[Ekrem Hakkı Ayverdi İle Avrupa’da Türk’ü Aramak-III*] Tuna’daki Kızılelmalar

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

                     Estergon, 1543 yılı Eylûlünden 1595 Eylûlüne kadar 52, 1605’den 1683’e kadar 78 olmak üzere, toplam 130 sene Türk şehri olma şerefini taşımıştır.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin Kızılelma adını verdiği Sultan Süleymân Câmii, Estergon Kalesi’nin içinde yer alan bir bazilikadan bozmadır. Eski binâya, 110 basamaklı taş minâre eklenmiş. Bu minârenin, esas yapının dışında yapılmasını Evliyâ, Estergon’un dârü’l-cihâd oluşuna bağlar. Böyle serhad boylarında, her zaman teyakkuz hâlinde bulunulmalıdır. Meydâna gelebilecek âni düşman saldırısında, top ateşiyle minâre yıkılabilir ve etrâfına zarar verebilir.

         

        Kızılelma ismi, bu câmie Türklük mefkûresinin pek mânâlı bir izi hâlinde düşmüştür. Tuna sularına akseden Kızılelma slüeti, mutlaka Ötüken’den de görülmüştür.

         

                    Evliyâ Çelebî, «Kızılelma Câmii’nin mihrâb ve minberini Mîmâr Sinan yapmıştır.» diyor. Fakat Sinan imzâlı eserleri sıralayan kitap ve risâlelerin hiçbirinde, bunu teyid edecek bir bilgi bulunmuyor. Bâzen, Evliyâ Çelebî’nin kalemi de sürçebiliyor.

         

                    Estergon Varoşu’nda Evliyâ’nın tesbît ettiği Mahkeme Câmii, maalesef târihin içinde kaybolup gitmiştir.

         

                    Tuna kıyısında, Estergon Kalesi’nin Küçük Kapı mevkiinde, sur üzerine yapılan, fevkalâde orijinal Uziçeli Hacı İbrâhim Câmii, yıllara ve gâilelere meydân okumasını da bilmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göre: «Küçük Kapı, bir koltuk-uğrun kapısıdır; vazîfesi îcâbı, düşman tarafından keşfedilse bile, girilmesi hemen imkânsız hâle getirilmiş, içinde zor dönülecek kadar dapdaracık bir dehliz içine açılmıştır. Uziçeli Hacı İbrâhim Câmii, bu dehlizin dış duvarından başlamaktadır. Döşemelerinin seviyesi de, dehliz tonozuyla birdir. Câmiin minâresi, muntazam kesme taştan, duvarları düzgünce molozdandır.»

         

                    Bu câmi ile aynı bânînin adını paylaşan Uziçeli İbrâhim Efendi Medresesi, Uziçeli Hacı İbrâhim Tekkesi ve Mahkeme Medresesi, zamâna mağlûb olup târihe havlu atanlar arasına katılmışlardır. Hiçbirinin izine rastlanmıyor.

         

                    Birisi Sokollu Mustafa Paşa’nın oğlu Güzelce Rüstem Paşa’nın yaptırdığı, biri Evliyâ’nın Küçük Ilıca dediği, diğeri de Mátyasovki Bahçesi’nde olduğu tahmîn edilen üç Estergon hamamından, sâdece birincisine âit harâbe bakıyesi kalmıştır. Hisâr-Peçe duvarının iç kısmında, Dizdâr Evi denilen Kale Muhâfızı Lojmanı varmış. Estergon’un şimdiki sâkinlerinden Müze Müdürü, bu târihî mekânda ikâmet ederken, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin ziyâretiyle, târihe şâhitlik yapmış (1970’li yıllar).

         

                    Yine Ayverdi’nin tesbîtleri gösteriyor ki, Estergon gibi bir serhad kalesinde, dâimî harb psikolojisi içinde, çini atölyesi kurup işletecek vakti ve imkânı bulan Türk milleti, ne ince ve yüce yaradılıştadır. Fâtih’in gül, karanfil koklayan portreleri, bütün bir milletin bediî zevkine tercümânlık yapmaktadır.

         

         

                    Türk’ü, kasden ve câhil cesâretiyle, kaba dâireler içine almak isteyenler, bu hamlelerinde hep akâmete uğramışlardır. Dün olduğu gibi, bugün de bu büyük millet, hep yukarı doğru kanat çırpma gayretindedir. Mühim olan, bu hissiyâtı canlı tutabilmektir…

         

                    Evliyâ Çelebî’nin ismini kaydettiği, fakat bugün yeni adını bulmak mümkün olmayan Filek Kalesi, Sokollu Mustafa Paşa tarafından fethedilmiş, ardından Avusturyalılarla Türkler arasında birkaç def’â el değiştirmiştir. Filek’i tekrâr istirdâdında Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, burada manastırdan bozma bir câmii tâmir ettirmiştir.

         

                    Budin’in güneyindeki Fölvar (Duna Földvár) Kasabası, Kaanûnî fetihlerindendir. Kasabadaki bir kilise, onun adına câmie çevrilmiştir. Câmiin tahtadan minâresinin, dört köşe bir kule üzerinde durduğunu, Evliyâ söylüyor.

         

                    Vakıf kayıtlarıyla, ele geçen gravürlerden, Gyula Kasabası’ndaki Osmanlı eserleri hakkında zayıf ipuçları yakalanıyor. Evliyâ’nın, Fâzıl Ahmed Paşa ile buluşmak için kararlaştırdığı Güyvar’ın, Gyula olmadığı bellidir. Dolayısıyla, Evliyâ Çelebî ayağının basmadığı nâdir yerlerden biri, bu Gyula beldesidir. Bulunabilen kayıtlardan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Gyula’da bir câmi olduğunu, 1754’de yıktırıldığını öğrenmiştir.

         

                    Yine Gyula’daki Ali Paşa Hamamı da, kayıtlara girmiş. Fakat bu, hangi Ali Paşa’dır? Hangi asrın mensûbudur? Bilinmiyor. Gravürlerdeki manzaraya göre, Gyula’nın her tarafı su içindedir. Beş burçlu bir kale ile bir çift palanka ve bir de karşı varoşdan müteşekkildir.

         

                    Fölvar’a yakın mesâfede Hamza Bey Palankası ( Erd Kasabası ), Kaanûnî’nin emriyle ve Hamza Bey mârifetiyle yapılmıştır. Sonraki yıllarda Avusturyalıların işgâline uğrayan bu palanka, istirdâdından sonra, Fâzıl Ahmed Paşa’nın bölgeye geleceği günlerde, Budin Beylerbeyi İsmâil Paşa’nın gayreti ve ahâlinin iştirâkiyle mâmur hâle konulmuş, ayrıca palanka hisâra tahvîl olunmuştur. Şimdi, yerinde Erdofalu Kasabası bulunuyor.

         

                    Fethi, Kaanûnî devrine rastlayan Hatvan Kalesi, Eğri-Budin yolunun ortasındadır. Bir ara Habsburg Hânedânı’nın eline geçmiş, Türk sekenesi çoluk-çocuk katledilmiş. Eğri’nin fethi esnâsında kurtarılmıştır.

         

                    Hatvan’daki Süleymân Kaanûnî Câmii, bu işgâl sırasında yakıldığından, Sultan Üçüncü Mehmed Hân nâmına yeniden inşâ edilmiştir. Evliyâ’nın dediğine göre, Hatvan’da bulunan Budinli Hacı İbrâhim Câmii’nin minâreleri kârgirdir.

         

                    Hatvan’a çok yakın yerde Helök Kalesi var. Burada, kiliseden bozma Sultan Mehmed (III,?) Câmii olduğunu, Evliyâ yazıyor.

         

         

                    Aslında Mehmed’in, Ahmed’in kaçıncı olduğu hiç mühim değil. Çünkü Tuna’nın çıktığı yerden denize aktığı deltaya kadar her noktasında, Tuna kumları sayısınca Ahmed, Mehmed, Mustafa, Süleymân var.

         

                    1683’deki madalyon çevrilmesi hâdisesine, nevrimizin döndüğüne, meddin cezîre çevrildiğine, o zaman inanamamıştık, bugün de şaşıp şaşıp kalıyoruz. Bahse çalışılan coğrafya, aslâ eğreti, teyel dikişli görünmüyordu. Bizim özbeöz vatanımızdı. Nasıl elden çıktı? Anlamak da, anlatmak da zor ötesi…

         

                    Bizim Macar Kızılelması dediğimiz İstolni Belgrad (Székesfehérvár), Balaton Gölü’nün 30 km. kadar güneydoğusunda kurulmuştur. Bir vakitler Macaristan’ın pây-ı tahtı olan, bütün Macar krallarının tâc giyme ve defnedilme mekânı seçilen bu mühim şehrin ilk fethi, Budin’in 1541’deki istirdâdından iki sene sonra, Estergon’la aynı yıldadır.

         

                    Peçevî ve Evliyâ Çelebî’nin dediklerine göre İstolni, Slav dillerinde iskemle, koltuk, taht mânâlarına geliyor. Belgrad ise beyaz şehir demek. İkisini birleştirdiğimizde: [İstolni Belgrad= Beyaz Taht Şehri] neticesi elde ediliyor. Fetihden sonra, kral mezarlarını içinde barındıran kubbeli binâ ve onun bitişiğindeki Urûc-ı Îsâ Kilisesi, Macarlara bırakılmıştır. Sokollu Mustafa Paşa’nın himmetiyle, İstolni Belgrad Kalesi’nin birçok burç ve kulesi inşâ edilmiştir.

         

                    Diğer Belgrad’dan ayırmak maksadıyla, Belgrad-ı Üngürüs de denen İstolni Belgrad, Osmanlı mîmârî eserlerinin en çok yer aldığı mekânlardandı.

         

                    Kaanûnî Câmii, büyük Türk hükümdârının adına inşâ olunmuştur. Karakaş Paşa Câmii, Velî Bey Câmii, Kral Mezarları yanındaki câmi gibi, yalnız ismi kalan Türk eserlerinden, birkaç duvar kalıntısı bize ulaşmış.

         

                    Sokollu Mustafa Paşa‘nın oğlu Güzelce Rüstem Paşa tarafından yaptırılan Çift Hamam’ın bakıyesi de, birkaç taş parçasından ibârettir.

         

                    İstolni Belgrad veyâ Macarların diliyle Székesfehérvár, bugün çok önemli bir turizm ve sanâyi şehridir.

         

                    Evliyâ Çelebî’nin, Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa ile ziyâret ettiği Kanije (Nagy Kanizsa) Kalesi, fethi veyâ istirdâdı ile değil, Tiryâkî Hasan Paşa’nın müdâfaasıyla meşhûr olmuştur.

         

                    Osmanlı Avrupası’nda, Macaristan’ın en batı ucundaki şehir, Kanije’dir. Pek çok muhâsara ve taarruzların hedefi olmuştur. 1683 mağlûbiyetini tâkib eden bahtsız günlerde, art arda elimizden çıkan topraklar içinde Kanije, yine şerefli bir yerdedir. 1686’da düşen Budin’e nisbet, 1700’e kadar, daha dört sene dayanan Kanije’nin mayasında, çok kuvvetli bir müdâfaa usâresi vardır.

         

                    Sultan Üçüncü Mehmed zamânında, müstakil bir eyâlet hâline sokulan Kanije’ye;  Pojega, Şikloş, Peçûy, Sigetvar, Koban ve Kapuşvar sancakları bağlanmıştır.

         

                    Kanije’nin âdetâ bir göl ortasında durduğunu anlatan Evliyâ Çelebî, kalenin dört köşesinde dört tabya tesbît etmiştir.

         

                    Kanije Kalesi’nin suru önünde bir çift koruma duvarı vardır. Her taraf su olduğundan, duvarla surun arası dolu değildir. Kale kulelerine iki kat top yerleştirilmiştir.

         

                    İki kale kapısından birinin adı Siget (Sigetvar), diğerinin Beç (Viyana)’dir. Beç Kapısı’nın üzerinde, ahşaptan bir saat kulesi varmış. Yeni ele geçirilen Hristiyan ülke ve şehirlerinde, saat kulesi pek yaygın ve revaçtadır.

         

                    Kanije, dar bir şehirdir ve bu yüzden evler üç, dört katlı inşâ edilmiştir. Şehirdeki evler, genellikle kazık üstünde duran ahşap yapılardır.

         

                    Kanije’de, üç büyük barut mahzeni varmış. Üç câmii olan Kanije’nin sokak zemînleri tahta döşemeliymiş…

         

                    Kıs Nehri’nin içinden geçtiği, her tarafı su olan Kapuşvar (Kaposvár) Kalesi’nde Hünkâr (Kaanûnî) Câmii varmış. Kapuşvar’ın dış varoşunda da ismi, sayısı tam bilinemeyen mescidler bulunuyormuş. Şimdi hiçbiri yok.

         

                    Kapuşvar’a çok yakın mesâfedeki Grejgal Palankası, önce Peçevî ve Evliyâ Çelebî’de kaydedilen, sonra da Ömer Seyfeddin’in Başını Vermeyen Şehîd isimli hikâyesine ilhâm veren efsânevî bir vak’a ile târih ve edebiyat arşivine girmiştir.

         

                    Peçevî İbrâhim Efendi, H.961 (M.1554) kışına dâir açtığı bahisde, Gâzîlerin Kerâmetleri başlığı altında, Grejgal’deki gâzîlerin, kahramanlık ve serdengeçtilik sıfatlarını da aşan hâllerinden söz eder. Peçevî’ye göre: «Böyle gâzîler olmasaydı, o zaman daha fethedilmemiş olan Sigetvar’a bu kadar yakın ve dört cihetden düşman ile kuşatılmış bir palankada cenk etmek ne mümkündü?»

         

                    Peçevî’nin Vâli dediği Grejgal Palankası Dizdârı Ahmed Bey, aldığı emir üzerine, Kapuşvar fethi için düzenlenen harekâta katılınca, Grejgal’de çok az kuvvet kalır. Bunu fırsat bilen Sigetvar’ın Avusturyalı kumandanı, kalabalık askerle Grejgal’i muhâsara eder.

         

                    Nemçelû’nun vire teklifi reddedilir. O gün (23 Ekim 1554), 961 yılı Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

         

                    Gâzîler, durumu değerlendirip aralarında müşâvere ederken:«Bu mübârek günde; hacılar ve sâir Müslümanlar, gâzîler için duâ edeceklerdir. Biz dahî, Bayram Namâzı’nı kılub duâ idelüm ve birbirimizle helâlleşüb karşı çıkalum.» görüşünde karar kılarlar.

         

                    Bu teklifin sâhibi, destânın da müellifi olan Grejgal Kadısı’dır. Namâzdan sonra öğleye kadar bekleyen gâzîler, palankanın açılan kapısından iki kol hâlinde düşman üzerine hücûm ederler.

         

                    Birinci kolun Kolbaşı Deli Mehmed, daha ilk hamlede şehîd olur. Bir düşman neferi, Mehmed’in başını kesip, kesik başı koltuğunun altında götürünce; ikinci kolun Kolbaşı Deli Husrev, Deli Mehmed’in naaşına doğru haykırır: «Ne yatarsun! Aduv başını alıp gitdi. Cânı verdin ammâ, kıyma başına!..»

         

                    Bunun üzerine, başsız Deli Mehmed; kalkar, fırlar, at üstündeki düşmanı yere çalar, başını geri alıp toprağa uzanır. Deli Husrev, bütün bunları seyreden Grejgal Kadısı’na: « Bak gör! Ne durursun? Girsene cenge!...» der.

         

                    Dehşet içinde ve şaşkın vaziyetteki Kadı, hücûma katılır. Münhezîm düşman, perîşân olup kaçar.

         

                    Grejgal Kadısı, bu hâdiseye vâkıâ değil, vak’a deyip; Peygamber ve âl ü eshâbı üzerine yemîn ederek, hakîkat olduğunu, yalanı bulunmadığını bildirir.[1]

         

                    Evliyâ Çelebî de, hâdiseyi benzer ifâdelerle anlatır; Deli Mehmed’den sonra Deli Husrev’in de şehîd düştüğünü, ikisinin müşterek mezârının ziyâretgâh olduğunu kaydeder.

         

                    Ömer Seyfeddin, usta işi hikâyecilik mâdenini, bu fevkalâde güzel iskeletin üzerinde işleyerek, bir hikâye klâsiği olan Başını Vermeyen Şehîd’i vücûda getirir.

         

                    Grejgal gâzîlerinin hepsine, Peçevî’ye, Evliyâ Çelebî’ye ve Ömer Seyfeddin’e ganî rahmet diliyoruz…

         

                    Kanije ile Kapuşvar arasında olduğu, Evliyâ Çelebî’nin güzergâhından anlaşılan Koban (Kopan) Palankası; taştan, beş köşeli imiş. Evliyâ dökümüne göre, kalesinde ve varoşunda 16 mahalle, 11 câmi, 5 mescid varmış. Câmilerin içinde Süleymân Hân, Hasan Ağa, Alay Beyi ve Saçlı İmam isimleri öne çıkmaktaymış.

         

                    Meşhûr Mohaç Meydân Muhârebesi’nin cereyân ettiği düzlüğün bitişiğinde, Evliyâ Çelebî’nin : « Dört burçlu, dolma bir palankadır. » dediği Mohaç (Mohács) Kasabası bulunmaktadır. Kale içindeki Süleymân Kaanûnî Câmii’nin kiremit örtülü oluşu, dikkati çekiyor.

         

                    Sigetvar ile Şimoturna ( Simontornya) arasında Nedaj Palankası’nda, kiliseden bozma Süleymân Kaanûnî Câmii varmış.

         

                    Estergon’un 20 km. kadar kuzeydoğusunda, Tuna’nın sol sâhilinde Nögrad (Nograd) Kalesi yer alıyor. Önce Kaanûnî zamânında H.956 (M.1550) yılında fethedilmiş, 1593’de elden çıkmış ve 1664’de Fâzıl Ahmed Paşa tarafından yeniden zaptedilmiştir.

         

                    Evliyâ’nın, «İlk fetih ezânını okudum.» dediği kaleler listesinde Nögrad da vardır. Hattâ Evliyâ, bunun, kendisi tarafından okunan 13. fetih ezânı olduğunu, ayrıca ilâve ediyor.

         

                    Nögrad’da, İç Kale yanındaki bölme hisârda, bir Kaanûnî Câmii varmış. Evliyâ Çelebî, bu câmiin, Macarların elinde kaldığı 70 sene içinde kiliseye çevrilmediğini, istirdâdında mihrâb üzerine altın yaldızla nakşedilmiş Kelime-i Tevhîd’in durduğunu yazıyor.

         

                    Tuna’nın, Budin’den aşağı inen kolu üzerinde, Budin’e 90 km. mesâfede Pahşel (Paks) Palankası var. Pek çok Tuna sâhili beldesi gibi, bu palankanın içinde de bir Kaanûnî Süleymân Câmii, varoşunda da bir câmi ile hân yer alıyormuş.            

         

                    Peçevî- Peçûy (Pécs) Şehir ve Kalesi’nin adı üzerine muhtelif açıklamalar yapılmıştır. Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göre: «Bu şehrin adının garîb bir mâcerâsı vardır; son asırlarda memleket ve belde isimlerinin Osmanlılarca kullanış şekillerinden gâfil olan veyâ onları elinin tersiyle itip ecnebî telâffuzlara rağbet edenlere, şehrin Macarca –Peç- okunuşunu kabûl etmek kolay gelmiştir. Hâlbuki bizim yazımızla Peçevî-Peçûy[2], doğrudandoğruya şehir ismidir; Peçevî veyâ Peçûy okunur; bu hâlde, İbrâhim Peçevî denince, şehir isimlerini soyadı olarak alan bir kimse gibi, meşhûr müverrihin lâkabı, Peçûylu İbrâhim anlaşılmalıdır. »

         

                    Ayverdi’nin, Peçevî kelimesi hakkındaki düşüncelerine gösterdiği mesnedler arasında Naîmâ da vardır: «Görünüşe nazaran, XVI. asır sonundan zamânımıza kadar bu mes’ele üzerinde durulmaya lüzûm hissedilmemiş ve aynı imlânın ve belki okunuşun devâm etmesi mûtad sayılmıştır. Ammâ, hakîkati bilenlerce doğru kullanılmıştır. Meselâ Naîmâ: “Peçûylu demiş ki…” ifâdesini kullanmış, yâ-yı nisbetle Peçevî dememiştir. Bu sûretle şehrin doğru ismini ve müverrihin lâkabını sarahâtle bildirmiştir.[3] Demek, şehir Peçûy’dur. Müverrih İbrâhim Efendi de, Peçevî, yâni Peçûy’a mensuptur. Bu husûsa, muâsır müelliflerden İsmâil Hâmi Dânişmend işâret etmiştir.[4]»

         

                    Peçevî hakkında aklın ve ilmin yolunu arayan Ekrem Hakkı Ayverdi, İslâm Ansiklopedisi’ne Peçevî maddesini yazan Şerâfeddin Tûrân’dan da bahsediyor: «İslâm Ansiklopedisi’nde ise, Şerâfeddin Tûrân Bey, Slavların şehre verdikleri Peçûy ismine ve Naîmâ’nın bu sûretle kullanmasına istinâden, Peçevî okunuşunun galat olduğunu ve aynen Peçûylu şeklinin doğru düşeceğini pek selîs bir sûrette ifâde etmiştir. Mâmâfih, madde başı olarak yine Peçevî kelimesini almak zarûretinde kalmıştır. Böyle olunca, müverrihin unvânındaki nisbet yâ’sı, yerini bulmuş olur.»

         

                    Drava vâdisinin düzlüklerinde, doğu-batı güzergâhında mühim bir merkez olan Peçûy’un kuzeyinde bulunan yuvarlak tepeler, şehre ayrı bir câzibe katmakta, hava vermektedir.

         

                    Peçûy, Osmanlı himâyesi altındaki Macar Krallığı’na tâbi iken, Kral’ın vefâtı üzerine Avusturyalılarca işgâl edilmiş ve 1543 yılında Osmanlı topraklarına ilhâk olunmuştur. 1686’da tekrar Avusturya’ya kaptırmamıza kadar, toplam 143 sene Türk hâkimiyetinde kalan Peçûy, Tuna güzelleri arasında ön safa çıkanlardandır.

         

                    Evliyâ Çelebî, Peçûy Kalesi’nin iri kesme taştan yapıldığını, duvarlarının alçak tutulduğunu bildirir. Kalenin etrâfı, geniş bir hendekle çevrilidir. Yine Evliyâ envanterine girmiş 17 Müslüman mahallesi, 2200 evi, 17 câmii ve mescidi varmış.

         

                    Vatan topraklarının, dâü’s-sıla hasreti ile yâd edilmesi, belki buruk ama yine de hayırlı bir iş. Peçûy uğruna harcanan Türk mesâîsi, ne kadar şanlı ve lezîzdir.

         

         


        


        

        [1] Peçevî Târihi, C.1,s.359-366


        

        [2] ڀڇوی


        

        [3] Târih-i Naîmâ, 2.cild, sh.399


        

        [4] Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi,1948, 2. cild, sh.530/1950, 3. cild, sh.715


Türk Yurdu Kasım 2011
Türk Yurdu Kasım 2011
Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele