Kıbrıs Meselesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

        Kıbrıs meselesinin ortaya çıkışından itibaren olayların gelişmesine bir göz atacak olursak hem Türklerin hem de Kıbrıslı Rum ve Yunanlıların izlediği ve izlemesi gereken politikaları tarihte görebilmek mümkündür.

         

        Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs Adası’nın Türk egemenliğinden çıktığı andan itibaren temel ve değişmez politikalarını, Ada’nın Yunanistan’la birleşmesi demek olan Enosis üzerine kurmuşlardır. Kıbrıs Adası’nın tarihi süreç içinde geçirdiği evreler incelenince durum daha net bir şekilde değerlendirilebilir.

         

        Bilindiği gibi Kıbrıs, 1571 yılında Türk egemenliğine geçti. 1878 yılına kadar tam 307 yıl fiilen ve resmen Türk egemenliğinde kaldı. 93 harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus-Romen Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Ruslar bir taraftan Erzurum’a, diğer taraftan da İstanbul Yeşilköy’e kadar gelip ve Osmanlı Devleti’ne şartları çok ağır olan Aya Stefanos Anlaşması’nı imzalattılar. Rusların boğazlara ve İstanbul’a hâkim olma durumuna geldiğini gören İngiltere, Osmanlı Devleti’nden Kıbrıs Adası’nın kendisine geçici olarak verilmesini istedi. Bu adayı üs olarak kullanacak ve gerektiğinde bölgedeki Rus tehlikesine daha etkin ve daha süratli müdahale edebilecekti. Osmanlı Devleti bu isteği kabul etti ve adanın yönetimini İngiltere’ye bıraktı.

         

        İngiltere 1878’den 1960 yılına kadar adada egemen oldu. Bu egemenliğin 1923’e kadar olanı tek taraflı ilhak şeklindeydi. Zira Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na girdiği zaman Kasım 1914’de adanın İngiltere tarafından ilhak edilmesini tanımadı. Bir başka deyişle Kıbrıs Adası 1923 Lozan Anlaşması’na kadar 352 yıl resmen Türk egemenliğinde kaldı.

         

        İngiltere II. Dünya Savaşı’ndan sonra kendisine bağlı bölgeleri terk etmek zorunda kaldığından 1960 yılında Kıbrıs’ta bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurarak adadaki egemenliğini bitirdi.

         

        1960’dan sonra adada Rumlar, Türkler, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere vardı. Kıbrıs Cumhuriyeti de uzun ömürlü olmadı. Rumlar Türklerin anlaşmalardan doğan haklarını vermemeye, kullandırtmamaya, engellemeye başladılar. 1963’de daha da ileri giderek Londra ve Zürih anlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda Türklere verilen hakları geri almaya yeltendiler. Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin bunu kabullenmemesi sonucunda da adada 1963’den 1974’e kadar Türklere karşı katliam ve mezalim yapıldı. 1963, 1964, 1967 ve 1974 olayları adada Türk ve Rumların iç içe yaşayamayacaklarını net bir şekilde ortaya koymuştu. 1974’de Türk Silahlı Kuvvetlerinin giriştiği Barış Harekâtı ve sonrasında adada yeni bir oluşum ve yeni bir dönem başladı. Artık Rumlar güneyde, Türkler kuzeyde yaşıyorlardı. Bu durum günümüzde de devam etmektedir.

         

        1978’den günümüze kadar ana hatlarıyla gelişimini verdiğimiz tarihi süreç içinde Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların adayla ilgili temel politikası olan Enosis konusunda attıkları adımlara ve yaptıkları açıklamalara bir göz atalım:

         

        22 Temmuz 1878’de Kıbrıs’a gelen ilk İngiliz valisine adadaki Rum Kition Piskoposu şöyle sesleniyor:

         

        “... Büyük Biritanya’nın tıpkı İonya adalarında (Batı Ege Adaları) olduğu gibi, Kıbrıs’ı da doğal bağları olan Anavatan Yunanistan’la birleştirmek için kolaylık göstereceğine güvenimiz tamdır...”(1) Adaya İngiliz valisinin ilk gelişinde bile Kıbrıslı Rumların isteği Yunanistan’la birleşmektir. Yani Enosis’tir. Tabii İngiltere buna yanaşmaz. Bu defa adada İngilizlere karşı Rumların isyanları başlar. Bu isyanların en büyüklerinden biri 1931 isyanıdır.

         

        1931’deKıbrıs Adası’nda İngilizlere karşı başlatılan büyük isyanda Kıbrıs Rumları hedeflerini şöyle açıklıyorlardı: “Yunanistan’la birleşecek ve Elen adası olacağız...”

         

        Daha sonra II. Dünya Savaşı yılları savaş sonrasında Yunanistan’ın Kıbrıs meselesine daha etkin olarak katıldığını görüyoruz.

         

        15 Ocak 1950’de, Yunanistan’ında tahrikleriyle Ada’da, Türklerin katılmadığı bir halkoylaması yapıldı.

         

        Ada’nın Yunanistan’la birleşmesini istiyor musunuz, istemiyor musunuz?” şeklindeki soruya katılanların % 96’sı, “istiyoruz” diyerek Enosis lehine oy verdiler.

         

        Yunanistan bu sonuçtan yararlanmak istedi ve1951 yılında Kıbrıs Adası’nın kendisine verilmesini İngiltere’den resmen talep etti.. Yunanistan’ı cesaretlendiren bir başka konuda 1947 Şubat’ındaki Paris Anlaşması’nda On iki Ada’nın Yunanistan’a verilmesiydi. Fakat İngiltere Yunanistan’ın bu isteğini reddetti. Bunun üzerine Yunanistan yöntem değiştirdi.

         

        16 Ağustos 1954’de Yunanistan, Ada’daki Rumların “kendi kaderlerini tayin etme” (Self determination) hakkını kullanmaları için BM’e müracaat etti.

         

        Asıl amacı, adayı önce İngilizlerden kurtarmak ve daha sonra Yunanistan topraklarına dâhil etmekti. Bu oyun BM delegelerinin konuyu müzakereleri sırasında net bir şekilde ortaya çıktı ve Yunanistan’ın önerisi reddedildi. Bundan sonra da İngilizler Kıbrıs’ta yaşayan Türk halkının da “Kendi kaderinin tayin hakkının olduğunu” ilan etti ve böylece Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi devreye sokarak Enosis’i önlemeye çalıştı.

         

        15–16 Ağustos 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi. Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunu sağlayan Zürih ve Londra anlaşmaları, anayasa ve garantörlük anlaşması ile Türkler hukuken Enosis’in önüne geçmişlerdi. Rumlar için ise bu Cumhuriyet Enosis’in ilk aşaması idi. Makarios bu cumhuriyet için: “Enosis’e giden en yakın yol ” diyordu. 16 Ağustos 1960 tarihli Kıbrıs Rum gazetelerine demeç veren Cumhurbaşkanı Makarios:

         

         “... Londra ve Zürih Anlaşmaları isteklerimizi tam olarak gerçekleştirmiş değildir... Bugün 50. yılını kutladığımız şanlı özgürlük mücadelemiz, bize bağımsızlığımız için gerekli en ileri kaleleri ve yıkılmaz mevkileri sağlamıştır. Kesin zaferi kazanmak üzere bu kalelerden başlayarak mücadeleye devam edeceğiz” diyordu. Bahsettiği mücadele, Enosis mücadelesiydi.

         

         

        30 Kasım 1963’de, Makarios verdiği demeçte: Zürih ve Londra Anlaşmaları için:

         

         “... Bu zaruretin kabul ettiği bir yoldu...” diyordu. Amaç Enosis’ti. Zürih ve Londra anlaşmaları buna engel oluyordu. Onun için askıya alınmalıydı, alındı da.

         

        1967’de ise Yunanistan’da bir askeri hükümet kuruldu. Askeri hükümet halka şirin gözükmek için ilk iş olarak Kıbrıs meselesini ele aldı. Bir an önce Enosis’i gerçekleştirerek sempati toplamak istiyordu. Bu amaçla askeri hükümet Türkiye’ye müracaat ederek Kıbrıs meselesini görüşmek istedi. Yunanistan temsilcisi Kollias ile Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel başkanlığında Keşan ve Dedeağaçta görüşmeler yapıldı. 10 Eylül 1967’de Keşan’daki görüşmelerde Yunanistan’ın önceden hazırladığı yazılı teklifi şu oldu: “... Türkiye Enosis’i kabul etsin. Karşılığında Trakya sınırında Türkiye lehine (küçük) değişiklikler yapalım... Adadaki İngiliz üstlerini Türkiye’ye verelim...” Başbakan Süleyman Demirel Enosis teklifini görür görmez, “toplantı bitmiştir.” diyerek, belgeyi iade etmiştir. Dedeağaç görüşmeleri ise bir formaliteden ibaret kalmıştır.(2)

         

        Bu olay üzerine 21 Ekim 1967’de Yunanistan’daki Askeri Cunta şu açıklamayı yaptı: “Kıbrıs meselesine, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesinden başka çözüm bulunamaz...”

         

        1974’deki Kıbrıs Barış Harekâtı öncesi Yunan subayları ile Kıbrıs Rumları çarpışmaya başladı. Makarios yanlısı polis örgütü ile EOKA tedhişçileri arasında şiddetli çatışmalar oldu. Makarios “... Yunanistan’daki askeri cuntanın amacının Kıbrıs’ta bir dikta rejimi kurmak olduğunu, Yunanlı subayların adada yeraltı faaliyetlerine giriştiklerini, Rum Milli Muhafız gücünün Yunan subayları yönetiminde İşgal Ordusu haline geldiğini bildirdi ve Yunanistan’dan subaylarını geri çekmesini istedi.” Yunanlı subaylar bu isteklere aldırmadıkları gibi Temmuz 1974’te Enosis’i gerçekleştirmek üzere faaliyete geçtiler.(3)

         

        15 Temmuz 1974’deKıbrıs’taki Yunanistan Silahlı Kuvvetlerine bağlı subaylar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’u devirdiler, Eokacı Nikos Sampson başkanlığına “Kıbrıs Elen Cumhuriyetini” ilan ettiler. Nihayet Enosis gerçekleşmişti. Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin bunu kabul etmesi mümkün değildi.

         

        Bu olaylar üzerine Türkiye’nin Kıbrıs Barış harekâtı gerçekleştirildi. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ise 13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devletinin, 15 Kasım 1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile adada geriye dönülemeyecek şekilde yeni bir oluşum ve yeni bir dönem başladı. Aslında o dönemin şartları içinde yeni devlete “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” denilse de, “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” demek daha doğru olabilir.

         

        1990’larda AB’yi Kıbrıs meselesine müdahil olarak görmeye başlıyoruz. Özellikle Sovyetler Birliği’nin parçalanması sonrası, bölgesel bir güç olmaktan çok, küresel bir güç olmak isteyen Avrupa Birliği, Orta Doğu’ya giriş kapısı olarak Kıbrıs’ı seçti. Yunanistan’ın çaba ve yönlendirmeleriyle artık Kıbrıs Adası’nda Enosis için yeni yollar, yeni taktikler denenmeye başladı. Avrupa Birliği’ne üye olan Yunanistan, AB’nin genişlemesine karşı veto tehdidini kullanarak Enosis’i AB içinde gerçekleştirmeye çalıştı.

         

        Yunanistan için, artık Enosis’i dolaylı gerçekleştirmenin yolu AB oldu. Bugün, AB ve diğer büyük devletler Kıbrıs konusunda, Yunanistan’la ve Kıbrıs Rumlarını cesaretlendiren tavırlar içine girmişler ve onların lehine Türkiye ve Türklere baskılar yöneltmişlerdir. Bu baskılar bugün de devam ediyor.

         

        Bu baskıların en büyüğü de meşru olmayan bir şekilde, Kıbrıs’ın AB üyeliğine kabulüdür. Türkiye’nin olmadığı bir topluluğa Kıbrıs’ın üye yapılması Enosis demektir, ilhak demekti. Bunu artık gizlemiyorlar, açık açık söylüyorlardı.

         

        18 Aralık 2002’de Yunanistan Başbakanı Simitis, 12 Aralık 2002 Kopenhag zirvesi sonrası Kıbrıs’ın 28 Şubat’a kadar bir çözüm olmasa da AB’ye üye olarak alınacağı kararını şöyle değerlendiriyordu:

         

        “... Kıbrıs’ın AB üyeliği Helenizm için yeni bir sayfa açtı. Kıbrıs şimdi AB içinde bizimle birlikte...” (4). Aslında bu Enosis düşüncesidir. Bu Megali İdea düşüncesidir. 2003 ve 2004 yıllarında gündemimizi birinci sırada meşgul eden Annan Planı da, dolaylı Enosis’i uzun vadede gerçekleştirebilecek hükümler içeren bir plandı. Bu plan çok konuşulup tartışıldığı için burada detayına girmeyeceğiz. Söylemek istediğimiz şu: 1878’den 2004 Aralık ayına kadar yaptığımız bu temel tespitler ve açıklamalar gösteriyor ki Enosis, yani Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a ilhakı, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların değişmez temel politikasıdır.

         

        Bu açıklamalardan sonra söyleyebiliriz ki Türkiye’nin temel politikası da Enosis’e ve Enosis’in yolunu açacak her türlü oluşuma karşı çıkmak ve Kıbrıs Türklerinin varlığını ve Türkiye’nin Kıbrıs ile bağlantısını kesecek her türlü girişimi önlemek olmalıdır.

         

        Aslında son yıllara kadar, Türkiye, hep bu politikayı izledi. 50 yıl içerisinde, bu politika başarılı da oldu. O halde şu anda da Kıbrıs meselesine kalıcı bir çözüm bulunması konusundaki temel politikamız aynı politika olmalıdır. Bu politika, 50 yıl gibi bir sürede, adada dağınık ve korumasız yaşayan Türkleri bir bölgede ve bir devlet çatısı altında toplamayı başarmış bir politikadır.

         

        Ancak 2008 yılında Hristofyas–Talat arasında başlayan görüşmeler ve bu görüşmelerde, eski Annan Planı'nı diriltmeye çalışarak “Birleşmiş Kıbrıs” tezi Batılı devletlerin yeni bir dayatması olarak karşımıza çıktı. Oysa Annan Planı'nın diriltilmesi, Kıbrıs Türk'ünün varlığının Kıbrıs'tan tasfiyesi anlamında olacağı açıktı. Söz konusu son görüşmelerde Rum-Yunan ikilisi Türklere “Federasyon” görüntüsü altında bir birleşme ile Türkiye’nin garantisinden ve Türk askerinin adadaki varlığından kurtulmak için çaba sarf ediyor. Rumlar, “Tek halk, tek egemenlik, tek hükümet, tek vatandaşlık” sözlerine Avrupa Birliği normlarını da ekleyerek “serbest dolaşım ve serbest yerleşim” konusunu da gündeme getiriyorlar. Adeta yeni bir üniter Kıbrıs devletinden bahsediliyor.

         

         

        Hâlbuki bugün ortada üniter bir devlet yoktur. Hatta 1960 Cumhuriyeti de üniter bir devlet değildi; fonksiyonel bir federatif ortaklıktı. Son görüşmelerde Rumların temel amacı Kıbrıs Cumhuriyeti adlı “Üniter Devlet” içine Türkleri azınlık olarak çekmek, KKTC’yi ortadan kaldırarak adanın tümüne sahip olmaktır.

         

        Bu durum Kıbrıs Türkleri için çok tehlikeli bir yoldur. Unutmamak gerekir ki, Türk askeri varlığından yoksun, birleşmiş bir Kıbrıs'ın kuzeyinde, Rumların yerel yönetimleri ele geçirme, taşınmazları sahiplenme, ekonomik hâkimiyet kurma gibi nedenlerle ortaya çıkacak muhtemel ihtilafları ağır silahlarla donatılmış Rum tarafının tedhişle ve şiddetle ezme girişimine karşı 1974'te olduğu gibi bir müdahale imkânı da olmayabilir.

         

         

        Kıbrıs meselesinde bu noktaya gelinmesinin sebepleri nelerdir? Aslında hem Avrupa Birliği üyeliğimizin hem de, bu bağlamda, Kıbrıs meselesinin bu sıkıntılı durumlara gelmesindeki temel sebep Türkiye’nin olaylara yaklaşımındaki zihniyeti ve tutumudur. Son zamanlarda Türkiye’nin sürdürdüğü politik tavır hem AB üyeliğimizi hem de Kıbrıs meselesini bu sıkıntılı durumlara getirmiştir diyebiliriz. Türkiye baştan beri Avrupa Birliği’ne girmek için her şeyi yapmaya hazır bir görüntü ve tutum içerisinde olmuştur. Bu tutum o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır ki, çok önemli konularda sağlıklı değerlendirmeler yapmadan ve hep “ bir adım önde olmak”  gibi her zaman geçerli olmayan yaklaşımlar sergileyerek ülkemizin ve milletimizin çıkarlarının korunmasında zorluklar yaşanmıştır. “Bir adım önde olmak” gibi bir düşünceyle, Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin önüne üyelik şartı olarak konulan Kopenhag Kriterlerinde yer almadığı halde, gündeme getirildi. AB meselenin “çözümü” konusunda ısrarcı davrandı. Türkiye’deki siyasi irade de AB istekleri çerçevesinde bir çözümde (?) ısrarını devam ettirince hem ülkemizde hem de Kıbrıslı Türkler arasında bazı ayrılık ve çatışmalar bile yaşandı. Kıbrıs meselesinde 50 yıldır tek bir yumruk gibi hareket eden ve Kıbrıs meselesini her zaman bir “Milli Dava” olarak gören halk birbiriyle kavga eder hale getirildi. AB bu yeni durumu hemen yakaladı ve sonuna kadar da çok iyi kullandı. Böylece de 50 yıllık Kıbrıs meselesi ilk defa milli bir dava olmaktan çıkarıldı. Bu her şeyi kabullenmeye hazır tavır, AB’yi daha da cesaretlendirdi ve Kıbrıs Meselesi sürekli Türkiye’nin önüne bir şart olarak konuldu. 

         

         

        Türkiye nasıl bir politika izlemeliydi veya izlemelidir? Aslında bu sorunun cevabını tarih veriyor. Kıbrıs meselesinin ortaya çıkışına bir göz atacak olursak izlememiz gereken politikayı tarihte görebilmek mümkündür.

         

         

        Türkiye’nin de temel politikası Enosis’e ve Enosis’in yolunu açacak her türlü oluşuma karşı çıkmak ve Kıbrıs Türklerinin varlığını tehlikeye sokacak ve Türkiye’nin Kıbrıs ile bağlantısını kesecek her türlü girişimi önlemek olmalıdır. Şimdiye kadar, Türkiye, hep bu politikayı izledi. 50 yıl içersinde, bu politika başarılı da oldu. Bu politika,  50 yıl gibi bir sürede, adada dağınık ve korumasız yaşayan Türkleri bir bölgede ve bir bağımsız devlet çatısı altında toplamayı başarmış bir politikadır.

         

         

        O halde Kıbrıs meselesine kalıcı bir çözüm bulunması konusundaki temel politikamız yine aynı politika olmalıdır. Bu politika, bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yaşatılmasını gerektirir.

         

        KKTC’nin var olmaya devam etmesinin Türkler için sayılamayacak kadar çok sebebi vardır. Biz bu sebeplerden bir kaçını belirtmek istiyoruz.

         

         

        Türk Dünyasının Uzun Vadeli Stratejik Çıkarları Açısından KKTC Var Olmalıdır

         

        Buradaki Türk dünyası tanımı bazılarına ürkütücü geliyor. Bazılarını rahatsız ediyor. Oysa etmemeli. Böyle bir dünya bizim zararımıza değildir. Aksine yararımızadır. Üstelik sadece bizim değil, burada bulunacak herkesin yararınadır. Başkaları rahatsız olabilir. Ama biz olmamalıyız.

         

        Bazıları da böyle bir dünya var mı? diye sorabilir ya da düşünebilir. Evet, böyle bir dünya var. Biz kabul etsek de var, kabul etmesek de var. Hem de o kadar gerçek olarak var ki, daha düne kadar böyle bir dünyanın varlığını kabul etmeyenler bile, 2009 yılı sonlarında bir devlet bakanlığına bağlı olarak “Türk Dünyası Başkanlığı”nı kurmak durumunda kalmışlardır. Böyle büyük bir dünya var. Çünkü Türklerin beşeri sınırları, Türkiye’nin coğrafi sınırlarından daha geniştir. Bugün dünyanın çok farklı yerlerinde sayıları 250 milyona yaklaşan büyük bir Türk nüfusu vardır. Bu nüfusun önemli bir kısmı başka devletler halinde ve başka devletlerin yönetimi altında bulunmaktadır. Bu açıdan baktığımızda KKTC’nin devlet olarak varlığı ayrı bir önem kazanmaktadır. Orta ve uzun vadede şuurlu ve dikkatli bir milli politika izleyebilirsek, ileride Türklerin kültürel, ekonomik ve siyasi konularda etkili olmaları için beraber hareket etmesini sağlamak, en azından bu beraberliğe varacak sağlam adımları atmak ve bu adımlardan olumlu sonuç almak mümkündür. Devletler camiası içinde bir tek desteğin bile zaman zaman ne kadar gerekli ve önemli olduğu ortadadır. AB içersinde Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan’ın birlikte hareket etmesi bu iki tarafı çok avantajlı bir duruma geçirmiştir. Benzer durumların Türkler için de yaşanması çok uzak değildir. Birlikte hareket etmek ve Türklerin çıkarlarını birlikte korumak için bağımsız devletlerin birlik ve beraberlik içinde olmaları kısa sürede sonuç getirir. Bunun için illa bütün bağımsız Türk devletlerinin birlikte hareket etmesini beklememek gerekir. Birlikte hareket edebilmesi daha kolay grupların ortaya çıkan ilk fırsatta bunu gerçekleştirmeleri arzu edilen bir durumdur. Sonrası daha kolaydır. Su akar yolunu bulur. Önemli olan suların önüne set koymamaktır. Aksine, var olan setleri birer birer kaldırmak, küçük küçük adımlar atmak Türklerin beraberliğini daha sağlam hale getirecektir.

         

        Mesela kolayca atılacak bir adım Türkiye, Azerbaycan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gerçekleştireceği kültürel, ekonomik ve siyasi beraberliktir. Bu beraberlik, ilgili devletlerin ve halkların lehçeleri, mevcut ilişkileri ve coğrafi yakınlıkları itibariyle kısa sürede gerçekleşebilir. Böyle bir birlikteliğin bütün ilgili taraflara sayılamayacak kadar çok yararı vardır. 

         

        Elbette Birlik olmak, birlikte hareket etmek kolay değildir. Hele Türkler için hiç kolay değildir. Büyük engeller de vardır. Avrupa Birliği gibi zengin ve güçlü ülkelerin bile birlik oluşturma çabaları 1950’lerde başlamış ve gerçekleşmesi 50 yıldan fazla sürmüştür. Bugün hala bazı önemli sıkıntılar yaşadıkları gözler önündedir. Günümüzde hem yöneticilerimizin hem de halklarımızın Türklerin Birlik ve beraberliği için yapabilecekleri önemli katkılar vardır.

         

        Var olan KKTC’yi yaşatmaya çalışmak, bu konuda atılacak en önemli stratejik adımlardan biridir.

         

         

         

        KKTC Türklerin ve Türkiye’nin Prestiji Açısından Varlığını Sürdürmelidir.

         

        Kurulan KKTC devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türklerinin çabaları ve kahramanlıklarıyla kurulmuştur. Olayları görmezden gelerek ve geleneksel Türk düşmanlığı ile KKTC’yi Türkiye ve Türklerinin eski topraklarına sahip çıkan bir irredantist politikası olarak değerlendiren Batılı devletlerin hemen hemen hepsi KKTC’nin ortadan kaldırılmasını istemektedir. Türkiye Cumhuriyeti nasıl 19. yüzyılın ‘Şark Meselesi’ni ortadan kaldırarak Batılı devletlere rağmen kurulmuşsa, KKTC’de şartların zorlaması ile kurulmuştur.

         

        Oysa Batılılar 1974 Barış Harekâtı’nı dini esasa göre değerlendirmiş ve genellikle bu Harekâtı Hilal’in Haç üzerinde bir zafer kazanması olarak görmüşlerdir. Kıbrıs 1878’den 1960’a kadar İngiliz hâkimiyetinde, 1960’dan 1974’e kadar da Rum hâkimiyetinde kalmıştır.

         

        Batılılar açıkça söylemeseler de Kıbrıs’ın kuzey kısmının 1974’te Türklerin kontrolüne geçmesini, Haçlı ilerleyişinin fiili olarak durdurulması, geriletilmesi ve Türkiye’nin karşı atağa geçmesi olarak değerlendirmektedir. 

         

        Oysa Türkiye’nin Avrupa'ya ilerleme ve eski topraklarını yeniden ele geçirme gibi bir politikası ve amacı yoktur. Kıbrıs’taki durum Kıbrıs Türklerinin varlıklarının ve haklarının korunması meselesidir. Fakat Batılı devletler bu durumu kabullenememektedirler. Batı’nın hazmedemediği ve Kuzey Kıbrıs’ı Türklerin elinden almak için ısrar etmesinin esas sebebi de budur. Yani KKTC yok edilemediği takdirde Batılılar, kendilerini yenilmiş olarak değerlendireceklerdir.

         

        Bugün KKTC konusunda bir güç ve prestij mücadelesi söz konusudur. Batılı devletlerin ortadan kaldırmak için her şeylerini ortaya koydukları bu konuda Türkler, KKTC’ye sahip çıkmalıdır. KKTC’nin Batılı devletlerin baskıları sonucu ve bazı kısa ve orta vadeli politik çıkarlar uğruna ortadan kaldırılması Türkler için de Türkiye için de hem stratejik olarak hem de prestij olarak büyük bir kayıp olacaktır.

         

         

        KKTC Devletler Hukuku Açısından da Var Olmaya Devam Etmelidir

         


        

        Bizim alanımız hukuk olmamakla birlikte, görüş ve değerlendirmelerine inandığımız ve güvendiğimiz alanında yetkin hukukçuların yorumlarına göre:

         

         “ …KKTC'nin ilanı, her şeyden önce, hakların kendi kaderlerini tayin (self-determinasyon) hakkının kullanılmasına dayanmaktadır…” Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanını, devletler hukukunda self-determinasyon ilkesi açısından haklı gösterecek önemli kriterler vardır:

         


        

        1) Kıbrıs Türk halkı, 1960'da kurulmuş olan iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu ortaklarından biridir ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliği Ada'daki iki toplumdan birine değil, ortaklaşa her ikisine devredilmiştir. 1960'da sömürge yönetiminden kazanılan bağımsızlıkta ve egemenlikte Kıbrıs Türk Halkı eşit hak sahibidir. 1960 Anayasası ve buna kaynak olan 1960 Kuruluş ve Garanti Antlaşmaları, Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının da imzalarını taşımaktadır.

         

        2) Kıbrıs Türk halkının kendi ayrı yönetimi vardır ve Güneydeki Rum yönetimi Türk halkını temsil etmemektedir. Rum yöneticileri Kıbrıs Türk halkı tarafından seçilmemiştir. Bu nedenle Rum yöneticileri Kıbrıs Türk Halkını temsil edemez ve onun adına konuşamaz. Kıbrıs Türk halkı, 1963'de iki toplumlu cumhuriyetten zorla dışlandıktan sonra kendi kendini yönetmiş ve Rum yönetimine herhangi bir sadakat borcu olmamıştır. Bu yönetimler, 1963-1967 devresinde "Genel Komite", 1967-1974'te Geçici Türk Yönetimi, 1974-1975 Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi ve 1975-1983 döneminde ise Kıbrıs Türk Federe Devleti'dir. Bu gerçekler, BM raporlarında da açıklanmaktadır. 1974 Cenevre Antlaşması'nda da doğrulandığı üzere; Kıbrıs'ta iki ayrı yönetim vardır ve Rum yönetimi Kıbrıs Türklerini temsil etmemektedir…

         

         

        Devletler hukukunda; "toprağı bütün egemen bir devletin, self-determinasyon hakkının kullanılmasıyla parçalanması" teşvik edilmemektedir. Ancak bu ilkelerin uygulanabilmesi için söz konusu ülkede tüm halk veya halkları temsil eden bir hükümetin var olmaması gerekir…

         

         

        Kıbrıs'ta Kıbrıs Türklerini ve Kıbrıs Rumlarını birlikte temsil eden bir ortaklık hükümeti yoktur. Dolayısıyla, Kıbrıs Türklerinin self-determinasyon haklarını kullanmalarında herhangi bir hukuksal engel de yoktur.

         

         

        Ayrıca, Kıbrıs'ta Güney Rodezya'daki gibi "UDI" (Unilateral Declaration of Independence)" diye bilinen "tek taraflı bağımsızlık" söz konusu değildir. Tek taraflı bağımsızlık, "meşru bir hükümetten kopma" anlamındadır. KKTC, Kıbrıs'taki meşru bir hükümetten kopmuş değildir. KKTC'nin ilanı, Kıbrıs'ta iki eşit devletin varlığının dünyaya duyurulması anlamındadır…

         

        BM Güvenlik Konseyi KKTC'nin ilanını 1960 Kuruluş ve Garanti Antlaşmalarına ters bulmaktadır. Güvenlik Konseyi bu antlaşmaların öngördüğü anayasal düzenin ve "Kıbrıs Hükümeti'nin" var olduğu varsayımından hareket etmektedir. BM Güvenlik Konseyi'nde alınan kararlarda siyasi tercihler hukuk ilkelerinden ağır basmaktadır. Yani kararlar hukuk ilkelerinden çok, siyasal görüşlere dayanmaktadır.

         

        Antlaşmalar vardır ve geçerlidir, ancak bu antlaşmaların öngördüğü düzen ortada yoktur; bunun yerini iki ayrı yönetim almıştır..

         

        Devletin varlığının tanınmaması da çok önemli bir hukuki argüman değildir. Herhangi bir devlet başka bir devleti tanıma veya tanımama hakkına sahiptir. Bu hak, devletlerin egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Egemen bir devlet, yeni kurulan bir devleti tanıma veya tanımama konusunda iradesini serbest kullanabilmelidir. BM Güvenlik Konseyi'nin "KKTC'nin tanınmaması" yönündeki kararı, bir baskı unsuru olmakta ve egemenlikten doğan serbest irade kullanma hakkını kısıtlamaktadır.

         

        Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti; kesin ve belirli bir toprak parçasına, belirli ve kesin bir nüfusa, örgütlenmiş bir hükümet ve uluslararası ilişkiler yürütebilecek bir kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla KKTC, devletlerarası hukukun öngördüğü "Devlet Normu"nu tatmin etmiştir. 15 Kasım l983'te ise bağımsızlığını ilan ederek kurduğu KKTC ile uluslararası ilişkilere girebilecek kapasiteyi kazanmıştır. Dolayısıyla devletlerarası hukukun öngördüğü kriterlere sahiptir.

         

        Tanınma konusunda "oluşturucu" ve "ilamsal" olmak üzere iki hukuk teorisi olmakla birlikte; ilamsal görüşe göre, yukarıda belirtilen "devlet" normunun kriterlerini tatmin eden her kuruluş, devletlerarası hukuka göre bir "devlet"tir; "tanınma" ile "devlet" haline gelmez; "tanınmama" ile de yok olmaz.

         

        Yani KKTC'ni tanıyıp tanımamak, KKTC'nin varlığını ve bu varlığın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmaz…

         

        KKTC diğer devletlerin tanıyıp tanımamalarına bakılmaksızın devletlerarası hukukta uluslararası ilişkilerde bir devlet olarak vardır ve bir devlet olarak da işlem görme hakkına sahiptir… (5).

        - Stratejik açıdan KKTC’nin varlığı gereklidir.

                                            

        Konu ile ilgili herkesin bildiği gibi, Kıbrıs Adası, Orta Doğu, Kafkaslar, Rusya ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarının dış dünyaya açılımını ve Cebelitarık, Süveyş ve Karadeniz üzerinden işleyen deniz ticaretini kontrol edebilen bir konumdadır.

         

        Ada, aynı zamanda Orta Doğu’daki kriz bölgelerine müdahale için bir sıçrama noktası ve ileri üs oluşturmaktadır. Adaya bu yüzden “batmayan uçak gemisi” denilmektedir.

        Son zamanlarda ada çevresinde var olduğu değerlendirilen petrolden dolayı da ayrı bir stratejik önem kazanmıştır.

         

        Orta Doğu’da etkili olmak isteyenler Kıbrıs adası ile hep ilgilenmişlerdir. Bu nedenle İngiltere, dünya üzerindeki birçok üssünü kapatmasına rağmen Kıbrıs’taki üslerini muhafaza etmektedir. Kıbrıs adası, kara ve deniz kuvvetleri için askeri bir yığınak bölgesi, hava kuvvetleri için bir üs niteliği taşımakta, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri için çok değerli imkânlar sağlamaktadır. Günümüzde Fransa’nın Kıbrıs Rum kesimi ile anlaşarak Ada’da üsler kurmaya çalışması da adanın bu özelliklerinden dolayıdır.

         

        Ayrıca Kıbrıs Adası Türkiye için, güneyden Akdeniz’e emniyetli çıkış imkânı sağlayan, bölgedeki deniz ulaştırma hatlarını kontrol altında bulunduran, karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, hava sahasının kontrolü ve Türkiye’nin stratejik savunma derinliği açısından önem taşıyan bir bölgedir.

         

        Kerkük-Yumurtalık ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hatları İskenderun körfezine açılmaktadır. Yeni planlanan petrol ve doğal gaz hatlarının da İskenderun Körfezi’ne kadar uzanacak olması ve Kıbrıs’ın stratejik önemini bir kat daha arttırmıştır.

         

        Enerjinin ve endüstri ürünlerinin dünya pazarlarına İskenderun ve Mersin limanlarından ihraç edilmeye başlandığı dikkate alındığında, İskenderun Körfezi’nin bir enerji terminali ve bir ticaret merkezi durumuna geldiği görülmektedir. Bu özelliğinin giderek daha da artacağı ortadadır.

         

        Ancak, Kıbrıs’ın Türkiye için öneminin vazgeçilmez bir boyutu da Ada’da yaşayan Türklerdir. Kıbrıs’taki Türklerin güvenliğinin ve refahının sağlanması Türkiye’nin ve bütün Türklerin sorumluluğudur. Kıbrıs, tarihi boyunca kesintisiz olarak 307 yıl Türklerin hâkimiyeti altında kalmıştır. Kıbrıs adası Türkiye için Osmanlı Devleti’nden kalan bir tarihi mirastır ve bir güvenlik meselesidir.

         

        Kıbrıs adası, Kıbrıs Türk’ü açısından en az Rumların olduğu kadar bir vatandır. KKTC de Kıbrıs Türkü için, var olmanın, egemen olmanın ve güvenlik içinde olmanın bir garantisidir. Adanın tümünün, başka güçlerin kontrolüne geçmesi hem Türkiye, hem de Kıbrıs Türk’ü için bir tehdit olup, her ikisinin de menfaatleri ile bağdaşmamaktadır.

         

         Bu nedenlerle KKTC’nin bağımsızlığının uluslararası ortamda sürdürülmesi ve güçlendirilmesi gerekir.

         

         

        KKTC Kıbrıs Türklerinin Varlıklarının Devamı ve Güvenlikleri için Var Olmalıdır.

         

        1974 öncesi dönemde Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan ve soykırıma varan katliamları inceleyen ve savunmasız Türk halkına karşı gerçekleştirilen insanlık dışı işkenceleri vicdanı ile değerlendiren her insan, bunların "bir daha asla" yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınmasını anlayışla karşılayacaktır. Burada, yabancı kaynaklara dayanarak, Rum vahşetinin sayısız örneğinden sadece bir kısmını hatırlatmak istiyoruz. Sadece bu alıntılar bile, Kıbrıs Türk'ünün ne kadar büyük bir zulüm ve vahşete maruz kaldığını anlamak için yeterli olacaktır. Türklerin yaşadığı Lefkoşe'nin Mathiati köyündeki vahşet, Kumsal ve Ayvasıl’da gerçekleştirilen katliam bir yabancı tarafından şöyle anlatılmaktadır:

         

        "…Silahlı adamlar kapıları kırdılar; dipçikleyerek, döverek, yumruklayarak ve küfrederek Türk evlerine doluştular. Kumsal'dan geri çekiliş başladı. Bir kere daha, Nazilerin saldırısı altında bozguna uğrayan Avrupa'da olduğu gibi aileler, şaşırmış, dehşete düşmüş bir halde kulaklarında tüfeklerin gürültüsü ve makinelilerin takırtısının yankısıyla evlerinden soğuk sokaklara döküldüler. Kayıp düşerek, birbirlerine tutunarak koşmaya başladılar. Sokakta bir kadının "Allah rızası için birisi yardım etmeyecek mi?" diyen çığlığı yankılandı. Kumsal'ın Türk sakinlerinin 159'u o gece kaçamadı. Banyodaki dört kişi ve ev sahibesinden başka dört kişi daha o gece öldürüldü. 150'si rehin alındı. Rehinelerden bir kısmını bir daha gören olmadı." (6)

         

        Bir İtalyan gazeteci ise 1964 yılı Ocak ayındaki olaylarda Türklerin yaşadığını şöyle anlatıyor:

         

        "Şu anda Türklerin köylerinden göçlerine şahit oluyoruz. Rum terörü acımasız; binlerce kişi evlerini, topraklarını, sürülerini terk ediyor. Bu sefer Helenlik laflarının ve Plato'nun bütününün bu barbarca ve kudurmuş davranışları gizlemesi imkânsız. Türk köylerinde akşamüstü saat dörtte sokağa çıkma yasağı yürürlüğe giriyor. Tehditler, silah sesleri ve kundakçılık girişimleri karanlık basar basmaz başlıyor. Ne kadın, ne de çocuğun gözetilmediği Noel katliamından sonra, herhangi bir mukavemet imkânsız gözüküyor." (7)

         

        Lefkoşe'nin Sozomenos köyündeki olaylar hakkında, Time dergisi muhabiri de şunları yazıyor:

        "En şiddetli çarpışma, Rumların yumru yumru zeytin ağaçlarının örtüsünden yararlanarak taarruz ettikleri köyün batı kıyısında olmaktaydı. Dokuz Türk'ün sığındığı kerpiç evin bir penceresi bir roketatar mermisiyle uçurulmuş, ikinci katı da kurşun delikleriyle tam anlamıyla kevgire dönmüştü. Umutsuzluk içinde dere yatağına doğru, kaçmaya çalışan bir Türk çoban, kapıdan birkaç adım ötede vuruldu. Bir diğeri ise eline geçirdiği bir yabayla Yunan mevzilerine tek başına, nafile bir taarruza kalktı, hemen öldürüldü." (8)

         

        The Times gazetesinin İngiliz muhabiri de şunları aktarıyor:

         

        "Kıbrıs'ın istilasından sonra yüzlerce Kıbrıslı Türk, Milli Muhafızlarca rehine alınmış, Türk kadınlarının ırzına geçilmiş, çocuklar cadde ortasında öldürülmüş ve Limasol'daki Türk mahalleleri tamamen yakılmıştı." (9)

         

        Biz Türkler çok çabuk unutuyoruz. 30- 40 yıl gibi yakın sayılabilecek olayları bile unutuyoruz. 1963-1974 döneminde, birbirlerinden kopuk ve dağınık bir şekilde, adeta adaya hapsedilmiş olan Türklere karşı Rum-Yunan ikilisinin yaptığı katliamları unuttuk. Genç nesiller zaten hiç bilmiyor. Oysa bu dönemde Türklere karşı işlenen insanlık suçları konusunda çok sayıda yayın mevcut. Ayrıca bu katliamların canlı şahitleri hala aramızdalar. Bunları unutmamamız ve unutturmamamız lazım. 

         

        Adada 35 yıldır bir- iki istisna dışında bu tür kanlı eylemler yaşanmıyor. Bunda da KKTC’nin varlığının büyük payı var. Amacımız geçmiş acıları tekrar hatırlatarak duygu sömürüsü yapmak değil, bu acıların benzerlerinin tekrar yaşanmasını önlemeye çalışmaktır. Bunlara benzer katliamları kardeşlerimize tekrar yaşatmamanın en etkili yolu da KKTC’nin var olmasını sağlamaktır.

         

        Kıbrıs'ta çözüm için, dil, din, kültür, etnik yapı bakımından benzeşmeyen, geçmişte çok kanlı mücadeleler yaşamış, beraber yaşama konusunda müşterek rızaları olmayan iki toplumun, bugün olduğu gibi kendi bağımsız devletleri içinde kendilerini geliştirmeleri en uygun bir model olarak görülmelidir.

         

        Bugün gelinen noktada Türk halkına önemli görevler düşmektedir. Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs’ta, Türk halkı Kıbrıs meselesine bir “Milli Dava” olarak baktığını her fırsatta, hatta fırsatlar yaratarak ortaya koymalı bütün dünyaya göstermelidir. Kıbrıs meselesinde Türk halkının ortaya koyacağı tavır, meselenin çözümünde belirleyici olacaktır. Hiç şüphemiz yok ki, Türkiye’nin ve Türk halkının kararlığını görenler, artık sadece Türkiye ve KKTC üzerine baskı yapmaktan vazgeçmek zorunda kalacaklardır.

         

        Dolaysıyla stratejik açıdan, uzun vadeli çıkarlarımız açısından, itibarımız açısından, hukuki haklarımız açısından ve Kıbrıs Türklerinin varlığının devamı açısından KKTC’den asla vazgeçilmemelidir.


Türk Yurdu Kasım 2011
Türk Yurdu Kasım 2011
Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele