Cumhuriyet Döneminde Köy, Köylülük, Köycülük İle Kırsal Yapıdaki Değişim ve Gelişmeler - I

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

                    Her milletin tarihinde belirli dönüm noktaları olduğu gibi, Türk milletinin tarihinde de böyle dönemeçler vardır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin inşa edilmesi ve Cumhuriyetin ilânı da Türk tarihindeki önemli bir safhanın başlangıcıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra, Devletin ve Cumhuriyetin kurucu kadroları, birçok alanda da olduğu ve büyük Atatürk’ün veciz bir şekilde ifade ettikleri minval üzere hakiki müstahsil, üretici ve toplumun anasır unsuru olan köylü sınıfının, çiftçilerin hayat standartlarının iyileştirilmesi ve yükseltilmesi için önemli hamleler yapmışlardır. O tarihlerde, 1927’de yapılan ilk nüfus sayımına göre 13 milyon olan nüfuzumuzun %85’i kırsal alanlarda yaşıyor, köylerde oturuyor ve çiftçilikle geçiniyordu. Çiftçiler ürettikleri tarımsal mahsullerle gıda, beslenme, giyinme ve barınma maddeleriyle hem kendi ihtiyaçlarını karşılıyor ve hem de şehirlerde yaşayan nüfusun gereksinimlerini temin etmekteydiler. Yine Atatürk’ün söylediği gibi, özellikle o sıralarda ve çok uzunca bir zaman “Milli ekonominin temeli ziraat”ti. O tarihlerde bir yandan topyekün halkın beslenmesi giydirilmesi ve barındırılması için, her zaman olduğu gibi tarıma önem verilmesi gerekirken diğer taraftan da sosyolojik anlamda felsefi olarak bir köycülük akımı ve fikriyatı geliştirilmeye çalışılıyordu. Velhasıl Anadolu’da ve Trakya’da yaşayan toprağa bağlı halkın her anlamda gelişmesi ve medeniyetin, bilimin ve teknolojinin nimetlerinden yararlanması için büyük bir gayret sarfediliyordu. Böylece merkezden çevreye doğru birazda duygusal ve hissi yanı ağır basan bir köycülük akımı, fikriyatı geliştirilmeye başlanmıştı. Bu makalede Cumhuriyetin ilânından, hatta Osmanlı’nın son döneminden günümüze kadar akıp gelen süre (zaman) içinde köy, köylülük, köycülük ile kırsal yapıda meydana gelen değişim ve gelişmeler fiziki, sosyal ve kültürel boyutları, ekonomik durumu ile geçtiği merhalelerin serüveni anlatılmaya çalışılacaktır.

         

                    Köy ve köylü birbirini tamamlayan ve birbirini çağıran iki önemli kavramdır. Tarihin derinliklerine inilecek olursa insanoğlunun yaratılışı ve yaşam serüveni bakımından bu güne kadar önemli safhalardan geçtiği görülecektir. Bilim adamlarının ifadesine göre evrenin yaratılışı, hayatın başlangıcı büyük patlama (Big Bang) ile olmuş ve devamlı bir değişim ve gelişimle zamanımıza ulaşılmıştır. Bu gelişim ve değişim 15 milyar yıl önce başlamış ve sonsuza kadar da devam edecektir. Felsefe, tabiat tarihi, antropoloji, arkeoloji ve urbanization (medeniyet tarihi) alanında çalışanların bildirdiklerine göre, insanlık başlangıcından zamanımıza kadar yerleşik düzene geçme, üretim ilişkileri ve şehirleşme bakımından toplayıcılık, avcılık, göçebelik, yaylak ve kışlakların oluşumu ve medenilik safhalarını geçirmiştir. İnsan ne zaman ki beslenme ve gıda, giyinme ve barınma gibi birincil ihtiyaçlarını karşılamak durumunda kalmış, önce bunları doğadan toplamış ve daha sonra da, bir takım araç ve gereçler geliştirerek avlanma başlamıştır. Bu macera esnasında önce bir taraftan at, it ve koyunu evcilleştirirken, diğer taraftan da, başta arpa ve buğday, keten ve pamuk ve bazı meyveler ve sebzeler olmak üzere birçok bitkiyi de kültüre almayı başaran insanoğlu, doğada koloniler halinde (göçebe) dolaşmaya başlamıştır. Ta ki bitkisel ve hayvansal ürün elde edebilmek için verimli toprak ve su kaynaklarının bulunduğu yerlerde kışlaklar (bir nevi köyler) kurarak yerleşik düzene geçilmiştir.

         

        Fakat yine bilinen sosyolojik bir gerçek vardır ki, bir medeniyet kurabilmek, onu imar ve ihya edebilmek için şehirleşmeye ve iş bölümüne ihtiyaç bulunmaktadır. Tarihin muhtelif dönemlerini erken ve fakat hazmederek önce idrak eden ve geçen toplumların medeniyet kurmaları ve teknolojiyi geliştirmeleri çok daha kolay ve daha hızlı olmuş ve olmaktadır. Onun için de, toplumun özellikle üretim ilişkileri, yaşam felsefesi ve sosyal açıdan bir an evvel köylülükten kurtulması şarttır. Daha sonra da geniş bir şekilde üzerinde durulacak olmakla beraber köylülükten kurtulmak demek, salt anlamda çiftçilikten çıkmak demek değildir. Artık hiç olmasa günümüzde derinliğine şu gerçek kavranmalıdır ki, çiftçilikle veya tarımsal yetiştiricilik ve üreticilikle köylülük eş anlamlı değil ve aynı anlama gelmemektedir. Köylülük sosyolojik olarak sosyal bir sınıf veya tabaka, çiftçilik ise toprağa dayalı, kırsal alanda tarımsal üretim yapılan herhangi bir kasaba veya şehirde oturabilecekleri, şehirli olabilecekleri gibi, çiftçilikten başka bir mesleği yapanlar da herhangi bir köyde yaşayabilirler. O halde köy nedir? Ne değildir?

         

                    Cumhuriyetin ilk yıllarında kırsal alanları zaptü rapt altına alıp disipline edebilmek ve kırsal alanda yaşayanları belli bir hukuka tabi kılmak, buralara yönetsel bir düzen getirmek ve getirilen bu düzenin devamlılığını sağlayabilmek için 18 Mart 1924 tarihinde TBMM’de 442 numara ile ihdas edilen Köy Kanunu, 68 sayılı Resmi Gazete’de 7 Nisan 1924 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Köy kanunu muhtelif zamanlarda ve müteaddit defalar ele alınmış, bazı maddeleri değiştirilmiş, bazı yeni maddeler ilave edilmiş ve halen de yürürlükte bulunan on fasıl (bölüm) ve 97 maddeden ibaret bir metindir. Köy kanununa göre, köyün tarifinde ele alınan tek ölçü nüfus çoğunluğudur. Yerleşme birimi olarak aralarında uzun veya kısa mesafeler bulunan aynı köy sınırları içinde müteala edilen mahalle, kom, mezra, yaylak, kışlak ve benzeri yerleşim yerleri de bulunabilmektedir. Köy ve köylülük başta olmak üzere köycülük terimlerini etraflı bir şekilde anlatabilmek ve açıklayabilmek için köy kanununun ilk üç maddesini buraya almakta yarar görülmüştür.

         

        Madde 1 - Nüfusu iki binden aşağı yurtlara (köy) ve nüfusu iki bin ile yirmi bin arasında olanlara (kasaba) ve yirmi binden çok nüfusu olanlara (şehir) denir. Nüfusu iki binden aşağı olsa dahi belediye teşkilatı mevcut olan nahiye, kaza ve vilayet merkezleri kasaba itibar olunur ve Belediye Kanunu’na tabidir. 

         

        Madde 2 - Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık gibi orta malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalariyle birlikte bir köy teşkil ederler.

         

        Madde 3 - Bu kanunun hükmü başlar başlamaz her köyün sınırı ihtiyar meclisi tarafından bir kâğıda yazılır. Sınır için komşu köyler ile aralarında uzlaşamadıkları yerler varsa bu da gösterilir ve yazılan sınır kâğıdı ihtiyar meclisince mühürlenerek nahiye müdürüne gönderilir. Nahiye müdürü de bu sınır kâğıdını kaza veya vilayete gönderir. Oralarda idare meclisince sınır kâğıdı tetkik ve tasdik olunduktan sonra tasdikli bir örneği tekrar köy ihtiyar meclisine verilmek üzere nahiye müdürüne yollandığı gibi asıl sınır kâğıdı da tasdikli olarak tapu idaresine verilir. İki köy arasında uzlaşılamayan sınırlar için idare meclisleri tahkikat ve tetkikat yaparak sınırı beşinci maddeye göre çizip her iki köye de tasdikli birer örneğini gönderir ve bu katidir. Kazadaki bütün köylerin tasdikli sınır kâğıtları tapuca bir deftere yazılıp defterin altı idare meclisine tasdik ettirilir. Ayrıca bu tasdikli defterin bir suretide tapuca çıkarılıp idare meclisinde saklanmak üzere verilir. Köy sınırlarına ait işlerde Devlet daireleri ve mahkemelerce bu tasdikli defterler esastır.

         

                    Daha önce de ifade edildiği gibi, birinci maddede nüfus çoğunluğu esas alınarak köy, kasaba ve şehir kavramları tarif edilmiş, nüfusu ikibinden aşağı dahi olsa belediye teşkilatı mevcut olana nahiye (belde), kaza (ilçe) ve il (vilayet) merkezlerinin kasaba itibar olunacağı ve Belediye Kanunu’na tabi olacağı hükmü öngörülmüştür. Kanunun ikinci maddesinde köy kavramı içerisinde nüfusla birlikte bulunabilecek nüfusun yaşadığı köy evleri, ahır, ağıl, samanlık, ambar ve benzeri yapılar ile köyün cami, mektep (okul), köy konağı, otlak, yaylak, baltalık, çayır, çeşme, çamaşırlık (sıvatlık) gibi orta malları; bağ-bahçe ve tarlalar da zikredilmektedir. Köy kanunun üçüncü maddesinde; köylerin sınırlarının nasıl tesbit edileceği, köyler arasında herhangi bir anlaşmazlık ve niza çıktığı vakit bunun nasıl çözüleceği, sorunlar çözümlendikten ve il genel meclisinde (idare meclisi) onaylandıktan sonra o köyün bağlı bulunduğu kazadaki (ilçe) bütün köylerin tasdikli sınır kayıtlarının tapuca bir deftere yazılıp defterin altının idare meclisine tasdik ettirileceği, ayrıca bu tasdikli defterin bir suretinin de tapuca çıkarılıp idare meclisine verilerek saklanmasının temin edileceği belirtilmektedir. Köy sınırlarına ait işlerde gerek devlet daireleri ve gerekse mahkemelerde bu tasdikli defterlerin esas alınacağı hükmü bulunmaktadır.

         

        Köycülük terimi, kavramı ise sosyolojide bir başka anlam ifade etmekte ve bir başka manaya gelmektedir. Esasen köycülük ıstılahı Ziya Gökalp’e göre, sosyolojik terminolojide köyü ve köylüyü, başta ekonomik açıdan olmak üzere, kırsal kesimi her bakımdan imar ve ihya etmektir, özellikle fiziki olarak alt yapı hizmetleri noktai nazarından kalkındırmaktır. Erken cumhuriyet dönemi fikir adamları ve entellektüellerinin önemli bir kısmı köycülük akımını bu şekilde algılamış, anlamış ve anlatmaya çalışmışlardır.

         

        Her ne kadar köy kanunu ile köy, köylü ve köylülük hakkında belli seviyede ve mevzuat açısından bilgi verilmiş ise de muhtelif sözlük ve ansiklopedilerde de bu konuda şu bilgiler verilmektedir. Sözlükte köy, yönetim durumu, toplumsal ve ekonomik özellikleri ya da nüfus yoğunluğu yönünden kentten ayırt edilen, genellikle tarımsal uğraşıda bulunmak gibi işlevlerle belirlenmiş, konutları ve öteki yapıları bu yaşamı yansıtan yerleşme birimidir. Ansiklopedilerde ise köy ile ilgili verilen bilgi özet olarak şöyledir. Köy genel idare teşkilatının en küçük yerleşim yeri, tüzel kişiliğe sahip bir mahalli idare, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Ademin çocukları çoğalıp yerleşmeye başladıkları zamanlarda yerleşim yerleri meydana gelmiştir. Tarih boyunca çeşitli milletler tarafından köyler kurulmuş, insanlar buralarda hayatlarına devam etmişlerdir. Kuruldukları yerlerin özelliklerine ve geçim şekillerine göre köyleri sınıflandırmak mümkündür. Dağ, ova, kıyı, yayla köyleri veya balıkçı, ekinci, hayvancı köyleri yahut da dağınık, toplu, yol boyu, orman içi ve orman kenarı köyleri gibi.

         

         

        Osmanlı Döneminde Köy ve Köycülük          

         

        Türkler, başta Oğuz boyları olmak üzere ilk ve orta çağlarda büyük kafileler ve gruplar halinde Turan illerinden, Merkezi Asya’dan, Türkistan’dan, Maveraün Nehir ve İran üzerinden batıya doğru bin yıldan beri (fazla) devam edecek bir yolculuğa (göç) çıkmışlardır. Başta Tarım Havzası, Namangen ve Zerefşan Vadileri olmak üzere, Maveraün Nehirde pek çok bitki kültüre alınmış ve birçok hayvan ehlileştirilmiştir. Türk boyları, bir taraftan yerleşik düzene geçip köyler kurup en ileri seviyede zamanın teknolojisini kullanarak hem tarım (çiftçilik) yapmışlar, hem de Kaşgar, Karabalgasun, Türkistan (Yesi), Taşkent, Semerkant, Ürgenç, Buhara, Hiduvan, Merv ve Rey gibi şehirlerde zamanın en gelişmiş medeniyetlerini imar ve ihya etmişlerdir. Türkiye, işte bu büyük tarımsal uygarlık geleneğinden gelmektedir. Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları devri ile yerleşik düzene geçilerek kurulan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında olgunlaşan ve zirveye ulaşan uygarlık, 19 ve 20. yüzyılda oldukça gerilemiştir. Bu tarımsal medeniyetin özellikle 16, 17 ve 18. yüzyıllarda köylülüğü aşan büyük değerlere dayandığı bilinmektedir. Bunun en güzel misalini Büyük Selçukluların bu günkü İran coğrafyasında ortaya koyduğu, medeniyet tarihçileri tarafından yapılan araştırmalarla meydana çıkarılmıştır. Bunlardan bir kısmı doğrudan doğruya teorik bilimlerle ilgili insanlığın ölümsüz eserlerini oluştururken, bir kısmı da mimariden musikiye kadar şehir hayatının zenginleşmesini sağlayan mühendislikten değişik süsleme sanatlarına kadar çok yönlü, çoğulcu eserlerden meydana gelmektedir. Daha ileriki zamanlarda Anadolu topraklarında ta İznik’e kadar Büyük Selçukluları ve Anadolu Selçuklularını imar ve inşada, medeniyetin gelişmesinde takip ettikleri görülmektedir. Selçuklu birikimi ve mirasının üzerinde yükselen Osmanlı Dönemi Türk İslam uygarlığının daha da gelişip serpilmesine insanlık için eşine az rastlanır bir bütüncül medeniyet inkılabına tanıklık etmektedir.

         

        Tarihte Türk asırları diye bilinen 15, 16 ve 17. yüzyıllarda bizim toplumumuz bir taraftan Nil Nehri’nden Tuna Nehri’ne ve Orta Avrupa’nın derinliklerine kadar; diğer yandan da Adriyatik Denizi’nden Çin Seddi’ne kadar olan büyük coğrafyada (22 milyon km2) hâkimiyetini sürdürmüş ve kurup geliştirdiği medeniyeti yaşatmıştır. O zamanlarda yaşamış ve Osmanlı mülkünü son derece dikkatli birer gözlemci olarak gezmiş olan İbn-i Batuta, Evliya Çelebi ve Dioskoridos gibi seyyah bilginler; Anadolu’nun, Mısır’ın, Suriye’nin, Balkanlar’ın, Kafkasların ve bütün Osmanlı denizlerinin zenginliklerini, sanayi ve tarımın yüksek seviyedeki gelişmişliğini anlata anlata bitirememişlerdir. Özellikle 16 ve 17. yüzyıllarda Anadolu tahıl ambarı, Suriye ve Mısır beyaz altın pamuk deposu, Doğu Anadolu ve Kafkas yaylaları hayvancılık ve hayvansal proteinlerin en zengin alanları olarak nam salmış ve isim yapmışlardır. Osmanlı’nın Avrupa’daki mülklerinde zamanının her türlü en bereketli tarım ürünleri istihsal edilmiş ve çiftçilik mesleği en başarılı bir şekilde yapılmıştır. Tarımda günün en gelişmiş teknolojileri uygulanmış, kıtalar ve ülkeler arası ticaret (ihracat ve ithalat) icra edilmiştir.

         

        Söz konusu olan asırlarda gerek kırsal alanlarda yaşayan ve üretenler yani çiftçiler, gerekse şehir merkezlerinde yaşayan zanaat ve ticaret erbabı en sıkı ve başarılı teşkilatlanmayı yaparak organize olmuşlardır. Bunun en güzel örnekleri Ahilik teşkilatı ile esnaf odaları ve loncalardır. Daha sonraki dönemlerde 18 ve 19. asırlarda, özellikle 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında oldukça sorunlu zamanlar yaşanmış, muhtelif sebeplerle bilhassa yapılan ilmi ve teknolojik gelişmeler takip edilememiş ve toplumda bir soğuma meydana gelmiştir. Bu vaziyet, tarımda çiftçilikten köylülüğe geri dönüş, sanayi ve teknolojik gelişmede bir nevi kabuk bağlama, sanayi devriminin pas geçilmesi, medeni yaşam ortamları olan şehirlerde ise tam bir moral motivasyon noksanlığı (çöküşü) olarak kendini göstermiştir. Bu durum gerek Anadolu’nun iktisadi ve toplumsal vaziyeti ve gelişmesi ile ilgili geniş ve derin araştırmalar yapan Mustafa Akdağ, gerekse Osmanlı toplum düzeni, arazi ve mülkiyet rejimi üzerine geniş çalışmaları ile ünlenmiş Ömer Lütfi Barkan tarafından ortaya konulmuştur. Ayrıca İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Mehmet Genç ve daha başkalarının da bu konuları irdeleyen ve tartışan yayınları bulunmaktadır.

         

        Her bakımdan hemen hemen mükemmeliyete ulaşılmış Türk asırlarından köylülüğe geri dönüş veya köylülük diye tavsif edilen toplumsal ve ekonomik ilişkilerin çerçevesine gerilemek, oldukça sorunlu bir döneme işaret etmektedir. Bir kısım sosyologlar bu süreci, Türk İslam medeniyetinin geri kalmasını, Batı karşısında nispi olarak düşülen konumun bir sonucu olarak kabul etmektedirler. Bu açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nda “Köylülük” geri kalış sürecinin neticesi olarak ortaya çıkan, evrensellikten daha dar, daha sınırlı bir alana sıkışan bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Bu durumun yol açtığı toplumsal, ekonomik ve siyasal birçok problemden söz edilebilecektir. Ama bu meselelerin başında gelen, daha yukarıda da değinildiği gibi, her şeyden önce bir soğuma, kabuk bağlama ve zihniyet yapısının daralmasıdır. Büyük imparatorluklar kuran ve onları bir medeniyet hamlesine dönüştüren heyecan ve zihniyet yapısında köylülüğün egemen olduğu daraltılmış, ufuklarını kaybetmiş bir düşünce sistemine gerilemek veya dönüşmek oldukça büyük bir sorunla karşı karşıya gelmek demektir. Bu problemin çözülebilmesi, bu gün sosyolojik olarak köylülük diye ifade edilen durumun aşılmasına bağlıdır. Bunun için köylülüğün tasfiyesi ve yeni bir şehirli, medeni kimliğin inşaası derken, sahip olunan uygarlığın çöküşü sonucunda, medeniyet dinamizmini kaybetmiş bir toplumun içine düştüğü geri toplumsal zeminden çıkışa işaret edilmektedir.

         

        Bilindiği gibi, 1789 yılında Avrupa’da, Fransa’da meydana gelen Fransız Devrimi sadece Fransa ve Avrupa’yı değil, Osmanlı İmparatorluğu’nu da çok önemli ölçüde etkilemiş, daha önce de kıpırdanmalar halinde görülen ve hissedilen yenileşme ve Batılılaşma hareketleri, özellikle III. Selim ve II. Mahmut’la daha da hızlanmıştır. Aslında Viyana bozgunu ve Karlofça ile alınmaya başlayan gerileme ve çöküş sinyalleri, tam bir asır sonra toplumda III. Selim’in katli ile birlikte büyük sarsıntılara dönüşmüştür. Toplumun düzeni bozulmuş ve üretim ilişkileri büyük ölçüde zaafa uğramış ve 1838 Balta Limanı Ticaret Anlaşması ve daha sonra da 1839 tarihinde tanzimatla birlikte çöküntü derinleşmeye başlamıştır. 1860’larda Avrupa’da başlayan Yeni Osmanlılar hareketi Jön Türkler, İttihat ve Terakki ile İkinci Meşrutiyet’e (1908) gelen Türkiye’nin, daha doğrusu Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu (!) söz konusu olmuştur. Bu tarihlerde (1902) Paris’te yapılan Jön Türk Kongresi emperyalizme karşı, milliyetçi çizginin netleşmesi ve gelişmesi bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Bu toplantıda milliyetçi çizgi ile Prens Sebahattin’in öncülük ettiği Batıcı liberal kanat tamamen kopmuştur. İlk zamanlarda milliyetçi, Türkçülük (Türkbirliği = Pantürkizm) ile İslamcılık, İslamcı (İslambirliği = Panislamizm), 1911-12 Balkan Harpleri sırasında iç içe idi, fakat daha sonraları harplerdeki büyük bozgun ve Müslüman unsur olan Arnavutların da Hristiyan Sırp, Bulgar, Rum ve Ruslar gibi Müslüman Türklere, Osmanlı anasır unsuruna başkaldırması sonucu, Osmanlı Türk münevveri ile İttihat ve Terakki’nin yöneticilerinin bilincinde büyük bir depresyona ve kopuşa neden olmuştur. I. ve II. Balkan Savaşı’nda milyonlarca köylü ve şehirli Türk unsurun yerlerini ve yurtlarını terk ederek Trakya ve Anadolu’ya sığınmak için İstanbul yollarına düşmeleri, üç tarzı siyasetten, ancak Türkçülüğün, Türkbirliğinin = Pantürkizmin tutulacak yol olduğunu, sadece Osmanlı mülkünde yaşayanlara değil cümle âleme göstermiştir. Hatta daha sonraki gelişmelerde Birinci Cihan Harbi’nde gerek Irak, Suriye ve Trablus; gerekse Yemen, Kanal ve Mısır cephelerinde başta Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve daha başkaları olmak üzere bütün Araplar Mekke ve Medine’yi (Kâbe ve Peygamberin mezarını) müdafaa eden Osmanlı askerine (Türk askeri) karşı İngilizlerle ittifak ve işbirliği yapmış ve Türkleri arkadan vurmuşlardır. Gerek Balkanlar’daki ve Anadolu’daki, gerekse Türklerin meskûn olduğu bölgelerdeki çiftçilik ve köylülük yok olmuş ve nüfusun tamamına yakını muhtelif cephelerde kırılmıştır. Özellikle Balkan felaketi ve Balkan milletlerine Rusya başta, Batılı büyük devletlerin sahip çıkışı, Türk toplumuna Türklük idealini aşılamıştır. En önce, Enver Paşa ve Ziya Gökalp olmak üzere, Türkçülerin kendi varlıklarını mukaddes bir iklim içinde duymuş olmaları, I. Cihan Harbi’nin sonundaki mütarekenin (ateşkes) boğucu havası ve yalnızlığı içinde Mustafa Kemal Paşa’nın başında bulunduğu önce Müdafa-i Hukuk, daha sonra Kuvayımilliye Hareketi’nin kaynağı olmuştur.

         

        Türkleşmek veya Türk milliyetçiliğinin kendine has bir tarzı olan Türkçülük sadece tehlikeler karşısında bir araya gelmek değildir. Türkçülere göre, Türk milletinin bütün kültürel ve sosyolojik vasıfları ile ortaya çıkması, hür ve bağımsız, egemen bir millet olarak vücut bulması, eskinin yeni bir yaşayış tarzıyla değiştirilmesi (Ziya Gökalp buna “Yeni Hayat” demektedir), sosyal bir inkılabın (yeniliğin) gerçekleştirilmesidir. Yeni hayatın kurulması için, Türkçülüğün temelini atanlara göre önemli yeniliklerin yapılması gereklidir. Bunların birincisi; hukuk, bilim ve dini hizmetlerin birbirinden ayrılmasıdır. Önce din işleri devlet işlerinden ayrılmalı ve laiklik ilkesi tesis edilerek her türlü dini inanç ve ibadet özgürlüğü, bunların öğrenilmesi, öğretilmesi ve yerine getirilmesi evrensel hukukun teminatı altına alınmalıdır. İkincisi devlet teşkilatındaki (yapılanmasındaki) Tanzimatçı ikilik ortadan kaldırılmalı, özellikle eğitimde ve adalette tek bir uygar sistem tatbik edilmelidir. Ve üçüncüsü de devletin demokratik milliyetçilik ideolojisi ve vatan birliğine dayanması şarttır. Türkçülere göre, milliyetçilik halkçılıktır, milli kültürü ihya etmek için halka inmek, halka gitmek gerekir, çünkü irfan ve deha halkta ve haktadır.

         

        Yirminci yüzyılın başları (1911-1912) Türkçü derneklerin ve yayınların hızla faaliyete geçtiği yıllardır. 1912’de Balkanların tamamının elden çıkmasıyla, İttihat ve Terakki ve halkçı hareketin önemli merkezi olan Selanik’teki genç kalemler ve çevresi, başta Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Canip olmak üzere İstanbul’a taşınmışlardır. Bu kadronun 1911’de yayın hayatına başlayan ve şu anda 100. Şeref yılına ulaşmış bulunan Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Ağaoğlu Ahmet Bey ve diğerlerinin yayımlamaya başladığı Türk Yurdu çevresine (halkasına) katılması “Halka Doğru” fikri ve hareketine büyük bir ivme kazandırmıştır. Asırlardır ezilen, “etrakı biidrak Türk= idraksız, geri zekâlı Türk” diye saraylılar ve özellikle kendilerini “Yeni Osmanlılar” diye tavsif eden liberal ve Batıcı kafalılar tarafından horlanan ve aşağılanan, “kaba” “cahil” Anadolu köylüsünün artık başvurulacak tek güç ve kurtuluşun dayanağı olduğu anlaşılmaya başlamıştır.

         

        I. Cihan Harbi’ne, hatta İstiklal Harbi’ne kadar değil köylüden bahsetmek, kültürün kaynağı olduğunu düşünmek ve kabul etmek bir yana, ona yakınlık duymak Osmanlı aydını için büyük bir noksanlık ve medeniyetsizlik sayılmıştır. Türk demek, yalnızca asker olmak, savaşlarda ölmek ve vergi vermek, bunların dışında hiçbir hakkı olmayan, toplumun en yoksul, en aşağılanan, ama çoğunluğu meydana getiren köylüler demektir. Yani, yoksul köylüler ile Türk aynı anlama gelmektedir. Şimdi ise, artık başta Türk Ocağı olmak üzere, Türkçü derneklerde aydınlar arasında “Halka doğru, Köylülük ve Köycülük” gibi kavram ve akımlar filizlenip gelişiyor, bu yöndeki gayretler en büyük saygı ve sempati unsuru olarak algılanıyordu.

         

        Balkan harplerinin sonunda ve I. Cihan Harbi’nin başlangıcında ve bütün harp yılları süresince Türk Ocağı ve Türk Yurdu’nun çevresinde, bir yandan Türkçü ve Türk Birliği ile ilgili faaliyetler gelişirken, diğer yandan da Anadolu halkını (% 80’i köylü) aydınlatmak ve ondan milli değerleri alarak onunla bütünleşmek üzerinde duruluyordu. Türkçülük akımının en etkili yayın organı olan “Türk Yurdu” ve “Halka Doğru” dergileri, aynı paraleldeki Türk Ocağı Derneği (1912), dönemin bütün hızlı ve köklü değişim, fikir ve faaliyetlerinin merkezi durumunda görev yapıyorlardı. Fikri ve teorik yazı ve faaliyetlerin yanında, özellikle dilde Türkçeleşme ve sadeleşme konusunda çok önemli bir mücadele veriliyor ve Türk halkının hayatını, özlem ve duygularını yansıtan öz Türkçe şiir ve hikâyelerle Türk milliyetçiliğine coşkulu ve engin bir ruh verilmeye çaba gösteriliyordu. Anadolu köylüsünün perişanlığı, ezikliği, millet aşamasında değil, fakat hala derebeylik aşamasında olduğu ve bunu değiştirme arzusu, Türkçülüğe halkçı bir nitelik kazandırıyordu. Hızlı bir milli değişim ve dönüşümün yanı sıra, sosyal bir inkılaptan bahsedilmeye de başlanmıştı.

         

        Türk Ocağı’nın kurucusu Askeri Tıbbiyeli gençler “190 Tıbbiyeli Türk Evladı” imzalı mektuplarıyla, Türk milletini yok olmaya götüren duruma karşı çıkmışlar, tarım, ticaret ve sanayi ile kazanılmış bir toplumsal egemenliği, kuru bir siyasal egemenliğe yeğ tuttuklarını belirtmişler ve milli ve toplumsal bir devrimi gerçekleştirme, özlemlerini dile getirmişlerdir. Türk Yurdu dergisi ile Türk Ocağı’nın önder kadroları aşağı yukarı aynı kişilerdi. Türk Yurdu bu gün de olduğu gibi Türk Ocağı’nın yayım organı niteliğindeydi.

         

        Türk Yurdu’nun bir eki niteliğindeki Halka Doğru dergisinin çıkarılmasındaki amaç, Türk Yurdu gibi hacimli bir edebiyat dergisinin yanında herkesçe benimsenen saf ve temiz, yalın bir dilin kullanıldığı, halkın günlük pratik sorunlarının ya da eğitim konularının da ele alınmasına ihtiyaç olduğundandı. Halka Doğru’nun yazarları büyük çoğunluğu Türk Yurdu’nun da yazarları arasında yer alıyordu. Halide Edip, Ahmet Ağaoğlu, Celâl Sahir, Hanzade Ali, Akil Muhtar, Fuat Köprülü, Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul 1913 Nisan’ından 1914 Nisan’ına kadar ve haftalık olarak çıkan Halka Doğru dergisinin kapanmasından hemen sonra Türk Yurdu’nun bir başka eki niteliğinde olan Türksözü adındaki dergiyi çıkarmışlardır. Bu derginin sloganı da “Halka gitmek ve halk için çalışmak”tı.

         

        Görüldüğü gibi Türkçü hareketin önderleri aynı zamanda “halkçılık”ın da Türkiye’deki öncüleriydi. Yusuf Akçura’nın daha sonra açıkladığı gibi, “Halka Doğru” hareketinin kökeninde, Türk aydınlarının milli şuur ve duygularının yalnızca aydınların ve okumuşların kafasında yer etmesinin yeterli olmayacağı, bu bilincin köylülere kadar ulaştırılmasının gerektiği görüşüne varmış olmaları yatıyordu. Türk Yurdu’nun halka gitmek, halkı anlamak ve milleti yüceltmek için halkın yüceltilmesinin gerektiğini açıklamak için her zaman çaba harcanması, o dönemdeki milliyetçiliğin halkçılıkla doğal ve zorunlu bağını özlü bir biçimde anlatıyordu. Yine Akçura’nın Halka Doğru dergisinde “çalışan halk ile halk için çalışanlar” arasındaki yakınlaşmayı vurgulaması halk tanımını sağlam bir sınıf temeline oturtuyordu. Yusuf Akçura, “halktan muradımız, köylülükte yaşayan az toprak sahibi ve büsbütün topraksız çiftçiler (!), sonra şehirlerdeki küçük esnaf ve gündelikçi işçilerle ırgatlardır” diyordu.

         

        Daha sonra Ziya Gökalp köycülük ve Anadoluculuk konusunda önemli önermelerde bulunuyordu. Bu sıralarda halkçılık, halka gitmek, halkla birleşmek, başka bir ifadesiyle köycülük, Anadoluculuk o kadar güçlü bir akımdır ki, dönemin bütün aydınlarını bir moda gibi kuşatmış durumdaydı. 1913 yılında neşriyata başlayan Halka Doğru dergisi ve akımıyla ilgili Ziya Gökalp tanzimatçı seçkin Osmanlı aydınını eleştirerek şunları yazıyordu:

         

        “… Güzideler (seçkinler) halka doğru niçin gideceklerdir? Bu soruya bazıları şöyle cevap veriyor: Seçkinler halka hars (kültür) götürmek için gitmelidirler. Hâlbuki… memleketimizde hars denilen şey yalnız halkta mevcuttur. Seçkinler halktan henüz nasiplerini almamışlardır. …”

         

        Toplumbilim bize gösteriyor ki, deha esasen halktadır. Bu sanatkâr ancak halktaki estetik zevkin görünümü olduğundan dolayı dahi olabilir. Bizde dahi sanatkârların yetişmemesi, sanatkârlarımızın estetik zevklerini halkın canlı müzesinden almamaları dolayısıyladır. Bizde şimdiye kadar halk estetiğine kim değer verdi? Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye tahkir ederdi. Anadolu şehirlerine de taşralı tabirleriyle alaya alma konusu olurlardı. Ümmü halka verilen unvan avam kelimesinden ibaretti.”

         

        Havas (Okumuşlar, bilgililer), yalnız sarayın bendelerinden oluşan Osmanlı seçkinleriydi. Halka değer vermedikleri içindir ki, bugün bu eski seçkinler sınıfının ne lisanı, ne vezinleri, ne edebiyatı, ne musikisi, ne felsefesi, ne ahlakiyatı, ne siyasiyatı, ne iktisadiyatı, hâsılı hiçbir şeysi kalmadı. Türk milleti bütün bu şeylere yeniden her birinin elifbasından başlamak zorunda kaldı.”

         

        Ziya Gökalp, Kurtuluş Savaşı yıllarına geldiğinde, önderlerinden olduğu İttihat ve Terakki’nin hatalarından da ders çıkararak, siyasi bakımdan Turancı hayallerden uzaklaşıp Anadolu’yla sınırlı bir Türk devletinde ikna olmuş durumdadır ve çok daha devrimci bir programı savunmaya başlamıştır. Gökalp, Kurtuluş Savaşı günlerinde, “Halkçılık dönemi, toplumların siyasal gelişmelerinde ulaştıkları en son ve en yüksek aşamadır” demekte ve toplumun üç çeşit nimetinden herkesin aynı ölçüde yararlandırılmasını istemektedir. Bunların ilki, eşit siyasal haklardır. İkincisi, eşit eğitim ve kültür olanaklarıdır. Üçüncüsü üretim araçları mülkiyetindeki eşitliktir. Ziya Gökalp bunu şöyle açıklamaktadır:

         

        Bu araçlarla tekniklere sahip olanlar, büyük servetleri kazanabilirler. İşte dünyaya gelen bütün insan yavruları, toplum tarafından bu üç bölüm toplumsal kuvvetlerle eşit ölçüde donatılmalıdırlar. Bir sınıfa bunlardan bazısını verip de, ötekilere vermemek toplumsal uyumu bozar."

         

        Toprak reformundan yana olan Ziya Gökalp, bu alanda eşitliğe büyük önem vermekte ve ekonomik eşitlik sağlanmadıkça, siyasal eşitliğin lafta kalacağını belirtmektedir: "Örneğin bütün köylüler gibi bir karış tarlası bile olmayan yarıcı ve rençperlere, köylülere de Milli Meclis'e seçmek ve seçilmek gibi siyasal egemenlik haklarını vermişiz. Oysa tarlaları olmayan bu zavallılar bir köy ağasının tutsağıdır. Bazı yerlerde bunlar, evlerini bulundukları köyden başka köye taşımak hakkından bile yoksundurlar. Çünkü köy ağası onları bitmez tükenmez bir borç ile sonu gelmez biçimde kendi köyüne bağlamıştır. Ekonomik bakımdan herhangi bir bireyin tutsağı olan bu yüzbinlerce köylünün siyasal planda egemenlik haklarına sahip olmasından ne çıkar."  

         

        Yine Türkçülüğün önemli isimlerinden, "Köycüler" hareketinin önderi Dr. Reşit Galip, İstanbul'un işgalinden sonra Anadolu'ya geçer ve Köycülük Hareketini savunan bir grup doktor arkadaşıyla birlikte, 1919-20 yılında Tavşanlı ve Emet köylerinde köy çalışması yaparlar. Köylüler arasında geçen 1.5 yıllık yaşantıdan sonra Reşit Galip'in 1920'de yazdığı "Köycülük" notları, Türkçülük, halkçılık ve devrimcilik ilişkisi bakımından ilginç bir belgedir.

         

        "Anadolu'yu, Türkü kurtaracak nedir?" sorusuna şöyle yanıt vermektedir: "Türk yurdu, ancak Türk köylüsü dünyada olup bitenlerle ilgilenmeye başladığı vakit kurtulacaktır... Bütün köylü ve haksever kişilerin altında toplanacakları bir tek bayrak, bütün güçleriyle açıp savunacakları bir tek yol vardır: Toplumsal köycülük!

         

        Herhalde şuna kesinlikle inanılmalıdır ki, hükümet ile köylü arasında, ilerleme ve eğitim düşüncesiyle bütün gücünü bilgisizlik ve yobazlıktan alan zorbalık arasında duran bu ağalar sınıfı kaldıkça, hiçbir ciddi uyarma çabasının köylü halka kadar varmasına olanak yoktur. Her şeyden önce aradaki Çin Seddi yıkılmalı, çıkarını salt tutuculukta gören eşrafın inatçı direnişi kırılmalıdır."

         

        Reşit Galip, ağaların bu zorbalık düzeninin nasıl değiştirileceğini de antifeodal bir toprak devrimi önerisiyle şöyle açıklıyor:

         

        "Halkın ve en büyük sınıf olan köylünün bağrından çıkacak bir devrimin, ancak iki ilkesi olabilir.

         

        1. Senetsiz, kanunsuz bir biçimde köylüyü borçlandıran karakaplı defterleri yok etmek, yani halkı borç köleliğinden azat etmek.

         

        2. Büyük toprakları dağıtıp köylüyü kendi payına sahip kılmak. Bu, sermaye ile hükümet nüfuzuna dayanan ağalık zihniyetini, zorbalığı yok edecektir."

         

         

        Erken Cumhuriyet Döneminde Köycülük ve Köy Enstitüleri Köycülüğü

         

        Cumhuriyet tarihçilerinin ve sosyal bilimcilerinin erken cumhuriyet dönemi dedikleri 1927 ile 1946, hatta 1950 yılları arasını kapsayan zaman dilimidir. Yirmi yıl kadar olan bu süre, Türkiye’nin tek parti dönemidir. Her ne kadar bu dönemde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka gibi çok partili demokrasi denemeleri yapılmış ise de, herhangi bir başarı kazanılamamıştır. Cumhuriyet Halk Fırkası (partisi) yirmiüç yıl süre ile tam bir despotik faşist anlayışla Türkiye’yi yönetmiştir. Zaten Balkan Harpleri, I. Cihan Harbi ve nihayet İstiklal Harbi gibi Türk tarihinin en muhataralı ve sıkıntılı zamanlarının yükünü çekmiş, devamlı olarak kan ve can vermiş olan köylü, 23 yıllık (1927-1950) zaman diliminde de kelimenin tam anlamı ile horlanmış ve ezilmiştir.

         

        Cumhuriyet ilân edildikten sonra geçen dört beş yıllık devredeki ve hatta İstiklâl Harbi’ni yapan ve Cumhuriyet Devleti’ni kuran birinci ve ikinci meclisin kadroları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olan Türk milliyetçiliği ve Türkçülük anlayışı ve bu fikirleri cumhuriyete temel yapanlar 1927 yılından itibaren başlayan ve 1929 dünya iktisat buhranının ve Sovyetler Birliği’nin baskıları ile de hükümet kapısından izzeti ikbal ile ayrışmaya ve ayrılmaya başlamıştır. Bu cümleden olarak 1931 yılında Türk Ocakları kendi kendini feshederek tasfiyeye uğramış ve onun yerine Halkevleri faaliyete geçirilmiştir. Türk Ocaklarının bütün maddi ve manevi malları ve mirası Halkevlerine devredilmiştir. Bütün bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’deki köycülük anlayışında da önemli değişme ve gelişmeler olmuştur.

         

         

        Toplum bilimcilerin ve bu alanda araştırma yapanların belirttiklerine göre, Cumhuriyet’in temelini teşkil eden Kemalist rejimin ve inkılapların (devrimlerin) geniş halk kitlelerine benimsetilmesi için köyün ve köylülerin işlenmesi ve kırsal alanda yaşayanların kültür, gelenek ve göreneklerinin, hatta belli bir ölçüde inançlarının ve günlük yaşamlarının yeni yeni anlamlar kazanması üzerinde devletin bütün gücü kullanılarak durulmuştur. Yani Kemalizm bir ideoloji olarak iki ayrı anlam kazanmaya başlamıştır. Meselenin kolay anlaşılması açısından bunu şu şekilde özetlemek mümkündür. Bunlardan birincisi ve belki de gerçekçi olan Cumhuriyetin kuruluş felsefesi olarak bilinen Türkçülerin ve Türk milliyetçilerinin anlayışıdır ve 1931 yılından sonra kısmen tasfiyeye uğradığını belirttiğimiz ve Mustafa Kemal Atatürk’e ve yaptıklarına sağdan bakan anlayış, diğeri ise onu devrimci olarak anlayan ve devrimlerini soldan bir bakışla anlayan kadrocu, kısmen mistik ve kısmen de hümanistik bir takdimle kamufle edilen positivist ve Marksist anlayıştır. İşte bu iki anlayışın köycülüğü ve kırsal kesimi ekonomik, sosyal ve fiziki olarak götürmek istedikleri yerler farklıdır.

         

        Cumhuriyetin ilk yıllarındaki köycülük hareketi önemli ölçüde Birinci Dünya Savaşı sıralarında ve savaştan sonraki yıllarda Balkanlarda Bulgaristan’daki ve Orta Avrupa’da Almanya ve Macaristan’daki benzer hareketlerden de esinlenmiş ve etkilenmiştir. Özellikle, daha sonra Hitler Almanya’sındaki köycülük hareketleri, Türkiye’de de önemli ölçüde Köy Enstitüleri fikriyatının gelişmesine sebep olmuştur. Bir yandan köyler ve köylüler halk (volk) kültürünün kaynağı olarak kabul edilip yüceleştirilerek kutsanırken, diğer taraftan da toprağa bağlı olarak kalmaları ve üretim ilişkileri açısından büyük toprak sahipleri ve ağaların baskısı altında yaşamaya, bulundukları yeri terk etmemeye ve daha çok kollektif üretimde bulunmaya layık görülmüşler ve şehirlere gelmeleri (göçmeleri) engellenmiştir. Köylülerin emek ve işgüçlerinin en yüksek seviyede istismar edilmesi ve sömürülmesiyle, kendi toprakları olmayan ve çalıştıkları büyük toprak sahiplerinin ve ağaların daha da zenginleştirilmesi için sarfedilen gayret ve emeğin kaynağı olan köylülerden büyük şehirlere, daha doğrusu şehire göçtükleri vakit gelecek tehlikeleri önlemek için köycülük yapıldığı ve bu kitlenin medeni davranış ve yaşantıdan haberdar olmadığı için şehirlere gelmesinin uygun bulunmadığı yapılan köycülük ve köy enstitüleri hareketi ile örtülmek istenmiştir. Bu hüküm ve netice o dönemi araştıran ve analiz eden sosyal bilimcilerin samimi görüşleridir. Ayrıca bu harekete mistik ve hümanistik bir görüntü verilip anlam kazandırılarak köylülerin yine köylüler tarafından eğitilmesi ve yönetilmesi şeklinde takdim edilmiş olması, ustaca kamufle edilmiş bir siyaset anlayışıdır.

         

        Gelişmekte olan ülkelerin en belirgin özelliklerinden biri de bu ülkelerde görülen nüfus artış hızının, gelişmiş ülkelere oranla yüksek bir düzeye sahip olmasıdır. Kontrollü ve kontrolsüz olarak gerçekleşen nüfus artışı, bu ülkelerin hem dinamik bir yapıya sahip olmasına, hem de yaşanan yerleşmeler düzeni içinde ve özellikle yerleşmelerin yapısında boyutları ve çözümleri karmaşık, kontrolü güç sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Toplumdaki bu dinamik yapı yüksek seviyede bir nüfus hareketliliğine neden olmaktadır. Nüfus hareketliliği, bu tür ülkelerin var olan yerleşmeler sistemi içinde, bazı bölge, yöre ve yerleşmelerin daha aktif; bazılarının ise daha statik olmasına sebep olmaktadır. Köyler Türkiye'de onca hızlı değişime rağmen arkaik (eski) yapısını korumuş; geleneksel sosyal hayatını uzunca bir zaman kaybetmemiştir.  

         

        Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan itibaren ilk defa sistemli bir şekilde köycülük politikası uygulanmıştır. Bunun sebebi henüz sanayi devrimini geçirmemiş ülkenin elindeki en önemli ekonomik kaynağın tarım ve hayvancılık olmasıdır. Ayrıca o yıllarda nüfusun %80'i köyde yaşamaktadır. Yani yaratılmak istenen yeni cumhuriyet insanının potansiyeli köylerdedir. Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda da en büyük rolü üstlenmiş köylüler için şunları söylemiştir: "Milletimiz çok büyük elemler, mağlubiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık." "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve layık olan da köylüdür. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz." Gerçekten de cumhuriyetin ilk hükümetleri köycülüğü temel politika olarak ele almış, uygulamışlardır. Önceleri ekonomide uygulama alanı bulan köycülük politikası, sonradan kültür ve eğitim politikasına da yön vermiştir. Topraksız çiftçiye toprak verilmiş, Ziraat Bankası çiftçiliği teşvik edici ekonomik imkânlar sağlamış, ziraat odaları, Tekel kurumları açılmıştır. Ancak tüm bu ekonomik politikalar kısmen fayda ve gelişim getirmiştir. Özellikle ülkenin doğusunda yüzlerce seneden beri var olan ilkel feodal yapı bu tür gelişimlerin köylüye erişimini engellemiş ve köycülük politikasının o yörelerde uygulanamamasına sebep olmuştur. Köyü kentten ayıran faktörlerden birisi de ‘insan'dır. Kentler ve kentliler evrensel anlamda hep bir yeniden doğuşu, aydınlanmayı gözönünde canlandırmıştır. Nitekim Avrupa'da Buhar Devrimi ile sanayileşmenin ve burjuvazinin doğuşuyla birlikte aydınlanma hareketi başlamıştır. Kentli insanın karşısında köylü insan bir statikliği, değişken, hareketli olamayışı simgeler. Bu manada kentli ile köylü birbirine zıttır. Kurtuluş Savaşı’nda nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylü insanlardı. İyi, peki o dönemin köylü insanları nasıllardı, yaşantıları, hayata bakışları nasıldı? Bu soruyu Türk edebiyatında ilk gerçek köy romanı diye nitelendirilen; Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 'Yaban' adlı romanı da çok çarpıcı ifadelerle anlatmıştır.

         

        Daha sonra bu alanda köy ve köylü edebiyatı ile bir hayli çalışmalar yapılmış ve ürünler alınmıştır. Bunların başında Memduh Şevket Esendal, Sebahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir ve daha başkaları da bulunmaktadır. Aslında entellektüellerin hepsinin de köye ve köylüye bakışı çok farklı ve kırsal alandaki sorunları çözmek için üzerinde durdukları ve geliştirdikleri fikirler başka başkadır. Ama hemen hemen hepsinin de ortak görüşü köylülerin kaba ve eğitilmemiş, itimat edilmeyen ve güven duyulamayan ve kendi aralarında da geçimsiz insanlar olduğu yönündedir. Ancak zaman zaman köylülerin devletle birlikte beraber olarak eşraf, toprak ağası ve zadeganlar tarafından ezildiği ve horlandığı gürüşüne itibar ettikleri de görülmektedir. Özellikle devlet partisi ve onun bürokratları rejimi garanti altına alabilmek için köy ve köylülerin kültür ve inançlarını daima küçük görmüşler ve kırsal nüfusun bulunduğu yerden koparak şehirlere göçmesini ve işçi sınıfına karışmasını önlemeye azami gayret göstermişlerdir. Bunu da halkçılık adına yapmanın mahzurlu olmadığına samimi olarak inanmışlardır. Bu arada aydınların ve politikacıların önemli bir kısmı toplumun bir an evvel uyanmasını, toplumun sanayileşmesinin mutlak gerekli olduğunu, tarih boyunca medenilik ve medeniyetin şehirlerde kurulduğunu ve geliştiğini, zenginliğin artık değer yaratmakla ulaşılabilecek bir seviye olduğunu, bunun için de bir an evvel tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi mümkün kılacak tedbirlerin alınmasının şart olduğunu savunmuşlardır. Bunların başını da Başvekil Celâl Bayar çekmiştir. Fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra aksi görüş daha da bir güç kazanarak köylünün köylüler tarafından eğitilmesi ve laikçi, devrimci ve halkçı görüşlere çok daha sıkı sıkıya bağlı, tutucu bir proje olan bir müddetten beri fikri alt yapısı oluşturulan Köy Enstitüleri Hareketi hem bir fikir ve düşünce hem de fiili bir uygulama olarak 1940 yılından itibaren, bu düşüncenin ve uygulamanın yılmaz savunucuları olan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç tarafından Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de tasvibi alınarak tatbikata konulmuştur. Bu akım Türkiye için son derece büyük bir talihsizlik ve hatta yıkım olmuş ve Türkiye sanayileşme, şehirleşme ve artık değer yaratmadaki potansiyelini, bu ufuksuz gerici ve tutucu uygulama yüzünden tam anlamı ile ancak 1980 yılından sonra harekete geçirebilmiştir. Tabii bu neticenin ortaya çıkmasında çok uzun süren II. Cihan Harbi’nin de büyük rolü olmuştur.

         

        Bu konuları derinlemesine araştıran ve ABD’nin Ohio Üniversitesinde 1993 ile 1998 yılları arasında doktora yapan ve bu çalışmasını 2006 yılında Orda Bir Köy Var Uzakta (Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem) adı ile kitaplaştırılan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Asım Karaömerlioğlu, 2008 yılında “68. Yılında Köy Enstitülerini Rahat Bırakalım” isimli makalesinde büyük bir vukufiyet ve veciz bir ifade ile anlatmaktadır.

         

        Konunun önemine ve Karaömerlioğlu’nun uzmanlığına olan güvenle, yukarıda zikredilen makale Köy Enstitülerinin açıldığı 1940 ile kapandığı 1953 yılları arasında geçen serüveni özet olarak ve oldukça objektif bir şekilde ve bilimsel bir yaklaşımla anlatmakta ve bazı alanlarda çok da masum olmayan Köy Enstitüleri deneyimini artık rahat bırakmanın gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Cumhuriyet Dönemi’nde köy, köylü ve köycülük üzerine akıl yoranların köy enstitüleri tecrübesine temas etmeden geçmesi söz konusu olamaz, işte bu maksatla makale buraya alınmıştır.

         

        Köy Enstitülerinin Türkiye’nin gündemine girdiği 1940'tan beri 68 yıl geçti ama hâlâ tartışılıyor, özlemle anılıyor, üzerine yoğun spekülasyonlar yapılmaya devam ediliyor. Hatta günlük politik çekişmelerde bir örnek olarak kullanılabiliyor. Hal böyle olunca da aslında gerçek deneyimin kendisini anlamak giderek güçleşiyor. Ayrıca sevenleri tarafından bu özgün deneyim fetişleştirilip, mistikleştiriliyor.

         

        Türkiye 1940'da aşağı yukarı 18 milyonluk, ağırlıklı olarak bir köylü ülkesi. Bugün 70 milyonluk kapitalist ilişkilerin her yanı sardığı, ağırlıklı olarak bir şehirli ülke Türkiye. 1940’larda yaşanmış bir deneyime bakıp bunu örnek almak bu derin sosyal doku farkını dikkate almıyor. Köy Enstitüleri günahıyla sevabıyla özgün bir deneyim ama bunu hâlâ mitleştirmek, hâlâ fetişleştirmek düpedüz muhafazakârlık artık 21. yüzyıl Türkiye’sinde. Türkiye’nin muhafazakârlığı sadece "sağ" partilere özgü bir şey değil maalesef. Kendisini "sol", hatta sosyalist görenler bile çok ağır bir muhafazakârlaşma içindeler bugün. Eğitimde ve her alanda yeni bir vizyon, bugünün Türkiyesi için yeni şeyler söyleneceğine bu deneyimi maalesef fetişleştiren çevreler var. Enstitüleri elbet çalışalım, anlayalım, öğrenelim, hatta saygı ile yâd edelim ama onları abartmayalım, tarihsel bağlamları içinde yerli yerine koymaya çalışalım. Bu tarihsel deneyime de biraz daha derinlemesine bakalım:

         

        Resmen 1940’da, fiilen 1930’larda gündeme gelen Köy Enstitülerinin görünürdeki amacı köy çocuklarından öğretmenler yetiştirerek eğitim yoluyla kırsal Türkiye’nin yapısal dönüşümünün sağlanmasıydı. Bu kurum 1940’lardan bugüne son derece önemli siyasal tartışmaların da odağı olageldi ancak.

         

        Köy Enstitüleri Sol-Kemalist çevreler için "gerçek" Kemalizm'in en tepe noktasını oluşturmuş, sağcı ve muhafazakârlar içinse kendi siyasal çıkarları ve anti-komünist cadı kazanları için bir günah keçisi olmuştur. Öte yandan Köy Enstitüleri Kemal Tahir gibi sosyalist eğilimli bazı yazarlar tarafından Tek Parti rejiminin ideolojisini yaymak amacıyla oluşturulmuş faşizan kurumlar olarak algılanmış ve şiddetle eleştirilmiştir. Türkiye'de herhalde pek az kurum bu denli farklı biçimde değerlendirilebildi.

         

        Köy Enstitüleri pratiğinin ve fikrinin gelişmesinde 1930’larda başlayan köye ve köylüye ilginin artmasını dikkate almak gerek. Bunda kuşkusuz siyasal rejimin 1930’lar başlarındaki krizini ve bu krizin hem rejimin toplumsal desteğini köylerde arttırma ve de aydınları bu yönde seferber etmek de önemli bir rol oynadı. Özellikle Kemalist rejimin köylerdeki zayıflığı göz önüne alındığında, Enstitülerin rejimin ve Türk milliyetçiliğinin yeterince "milliyetçi" olmadığı düşünülen köylere götürülme projesinin de bir parçası olduğu görülür. Ayrıca tam da bu noktada bu kurumların ortaya çıkışını dönem boyunca son derece etkili olmuş köycülük ideolojisiyle de ilişkilendirmek yerinde olur. Kentleşmeye ve sanayileşmeye kuşkulu gözlerle bakan köycülük, örneğin, Köy Enstitüsünün mimari Tonguç’u etkilemiş bir ideoloji. Köycülük meselesini dikkate almadan yapılan herhangi bir Köy Enstitüsü tartışmasını ciddiye almamak gerekir!

         

        Enstitüler özellikle 1946 sonrası muhafazakâr çevreler tarafından kuvvetle eleştirildi. Bu eleştirilerin ilgi alanını daha çok Enstitülerin sözde komünist faaliyetleri oluşturuyor. Enstitüler Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki ve dışındaki birçok muhafazakârın komünist cadı kazanları için bir vesile olmuş gibi görünüyor. Enstitülerin doğası ve kapatılmasına ilişkin soldan gelen değerlendirmeler daha karmaşık. Bu değerlendirmelere göre Enstitü deneyimi Kemalist hareketin varsayılan iki kanadı arasındaki iktidar mücadelesine kurban gitti. Bu senaryoda Köy Enstitüleri, başını Mustafa Kemal Atatürk ve özellikle İsmet İnönü'nün çektiği ilerici kanadın devrimi sola çekme girişimi olarak sunuldu. Hal böyle olunca Enstitülerin kapatılması da diğerlerinin bu ilerici grup üzerindeki galibiyeti olarak açıklanır. Bu değerlendirmenin de gerçekliğe uygun olmadığını belirtmek gerek. Gerçi Tek Parti döneminde yönetici sınıfın monolitik bir blok oluşturmadığı doğru. Ancak ülkenin temel meselelerinde büyük bir ideolojik farklılık olduğunu iddia etmek de biraz abartılı. CHP içindeki ayrılıkların Enstitülerin kapatılmasında rolü olmadı.

         

        Özellikle Enstitüler söz konusu olduğunda CHP içindeki ayrılıkların Enstitülerin açılmasında ya da kapatılmasında önemli bir rolü olduğu doğru değil. Enstitüleri diğerleri gibi Kemalizmin "ilerici" kanadı olarak tahayyül edilen kişiler de kapatmak istemişler, hatta pratikte Enstitüleri bu kişiler kapatmışlardır. Bu konuda ilk akla gelen kişi elbette İsmet İnönü'nün kendisi. Oysa öyle görünüyor ki Enstitülerin hem açılmasında hem de kapatılmasında CHP ileri gelenlerinin büyük çoğunluğu hem fikirdiler. Enstitülerin gündeme geldiği günlerde Parti içinde bu konuda geniş bir uzlaşmanın olduğu görülüyor. Örneğin Emin Sazak gibi Batı Anadolu'lu büyük bir toprak sahibi ve daha sonra Demokrat Parti'nin liderlerinden olacak birisi Enstitülere kuruluşunda tam destek verdi. Ayrıca kapatılma sürecini de zamanın Kemalistleri arasında bir çatışma ya da Kemalizmin farklı bir yorumlaması olarak algılamak kanımca yerinde bir bakış açısı değil. Küçük bir azınlık dışında Köy Enstitülerin bir cadı kazanı içinde yok edilmelerinde zamanın önde gelen ve sonrada sol-Kemalist olarak görülen CHP önderlerinin katkısını gözden uzak tutmamak gerek. Enstitülerin kapatılmasında bu kurumların açıldığı bölgelerde büyük toprak sahipleriyle mücadele etmesinin büyük bir rol oynadığı düşünülür. Oysa büyük toprak sahipleri Cumhuriyetin ilk yıllarından yakın zamana kadar iktidar bloğunun her zaman önemli bir gücü oldular.

<

Türk Yurdu Kasım 2011
Türk Yurdu Kasım 2011
Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele