Küreselleşmenin Zihniyet Arkaplanı ve Batı Üçlemesinde Evrenselliği Arayış: Totus Genum Humanum

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

“Evrenselliğin toprağında hiçbir şey sağlam değildir” (Hegel, 2006:265)

 

        Çok az olgu küreselleşme kadar tartışılmış ve her yeni tartışma ile müphemliğini beslemeyi becerebilmiştir. Bilginin, bilmenin ve bilimin küreselleşme söz konusu olduğunda bu denli farklı ve çelişkili muhtevalara bürünmesini nasıl izah etmek gerekir?

         

        Bu çalışmanın birinci iddiası, Türkiye’de küreselleşme tartışmalarının bilinçli veya bilinçsiz olarak esas zemininden kaydırılıp daha çok ekonomik ve teknolojik, biraz da siyasi ve sosyolojik bir düzlemde tartışılmasının olguyu anlamak ve anlamlandırmakta yetersiz ve yanıltıcı olduğudur. Zira küreselleşme veya küreselleştirme girişimlerinin arkasındaki “zihniyeti” fark etmeyen her tartışma aksak ve eksiktir. Bu nedenle de “insanı ve toplumları küre ölçeğinde düşünmeye iten ve eyleme geçiren etmenler nelerdir?” sorusu çalışmanın odağını oluşturmaktadır.

         

        Eserin ikinci iddiası ise, küreselleşmenin bugün üzerine oturtulduğu zeminin tamamıyla Batı eksenli olduğudur. Bu önemli midir? Evet. Öyle ki küreselleşme olarak adlandırılan “şey” aslında Greklerden, Roma’ya ve Hristiyanlığa uzanan bir düşünsel yolculuğun şu an vardığı menzildir. Bu menzilin daha da ilerisinde neler olduğunu anlamak için yolculuğun başlangıcından bugüne hikâyesine odaklanmak gerekir. Buradan çıkarılan sonuç ise “ikilemenin/dualitenin” global içinde de korunacağıdır: Medeni-Barbar; Hristiyan-Infidel; Batı-Doğu; Kuzey-Güney; Merkez-Çevre; Gelişmiş-Azgelişmiş; Küreselleştiren ve Küreselleştirilen. Sonuncu ikilemede, küreselleştirenlerin sahiplendiği değerler ile küreselleştirilenlerin değerlerinin örtüşmeyişi sorununun tek çözümü olarak edilgenin etkene tabi olması gösterilmektedir. Merkezin dışındakiler için ya küresel değerleri gönüllü olarak benimsemek veya okyanus içerisinde bir adacık gibi biraz da sırf antropolojik kıymeti yüzünden izole ve her türlü tehdide açık bir etkisiz eleman olarak kalmak[1] anlamına gelmektedir ki “küreselleşme aslında emperyalizmin yeni biçiminden başka bir şey değildir” önermesine de çok uymaktadır.  

         

        Bu çalışmada Batı düşüncesinde evrensellik arayışında küreselleşmeye giden yolun köşe taşları üzerinde durulacaktır. Öncelikli olarak antik Grek düşüncesinin son dönemlerinde ortaya çıkan iki olgudan, Büyük İskender ve Stoacı felsefeden hareketle evrensellik tasavvurunun oluşumuna ışık tutulacaktır. İkinci olarak Roma düşüncesinde özellikle de “imperium” kavramı etrafında “dünya ölçeğinde” düşünüşün ipuçları yakalanmaya çalışılacaktır. Son olarak Hristiyanlık ile birlikte Grek ve Roma geleneğinin aldığı yeni biçimler içerisinde evrenselliğin ve elbette küreselleşmenin ne tür bir mahiyet kazandıkları üzerinde durulacaktır.  

         

         

        Evrensellik Arayışının Küreselleşmeye Dair İmaları

         

        Kavramsal çerçevenin oturması için öncelikle küreselleşme ile evresel arasındaki ilişkiye dair bir not düşmek gerekiyor. Hem düşüncel hem de kavramsal bağlamda evrensel ile küresel kaçınılmaz olarak iç içe geçmektedir. Evrensel, daha çok “değerler” tabanlı bir aynileşmeye denk gelirken, küreselleşme bunun maddi, ekonomik ve kurumsal boyutlarını öne çıkarmaktadır. Bu noktada bir soru sormak zamanıdır: Tarihi kendi doğallığında akan bir olgu olarak mı, yoksa insanlığın tasavvur ve eylemlerinin bir manzumesi olarak mı düşüneceğiz? Kendiliğinden mi, birilerince mi? Yoksa bu ikisinin arasında bir yer mi? Bu soru aslında Antik Çağ felsefecilerinden Hegel’e ve günümüze uzanan bir geçmişe sahiptir ve hala üzerinde tartışılmayı hak etmektedir.

         

        Aristotales’e göre devlet tipleri (aristokrasi, oligarşi, demokrasi) birer “form” idiler ve bir döngüsellik içerisinde insanlar örgütlü toplumlar olarak yaşadıkları sürece bunları birinden diğerine geçerek dönenip duracaklardır. Bu anlamıyla her örgütlenme formu geçicidir. Zira insani-toplumsal yaşam doğal yaşamın “tesadüfî” bir uzantısıdır. İnsanların geçmişleri de gelecekleri de bu rastlantısal ve sürekliliği olmayan formlar arasında dolaşmaktan ibarettir. Bu bakımdan geçmişin gelecek ile sürekli ve nedensel bir ilişkisi yoktur, tarih de sürekli bir ilerleme değildir (Özlem, 1984: 9-10). Bu determinizmden uzak yaklaşım bize hiçbir formun son durak olamayacağını, hatta formlar arasında geçişlerde bir sistematiklik aranamayacağını, geçişlerin mutlaka kötüden iyiye, iptidaiden gelişmişe doğru da olamayacağını söylemektedir. Aşağıda ayrıntılı olarak tartışılacağı üzere, özellikle “ilahi” dinlerde ve bunlara dayalı fikri akımlarda temel düşünce ise başı sonu belli ve belirli bir akışı olan doğrusal bir tarih anlayışıdır.

         

        İnsanoğlu “insanlık ölçeğinde” tasavvurlara ulaşana dek değişik maceralar yaşamıştır. Kabile-kavim tanrılarından “evrensel” “tek” tanrıya geçiş “bütün insanlık” ölçeğinde düşünmenin ilk merhalesini oluşturur. Bu aşamada insan-tanrı ilişkisi “sunak-adak” kültüründen “iyilik-doğruluk” merkezli “ahlaki” bir birliktelik kültürüne geçiş şeklinde evrilmiştir. “İyilik-doğruluk” ise “insanlık” kavramı merkezli bir mahiyet kazanmıştır. Bu mahiyet hem Budizm, hem Zerdüştlükte kendini gösterir. Müteakibinde Hristiyanlık bunu “ilahi” kaynaklı bir sistematiğe dönüştürür (Childe, 1995: bl.10). İslamiyet de aynı evrensel söylemle bu geleneği sürdürür (Özlem, 1984: 1.bl.). Bu yönüyle bakıldığında, “Tüm üyeleri birbirlerine karşı ortak ahlaki davranışlarda bulunmakla yükümlü tek bir toplum olarak insanlık fikri… tüm kesimleri arasında malların karşılıklı değişimine dayanan bir uluslararası ekonominin ideolojik karşılığıdır” (Childe, 1995: 181) önermesiyle ilk evrensel düşünce sisteminden günümüzün küreselleşmesine bir köprü kurmak mümkün olur. Demek ki bu “ideoloji” insanlığa demir çağının ikinci aşamasından bir hediyedir aslında. Burada şüphesiz dinlerin “evrensele” hitap edecek ölçekte söylem geliştirmeleri tek başına bu olgunun gerçekleşmesi için yeterli değildir ve hiçbir din henüz bu söylemini hayata geçirecek derecede hâkimiyet tesis edememiştir. Ancak, evren ölçüsünde tasavvurun altyapısının ön şartlarından birisinin gerçekleşmesi açısından bu adımın önemi yadsınamaz.

         

         

        Grek Düşüncesinde Evrenselliğin Arkeolojisi

         

        Her ne kadar konunun özüyle doğrudan ilintili olmasa da bir noktaya işaret etmekte yarar var: Eskinin Grekleri[2] bu günün Yunalıları mıdır? Bu sorunun sorulması haklı ise burada bilinçli olarak Yunan yerine Grek adının kullanılması da anlamlı demektir. Antik ve arkaik zamandan, Helenik çağ, Roma, Doğu Roma, Osmanlı dönemlerinde takip ettikleri uzun tarihsel yolculuk Greklerin bugünkü Yunanlılar ile olan irtibatlarının giderek belirsizleşmesine neden olmuştur[3]. Bu tespite bağlı olarak bu eserde genellikle Grek kavramı tercih edilmiştir.

         

        İnsan doğası “kategorileştirme” üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya yatkın görünüyor. Grek düşüncesinde bu kategorileştirmenin güzel örnekleri bulunur. Aristotales hem canlıları hem de cansız varlıkları tasnif etmenin ustasıydı. Böylesi kategorici bir düşünceden evrensel önermeler çıkarmak oldukça zordur, ama yine de yapılmıştır. Helenik düşüncede evrensellik nasıl anlaşılır? Bunu tartışmak için iki nokta üzerinde durmak gerekir. Birincisi “Barbar-Grek” ayrımının keskinliği ve bu ayrımın toplumsal, ekonomik ve siyasi yapıyı belirlemesi; ikincisi ise Makedonyalı[4] İskender ile birlikte bu ayrımın bütün veçheleriyle reddedilmesi ve “insanlık” kavramının zihniyetin merkezine yerleştirilmeye çalışılmasıdır. İskender sonrasında Zeno önderliğindeki Stoacı düşüncenin de bir evrensellik önerisinde bulunduğu bilinmektedir. Bu da Grek düşüncesinde İskender’in oynadığı başat role işaret eder. Burada İskender merkezli “insanlık” ile Stoacı düşüncedeki “dünya yurttaşlığı” kavramlarından hareketle Grek düşüncesindeki evrenselci söylemin kökenleri ve dinamikleri tartışılacaktır.

         

        Grek düşüncesi söz konusu olduğunda barbar kavramının tarihsel gelişimini anlamadan sosyal örgütlenmeleri açıklamak mümkün değildir. Bilindiği üzere Grekler kendi dillerini konuşmayanlara “barbar” demekteydiler. Kimdi bu barbar? Gırtlağından bar-bar-bar şeklinde anlaşılmaz sesler çıkaran, dili bir kekeme ve anlaşılmaz bir hayvan sesine benzeyen kişi. Daha sonra barbar yeni anlamlar kazanmaya başladı. MÖ V. yüzyıldan hatta belki daha öncesinden başlayan bu yeni anlam IV. yüzyılda açıkça ortaya çıkar: barbar sadece Grek olmayan değil, kaba, bilgisiz, aşağı ve kölelik için doğmuş varlıklardır[5](Bonnard, 2004: 181). Böylesi bir anlayıştan evrensele ulaşmak doğal olarak mümkün olamazdı. Bir topluluğun aynı mekânı (sosyal, dini, eğitim) paylaşamayacağı ve aralarında doğuştan (kandan) gelen ve giderilmesi asla mümkün olmayan farklılıklar olan insanlarla kurabileceği ilişki, ancak hasımlık ve güce dayalı olacaktır: köleleştirme ve sömürme ya da direnirlerse yok etme. Barbar, bir hayvandan veya bir bitkiden farklı bir varlık değildir. Şu halde barbarın tanrısı, inançları, yaşamı da makbul değildir. Böylesi bir yaklaşımdan evrensele varmak; dünya ve insanlık ölçeğinde tasavvurlar geliştirmek pek mümkün değildir. İşte İskender’i “büyük” yapan belki komutanlığından daha çok, böylesi bir iklimden çıkarak dünyayı bir bütün olarak algılayabilme yeteneğidir.

         

        İskender bir Grek değildi. Bu elbette onun dünya ölçeğinde heveslerine bağlı olarak “kendisi gibi olmayanlara” karşı açık fikirli, alçak gönüllü olmasına imkân tanıyordu. Oysa hocası Aristoteles kendisine yazdığı bir mektupta “Greklere baba, barbarlara efendi; birincilere dost ve yakın olarak davran, ikincilerden ise hayvanlardan ve bitkilerden yararlanır gibi yararlan” şeklinde tavsiyelerde bulunuyordu Aynı şeyi Platon’da söylüyordu. Barbarlar “yaratılış” olarak Greklerin düşmanıdır ve bu nedenle onlara duyulan nefret de “doğaldır”, o halde onlarla savaşmak ve onları yok etmek gerekir[6] (Bonnard, 2004: 175). Bu tavsiyeye karşın İskender Greklerin kendisine dayatmak istediği barbar-medeni ayrımına başından beri pek kulak asmışa benzemez. Peki niçin?

         

        Başlangıçta İskender’i savaşa sürükleyen ana güdü Helenik bir etki ile Makedon ve Greklerin öcünü barbarlardan, özellikle de Perslerden almaktı. Ama Doğu dünyasının derinliklerine daldıkça karşısında bambaşka medeniyet kapıları açılır ve her kapıdan dünya görüşüne yeni şeyler katarak bambaşka tasavvurlar oluşturur. Elbisesi hatta lisanını bile bu medeniyetlerden besler. Bonnard’ın deyimiyle artık “insanca konuşur o.” (2004:192). Büyüklüğü öyle bir noktaya ulaşmıştır ki İskender’in Grek sitelerinde tanrı sayılmak isteği üzerine Lakedaimonlular “eğer İskender bunu istiyorsa, bırakalım tanrı olsun” diye cevap verirler[7] (Bonnard, 2004:193).

         

        İskender’in bu görüşleri kendisinden yaklaşık yüz yıl sonra Stoacı Filozof Citiumlu Zeno tarafından “bütün insanlar dünyanın yurttaşlarıdırlar… Herkes için ancak bir dünya vardır” ifadesi ile kristalleşerek Roma ve Hristiyan medeniyetinin ana damarlarından birisini oluşturmuştur. Stoacılar ile birlikte Grek düşüncesi katı barbar ayrımından sıyrılmaya, kibrini bir yana bırakmaya başlamıştır. Bu bir bakıma insanlığın da yeni bir evreye doğru hareket ettiğinin delilidir. Gerçekten de Stoacı düşüncenin tabiat kurallarını kaderci bir tavırla kabul etmeyi, eşyadan bağımsızlaşmayı ve erdeme bağlı kalmayı öneren düşüncelerinin siyasi ve dini yansımaları çok güçlü oldu. Ama Stoacılığı o dönemde ayırt edilir kılan şey ortaya attığı “bütün insanlar doğa yasalarınca yönetilen doğal ve tek bir topluluğun vatandaşıdırlar” düşüncesiydi. Bu fikirler önce Roma, ardından da Hristiyanlık ve aydınlanmanın değişik akımları için esin kaynağı olmuştur. Öyle ki Roma İmparatorluğu için söyleyecek olursak, büyük şair ve belagat ustası Cicero şu tespiti yapmaktadır: “Roma’da ve Atina’da veya bugün ve gelecekte farklı bir hukuk değil, sonsuza dek sürecek ve değiştirilemeyecek ve her zaman bütün insanların iyiliğini savunacak tek bir hukuk olacak[8] Sırf bu ifade bile dönemin hâkim Roma düşüncesinde Stoacılardan etkilerini belirgin şekilde ortaya koymaktadır (Hamowy, 2008: 494; Abhayananda, 2007:108-109).

         

        Stoacılar bir yandan yepyeni felsefi ufuklar açarken diğer yandan da geleneksel alışkanlıkları düşünce sistemine dâhil etmekte sakınca görmemişlerdir. Örneğin, Roma dönemi Stoacı yazarları özel mülkiyeti ve piyasayı savunup devletin merkezi işlevlerinden bir tanesinin özel mülkiyet haklarını korumak olduğunu belirtmişlerdir. Stoacılar arasında Roma Hukuku’nun doğal hukukun bir yansıması olduğunu ve Roma İmparatorluğu’nun da evrensel insan topluluğunun gerçekleşmesi anlamına geldiğini savunanlar olmuştur. Ancak, ortaya çıkan Roma İmparatorluğu Stoacıların tasvip edebileceklerinden çok uzaktı. Her ne kadar Stoacı anlamıyla özgürlük kavramı esasen psikolojik olsa da, Stoacılık her otokratik despotizme düşmandı ve imparatorluk öncesi cumhuriyetçilik ve hukuk yönetimi nostaljisi ile geçmişi arıyorlardı. Stoacılara hayran olanlar arasında Sezar’a ve daha sonra da Neron’a suikast düzenleyenler de vardı. Stoacılık sonraları Hristiyanlık ile de birleşti. Stoacı öğretinin merkezlerinden Tarsus’tan gelen Paul[9]’un Seneca[10] ile yazışmaları, sonraları Seneca’nın Augustine gibi erken dönem Hristiyan düşünürler arasında popüler olmasına sebep oldu. Sonraki yüzyıllarda ise klasik liberal düşüncenin gelişmesinde de öncü rolü oynayan Locke, Rousseau, Smith ve Kant gibi düşünürler de Stoacılardan esinlenmişlerdir[11] (Hamowy, 2008: 494-5).

         

         

        Roma Düşüncesinde Evrenselliğin Arkeolojisi: Novus Ordo Seclorum[12]

         

        İskender’in ölümü sonrasındaki Helenik Çağ’ın kaosu bir anlamda geleceğin Roma dünyasının mayalanacağı ortamı da hazırlıyordu. İskender şehirler kurdu, müzeler, kütüphaneler ve jimnazyumlar serpti gittiği yerlere. “Barbar-soylu” ayrımının doğal değil yapay olduğunu, eğitim ile bunun giderileceğini, farklı inançların aslında bir bütün olan tanrının farklı yansımaları olduğunu düşündü. İnsanların arasındaki inanç, töre ve törensellikler aşıldığında “özgür insanın” doğabileceğini öngördü. İçindeki dünyanın büyüklüğü ile dış dünyanın büyüklüğünü birbirine yakınlaştırmak istedi. Ama İskender’den sonra gelenler bir daha o düşünce ve güç düzeyine asla ulaşamadılar. Hatta McInerney’in (2000:3) deyimiyle “İskender Grek kültürünü Afganistan’a kadar taşıdı ama Grekler bundan 2100 yıl sonra Türklere karşı yaptıkları savaşa kadar bir daha özgür olamadılar.”

         

        İskender’i takip eden Roma düşüncesinde “barbar” ayrımı yine çok keskin bir şekilde kendini tesis etti. Zira Roma’nın öngördüğü dünya devleti (imperium) daha farklı bir görünüm arz ediyordu. Greklerin tükenişine karşın Roma’nın doğuşunu Hegel şöyle resmeder:

         

        Son Makedonya kralı Perseus İ.Ö. 168 yılında Romalılar tarafından yenilgiye uğratılıp bir utkuyla Roma’ya götürüldükten sonra önce Achaen Ligi saldırıya uğrayıp parçalandı ve nihayetinde İ.Ö.146 yılında Corinth yerle bir edildi. Polybius’un betimlediği şekliyle Grek ülkesine bakacak olursak, onun gibi asil bir varlıktan geriye devlet işlerinde çaresizlik ve felsefe içine geri çekilmekten veya bir şeyler yapmaya kalkışırsa her mücadelede ölümü görmekten başka bir şey kalmadığını görürüz. … demirden bir güç bu düşmüşlüğün bütün zayıflıklarını göstermek ve onu parçalara ayırıp sefil bir yıkıntıya çevirmek için hazırdı. Bu yıkıcı talihin adı ise Roma gücüydü (Hegel 2001, 296)[13].

         

        Tarih sahnesinin başat aktörü artık kendi yıkımının da benzeri bir hikâyeye dayanacak olduğundan habersiz ardı ardına zaferler kazanan Roma idi. Roma, küçük bir şehirden devasa ve uzun ömürlü bir imparatorluğa güçlü adımlarla ilerledi. Yönetim, mitoloji, dil, mimari, sanat alanlarında Etrusler, Grekler, Kartacalılar, Mısırlılar ve zamanın diğer medeniyetlerinden beslenerek muhteşem bir terkip oluşturdular. Bu dönemde Romalılar için hayatın ve düşüncenin merkezinde “medeni-barbar” ayrımı hala çok belirgindi. Barbarların köleleştirilmesi, Roma’nın savaşlarının meşrulaştırılmasında barbar kavramına sığınılması, kaybedilen savaşların suçlusu olarak yine barbarların gösterilmesi geleneği sürdü. Ancak, Roma’nın peşinden koştuğu “imperium[14]” kavramının doğasında Cicero’nun söyleminde açıkça görüldüğü üzere “tek devlet” ve “tek hukuk” merkezli “evrensel devlet” olma iddia ve ideali vardı (Özlem, 1984: 14). Roma bir bakıma içindeki toplumsal ayrılıkları (soylu-özgür-barbar) imperial kavramı ile evrensel ölçeğe ulaştırmanın yollarını arıyordu. İskender’in “dünya yurttaşı” tasavvuru Roma’da “dünya devleti” biçimine dönüşüyordu. Evrensellik tahayyüllerindeki hareket noktaları itibariyle bu iki dünya arasındaki temel fark buydu.

         

        Roma’yı “devlet evrenselliğine” yönelten süreç neydi? Birincisi Roma’nın kuruluşu küçük ve dar sınırlar içinde kalmış bir halkın pek de bilinmeyen bir dili etrafında gerçekleşiyordu. O dönemlerde Roma o denli önemsizdi ki, İskender doğuya sefere çıkarken batıya bakma gereği dahi duymamıştı. Bunun pratik sonucu ise Roma’nın nüvesinde bir imparatorluk zorunluluğu taşımasıydı. Bu küçük şehir-devlet büyüyebilmek için tek seçeneğe sahipti: her kavme kucak açmak. Roma genişledikçe diğer kavimlere de kucağını açtı. Ancak Latin dilini “resmi yönetim” ve “ordu” dili olarak gittiği her yere taşıdı. Roma diğer dillerin yaşamasına izin verirken Latinceyi imparatorluk diline[15] çevirmeyi başardı (Janson, 2004). Latince mitoloji, felsefe, edebiyat, hukuk bilim ve en nihayetinde Hristiyanlık ile birlikte de din dili haline geldi. Britanya’dan Akdeniz’in tüm kıyılarında bu dil yerel dillerin üzerinde bir eğitim ve yönetim dili olarak hâkimiyetini tesis etti. Sonrasında İstanbul merkezli Doğu Roma ise Grek geleneğini sürdürdü. Hristiyanlığa geçişte ise Batı Roma Katolikliğin, Doğu Roma ise Ortodoksluğun temsilcileri olarak aralarındaki dil ve din bağlarını kopararak birbirine ölümüne düşman iki kampa dönüştüler. 

         

        Roma’da üçlü ayrım; Romalılar, yarı-Romalılar (orduda kullanılan askerler) ve köleler[16] toplumsal yapının genel görünümünü oluşturuyordu. Roma dışında ise Greklerin kurgulamasına benzer şekilde barbarlar vardı. Ancak, Greklerin talihinin aksine bu kere barbarlar doğudan değil, İmparatorluğun kuzeybatısında, Ren ve Tuna boylarını aşarak geliyorlardı. 5. yüzyılda Roma’yı yıkıma götürecek bu barbarların yağmacılık hareketleri daha 3. yüzyılın ortalarında Romalı bir imparatoru (Decius) yenilgilere uğratıp en sonunda oğluyla birlikte bir pusuda öldürecek kadar cüretkârlaşmıştı (Goldsworthy, 2009: 109-110). Ancak, Roma’nın barbar ile kesişen kaderi hep düşmanlık üzerinden gitmedi. Barbarı önemli bir savaş gücüne dönüştürmek adına devşirerek devletin uçbeyi olarak da kullandı İmparatorluk. Bu yaklaşım Roma’nın farklı kavimleri kabullenmedeki âlicenaplığından mı yoksa politik kaygılardan mı kaynaklanıyordu? Soruya farklı cevaplar verilmektedir. Zira Roma söz konusu olduğunda ortada hep bir “tarih fabrikasyonu[17]” var demektir.

         

        Ancak, bakış açısı Germenik, Sakson veya Latin olsun değişmeyen şey ise Roma’nın “ebedi misyonudur” (Haskell, 1947: 39) Haskell gibi bir çok yazar Roma’nın bugün Batı devlet yönetiminde yaşadığına dair bolca örnekler vermektedir. Zira Roma “ebedi şehirdir” ve bu ebedilik o kadar benimsenmiştir ki Anadolu’daki buluntularda edinilen bilgilere göre dönemin devlet adamları Roma’nın sonsuza dek yaşayacağını garanti ediyorlardı (Haskell, 1947, s.189-190). Öyle ki, bu düşünceye göre Roma aslında dünyanın ta kendisidir:

         

        “Collesium  ayakta kaldıkça Roma da kalır;

        Collesium çöktüğünde Roma’da çöker;

        Ve Roma çökünce, dünya da!”[18]

         

        İskender ile Roma arasında belli farklılıklar olduğu görülmektedir. Bunlardan başlıca olanı İskender’in “dünya yurttaşı” kurgulamasına karşı Roma’nın “dünya devleti” tasavvurunun öne çıkmasıdır. İskender doğuştan ve doğal bir barbar-medeni ayrımını reddederek dünyayı insanlık ölçeğinden bir bütün olarak tahayyül etti. Roma ise bu ayrımı devlet üzerinden dünya ölçeğine taşımak istedi. Her ne kadar cılız bir “insan soyunun birliği” ilkesi dillendirilmiş olsa da Roma’da “imperiuma”, yani dünya devletine giden yol barbarlardan tıpkı Aristotales’in bir zamanlar İskender’e önerdiği gibi “hayvan ve bitki” gibi yararlanmaktan geçiyordu. Barbarlar, köle olarak ekonomik ve toplumsal çarkın döndürülmesinde sonuna kadar kullanılabilecek bir “girdi” idi[19]. Ama Roma tarihi aynı zamanda bir “ihtilâller” tarihi de idi. Saltanat güçlü komutanlar arasında paylaşılıyor veya sürekli el değiştiriyordu. Bu durum bir bakıma toplumsal mobilizasyon için de uygun bir ortam oluşturuyordu. En alttan başlayan hayatın devletin tepesine uzanmasının bir yolu bulunabiliyordu. Barbarların dahi uçbeyi olarak, azalan nüfus sorununu telafi adına veya onlardan çekinildiğinden çaresiz olarak Roma sistemi içerisinde kendilerine vatandaş olarak yer bulmalarına imkân tanınıyordu. Gerektiğinde Roma vatandaşlığı yüksek ekonomik bedel bahasına da olsa satın alınabiliyordu. Bu hal, imparatorluğun toplumsal cazibe merkezi olmasına hizmet etmekle birlikte vatandaş-barbar ayrımının keskinliği teorik ve pratik olarak sistemin merkezine oturmuştur. Bu duruma dair günümüz için söylenebilecek şey “merkez-çevre” ayrımının Roma’daki yurttaş-barbar ayrımı ile eşleştirilebileceğidir. Eğer “Roma asla ölmedi” tezi benimseniyorsa, Batı’nın kendini merkeze koyarak oluşturduğu kurgulamanın tam bir Roma mirası olduğu zaten söylenebilir. Belki de Hristiyanlığın evrenselliğine giden yol da buradan geçmekteydi ve aranan evrensellik Greko-Roma-Hristiyanlık teslisinde kendini ifade etmektedir.

         

        Küresel düzeyde bir bilincin oluşmasındaki katkısı söz konusu olduğunda Roma’yı, yukarıda çizilen savruk resmi de dikkate alarak, nereye koymak gerekir? Burada belirgin bir çizgiden söz etmek zor olsa da bazı çıkarsamalar yapmak mümkündür. Birincisi Roma Grek’ten Hristiyanlığın evrenselliğine geçişin bir ara formudur. Roma, Greklerin aksine farklılıkları kendi sistemi içerisinde hazmetmeye çalışarak büyüdü. Bunu yaparken “medeni” “yarı-medeni” ve “barbar” sistemine sadık kalmakla birlikte bir cihan devleti “imperium” olma hayalini korudu. İçi çok dolu olmasa da “insan soyunun birliği” (Özlem, 1984: 14) gibi bir söylemle bugün dahi insanlığı etkileyebilecek düşünce pınarları oluşturdu. Belki felsefe ve bilim olarak Grekler kadar başarılı olamadı, ama özellikle yol ve lojistik başarısı (Childe, 1974) ile medeniyetin yeni bir evreye ulaşmasına öncülük etti. En önemlisi, kendisinden sonra evrenselliğin bayraktarlığını yapabilecek bir söyleme sahip olan Hristiyanlığa kuluçka oldu.

         

        Dahası, çöküşünden sonra Avrupa’yı derin ve karanlık bir uçuruma sevk edip paramparça devletçikler kıtasına dönüştüren süreç sonucunda dahi bu dağınıklığı toparlayabilecek “örtük” bir “üst kimlik” olma potansiyelini korumayı başardı. Avrupa söz konusu olduğunda öyle görünüyor ki Roma kimlik ve ülkülerini öylesine derinlere serpiştirmiş ki çöküşünden yaklaşık bin yıl sonra “Rönesans” ile “yeniden” canlanmayı becerebilmiş; 1500 yıl sonra ise yine bir Roma antlaşması ile bir anlamda Batı Roma (Akdeniz’in güney yakası hariç)’nın yeni formu şeklinde Avrupa Birliği’nin temelleri atılabilmiştir. Bu temel atılırken yer olarak İtalya’nın ve özellikle de şehir olarak Roma’nın seçilmesi bir tesadüf müdür? Roma antlaşması ile hepsi bir şekilde Roma İmparatorluğu’nun verasetine talip olmuş ve olabilecek “Latin”, “Anglo- Sakson” ve “Germen” soylarının bir üst kimliği olarak Avrupa tasavvuru yeni bir biçime kavuşturulmuş oldu.

         

        Avrupa’ya benzer şekilde “Roma bugünün ABD’sidir” tespiti de yaygın olarak kullanılmaktadır (Goldsworthy, 2009:3). Süper güç olarak ABD Roma’nın “imperium” misyonunun bugünkü taşıyıcısıdır. 1800’lü yılların başında Fransa, sonraları İngiltere Romanın varisleri olduklarını iddia ediyorlardı. Hitler Almanya’sı ise kendini “Kutsal Roma İmparatorluğu” ve “Alman İmparatorluğu’ndan sonra “Üçüncü Reich” olarak nitelendirerek neyin mirasçısı olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktaydı. Bu mirasın 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcında İngiltere’de bulduğu yankıyı Churchill’in sözleri açığa çıkarır: “İngiltere’nin yenilgisi yeni bir ‘Karanlık Çağ’ getirecektir”. Churchill burada Roma İmparatorluğu’nun barbar Germen kavimlerince yıkılıp “karanlık” “Orta Çağın” başlamasına örtülü olarak atıfta bulunmaktadır (Goldworthy, 2009: 16). Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki Roma her an bir başka “süper güç” olarak karşımıza çıkabilecek şekilde varlığını sürdürmeyi başarabilmektedir. Dolayısıyla Napolyon’un Avrupa’yı kasıp kavurması, İngiltere’nin cihan imparatorluğuna giden macerası, Hitler’in dünya hâkimiyeti ideali, Avrupa’nın Roma’da atılan imzalarla yeniden bir birliğe dönüşme arzusu hep Roma geleneğinin yeni yansımalarıdır. Hatta günümüz ABD’sini de bir “eritme potası” (Aydın, 2010) şeklinde tasavvur edenlerin bu ülkeyi “yeni Roma” olarak tanımladıklarını da söylemek mümkündür.

         

        Roma geleneği içerisinde sadece Batı Roma’da aynı zamanda üç, hatta dört kralın olduğunu, saltanatın soydan çok güçlü komutanlar arasında el değiştirdiğini de dikkate alırsak, Batı merkezli Roma varisi olma mücadelesinin değişik kavimler arasında üstünlük yarışına dönmesi anlaşılabilir. Imperium ve Hristiyanlık odaklı küreselleşmeyi nereden bakarsanız bakınız bir Roma İmparatorluğu kurgulaması olarak antik çağdan günümüze taşınan bir ülkü olarak görmek gerekiyor. Bir eksiğiyle! Hem de Roma’yı çöküşe götüren eksiği ile. Hegel’e göre Roma İmparatorluğu nihayetinde çöktü, zira imparatorluk insanoğlu için evrensel yasal bir eşitlik oluşturdu, ama bu insanların haklarını ve insanlık haysiyetini gözetemedi. Bunu ancak Hristiyan geleneği gerçekleştirecekti ve bu gelenek moral özgürlük zeminine dayalı evrensel bir eşitlik oluşturacaktı (Hegel, 2001: Kısım 3). Bu yoruma ancak kısmen katılmak mümkün, ama bu yorum aynı zamanda bugünkü küreselleşmeci evrenselliğin oturtulduğu zemini açıklaması açısından önemlidir. Küreselleşmenin “ekonomik getirilerini” merkeze alarak yapılan olumlayıcı yorumların çağın “insan haysiyeti ile” örtüşmeyen sömürge-bağımlılık esaslı bu büyük olgusuna bir anlamda delil karartma uygulamaktadırlar. Bu noktada, Hristiyanlığın küresel söyleme katkısını ele almak yararlı olacaktır.

         

         

        Hristiyanlıkta Evrenselliğin Arkeolojisi

         

        Challaye’nin (1972:237) betimlemesiyle “Doğu mistisizminin, Yahudi Mesihçiliğinin, Yunan düşüncesinin ve Roma evrenselciliğinin kavşak yerinde, ortaya Hristiyanlık çıkmaktadır”. Zira son dönemlerde tanrı tapınışı ile imparatora tapınmayı eşleştiren Roma dini bir diğer adıyla Jüpiter Kültü, “büyük bir evrensel imparatorluk içinde, bir çeşit evrensel din haline geldi. Bu yönüyle Roma dininin kendisinden çok daha üstün olan Hristiyanlık karşısında uzun süre yaşaması mümkün gözükmemekteydi” (Challaye, 1972:236). Öyle de oldu. Gerçekten de Roma hem pagan hem de Hristiyan olarak “dünya” ölçeğinde hevesler taşıdı.       

         

        İlginçtir, tesadüf veya başka nedenlerle de olsa Roma’nın Hristiyanlaşması bir bakıma sonunu da getirmiş oldu[20]. Ama çökmeden evvel, Hristiyanlık bir zamanlar saklı ve korku içinde dinini yaşamaya çalışanlardan müteşekkil, daha çok yoksullara hitap eden mahalli ölçekte bir din olmaktan çıkmış, en nihayetinde devletin tepesindekiler tarafından da benimsenen “resmi” bir dine dönüşmüştü. Her dönüşüm acıları da beraberinde getirir. Bir zamanların Hristiyan avlayan Roma’sı, Kral Konstantin’in ölüm döşeğinde Hristiyanlığı kabul etmesi ile birlikte artık putperest avına çıkar. Yüz binlerce putperest öldürülür. Şehirden kırsala dalga dalga yayılan avın sonunda “paganizm son günlerini yaşar” (Stark, 2006:183). Bu dönemde Roma imparatorluğunun hem doğusunda (İstanbul) hem de batısında resmi din Hristiyanlık[21] olur (Horsley, 2003:130), ama mezhep ve dil ayrışması yüzyıllar boyunca süren bir husumetin kaynağı olmaya devam eder.

         

        Roma’nın Hristiyanlaşması sonrasında insanlığın tecrübe ettiği diğer dinler ile ilişkisinde yaşanan değişimin ayrıntılı analizini Stark’a (2006) bırakıp bir adım daha ileri gidersek, “ilahi” dinler içerisinde evrenselliğe seslenen ilk dindir Hristiyanlık ve bu yönüyle İslam ile benzer bir söyleme sahiptir. Kavim dinlerinin yerine “bütün insanlık” için “bir tanrı” inancı gelir[22].

         

        Batı Roma İmparatorluğu çöküp Avrupa küçük devletlere bölündüğünde, Batı “karanlık orta çağını” doğu ise önce Araplar, sonrasında ise Türklerin öncülüğünde kendi aydınlanmasını inşa etmeye başladı. 1300’lü yılların başında “yeniden doğuşa” hazırlanan ve artık Katolik Kilisenin merkezi olan Roma bilim, felsefe ve sanatın dinle birlikte yaşayabileceği bir iklim oluşturarak bir anlamda Grek-Roma-Hristiyanlık karması bir medeniyeti yeni bir formda tekrar parıldatmaya başlıyordu. Ardından da “aydınlanma” ile “evrensel değerler” üretme noktasına gelindi. 1500’lü yıllardan sonra denizaşırı seferlerle değişmeye başlayan Hristiyan-Batı dokusu yaşadığı acı tecrübelerden de ders alarak bünyesinden “aydınlanmayı” doğurdu. Aydınlanma aynı zamanda “evrensel-globalist” düşünceyi temel alan bir söylem ile “bütün insanlığa” seslenmeyi arzuluyordu. Bütün insanlık? İstisnaları bir yana koyarsak Hristiyan Batı için “bütün insanlık” aslında kendi merkezli bir kurgulamadır sadece. O nedenle hümanist, evrenselci ve elbette küreselci akımın merkezinde hep Batı vardır. Böyle bir dünyada mesela Afrika’yı nereye koymak gerekiyor?[23] Ya Türkleri?[24]

         

        Yukarıdaki tartışmalar ışığında günümüz küreselleşmeci söylemin arka planına ve muhtevasına ilişkin bazı saptamalarda bulunmak gerekiyor.

         

        Birincisi, Stoacı geleneğin Helenlerden Roma’ya, oradan Hristiyanlığa ve aydınlanmaya akarak ortaya güçlü bir “evrenselci” söylem çıkarmasının günümüz küreselleşmeci yaklaşımlarına en azından zihinsel bir altyapı oluşturduğu gerçeğidir. Bu sayede “dünya ölçeğinde bir muhayyile” sahipliğinin de yolu açılmış oldu. Stoacı gelenek “aklın egemenliği”, “tabiata uygun yaşamak”, “ruhun sarsılmazlığı” gibi ilkeleriyle Helenik çağdan Roma’ya, oradan Hristiyanlığa ve nihayetinde aydınlanmaya kadar her akım için ilham kaynağı olma becerisini göstererek Batı evrenselciliği için önemli bir damar oluşturmuştur. Yalnız söz konusu Batı olduğunda “dünya ölçeği”, “evrensel”, “bütün insanlık” gibi kavramların çok sorunlu olduğunu ve daha çok “Batı ile sınırlı” bir tasavvura dayandığını da not etmek gerekir.

         

        İkincisi, hümanist, evrenselci ve küreselleşmeci söylemin en güçlü dayanaklarını Hristiyan terminolojinin oluşturduğu gerçeğidir. Bu sanıldığından çok daha belirgin bir durumdur. Hümanistler, ütopistler, aydınlanmacılar, Hegel ve burada bir “örnek olay” olarak ele alınmayı hak eden Fukuyama tezlerini coşkulu bir Hristiyan terminolojisiyle bezemektedirler. Bu belki kaçınılmaz ve elbette anlaşılabilir bir durumdur. Burada sorun, Hristiyan-Batı merkezli kurgulamanın çevresindeki “aydınların” neyi niçin sahiplendiklerini fark edememeleridir.      

         

        Küreselleşmeyi bütün insanlığın ortak bir kurgulaması veya insanlık için ortak bir selamet yolu olarak algılayan üçüncü dünya aydınları mesela “dünyanın tek kutupluluğa girişini tanrı krallığının kuruluşu” olarak nitelendiren söylemi olduğu gibi benimseyecek mi? Tek kutupluluk bir bakıma “ışığın ebedi hâkimiyeti” için bir basamak olarak değerlendirilirse burada durup düşünmek gerekmez mi? Baba Bush’un,[25] I. Körfez savaşını başlatma gerekçesi olarak “iyi ile kötünün; ışık ile karanlığın” savaşını göstermesi Armageddon’u[26] hatırlatmayacak mı? Bu savaştan sonra “tanrının egemenliği” hâkim kılınmış oluyor ve tarih de tam da bu noktada bitiyorsa kafamızda soru işaretleri olmayacak mı?

         

        Burada “tarihin sonu” tezi üzerinde kısaca durmakta yarar var. Roma, Hristiyanlık ile buluşunca Helenlerden aldığı döngüsel tarih geleneğinden doğrusal tarih anlayışına doğru kaydı[27]. Bunun anlamı, tarihin bir noktadan başlayıp bir diğerinde biteceğiydi. Bu iki nokta arasında ise insanoğlu kendi tarihini yaşar. Bu kurgulamada tuhaf olan bir şey yok. Ancak tarihin sonu kavramının küreselleşme gibi bir tartışmanın ortasına konması ve dünya siyasetinin (küresel söylemin) yoğun olarak Kabala-Hristiyan terminolojiden yararlanması bu çalışmanın tezini doğrular mahiyettedir. Hegel’e göre “tarih modernitenin özgürlüğü gerçekleştirmesi ile sona erer. Zira artık nihai felsefi doğru başarılmıştır” (Maker 2009: 15) Maker bu ifadenin “Hegel kendisini tanrının yerine koyuyor” şeklinde eleştirilmesine karşı çıkarken ortaya şu gerekçeyi koyar: “Tarihin sonu aslında bizim geçmişle olan ilişkimizi sonlandırmamız değil, bunu yeniden şekillendirmemiz anlamına gelmektedir”. Bu açıklamaya yine bir soru ile karşılık vermek gerekir: “Peki, bu şekillendirmede belirleyici ilkelerin beslendiği kökenler nelerdir? Bu soruya, bu günkü gerçekler ışığında “Grek-Roma-Hristiyan geleneğinden” başka nasıl bir cevap verilebilir?

         

        Tarihin sonu ve Armageddon kavramları öyle yabana atılacak türden değildir. Zira Hristiyanlık kendine inananlara her zaman “geleceği” düşünmeyi öğretir. İsa öğrencilerine zamanın işaretlerini görmelerini ve böylece hazırlıksız yakalanmamalarını öğütler. Erken dönem Hristiyanları “Efendi’nin İsrail’in yeni kralı olarak bedensel dönüşünü merakla beklediler”. Bu bekleyiş birçok Hristiyan için yüzyıllardır sürüyor. Bazıları özel bir tarih tespit ederek “zamanın sonunun” başlangıcını belirlemeye çalışıyor. Diğerleri, Tanrı Krallığının yeryüzünde görülmesini büyük bir umutla bekliyorlar. Bu tarihler örneğin 1988, 1989 öylesine etki yaratmaktadır ki insanlar kitleler halinde evlerini satmakta, işyerlerinden ayrılmaktadırlar (Withnow, 1993:3).

         

        Fukuyama’nın sıkça dile getirdiği ve insanlığın artık başka arayışlar peşinden koşarak yorulmasının anlamsızlığına işaret ettiği son toplumsal örgütlenme biçimine denk gelen “liberal demokrasi” ve tarihin sonu böyle bir membadan besleniyor işte. İnsanlığın bu son döneminde dünya “İsa Mesih’in inananlara yeniden görüneceği bir yer olsun”. Bunun için “İsa’ya göre dünya tarihi… duracak; Tanrı dünya işlerine müdahale edecek; kozmik mahkeme ile birlikte karanlık güçleri devirecek ve böylece Ütopik Krallığı[28] bu dünyada kuracaktır” (Ehrman 1999:3.). Yukarıdaki söylemi bilimsellikten uzak “komplocu” olarak nitelendirenler olabilir. Burada bu alandaki geniş ve büyük komplocu literatürden özellikle uzak durulmuştur. Batı’da tarihin sonu ve Armageddon ile birlikte İsa’nın yeniden görülmesini arzulayan çok değişik cemaat ve siyasi akımlar ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları özellikle Reagan, ve Baba ve Oğul Bush’lar dönemlerinde siyasette çok güçlü hale gelmişlerdir. Ancak bu amaca ulaşmanın farklı yolları da vardır. Örneğin “Yeni Yapısalcı” Hristiyanlara göre insanların çoğunluğunun Hristiyanlığa geçmesine kadar Mesih tekrar dünyaya gelmeyecektir. Bunlar, sivil hükümetleri güç kullanarak ele geçirme niyetinde değildirler. Bunun yerine, ABD’deki din özgürlüğü yasalarından yararlanarak çocuklarını özel ev okullarında eğitip “Tanrının Krallığını” kurmayı amaçlarlar. Bu çocuklar nihayetinde büyüyecek ve Tanrının istediğini düşündükleri bir hükümeti iktidara taşıyacak kadar katlanarak çoğalacaktır. İşte o zaman, sadece o zaman İsa Mesih yeryüzüne dönecektir” (Willis ve Willis, 2006:108). Roman Katolikliğine göre Tanrının Krallığı zaten cennette kurulmuştur. İsa Mesih bunu yeryüzünde de oluşturmak için gelmiştir. Mesih’in birinci ve ikinci gelişleri arasındaki zamanda Kilise onun misyonunu yerine getirmektedir. Mesih’in yeryüzündeki bedeni olan Kilise, Mesih’in yeryüzündeki vekili olan Papa tarafından yönetilir ve misyonunu tamamlayana dek büyüyüp gelişmeye devam edecektir. Sonrasında ise nihai yargı günü beklemektedir; herkes ödül veya cezasıyla yüzleşmek üzere Tanrının huzuruna çıkacaktır (Willis ve Willis, 2006:178).

         

        Bu ve benzeri tarikat ve siyasi akımlar doğal olarak Batı’da geniş bir etki alanına sahiptirler. Kilisenin özellikle 1980’lerden bu yana “Batı’da dinin yeniden yükselişi” ile birlikte giderek güçlenmesi siyasetin mahiyetine de kaçınılmaz olarak dinsel temaları yüklemektedir. Dinden bağımsız olarak evrenselci ve küreselci söylemler elbette geliştirilmektedir. Ancak, küreselleşme literatürü, bu dünya tasavvur ve tahayyülünün Batı’nın bir ürünü olduğunu ortaya koymakta ve dünya ve evrene ilişkin önermelerini de kendi terminolojisi ile yapmaktadır. Bu Batı merkezli bir düşünce sistemidir. Bu düşünce sisteminin dışında örneğin İslam’ın da mutlaka kendi evrensel ve küresel tasavvurları vardır. Ancak “İslam” tam da Fukuyama’nın (1992: 46) dediği gibi “dünyada geniş halk kitleleri için bir şeyler söyleme yetisini çoktandır yitirdi. Artık İslam’ın kültürel fetih günleri bitti. Şimdi tam tersi Batı, İslam dünyasının en seçkinlerini devşirme gücüne sahip olduğundan İslam giderek marjinalleşip köktencileşmektedir”. Fukuyama “liberalizm” adına liberalizme alternatif olma potansiyeline sahip bütün düşünce sistemlerini (Marksizim[29], İslam) ayırt etmeksizin “tarihin dışına” iterek seçeneksizlik özgürlüğünü büyük bir nimet olarak sunuyor. Oysa özgürlüğün anlam kazanabilmesi seçeneklerin varlığıyla mümkündür. Yoksa Fukuyama (1992: 46) “artık insanlık yeni şeyler peşinde koşmaktan bitap düştü” derken gerçekten haklı mı?

         

        Sonuç

         

        Kessler’in (1985: 72) belirttiği gibi tarih felsefesi “sosyal hayatın oluşunu” ele alır ve cemiyet tarihindeki kanunları ve etkili güçleri bularak büyük sosyal akışın şekillerini kavramayı amaçlar. Küreselleşme de aslında tam böylesi bir mantık üzerinde inşa edilir. Yukarıdaki tartışmalardan anlaşılıyor ki Batı düşünce dünyası kendi bünyesinden çıkardığı kavramlara evrensel boyut kazandırmak gibi bir dürtüyle hareket etmekte ve bunu da iyi becermektedir. Küreselleşme de bunlardan bir tanesidir.

         

        Yukarıda vurgulandığı üzere günümüz küreselleşmesi Batı’nın “Mesihçi Hristiyan” söyleminin tam göbeğinde yeşeriyor. Bunun farkında olmayan “okumuşlar” küreselleşme olarak önlerine konan yanıltıcı göstergelere bakarak küreselleşmenin dayandığı liberal demokrasinin nihai nokta olduğuna kanaat eder duruma düşüyorlar. Oysa Batı’nın meddi diğer toplumların cezri anlamına geliyor.    

         

        “Batı Üçlemesi” ile örtüşmeyen hiçbir medeniyet tasavvuru, ama özellikle de İslam bugün küreselleşme olarak adlandırılan olgunun “periferisinde” bile değildir. Olsa olsa bu küreselliğin önünde aşılması gereken bir engeldir. Bu engeller ya “medeniyetler çatışması” ile ortadan kaldırılır veya sürece eklemlenmek zorunda bırakılır. Bu sürece Batı dışından dâhil olmanın yegâne çözümü kendi iddialarından ve söyleminden vazgeçmek; liberal demokrasi söylemine kayıtsız teslim olmaktır. Günümüzde yelpazenin bir zamanlar Marksist ucunda yer alanlar ile İslamcı ucunda yer alanların mutabakatının zemininin liberalizm olması başka ne anlama gelebilir?

        Bu çalışma kaçınılmaz olarak bir başka soruyu da beraberinde getirmektedir. Doğu, ama özellikle de İslam dünyasında “evrensellik tasavvuru” ve buna bağlı olarak küresel bir söylemin bir karşılığı var mı? Nihayetinde evrene ve insanlığa ilişkin tasavvurlar medeniyet ayrımı gözetilmeden insanlığın ortak kaygı alanlarını oluşturmaktadır. Ancak bu kaygılar hangi mefhumlar ile dışa vurulmuştur? Sözgelimi, barbarın veya imperiumun (devlet-i ebet müddet?) Doğu tasavvurunda bir karşılığı var mıdır; varsa mahiyeti itibariyle ne tür farklılıklar arz etmektedir? Bu “bakir” alana bir başka çalışmada “dokunmak” gerekliliği de bu eserin çıktılarından birisidir.

         


        


        

        [1]Bu tam da Fukuyama’nın (1992) önerisine tekabül etmektedir. Küreselleşme ve onun çekici gücü olan Batı düşüncesinin ürünü liberalizme ters düşen bütün akım ve toplumların iki seçeneği vardır: Ya liberal demokrasiye eklemlenmek veya küresel toplumdan tecrit edilmiş küçük adacıklar halinde yaşamak. Ancak, merkezin dayatması sonucu liberal demokrasiye eklemlenen toplumların bu işi doğal bir süreç sonucu gerçekleştiren Batı’nın evrim düzeyine ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Bu da dualitenin sürekliliğine işaret etmektedir. Fukuyama’nın aksine Huntington (1996) ise çatışmanın “medeniyetler arasında” yaşanacağını ifade etmektedir. Huntington burada medeniyetler arasındaki çatışmadan hâkim medeniyet karşıtları için nasıl bir tasavvura sahiptir acaba?


        

        [2]Greklerle günümüz Yunanlıları arasındaki bağa ilişkin tartışmalar sürmektedir. Bu bağın soy üzerinden çok, dil ve kültürel öğeler üzerinden kurulabileceğine dair iddialar öne çıkmaktadır. Bazı çalışmalarda ise antik Grek’in varlığı ve mahiyeti konusunda da ciddi şüphelere işaret edilmektedir. Bu uygarlığın özellikle eski Mısır’dan ve Perslerden ne denli etkilendiğine dair tartışmalar “Grekler üzerinden Avrupa ırkçılığı” söylemine ters düştüğünden modern çağ Avrupa’sı bir anlamda kendi “antik Grek fabrikasyonunu” oluşturmuştur. Bu konuda, evrenselliği Avrupa kültürü dışındaki kültürlerde de arama gereği duyan ilk yazar olan Hegel dahi benzeri bir tutum sergilemiş ve örneğin Hint’e vurgu yapmakta oldukça cömert davranırken Mısır’ı ihmal edici bir tavır takınmıştır. Hegel “Tarih Felsefesi” (2006) kitabında ilginç bir bölümleme ile “Doğu dünyası” Bölümü altında Çin, Hint ve İran’a birer “kesim” ayrılırken Mısır’a ise İran’a ayrılan kesimin bir alt kesimi olarak dahi değil, sadece “Pers İmparatorluğu ve Bileşenleri” alt kesiminin bir alt başlığı olarak yer vermektedir. Grek Düşüncesine geçişin köşe taşları arasında Mısır’ı zikretmemektedir Hegel. Bu, dönemin arkeolojik bulgu eksikliğinden kaynaklanan bir zorunluluk mudur? Mısır Afrika’dadır ve kurgulanan “Aryan” merkezli kuşağın içerisinde yer almamaktadır. Rivayet odur ki “Asya düşüncenin çocukluk, Grek ise delikanlılık çağıdır”. Peki, Mısır’ı nereye koymak gerekir? Avrupa’da dönem dönem Grek medeniyetine biçilen misyona ilişkin ayrıntılı tartışma için bakınız Bernal, 1987: özellikle bl. VI).


        

        [3] Öyle ki Slav ırkıyla karıştıkları gerekçesiyle Bizanslılara “Pis Grek” denmiştir (Bernal, 1987:292).


        

        [4] Tarihsel olarak Makedonlar ile Greklerin birbirinden kültür ve dil olarak tamamen ayrı iki kavim oldukları görülmektedir (Heckel ve Yardley, 2004:7). Ancak bu iki kavmin coğrafi içiçeliği ve İskender’in büyümeye Grek topraklarını fetih ile başlaması, ordusunda ve yönetiminde Greklerin üst düzeyde temsil edilmesi, hatta İskender’in Grek kültürüne (sonraları Mısır, Pers ve Hint kültürüne olduğu gibi) büyük ilgi ve hayranlık duyması gibi sebeplerle Makedon-Grek kavramı Helenik çağda aynileşmiş gözükmektedir. Ne zamanki İskender büyük fetihlere kalkışır, o zaman Grekler kendisiyle bir Grek’miş gibi gurur duymaya başlarlar.


        

        [5]Barbar kavramı tarihsel süreçte en çok da belki Türklerin yakasına yapışmıştır. Savaşçı kavimleri barbarlık ile suçlayan günümüz Yunanlılarının İskender’e sahip çıkma konusundaki çabaları da bir paradoksa işaret eder. İskender’i İskender yapan eylemlerin başında O’nun Greklere ama özellikle de fitneci Atinalılara gözdağı vermek için Thebai ayaklanmasını bastırırken 30 bin kişiyi kılıçtan geçirip şehri yağmalatması gelir. Bonnard’ın betimlemesiyle “Grek uygarlığının suikastçısı oluyordu İskender aynı zamanda da canı istediğinde en yakın arkadaş ve kumandanlarının da katili” (Bonnard, 2004:164).


        

        [6]Grek medeniyetinden kendisine misyonlar biçen Batı, G


Türk Yurdu Kasım 2011
Türk Yurdu Kasım 2011
Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele