Türkiye-Rusya İlişkilerinde Ortak Gelecek Arayışı ve Tarihsel Arkaplan

Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

        Rusya’nın Putin ile birlikte dünya siyasetine emperyal dönüşü ve bu kapsamda özellikle yakın çevresinde artan ağırlığı, Türk-Rus ilişkilerini yeni bir değerlendirmeye mecbur kılmaktadır. Dolayısıyla, rekabetten-işbirliğine Türk-Rus ilişkilerinin seyri, Türk-Rus ilişkilerinin tarihsel arka planı, bize aynı zamanda Ankara-Moskova hattının geleceğiyle ilgili sağlıklı bir analiz ve öngörüde bulunabilmek açısından da zengin bir malzeme sunmaktadır. Bu kapsamda ikili ilişkilerle ilgili söylenebilecek ilk husus, ilişkilerde yaşanılan iniş-çıkışlardır.

         

        Türkiye hiç kuşkusuz bu gelişmelerin yine merkezinde bulunuyor ve sürecin geleceğinde belirleyici olan ülkelerdendir. Dolayısıyla Türkiye’nin takınacağı tavır, izleyeceği siyaset ve yapacağı tercih oldukça önemlidir. Türkiye her ne kadar sorunlu müttefiki ABD ve bir anlamda komşusu Rusya arasında “aktif tarafsız” bir konumda kalmaya çalışsa da bunu uzun bir süre daha sürdürebilmesi pek olası görünmemektedir. En azından Rusya’nın Türkiye’ye dönük endişeleri ve yaşadığı bir takım hayal kırıklıkları bunun birer göstergesi olarak kabul edilebilir.

         

        Bu noktada Rusya, özellikle ABD savaş gemilerinin Türk Boğazları’ndan geçmesiyle birlikte Türkiye ile olan ilişkilerini tekrar gözden geçirmeye başlamış ve Ankara-Moskova ilişkilerinde yeniden bir güven sorunu yaşanmaya başlanmıştır. Diğer taraftan Türkiye’nin Ermenistan’a dönük hamlelerinin de aslında Rusya tarafından endişeyle takip edildiği görülmektedir. Her ne kadar basına yapılan açıklamalar farklı olsa da, aslında Rusya Türkiye’nin Kafkaslarda izlediği son politikayı ve Ermenistan’la başlatılan süreci çok daha farklı yorumlamaktadır. Rusya bu son açılımları Türkiye’nin ABD ve AB ile birlikte Ermenistan’ı Rusya’dan koparma ve Rusya’yı çevreleme politikası projesinin bir parçası olarak değerlendirmektedir.

         

        Dolayısıyla Türkiye’nin burada Rusya’yı ikna konusunda bir sıkıntısının olduğu görülmektedir. Bu sıkıntı, önümüzdeki süreçte Türkiye-Rusya ilişkilerini çok daha farklı mecralara sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Bu durum ise doğrudan Washington yönetiminin ekmeğine yağ sürmektedir.

         

        Türk-Rus ilişkilerindeki bu inişli-çıkışlı sürecin altında yatan başlıca nedenler şu şekilde sıralanabilir:

         

  1. Her iki devletin imparatorluk geçmişi ve bu süreçte ulaştıkları doğal sınırlar ve bunun zaman içinde birinin lehine, diğerinin aleyhine bir seyir izlemeye başlaması: Günümüzde tarihsel kodlarına eş zamanlı olarak dönüş yaşayan bu iki bölgesel güç açısından bu tarihsel deneyim ve gerçeklik, sürecin önünde bir bilinmeyen olarak durmaktadır. Nitekim Moskova'nın 2008 Rus-Gürcü savaşı sonrası dış politikasında kaba güce dayalı sert-keskin çıkışı ve bu kapsamda yakın bölgesine radikal dönüşü; buna karşılık Ankara’nın tekrardan bölgede aktif bir siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermeye başlaması, tarihsel kodlarına dönüş aşamasında bulunan iki ülke arasındaki ilişkilerde bundan sonraki süreçte yeni bir rekabetin sinyallerini vermektedir. Bu noktada, Ankara açısından Rusya ile ilişkilerin seyrinde, Moskova yönetiminin Türk dünyasına dönük tavrı ve Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin alacağı boyutun belirleyici olacağını burada belirtmeye de gerek yoktur.

         

         

  1. Ortak tarihsel miras, paylaşım ve liderlik sorunu: Bizans ve Altınordu’nun mirasları üzerine inşa edilen imparatorluklar ve sonrasında yaşanılan miras ve süreklilik kavgaları, 3. Roma örneğinde görüldüğü üzere. Bugün benzer bir sürecin ilk somut işaretleri, eğer bir önlem geliştirilemezse, her iki devlet açısından uzun vadede Avrasya bazında keskin bir liderlik mücadelesinin yaşanabileceğini bizlere gösteriyor.

         

         

  1. Batı faktörü: Türk ve Slav ırklarının Batı tarafından birer öteki olarak algılanması, adlandırılması. Her iki ülkenin bir taraftan Batı ile ilişkilerinde ikircikli bir durum olarak ortaya çıkarken, diğer taraftan Batı karşısında yeri geldiğinde ortak duygu ve duruşların geliştirilebilmesi açısından da bir fırsat olarak ön plana çıkmaktadır. Batı’nın yaklaşımları, Batı’nın iki ötekisini birbirine daha rahat yakınlaştırabilmektedir.

         

         

  1. Ortak tehdit algılamaları ve birer cephe ülkesi olmaları: Tarihsel anlamda bunun çok fazla örneğine rastlanmamakla birlikte, bunun en somut örnekleri arasında Rusya’daki iç savaş dönemi ve Türkiye’de Milli Mücadele yıllarında her iki devletin emperyalizm tehdidi ile karşı karşıya kalmaları ve bu tehdidi işbirliği içinde aşmaları yer almaktadır. İngilizlerin o yıllarda Kafkas Seddi Projesi’ne karşı gösterilen mücadelenin bir benzeri günümüzde ABD’ye karşı sergilenmektedir. Nitekim Soğuk Savaş sonrası dönemde, 90’lı yılların ilk yarısında yoğun bir rekabete sahne olan Ankara-Moskova arasındaki ilişkiler, özellikle 11 Eylül sonrası dönemde ortak tehdit algılaması çerçevesinde Karadeniz ve Ortadoğu bölgelerinde yerini yakın bir işbirliğine bırakmıştır. Bu noktada, Karadeniz’in bir “Amerikan Gölü” olmasına müsaade edilmezken, aynı şekilde Ortadoğu’da özellikle İran, Irak ve Suriye konularında paralel politikalar yürütülmüş ve bir anlamda ABD’nin oyunu bozulmuştur. Mavi Akım projesi ile de, Rusya ve Türkiye bu konuda ortak işbirliğinin yolunu da açmış, Mavi Akım projesi Ankara açısından daha çok siyasi bir tercih olarak ön plana çıkmıştır.

         

         

  1. Ortak bir ideolojinin geliştirilememesi: Milli Mücadele dönemi sonrasında ortak tehdit algılamaları ve çıkarlar çerçevesinde oluşturulan işbirliği süreci, ortak bir ideolojik zemine oturtulamadığı için, dostluk ve işbirliği süreci lider bazlı, dönemsel etkilere açık bir hal almış ve yapısal bir mahiyete kavuşturulamamıştır. İkili ilişkilerin önündeki en temel sorunlardan biri olarak yakın gelecekte de varlığını devam ettireceğe benzemektedir.

         

         

  1. Güven sorunu: Tüm bunların toplamında, tüm iyi niyet girişimlerine rağmen halen aşılamayan bir güven sorunu ortaya çıkmaktadır. Rusya açısından bir NATO ülkesi olan Türkiye, bu üyeliğini devam ettirdiği sürece kuşku duyulan bir ülke olmaya devam edecektir. Bu bağlamda, Türkiye’nin tüm iyi niyet gösterilerine rağmen, Ermenistan’la yaşanılan normalleşme ve protokoller sürecinin Moskova tarafından çok daha farklı bir şekilde değerlendirilmesi bunun somut bir göstergesi olmuştur.

         

         

        Bu kapsamda Soğuk Savaş sonrası ilk dönemde bir rekabet sürecine sahne olan Türkiye ve Rusya’nın bunu çok hızlı bir şekilde aşabilmesinin altında da bu dönemin yattığı söylenebilir. Buna göre 2000’li yılların başında, özellikle 11 Eylül sonrasında sürece damgasını vuran şu gelişmeler oldukça dikkat çekicidir:

         

  1. Avrasya İşbirliği ve Eylem Planı (2001)
  2. Mavi Akım
  3. Irak’ın işgali ve Büyük Ortadoğu Projesi karşısında ortak duruş ve bu kapsamda İran, Suriye ve Lübnan bağlamında yaşanan işbirliği.
  4. 08.08.08. Rusya-Gürcistan savaşında Türkiye’nin bir NATO üyesi ülke olmasına rağmen aktif tarafsız bir devlet olarak ABD’ye karşı takındığı tavır.
  5. Yeni stratejik plan (2010) ve Türk-Rus ilişkilerinde stratejik ortaklık arayışları.

         

         

        Buna karşılık, orta vadede Türk-Rus ilişkileri açısından belirsizliğini koruyan ve potansiyel bir risk alanı oluşturabilme kapasitesine sahip olan şu hususların da göz önünde bulundurulması gerekmektedir:

         

  1. Yukarı Karabağ sorunu eksenli Güney Kafkasya gelişmeler
  2. Gürcistan ve Azerbaycan ağırlıklı bir Kafkasya rekabeti
  3. Kuzey Kafkasya bağlamında yaşanabilecek olası gelişmeler ve bunun kamuoylarında yaratabileceği etkiler
  4. Orta Asya bağlamında Türkiye'nin daha etkin bir rol alması durumunda Rusya’nın buna vereceği tepkiler ve bu bağlamda başta Türk İşbirliği Konseyi olmak üzere, bu tür oluşumlara bakış açısı
  5. Orta Asya-Hazar enerji kaynakları ve güzergâhları bağlamında yeni bir mücadele
  6. Dolayısıyla, Orta Asya’da özellikle Türk cumhuriyetleri üzerinde yeni bir rekabet alanının oluşması ve Türkiye’nin “Türk Dünyası Birliği Projesi”ne karşın, Rusya’nın “yeniden entegrasyoncu” yaklaşımı ve “Yeni Oyun”da Moskova’nın merkezi gücünü arttırmak arzusu/hedefi

         

  1. Türkiye’nin başta NABUCCO olmak üzere, Trans-Hazar projeleri bağlamında etkin bir enerji diplomasisini devreye sokması ve bunun Hazar’daki statü sorununu gündeme taşıma olasılığı, özellikle de sorunun uluslararasılaştırılması ihtimalinin her geçen gün ağırlık kazanmaya başlaması
  2. Ortadoğu bölgesinde İran ağırlıklı yeni bir mücadele dönemi

         

         

        Diğer taraftan, bu tür olumsuz gelişmelerin ihtimal olarak da olsa kısmi varlığına rağmen, Türk-Rus ilişkilerinin gerek hedefleri gerekse de potansiyeli açısından bunlar aşılamayacak sorunlar değildir. Önemli olan bunla ilgili bir yöntemin karşılıklı mutabakatla geliştirilebilmesi ve bu risk-tehdit alanlarının güçlü bir gelecek açısından bir fırsata dönüştürülebilmesidir.

         

        Bilinmelidir ki Türkiye ve Rusya, 21. yüzyılda da birbirini tamamlayıcı iki bölgesel güçtür. Önemli olan, Yeni Büyük Oyun’da bu iki gücün ortak bir sinerji alanı yaratabilmesidir. Bu bağlamda küresel güç mücadelesinde Avrasya bazlı yürütülen rekabet ve bunun sonucunda ortaya çıkan yeni çatışma ve istikrarsızlık alanlarında Ankara ve Moskova’nın geliştireceği etkin bir işbirliği:

         

  1. Bölgedeki güç boşluğunu doldurma ve bu kapsamda bölgesel işbirliğini derinleştirme-genişletme açısından Slav ve Türk-Müslüman halklar açısından yeni bir sürecin önünü açacaktır. Bu bir anlamda tarihin seyrinin değişmesi demektir.

         

  1. Bu kapsamda enerji, enerji güvenliği faktörü, Türkiye ve Rusya’yı Batı karşısında güçlü kılabilecek, değerlendirilmesi gereken en etkin araçlardan biri konumundadır.

         

         

  1. Türkiye ve Rusya’nın bu noktada akılcı bir enerji politikası yürütmesi, bu iki ülkeyi Batı karşısında daha etkin bir konuma sokacaktır.

         

  1. Türk-Rus işbirliği, çok kutuplu dünya arayışında etkin bir işbirliği modeli olarak etrafında yeni bir çekim alanı yaratabilir ve bölgesel çapta bir entegrasyona zemin yaratabilir. Bu bağlamda Türkiye ve Rusya’nın, Avrupa Birliği (AB)’nin Almanya ve Fransa’sı olması çok da sürpriz olmayacaktır.

         

         

  1. Türk-Rus işbirliği ve bölgesel çapta yaratılacak bir “bölgesel birlik”, Batı ve Çin arasında güçlü bir tampon bölge anlamına da gelmektedir. Bu hem Avrasya bölgesinde hem de küresel çapta barış ve istikrarın sağlanması noktasında önemli bir adım olacaktır. Yükselen Çin ve dünyada yarattığı tehdit algılaması, böylesi bir işbirliğini kaçınılmaz kılmaktadır.

         

        Tüm bunlar için de, şu ana kadar daha çok konjonktürel gelişmelerin bir sonucu olarak “zoraki bir işbirliği” kapsamında ortaya çıkan bu yeni sürecin gönüllü bir birlikteliğe doğru bir seyir izlemesi gerekmektedir.

         

        Bu doğrultuda yapılması gerekenler şu şekilde sıralanabilir:

         

  1. Bölgesel istikrar ve işbirliğinin sağlanması ve bölge dışı güçlerin bölgeden çıkartılmasını sağlayıcı, “teşvik edici” etkin politikaların aşamalı bir şekilde devreye sokulması.

         

  1. İktisadi-ticari, sosyo-kültürel işbirliği süreçlerine kurumsal bazda derinlik kazandırılması ve bununla ilgili desteklerin sağlanılması.

         

         

  1. Güven sorununu aşma noktasında iki taraf arasında karşılıklı bağımlılık ve çıkar ilişkisinin geliştirilmesi.

         

  1. Avrasyacılık dışında, farklı ve yeni ortak bir ideolojinin geliştirilmesi.

         

         

  1. Güvenlik bazlı ilişkilerde kurumsal bazlı daha somut adımların atılması.

         

  1. Siyasi iradelerin aldığı kararları besleyici ve sürekli kılıcı mekanizmaların oluşturulması.

         

         

  1. Bu kapsamda acilen Türk-Rus Çalışmaları Enstitüsü ve Avrasya Üniversitesi'nin kurulması.

         

  1. Türk-Rus ilişkileri bazlı bir düşünce merkezinin (Think Tank) faaliyete geçirilmesi.

         

         


Türk Yurdu Kasım 2011
Türk Yurdu Kasım 2011
Kasım 2011 - Yıl 100 - Sayı 291

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele