktidar savaşını harekete geçiren nirengi noktası ise kin ve intikam duygularıdır. Bu duygunun yönlendirmesiyle gözü kararmış bir şekilde devamlı bir mücadele dile getirilir. Toplumun erkek üyeleri, klâsik eserlerde gördüğümüz “vazife ahlâkı” diyebileceğimiz bir anlayışla yetiştirilip, bedenî güçlerini geliştirerek, iyi savaşçı olmaya şartlandırılırlar. Savaş oyunlarını ve hilelerini öğrenerek büyürler. Bu eserlerde “kut” sahibi bildiği hükümdarlar ve inandığı değerler uğruna canını hiçe sayan bir alp tipi ortaya çıkar. Bu alp tipiyle, fizik anlamda güzel ve güçlü olmanın yanısıra temel ahlâkî ve insanî değerleri öne çıkaran bir ideal insan modeli işlenir. Efrâsiyâb’ın emrindeki beyler ve onların askerlerinin her birinin bu özelliği taşıdığı düşünülür. Akıl, bilgi (hüner), erdem, adalet, ces


Türk Yurdu Aralık 2011
Türk Yurdu Aralık 2011
Aralık 2011 - Yıl 100 - Sayı 292