Türk Edebiyatının Büyük İsmi Cengiz Dağcı

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

        20. yüzyılda Türk edebiyatının yetiştirdiği en büyük romancılardan biri olan Cengiz Dağcı, 22 Eylül 2011 tarihinde yaşadığı Londra’da vefat etti. Eserlerinde kendisinden az yaşlı olduğunu belirttiği Polonyalı eşi Regina’nın, kalp ameliyatı geçirdikten bir müddet sonra ölümüyle yalnız kalması, tek kızı ile ilişkilerinin düzenli olmaması, hastalık ve yalnızlık gibi sebeplerle yazma faaliyetini bıraktığı için son yıllarının sıkıntılı geçtiği muhakkaktır.

         

        Türkiye’de tanındıktan ve çok sayıda eseri neşredildikten sonra hakkında üniversitelerde çok sayıda doktora ve yüksek lisans tezi yapılmış ve bazı kitaplar yayınlanmıştır. Süreli yayınlarda eserlerinin bibliyografyası yayımlanmıştır.[1]

         

        9.3.1919 tarihinde romanlarında sık sık bahsettiği Kırım’daki Kızıltaş köyünün üç kilometre kadar güneyinde bulunan Gurzuf kasabasında doğmuştur.[2]Doğduğu toprağı ,’denizin kıyısında Ceneviz kalesi ve en yüksek noktasında beyaz camisiyle güzel Gurzuf’ ifadesiyle ölümsüzleştirmiştir. Değişik kitaplarında doğduğu topraklar, çocukluk ve gençlik yılları hakkında canlı gözlemleri ve değerlendirmeleri bulunmaktadır.1921-1923 yılları arasında Rusya’da milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine sebep olan şiddetli bir açlık yaşanmıştır. Kırım Sosyalist Cumhuriyeti Merkezi İcra Komitesi İstiklal Savaşı’nı sürdürmekte olan Ankara’dan gıda yardımı istenmesi kararı almış ve tanınmış fikir adamı Hasan Sabri Ayvazov’u Türkiye’ye göndermiştir. Dağcı ailesi açlık sıkıntısını kayıp vermeden atlatmış, yeni ekonomi politikaları uygulamasıyla bir süre eski günlere dönülmüş,1929’da ilk sürgünlere tanık olmuştur.1930 yılının ortalarında kolhozlaşma hareketine tanık olmuştur. İlkokulu Kızıltaş köyünde bitirmiştir.1931 yılında üç kadar hapis yatan babası serbest kaldığında köye dönmemiş Akmescit şehrinde çalışmaya başlamıştı. Tutuklama sebebi kolhozlaşma başlayıp özel mülklere el konduğunda bağı içinde dizleri üstüne çökerek ve ağlayarak toprağı ve bağın asmalarını öptü diye suçlanmasıdır.[3]1932 baharında babasının bir mektupla onu Akmescit’e çağırıp yazdırdığı Onikinci Numune Mektebi’nde üç yıl okudu. 1936’da Onüçüncü Tam Orta Mekteb’in sekizinci sınıfına devam etmeye başladı. İlk edebi ürünleri redaktörlüğünü Şamil Aladin’in yaptığı Edebiyat Mecmuası’nda basıldı.1937’de öğretmen olmak üzere Akmescit Pedagoji Enstitüsü’nün tarih Fakültesi’ne yazıldı. Öğrenciliğe devam ederken haftada üç gece Konsomolets gazetesinin bürosunda çalıştı. Yansılar adı verdiği seri hatıra parçalarında bu hizmeti ve ara sıra neşrettiği şiirlerinin telif bedeli olarak aldığı ücretin babasının kazandığından daha fazla olduğunu kaydetmiştir.

         

        Aralık 1940’ta askere çağrıldığında henüz okulunu bitirememişti. Karlı bir ikindi vakti kolunda annesi, arkasında babası ve iki komşu ile evden ayrılmıştı. Kişinev’e götürecek trende tahta bavulunu açtığında iki çift yün çorap, bir küp ayva tatlısı, bir küp erik reçeli, kayısı ve elma kuruları, o yılın yazı halasının Kızıltaş’tan getirdiği doğranmamış iki demet Kızıltaş tütünü, annesi ve babasının evlendikleri yıl Yalta stüdyosunda çektirdikleri gümüş çerçeveli fotoğrafları, Yesenin’in kitabı, Mayakovski’den çevirileri, sevgilisinin işlemeli ipek mendili ve bütün bunların üstünde Komsomolets’in son sayısının bulunduğunu gördü.[4] Dört hafta süreyle birlikte askere alındığı kişilerle güney batı Ukrayna topraklarında dolandılar. Üniforma giymedikleri halde talimlere katıldılar. Mart ayının ilk haftasında Kişinev’de bulunan tümenin ihtiyacını tamamlamak üzere altı aylık acil subay kursuna tayin edilerek tank eğitimi gördü. Ordu gazetesinde yazıları neşredildi. Haftada bir bülten kabilinden duvar gazetesi çıkarmakla görevlendirildi. Almanların Rusya’ya saldırmasıyla birden bire hayatına yön verecek hadiseler gelişti. Temmuz ayında birliği açık kamyonlara bindirilerek cepheye sevk edildi. Tank kumandanlığı yapamadan bir süre oraya buraya savrulduktan sonra 9 Ağustos 1941 öğle saatlerinde Bug Nehri kıyısında esir alındı. Belirli sürelerle kaldığı değişik esir kamplarına aç, yarı çıplak, kar ve yağmur altında yaya olarak götürüldü. Uman esir kampında terk edilmiş eski kerpiç fabrikasının damları delik deşik barakalarında soğukta, kar altında aç günlerini geçirdi. Burada her gün binlerce esir hayatını kaybediyordu. Ölen esirler donmuş toprak kazılamadığından üst üste yığılarak baharda gömülmek üzere bir kenarda bekletiliyordu. Almanlar, Sovyetlerden alınan çok sayıda esirin bulunduğu kampları ziyaret etmek ve Türk esirlerle görüşmelerde bulunmak üzere bazı komisyonlar teşkil ettiler. Mustafa Çokayoğlu, Ahmet Temir, Abdurrahman Şefi Almas, Alihan Kantemir’in bulunduğu komisyonlar ziyaret ettikleri kamplarda görüştükleri Türkistanlı esirlerden uzun süre ayrı kaldıkları memleketleri hakkında haberler, Sovyet icraatları ile bilgiler almaya çalıştılar. Görüşmeler sonunda Alman makamları Türk esirlerden müteşekkil, kızıl ordu ile savaşmak üzere bir Türkistan lejyonu kurulması kararına vardılar. Bu lejyona katılmak üzere seçilen Dağcı, açlıktan ve soğuktan dolayı ölmekten kurtuldu. Belli bir eğitim döneminden sonra biriliği ile birlikte muhtelif cephelerde kızıl orduya karşı savaştı. Savaşın sonlarına doğru birliğinden ayrılmak ve Kırım’a dönmek talebine olumsuz cevap aldı. Varşova’da 1944 yılı baharında sonradan evlendiği Polonyalı Regina ile tanıştı. 1944 yazında geri çekilen Almanlarla birlikte Frankfurt’a, 1 Ağustos 1944’de Berlin’e gelip Yaş Türkistan gazetesinde çalışmaya başladı.1944 Kasım ayının son haftasında Regina Berlin’e yanına geldi. 18 Haziran 1945 tarihinde evlenerek 52 yıl birlikte yaşadılar. 24 Ekim 1945’te kızı Arzu-Ursula doğdu. Savaşın son yılı ve sonrasında Almanya, Avusturya ve İtalya’da değişik mülteci kamplarında barınarak Sovyetlere iade edilmekten güçlükle kurtuldular.

         

        1946 Ekim ayında deniz yoluyla İtalya’dan İngiltere’ye geçtiler. Dağcı, bundan sonraki hayatını bu ülkede sürdürdü. Londra’da’ bir lokantada bulaşık yıkayarak hayatını kazanmaya başladı. Bir müddet sonra İskoçya’da bir askeri kampta bulunan eşi ve kızını yanına getirdi. 1953 yılında Fulham semtinde lokantalı bir evi satın aldı. Hayatının yirmi bir yılını geçirdiği bu evde geceleri işini bitirdikten sonra Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlarda İnsandı, O Topraklar Bizimdi, Badem Dalına Asılı Bebekler, Üşüyen Sokak, Dönüş, Ölüm ve Korku Günleri isimli eserlerini yazmıştır. 1949 yılına kadar Türkiye Türkçesinde yazılı tek bir kitap ve gazete okumadan, bir buçuk yıl aralarında çalıştığı Kıbrıs Türklerinden başka Türkiyeli kimseyle karşılaşmadan gelecekte Türkiye’de geniş bir kesime kendini tanıtacak romanlarının ilk taslaklarını yazmaya başlamıştır.

         

        Sadık Turan’ın Hatıraları isimli eserini bir buçuk yılda yazarak İstanbul’daki Varlık Yayınevi’ne postalamıştır. Naşiri Yaşar Nabi Nayır’ın, basıldığında oldukça hacimli olacak bu romanın Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam isimleriyle iki cilt halinde basılmasını ve dilinin Ziya Osman Saba tarafından gözden geçirilmesi teklifini kabul etmiştir. Korkunç Yıllar, 1956 yılının Aralık ayında yayınlandı. Türkiye’de romanın yayınlanmasından önce İstanbul’da Cafer Seydahmet Kırımer’in başında bulunduğu Kırım Milli Merkezi ile irtibat kurduğu anlaşılıyor. Onun yazarlık serüveninden haberdar olan Milli Merkez mensuplarının mütevazı imkânlarıyla, Türkiye Türkçesini geliştirebilmesi gayesiyle seferber oldukları ve bazı kitaplar gönderdikleri karşılıklı yazışmalarından anlaşılmaktadır.[5]

         

        Nedense Dağcı, hatıralarında Cafer Seydahmet Kırımer, İsmail Otar, İbrahim Otar ve Müstecip Ülküsal ile yaptığı yazışmalarından hiç söz etmemiştir. Kırımer, Korkunç Yıllar isimli romanını okumaya başladıktan sonra ilk intibalarını 8 Aralık 1956 tarihli günlüğüne not etmiştir.[6]Onun telkinleriyle Dağcı’nın eserlerinin tanıtımı yapılmıştır.[7]Cengiz Dağcı’nın Kırımer ve diğer milli merkez üyeleriyle yaptığı yazışmalar İsmail Otar arşivinde muhafaza edilmektedir.

         

        Dağcı, ilk edebi ürünlerini Kırım’da vermiştir. Bunlar ekseriyetle şiirdir. Kırım’da 1940 yılında basılan Edebi Kırım isimli antolojiye Köy Akşamı isimli şiiri alınmıştır. Ali Şamil onun ülkesinde iken yazdığı şiirlerin, XX yüzyılın 30’lu yıllarında Sovyetleri terennüm eden şairlerin eserlerinden farklı olmadığını belirtiyor.[8]Dağcı’nın Londra’dan İstanbul’da yaşayan Kırımlı dostlarına yazdığı mektuplarda şairlik geçmişi hakkında önemli kayıtlar bulunmaktadır. Mektuplarında artık şiir yazmadığını, yalnız ara sıra, canı sıkıldığında yazdığını, Kırım’da yazdıklarının bugün hiçbir kıymetinin kalmadığını, o şiirlerde en çok hoşuna gidenin dili olduğunu, onları okurken Kırım’ı hatırladığını, birçoğunu Çağataycaya yakın bir dille yazdığını, otuza yakınını hala muhafaza ettiğini belirtmiştir. Bildiğimiz kadarıyla Dağcı’nın Türkiye’de şiirleri neşredilmemiştir. Evrakı arasında söz ettiği şiirlerinin bulunup muhafaza edilmesi veya toplu eserlerini arasına dâhil edilmesi gerekmektedir.1944 sürgünü sebebiyle önceki yıllarda çıkarılan bütün gazete ve dergiler tahrip edildiğinden onun arşivi önemlidir. Arşivinde Kırımer ve arkadaşlarının yazdığı mektuplarında bulunması imkân dâhilindedir.

         

        Dağcı’nın yazmayı bıraktığı 2005 yılına kadar 30’dan fazla eseri neşredilmiştir. İlk eserinin naşiri olan Yaşar Nabi’ye duyduğu minnet hissiyle kitapları uzun süre Varlık Yayınevi tarafından neşredilmiş, onun ölümünden sonra izniyle Ötüken Yayınevi eserlerinin toplu neşrini yapmıştır.

         

        Sağlığında ve arkasından Türkiye’ye gelmemesi hususunda değişik görüşler belirtilmiştir. Türkiye Yazarlar Birliği’nin Anneme Mektuplar’ın yılını romanı seçilmesi üzerine yaptığı davete, Regina’nın sağlık sorunu, uçağa binmek korkusu, pasaport, vize gaileleri yüzünden icabet edemediğini belirtmiştir. Türkiye ziyaretini gençliğinde hep ertelediklerini, çok zor, çok kalabalık işlerinin engel olduğunu kaydetmiştir.[9]Dağcı, memleketi Kırım’a, ısrarla davet edildiği Azerbaycan’a da gitmemiştir. Memleketlerinden mecburen uzaklaşan bazı tanınmış isimler Sovyetlerin dağılmasından sonra yeniden ata topraklarını ziyaret hususunda tereddüt göstermişlerdir. Azerbaycanlı dostum öğretmen Cabbar Ertürk, Prof. Dr. Ahmet Temir bunlara örnektir. Onların bu tercihlerinin değişik sebepleri vardır. Dağcı’nın bedeninin, sağlığında yeniden gidemediği, büyük özlem duyduğu vatan toprağına karışma imkânının sağlanması tesellimizdir.

         

         

         

        


        


        

        [1] Mustafa Çetin, Cengiz Dağcı Bibliyografyası, Türkistan, sayı 7,1989,s.50-54.


        

        [2] Romanlarında Kızıltaş’ı çok dillendiğinden birçok yazar doğum yerinin bu köy olduğunu belirtmektedir. Bk. M. Niyazi Özdemir, Gurbette Ölüm, Zaman,26.9.2011,s.19 


        

        [3] Cengiz Dağcı, Yansılar 3,İstanbul 1931,s.144


        

        [4] Yansılar 3,s.276


        

        [5] Ömer Özcan, Cengiz Dağcı’dan İsmail Otar’a Mektuplar I, II, Emel’imiz Kırım, sayı 57(Ekim-Kasım-Aralık 2006),s.27-29,sayı 58-59(Ocak-Haziran 2007),s.23-26


        

        [6]Cafer Seydahmet Kırımer’in Günlüğü, Haz. İsmail Otar-Ömer Özcan, Ankara 2002,s.132


        

        [7] Avukat Müstecip Ülküsal, Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam, Varlık Yayını, İstanbul 1956, Dergi(Münih),1957,sayı 10,s.98-102, Müstecip Ülküsal, Onlarda İnsandı, İstanbul 1958, Dergi(Münih), sayı 15,1959,s.98-104


        

        [8] Eli Şamil, Gözlenilen Ölümün Acısı veya Çingiz Dağcı Dünyadan Köçtü, 525 Qazet,28.9.2011


        

        [9] Yansılar 3,s.38


Türk Yurdu Kasım 2011
Türk Yurdu Kasım 2011
Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele