Hatay’ın (Sancak) Bağımsızlığı ve Türkiye’ye Katılımı

Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

        İlk çağlara kadar uzanan bir tarihi geçmişe sahip, coğrafi açıdan ise bir geçiş noktası olan Hatay, Osmanlı yönetim biriminde İskenderun Sancağı olarak yer almıştır. Hatay tarihten günümüze birçok kültüre merkezlik etmiştir. Şimdiki Hatay vilayeti içinde yer alan ve yukarıda belirtildiği gibi sancağa adını veren İskenderun’un kuruluşu ise Büyük İskender’e kadar uzanmaktadır. Osmanlı Devleti döneminde İskenderun Sancağı önemli bir liman kenti olması yanında, 1913 yılında inşa edilen demiryolu ile Bağdat Demiryolu hattına bağlanarak ayrı bir önem kazanmıştır.[1] Bunun yanı sıra Bölge,  zenginliği ve ticaret yolları üzerindeki stratejik konumu itibariyle de daima ilgi çeken bir yer olmuştur. Nitekim Fransa XVIII. yüzyıldan itibaren bölge ile yakından ilgilenmeğe başlamıştır.[2] Bu çerçevede I. Dünya Savaşı başladığında Rusya’nın talepleri sonucu İtilaf Devletleri arasında Türk Boğazlarıyla ilgili görüşmeler sürerken, Fransa Büyükelçisi, Fransa Cumhuriyeti’nin Kilikya da dâhil olmak üzere Toroslar’a kadar bütün Suriye ile ilgilendiğini, bunu Türkiye ile ilerde yapılacak barış antlaşmasına dâhil etmek istediğini beyan edecektir.[3] İngilizler ise I. Dünya Savaşı sırasında 25 Ekim 1915’te Şerif Hüseyin’le müzakerelerde bulunurken Mersin ve İskenderun sancaklarıyla Şam, Humus, Hama ve Halep’in batısında kalan arazinin halis Arap olmadığını beyan edip, bu bölgenin kurulacak bir Arap devletinin sınırları dışında kalmasında ısrar edeceklerdir.[4] Bilahare I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İmzalanan Mondros Mütarekesi çerçevesinde 6 Kasım 1918’de İngilizler İskenderun’da karaya çıkmak için teşebbüste bulunacaklardır. Yıldırım Orduları Gurup Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın işgale muhalefet edeceği beyanı üzerine İngilizlerin ilk girişimi neticesiz kalacaktır. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alınmasından sonra bölge 11 Kasım’dan itibaren İngiliz birliklerince işgal edilecektir. Tabi ki bu işgal İskenderun Sancağı ile sınırlı kalmayacak, Çukurova, Antep, Maraş ve Urfa’yı da içine alacaktır.[5]

         

         

        Sancak’ta Manda Yönetiminin Kurulması

         

        İşgalden sonra Sancak’ta, Filistin ve Suriye’de 22 Ekim 1918’de daha çok İngilizlerin etkin olduğu “muvakkat askeri idare” kurulacaktır. Bu idare, işgal altındaki bölgeyi üç kısma ayırmaktaydı. Bu kısımlardan biri olan ve Suriye sahili ile İskenderun Körfezi’nden oluşan Şark mıntıkası bilahare Fransız idaresine verilecektir. Kurulan bu askeri idare İngilizlerin Kasım 1919’da bölgeden çekilip burasını Fransızlara devretmelerinden sonra bir müddet daha devam edecektir. İşte bu muvakkat askeri idare ilk iş olarak 27 Kasım 1918’de merkezi İskenderun olmak üzere Antakya, Harim (Reyhaniye) ve Belen kazalarını içine alan “İskenderun Sancağı” adı altında müstakil bir idare oluşturmaktaydı. Bu bölgenin idaresinden Fransızların tayin ettiği “Kilikya” (Çukurova) ve Suriye Yüksek Komiseri General Gouraud sorumluydu. Bu şekilde oluşturulan müstakil sancakta daha evvel yerleşmiş olan Şerif Hüseyin’in kuvvetleri geri çekilerek, yerine Fransızlar tarafından Ermeni gönüllülerden teşkil edilmiş Legion kıtaları yerleştirilecektir.[6]

         

        Buna rağmen 18 Ocak 1919’da Paris’te toplanmış olan Barış Konferansı’nda bölgenin durumu ele alındığı sırada Emir Faysal, İskenderun’u Arap devletine katma girişiminde bulundu. Ancak bu girişim, İtilaf Devletlerince itibara alınmadı. Bu sırada, Haziran 1919’da oluşturulan bilahare Bölgede incelemelerde bulunan yani Suriye ve Filistin’i dolaşarak halkın görüşlerini dinledikten sonra Arapların büyük çoğunluğunun Suriye’nin bağımsız olmasını istediğini ve Fransız mandasına karşı olduğunu belirten King-Crane Komisyonu’nun, İskenderun halkının Amerika’nın himayesini istediği açıklaması da Barış Konferansı’nda dikkate alınmadı.[7] Bundan sonra Osmanlı Devleti ile yapılacak olan barış antlaşmasının şartlarını görüşmek üzere, Şubat 1920 Londra’da bir Konferans düzenlendi. Ardından Londra’daki görüşmelerde ortaya konan barış şartlarına son şeklini vermek üzere 18-26 Nisan 1920'de, İtalya'da San Remo Konferansı’nda toplanıldı. Bu konferansta, Suriye ve onun bir parçası olarak kabul edilen Lübnan ABD Başkanı Wilson’un yaklaşımı da hesaba katılarak “A” türü manda statüsünde Fransa’ya verildi. Yapılan bu düzenleme, 28 Nisan 1919’da kuruluşu kararlaştırılıp bilahare 10 Ocak 1920’de resmen kurulacak olan Cemiyet-i Akvam(Milletler Cemiyeti)’ın Yasası’nın 22’nci maddesinde öngörülen “Manda” sistemine dayandırılmaktaydı.[8] Bu düzenleme 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Sevr Antlaşması’nın 94. maddesinde aynen yer alacaktır. Ancak Türkiye açısından bu hükmün, Sevr Antlaşması’nın ilgili kurumlarca tasdik edilmemesi sebebiyle herhangi bir geçerliliği olmayacaktır. Bunun yanı sıra esasen o sırada Türkiye’de inisiyatifi büyük ölçüde ele almış olan TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) ve onun hükümeti yani Ankara Hükümeti, Sevr Antlaşması’nı zaten hiçbir şekilde tanımadığı gibi bu antlaşmayı imzalayanları da vatan haini ilan edecektir. Bunun yanı sıra bölgede oluşan misak-ı milli sınırları dışında kaldıkları kuşkusu, Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, Mustafa Kemal Paşa tarafından İskenderun Sancağı ve havalisinin de Misak-ı Milli sınırları içerisinde olduğunun belirtilmesiyle ortadan kalktığı gibi bölge halkının maneviyatı da yükselmiştir.[9]

         

        Diğer taraftan Suriye ve Lübnan’daki manda yönetiminin kabul edilmesinin arkasından General Gouraud, 25 Temmuz 1920’de askeri işgal mıntıkasını genişleterek, Şam’a girdi. Arkasından epey uzamış olan askeri işgali tedricen manda yönetimine uydurmaya yöneldi. Bu arada Sevr Antlaşması’nın ilgili maddelerini ileri sürerek, 1 Eylül 1920’de sivil idareyi ilan etti. Bu gelişmenin arkasından 9 Ekim 1920’de yayımlanan bir emirname ile İskenderun için özerk bir idare meclisi teşkil edildi. İşte bu şekilde bir idari yapı oluşturulan İskenderun Sancağı’na daha sonra askeri vali yerine sivil bir yönetici olarak Arap asıllı Beşir Tabbare mutasarrıf olarak tayin edildi.[10] Bu gelişmeler olurken Türkiye’nin Güney bölgelerinde İskenderun Sancağı da dâhil olmak üzere Fransız Devleti’ni huzursuz eden milli direniş hareketi dolayısıyla çatışmalar sürmekteydi. Bu çatışmalara son vermek gayesiyle II. İnönü Muharebesi sonrasında Haziran 1921’de Ankara Hükümeti ile Fransa arasında 20 Ekim 1920’de Ankara Anlaşması’yla sonuçlanacak olan gayri resmi görüşmeler başlamıştı.[11] Bu görüşmeler sürerken 26 Ağustos 1921’de Fransızlar bütün Suriye’yi işgal edip, daha önce Faysal başkanlığında kurmuş bulundukları Suriye Hükümeti’ne son verdiler. Bu şekilde Fransa bölgede manda yönetimi uygulamasına geçti. Bilahare Suriye, Lübnan ve Sancak’taki bu “manda” yönetimi 24 Temmuz 1922’de taraflar arasında akit ve karara bağlandı. Bu durumda İskenderun Sancağı’na Ankara Anlaşması doğrultusunda özel bir statü tanınmıştı. Bilahare İskenderun Sancağı, 1922'de Fransızlar tarafından kurulan Suriye Devletleri Federasyonu içinde Federasyona bağlı olan Halep Devleti içinde yer aldı. Arkasından bu “manda” yönetimi Milletler Cemiyeti tarafından 29 Eylül 1923’te tasdik edildi.[12] Böylece bölgede oluşturulan Fransız “manda” yönetimi bir takım düzenlemelerle 1936 yılına kadar devam edecektir.[13] Bu dönemde Türkiye bölge ile ilgisini kesmemiştir. Nitekim Lozan Konferansı’na ara verildiği dönemde 15 Mart 1923 günü Adana’da yaptığı konuşmada Atatürk “…Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” diyecek bu tutum da bölge ile ilgili olarak yeni bir dinamizm getirecektir. Nitekim Fransızların, İskenderun Sancağı’ndan çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine geçen direniş örgütü tekrar faaliyete geçecek, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, merkezi Adana olan, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'ni kuracaktır. Diğer taraftan gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir parti de kuracaklardır. [14]

         

         

         

        Sancak’ın Bağımsızlığı; Hatay Devletinin Kuruluşu ve Yapılanması

         

        Fransa’da 1936 seçimlerini kazanan Halk Cephesi Hükümeti, o sıralarda Avrupa’da çıkmış bulunan buhranların da etkisiyle Suriye ve Lübnan’la olan ilişkilerini yeniden düzenleme yoluna gitti. Bu çerçevede Fransız Hükümeti, Dışişleri Bakanı Delbos ile Bakanın siyasi danışmanı Viénot vasıtasıyla Paris’te Suriyeli siyasal liderlerle görüşmelere başladı. Görüşmeler sonunda 9 Eylül 1936’da Fransa ile Suriye arasında bir Dostluk ve İttifak Antlaşması parafe edildi. Paris’te, 25 yıllık bir süre için yapılan bu antlaşmaya göre Suriye üç yıl sonra bağımsızlığına kavuşacak ve Milletler Cemiyeti üyeliğine aday olacaktı. Antlaşmanın 3. maddesine göre Fransa, Sancak’taki hak ve yükümlülüklerini yeni Suriye Hükümeti’ne devredecekti. Ancak bu hükme rağmen Sancak bölgesinin özel statüsü korunuyordu.[15]

         

        Bu sırada Sancakta yaşayan Türkler, Ankara'ya gönderdikleri heyetler ile zamanın başbakanı İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak aracılığı ile Atatürk'e bir kere daha aktardıkları davaları için Ulu Önder'den daha yakın ilgi ve destek istediler. Bu gelişmeler üzerine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Milletler Cemiyeti Meclisi’nin 26 Eylül 1936 tarihli oturumunda Türkiye’nin temsilcisi sıfatıyla bu mesele ile ilgili olarak Fransa Hükümeti ile ikili görüşme teklifinde bulundu.[16] Diğer taraftan Mustafa Kemal Atatürk, 1936 yılı TBMM'nin açış konuşmasında, Sancak’ın bulunduğu bölgeyi Hatay olarak isimlendirip, "Fransızlar ile aramızda senelerdir sürüp giden davanın neticelenmesinin zamanı gelmiştir" diyerek, meseleye ciddi olarak el konduğunu ifade etmiş oldu. Bundan sonra Atatürk, bölgede faaliyette bulunan ve merkezi İstanbul'da olan Antakya-İskenderun Yurdu Cemiyeti’nin adını da Hatay Egemenlik Cemiyeti olarak değiştirecektir.[17] Bu sırada Sancak bölgesindeki Türkler aleyhlerine gelişeceğini sezdikleri 14-15 Kasım 1936 tarihlerinde yapılacak milletvekili genel seçimlerine katılmayarak seçimi boykot ettiler.[18]

         

        Bu arada Fransa ile Türkiye arasında sürdürülen görüşmeler sonunda Türkiye, Fransız tekliflerinden sorunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi görüşünü benimsedi. Bunun üzerine Türkiye, 10 Aralık 1936’da Milletler Cemiyeti Konseyi’ne bir muhtıra vererek, Sancak sorununun ele alınmasını istedi. Bu muhtıra sonrasında Sancak sorunu Milletler Cemiyeti’nde 14-16 Aralık 1936 tarihleri arasında ele alındı. Milletler Cemiyeti "...Her Hataylı dilediği cemaat listesine yazılmak ve rey vermek hakkına sahiptir" maddesini içeren Türk tezini kabul etti.[19] Bir taraftan bu görüşmeler devam ederken, diğer taraftan Milletler Cemiyeti Konseyi uyuşmazlığın çözümü için Konsey’deki İsveç temsilcisi Sandler’i raportör olarak tayin etti. Bu sırada Türkiye ile Fransa arasında devam eden ikili görüşmeler ise 23 Ocak’ta genel hatlar ortaya koyan bir ilke anlaşmasıyla sonuçlandı.[20] Bu sırada heyetin, Halk oylaması konusunda olumlu bir kanı ile Cenevre'ye dönmesinden sonra Sandler’in yukarıda sözü edilen ilke anlaşması doğrultusunda hazırlayıp Milletler Cemiyeti Konseyi’ne sunduğu rapor, 27 Ocak’ta Konsey’de oy birliği ile kabul edildi. Buna göre İskenderun Sancağı için yeni bir statü ve anayasa taslağı hazırlanacak, arkasından sancakta Millet Meclisi seçimi yapılacaktı. Sandler raporuna göre, Sancak için bir statü ve anayasa hazırlamak üzere bir uzmanlar komitesi oluşturulması öngörülmekteydi. Oluşturulacak statü ve hazırlanacak anayasaya göre, Sancak Suriye sınırları içinde “ayrı varlık” olarak içişlerinde bağımsız, dışişlerinde ise Suriye’ye bağlı olacak, ancak Suriye, milletler Cemiyeti Konseyi’nin izni olmadan Sancak’ın statüsünü bozacak kararlar alamayacaktı.[21] Bundan sonra Milletler Cemiyeti Konseyi, 25 Şubatta Sandler Raporu çerçevesinde, Sancak statü ve anayasasını hazırlamak üzere Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu tarafından temsil edildiği ve Fransız, İngiliz, Belçikalı ve Hollandalı diplomatların yer aldığı beş kişilik bir uzmanlar komitesi kurdu ve Sancak’a gönderildi.[22]

         

        Bilahare komisyon Bölgede yaptığı görüşme ve çalışmaları tamamlayıp Cenevre’ye döndükten sonra 15 Mayıs 1937’ye kadar Sandler Raporu’nda ortaya konan ilkelere göre ve aynı zamanda Türkiye ile Fransa’nın konuyla ilgili ortaya koyduğu tasarıları da dikkate alarak Sancak’ın statü ve anayasası ile Sancak’ın sınırlarını gösteren raporları hazırladı. Sandler de bu raporları 29 Mayıs’ta bir karar taslağı ile birlikte Milletler Cemiyeti Konseyi’ne sundu. Bu taslağa göre “Ayrı varlık” olarak nitelenen Sancak, içişlerinde bağımsız, dışişleri, maliye, gümrük işlerinde Suriye'ye bağlı kalacaktı. Sancağın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa'nın garantörlüğü altında olacaktı.[23] Aynı gün Türkiye ile Fransa arasında Cenevre’de Sancak’ın toprak bütünlüğü ile Türkiye-Suriye sınırlarını güvence altına alan 22 Temmuz 1937’de yürürlüğe girecek olan antlaşmalar imzalandı. Bu antlaşmalar ile Konseyce kabul edilen Sancak statü ve anayasası taraflarca da kabul edilmiş oldu.[24]

         

        Buna göre sınırlar, Sancak’ın o sıradaki yönetim çevresine göre belirlenmekteydi. Bu duruma Komitede yer alan Numan Menemencioğlu itiraz etmesine rağmen olumlu bir netice alamadı ve çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Bayır, Bucak ve Hazne adlı yerleşim birimleri sınırların dışında kaldı. Bu üç bölge o sırada Sancak yönetim birimine bağlı bulunmamakta, bunlar Lazkiye’ye bağlı bulunmaktaydı. Buna karşılık bu bölgedeki Türklerin dillerini serbestçe kullanabilmeleri, mahkemelerde Türk dili ile davalarını görebilmeleri ve çoğunlukta oldukları bölgelerde okullarda Türkçe eğitim ve öğretim yapmaları sağlandı.[25] Sancak için hazırlanan anayasada, yasama yürütme ve yargı organları parlamenter sisteme göre düzenlenmekteydi. Bu çerçevede yasama gücünü kullanacak ve yürütmenin başındaki cumhurbaşkanını beş yıllığına seçecek olan kırk kişilik meclis toplumsal farklılıkları dikkate alarak iki dereceli seçim sistemine göre dört yıllığına belirlenecekti. Yargı gücü ise bağımsız olacaktı. Anayasada ayrıca temel hak ve özgürlüklerin güvence altında bulundurulacağı ayrıntılarıyla ifade edilmekteydi.[26] Bu şekilde oluşan Sancak Devleti’nin yüzölçümü 4.805 kilometrekare, nüfus ise Fransız verilerine göre 219 bin idi.[27]

         

        1937 yılı içinde gerçekleştirilen antlaşmalara göre 15 Nisan 1938’e kadar Sancak’ta seçimlerin yapılması gerekmekteydi. Ancak Sancak için hazırlanan anayasa ile yapılan antlaşmaların uygulamaları aşamasında problemler çıkacaktır. Nitekim Sancak’taki Fransız temsilcisi ile diğer Fransız görevliler anlaşma ve anayasanın uygulanmasını engelleyici tutum ve davranış içine girdiler. Bu arada ilerde yapılacak seçimlerin kendi lehlerine sonuçlanması için girişimler de söz konusuydu. Bu çerçevede Fransızlar kışkırtıcı eylemlerine başladılar. Böyle bir ortamda Sancak’ta hem polisle halk arasında hem de karşıt guruplar arasında kanlı çarpışmalar meydana geldi.[28] Bu şekilde ve aynı zamanda Suriye’nin de kışkırtmasıyla Sancak’ta Türkler aleyhinde pek çok olaylar vukua gelecektir. Bu gelişmelerin temelinde ileride yapılacak Millet Meclisi seçimine esas olacak sayım işleminde, adilane hareket edilmeyip, Türkler aleyhine bir tavır takınılması meselesi yatmaktaydı. Nitekim Sancak’ta Fransız ve Suriye memurları, dünya kamuoyuna Sancak’taki Türk olmayan unsurların Cenevre Anlaşması’nı istemediklerini göstermek, ayrıca Türkiye taraftarlarının gözlerini korkutmak ve maneviyatlarını kırmak, böylece bilahare yapılacak seçimlerde kendi lehlerine bir sonuç çıkarmak için mezalim ve mezalimi teşvik eden bir tutum içine girmişlerdir.  Bu gelişmeler Türkiye Cumhuriyeti'ne, Fransız Hükümetine ve Milletler Cemiyeti'ne duyuruldu. Türkiye bu olaylara karşı bir takım tedbirler almak durumunda kalacaktır.[29] Bu çerçevede Türkiye’de Hatay işleriyle meşgul Heyet, Dâhiliye Vekili başkanlığında toplanarak Sancak’ta seçimleri kazanmak için alınması gereken tedbirleri görüşecek ve öngördükleri tedbirleri 28 Temmuz1937’de bir raporla Hükümete sunacaktır.[30]

         

        Bir taraftan Sancak’ta bu gelişmeler yaşanırken, bir taraftan da yürürlüğe giren statü ve anayasa gereği seçim listeleri oluşturulmaktaydı. Bu ortamda Türkiye Sancak’ta daha etkin hale gelebilmek ve gelişmelere yerinde ve zamanında tepki verebilmek için Milletler Cemiyeti'nce kabul edilen tasarı esasları çerçevesinde Türkiye’nin Beyrut Başkonsolosu Faik Zihni Denli Bey’in atanmasıyla ilk Türk Konsolosluğu 30 Ağustos 1937’de Sancak’ta resmen açıldı. Daha sonra konsolosluğa Füruz Kesim Bey atanacaktır.[31]

         

        Bu gelişmeler olurken Milletler Cemiyeti Konseyi Başkanı Sancak’ta yapılacak ve bir halk oylaması niteliği de taşıyacak olan ilk seçimi düzenlemek ve denetlemek üzere 4 Ekim 1937’de bir komisyon oluşturdu. Bu komisyon Ankara’ya uğrayıp temaslarda bulunduktan sonra buradan hareketle 20 Ekim 1937’de İskenderun’a ulaştı.[32]

         

        Sancak meselesi bu şekilde seyrederken Fransa’da hükümet değişikliği meydana geldi. Bu gelişmeden bir müddet sonra 25 Ekim 1937’de Türkiye’de de hükümet değişikliği oldu ve İsmet İnönü yerine Celal Bayar başbakanlığa getirildi.[33] Bu hükümet değişikliklerine ve o sırada devam etmekte olan Dersim ayaklanmasına rağmen Atatürk’ün Sancak politikasında en ufak gevşeme ve sapma meydana gelmeyecektir.[34]

         

        Bu arada Sancak’ta bulunan seçim komisyonu Fransız manda memurları ile işbirliği içinde hareket ederek Türkiye’nin tutumu olan isteyen herkesin istediği cemaate yazılması görüşüne aykırı olarak, seçmenin doğuştan mensup olduğu cemaate yazılması görüşü doğrultusunda hazırladığı 87 maddelik bir seçim yönetmeliğini Aralık 1937 sonuna doğru Milletler Cemiyeti Konseyine gönderdi.[35] Bu durumda Türkiye itirazda bulunup Türkiye ile işbirliği halinde seçim yönetmeliğinin düzeltilmesini istedi.[36]

         

        Bunun üzerine 31 Ocak 1938’de İsveç temsilcisinin başkanlığında Türkiye, Fransa, İngiltere ve Belçika temsilcilerinden oluşan komite Türkiye’nin itirazlarını dikkate alarak 7 Mart 1938’e kadar seçim yönetmeliğinde gerekli değişiklikleri tamamladı ve bir gözlemci heyetinin kurulmasını da kararlaştırdı.[37] Bundan sonra seçim işleri ile ilgili gözlemci heyeti Sancak’a gelip incelemelerde bulunarak seçim işlerinin yeniden başlamasına karar verdi. Nihayet Nisan 1938’den itibaren seçim listeleri tekrar düzenlenmeye başlandı.[38] Ancak Fransa ile varılan anlaşmaya rağmen Sancak’taki Fransız makamları Türkler aleyhindeki faaliyetlerini sürdürmekte ve bu çerçevede Türk olmayan unsurları birleştirerek seçimi kazanmak ve bu şekilde Sancak’taki Fransız nüfuzunu daha çok Ermenilere dayalı olarak devam ettirmek istemekteydi.[39] Bu gelişmelerin yanı sıra Suriye’nin de müdahalesi Sancak’ta olayların çıkmasına sebebiyet verdi. Nitekim 26 Mayıs’ta Reyhanlı’da Türklerle Araplar arasında kavga çıktı ve 31 Mayıs’ta ölümle sonuçlanan olaylar vuku buldu.[40]

         

        Bütün bu gelişmeler Türkiye’de infiale sebep oldu. TBMM ve Türk basınında bu olaylar protesto edildi ve çeşitli yazılar yazıldı.[41] Bu ortamda hastalığına rağmen 20 Mayıs’ta İstanbul’dan trenle yola çıkan Atatürk 21 Mayıs’ta Mersin’e geldi. Buradaki askeri birlikleri denetlemenin arkasından Silifke’ye geçen Atatürk bilahare buradan Adana’ya geçerek 24 Mayıs’ta buradaki askeri birlikleri de denetleyip askerlere saatler suren resmigeçit yaptırdı. Bu gelişmenin arkasından Hatay sınırına 30 bin kişilik bir askeri kuvvet yığılacaktır.[42] Türkiye’nin bu kararlı tutumunun arkasından Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Suat Davaz’ın girişimlerinden sonra Sancak’taki Fransız Yüksek Komiseri Garreau 3 Haziran’da yukarıda belirttiğimiz 31 Mayıs Hatay olayını bahane ederek seçimlere bir hafta ara verdiğini açıkladı. Ayrıca sıkıyönetim ilan edildi ve toplum düzenini sağlamak amacıyla Fransız milislerinden oluşan Albay Collet komutasında bir birlik Antakya'ya geldi. Bu arada Garreau 4 Haziran’da görevinden azledilerek, yerine Binbaşı Collet getirildi. Alınan askeri tedbirlere rağmen olayların devam etmesi üzerine Fransız delegesi Carreaux, Sancak'ın yönetimini Türklere bırakmayı teklif etti. Bu teklif üzerine Fransız vali geri çekilerek Ankara'nın görüşü ve oluru alınarak, İçişleri Müdürlüğü mahiyetinde olan İskenderun Sancağı Valisi görevine Dr. Abdurrahman Melek atandı ve vali 6 Haziran 1938 tarihinde göreve başladı.[43] Bu gelişmeden sonra Sancak’ta 9 Haziran’da seçimler tekrar başladı. Ancak olaylar yine baş gösterdi.[44]

         

        Gelişmelerin bu şekilde seyretmesi üzerine Türkiye Sancak’taki durumun düzeltilmesi için harekete geçti ve Milletler Cemiyeti seçim komisyonu ile her türlü ilişkisini kestiğini bildirdi. Bu sırada Avrupa’da giderek daha tehlikeli hale gelen konjonktürü dikkate alarak Türkiye ile dostluğu geliştirmek isteyen Fransa’nın da Türkiye’nin tutumuna benzer bir şekilde tavır alması üzerine zaten çalışamaz duruma gelmiş olan Seçim Komisyonu 29 Haziran’da Sancak’ı terk etti.[45]

         

        Olaylar bu şekilde geliştiği sırada Genelkurmay ikinci başkanı Orgeneral Asım Gündüz başkanlığındaki bir Türk askeri heyeti görüşmelerde bulunmak üzere 12 Haziran’da Sancak’a gelmiş, 14 Haziran’da da Fransa’nın Yakındoğu Ordusu Komutanı General Huntziger’in başkanlığındaki Fransız askeri heyetiyle görüşmeler başlamıştı.[46] Sancak’a gelebilecek olası bir İtalyan tehdidi sebebiyle, Sancak’ın toprak bütünlüğünü güvence altına alan 29 Mayıs 1937 tarihli Türk-Fransız Antlaşması’nın 2. ve 3. maddesi çerçevesinde başlatılan ve çok çetin geçen görüşmeler nihayet uzlaşma ile sonuçlandı ve 3 Temmuz 1938’de Türk-Fransız askeri anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre 2500 Türk ve 2500 Fransız askerinden oluşacak birliklerin Hatay'a girecek ve sayım bu birliklerin denetimi altında yapılacaktı.[47]

         

        Askeri heyetler arasında görüşmeler devam ederken, diğer taraftan Türkiye ile Fransa arasında 1938 Mayısında Cenevre’de başlayan ve Paris ve Ankara’da devam eden siyasi görüşmeler sonunda “Türk-Fransız Dostluk Antlaşması” imzalandı.[48] Dostluk antlaşmasının imzalandığı gün yani 4 Temmuz’da askeri anlaşmaya uygun olarak Sancak’ta görev alacak Türk askeri kuvvetinin öncü birlikleri Sancak’a girdi. Ertesi gün de Albay Şükrü Kanatlı komutasında asıl Türk askeri birliği Anlaşmaya uygun olarak saat 5’ten itibaren Payas ve Hassa üzerinden Sancak’a girerek anlaşmayla belirlenen bölgelerde konuşlanmaya başlamıştır.[49]

         

        Bundan sonra daha önce kesilmiş bulunan seçimler yapılan antlaşmalar çerçevesinde Türkiye-Fransa ortak denetiminde başlatıp yürütmek üzere bir komisyon oluşturulmak için çalışmalar başlatıldı. Görüşmeler sonunda nihayet seçimleri yürütmek üzere Albay Collet, Cevat Açıkalın, Vali Abdurrahman Melek, Türk Cemaati Temsilcisi Halk Parti Başkanı Abdulgani Türkmen ile diğer cemaatlerden alınan birer üyeden oluşan İntihabat-ı Âli Komisyonu (Yüksek Seçim Komisyonu) kuruldu. Bundan sonra Hatay Halk Partisi ve Vali Abdurrahman Bey’in verdiği bilgiler ışığında Reyhaniye’de kayıtların yeniden yapılması, Türk listeleri yerine zorla başka listelere yazıldıklarını beyan edenlerin Türk listelerine yazılmaları, Suriye’den getirilerek listelere kaydedilen Ermeni ve Arapların listelerden silinmesi sağlandı.[50] Bilahare Yüksek Seçim Komisyonu bir bildiri yayımlayarak seçim işlerinin Milletler Cemiyeti Komisyonu’nun bıraktığı yerden 22 Temmuz’dan itibaren tekrar başlatılıp devam ettirileceğini açıkladı. Bu şekilde 22 Temmuz’da başlatılan birinci derecede seçmen yazma işlemi herhangi bir olay meydana gelmeden 1 Ağustos’ta tamamlandı.[51]

         

        Seçmen yazılımı işlemlerinin tamamlanmasından sonra 20 Ağustos’tan itibaren milletvekili seçimlerine başlanacağı açıklandı. Nihayet uzun süren seçim tartışmaları ve sonunda varılan yukarıda ifade ettiğimiz anlaşmalar çerçevesinde sürdürülen çalışmaların arkasından 21 Ağustos’ta Seçim Komisyonu tarafından hazırlanan milletvekili listeleri ilan edildi ve 24 Ağustos’tan itibaren 40 milletvekilinin salt çoğunluğu olan 22 milletvekilini Türklerin elde ettiği ikinci derece seçimler yapıldı.[52] Seçim sonrasında gerekli hazırlıkların tamamlanmasından sonra Meclis, 2 Eylül 1938’de büyük törenlerle en yaşlı üye Mehmet Adalı başkanlığında toplandı. Yapılan yemin töreninin ardından Meclis, Abdulgani Türkmen’i meclis başkanlığına, Vedii Münir Karabay ile Zeynel Abidin Çilli’yi başkan vekilliklerine, Bekir Sıtkı Kunt ile Dr. Vedii Bilgin’i de meclis genel sekreterliklerine seçti. Ardından Meclis Tayfur Sökmen’i devlet başkanlığına getirdi. Bu gelişmelerden sonra da Meclis, devletin adını Hatay Cumhuriyeti olarak belirledi. Bu şekilde Meclis bölgenin adı olan Sancak’ı Hatay olarak değiştirmiş oluyordu. Aynı zamanda Meclis’te Hatay bayrağını belirlemek üzere bir komisyon da kuruldu. Esasında Türkiye İskenderun-Antakya yani Sancak bölgesi için Hatay adını 1936 yılından itibaren kullanmaya başlamıştı. Bu arada Tayfur Sökmen Abdurrahman Melek’i milli hükümeti kurmakla görevlendirdi.[53] 5 Eylül’de beş kişiden oluşturularak kurulan bu hükümette Abdurrahman Melek başbakanlığın yanı sıra içişleri, dışişleri ile savunma bakanlıklarını da üzerine alırken, Adalet Bakanlığı’na Cemil Yurtman, Maliye, İktisat ve Gümrük Bakanlığı’na Cemal Baki, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı’na Ahmet Faik Türkmen, Nafia ve Ziraat Bakanlığı’na da Kemal Alpar’ı getirdi. Bu Hükümet, “programın ruhu ve esası Kemalizm rejimi ve bütün icabatıdır.”[54] dediği programıyla, 6 Eylül’de Meclis’ten güvenoyu alarak çalışmalarına başladı. Aynı gün devletin başkenti olarak da Antakya kabul edildi. 7 Eylül Günü ise Meclis binasına, Türkiye bayrağının benzeri olarak belirlenen, yani sadece beyaz çizgi ile çizilmiş içi kırmızı yıldız olarak tespit edilmiş olan bağımsız Hatay bayrağı çekildi. Bundan sonra Hükümet ihtiyaç duyulan kurumları oluşturma yoluna gidecektir.[55]

         

        Hatay Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilmeye başlanan düzenlemeler Türkiye ile koordineli bir şekilde yürütülecekti. Nitekim bunun için Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu başkanlığında bir Hatay İstişare Heyeti ile bir Hatay bürosu kuruldu. Arkasından Hatay İstişare Heyeti tarafından tespit edilen esasların yürürlüğe girmesi doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından bir kararname çıkarıldı. Bu çerçevede yapılacak olan düzenlemelerin Türkiye’nin kanunlarına göre yürütülebilmesi için Hatay Millet Meclisi bir kanun çıkararak Hatay Hükümeti’ne mevcut mevzuatı değiştirmek, yerlerine yeni kanunlar yaparak yürürlüğe koymak yetkisini verdi. Bu gelişmenin akabinde ilk olarak Sancak idaresi zamanındaki adlî teşkilat baki kalmak üzere 23 Eylül 1938’de Hatay Devleti Yüksek Mahkemesi kuruldu.  Daha sonra yani Ocak 1939’da Hatay Meclisi Türkiye’de yürürlükte olan medeni kanunla ceza kanununu aynen kabul etti.[56] Bu gelişmenin arkasından ise Hatay Meclisi 16 Şubat 1939’da çıkarttığı bir kanunla Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını bir bütün olarak Hatay Cumhuriyeti’nin kanunları olarak kabul edecektir.[57]

         

        Bir diğer düzenleme emniyet teşkilatında yapıldı. Bu doğrultuda Başbakan Abdurrahman Melek Fransız temsilci Binbaşı Collet ile irtibata geçerek devlet dairelerindeki Fransız memurların yerlerine Türkiye’den getirilen uzmanlar yer aldı. Bu şekilde jandarma ve emniyet teşkilatı yeniden düzenlendi. İdari taksimatta ise mevcut olan Kaza ve nahiye esası korundu. Yalnız mevcut olan Antakya, İskenderun ile Kırıkhan kazalarına Reyhanlı ve Ordu kazaları ilave edildi.[58]

         

                    Eğitim alanında gerçekleştirilen düzenleme çerçevesinde ise Antakya Lisesi’nin programları Türkiye liselerinin programlarına uygun olarak düzenlendi. Fransızca okullarda zorunlu ders olmaktan çıkarılırken, bundan sonra Arapça eğitim yapan okulların açılmaması da karar altına alındı.[59] Hatay’da gerçekleştirilen bu düzenlemeler sırasında 20 Ekim 1938’de Suriye Hatay sınırını kapattı. Bunun üzerine Hatay Cumhuriyeti de kendi sınırlarını kapattı. Arkasından İskenderun Limanı gümrüğüne el konarak gümrük gelirleri Hatay Devleti adına alınmaya başlandı. Bu gelişmenin arkasından Türkiye 23 Ekim’de Hatay Devleti’ne desteğini açıklayarak kendi sınırlarını açtı. 1 Kasım’dan itibaren de gümrük vergilerini kaldırdı. Bu arada pasaport meselesi de ele alınarak, Hatay vatandaşlarının Hatay’daki Türk veya Fransız konsolosluklarından alacakları pasaport ile yurt dışına seyahat etmeleri esası kabul edildi. 13 Kasım’da ise Hatay Hükümeti İskenderun Limanı’na girecek yabancı gemilere Hatay Devleti bayrağı çekme zorunluluğunu getirdi.[60] Bu gelişmeler yaşanırken Suriye Postası ile birleşik olan Hatay Postası’nda Suriye’nin posta pulu göndermemesi üzerine mektupların ulaştırılması konusunda problem çıktı. Bunun üzerine Hatay Posta işleri Türkiye’nin desteği ile yürütülmeğe başlandı. Bu çerçevede Hatay posta pulları da Türkiye’de basılacaktır. Bu sırada Fransa ile sağlanan uzlaşma sonunda Hatay Postaları İsviçre’deki uluslararası posta birliği bürosuna tescil ettirilecektir.[61]

         

                    Bu arada tedavülde olan para meselesine de el atıldı. Hatay Devleti’nin resmi parası Suriye Lirası olarak kabul edilmişti. Ancak Hatay Devleti yapılanma çerçevesinde Şubat 1939 sonunda memurların maaşını Türk Lirası olarak ödemeye karar verdi. Arkasından 13 Mart 1939’da da Türk Lirası’nı Hatay Devleti’nin resmi parası olarak kabul etti. Bu gelişme sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası da İskenderun’da bir şube açtı. Bu düzenlemeden önce de 1500 kişilik zabıta ve emniyet teşkilatının giderleri Türkiye’den verilen tahsisatla karşılanmıştı. Ayrıca Türkiye Hatay Cumhuriyeti’ne acil ihtiyaçlarını karşılamak üzere Hatay Hükümetinin icraatlara başlamasından hemen sonra gönderdiği 50.000 liralık ödenekten sonra 400.000 liralık bir yardım daha gönderecektir.[62] Gerçekleştirilen bu düzenlemeler sonucunda Hatay Devleti kurumlaşmasını büyük ölçüde sağlayacak ve Fransa ile Suriye’nin etkisinden kurtulmuş olacaktır.

         

         

        Hatay’ın Türkiye’ye Katılması

         

        Yukarıda söz edildiği gibi Hatay Cumhuriyeti’nin kurumlaşma süreci devam ederken, diğer taraftan açıkça söz edilmemesine rağmen Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma sureci de sürdürülmekteydi. Diğer taraftan Bağımsız Hatay Devleti’nin kuruluşunun nihai bir çözüm olmadığı, başta Fransa ve Suriye olmak üzere mesele ile ilgili diğer devletler nihai bir çözümün ancak Hatay’ın Türkiye ile bütünleşmesiyle olabileceğinin farkındaydılar. Esasında Fransa, Suriye’ye bağımsızlık tanıyan 1936 tarihli Antlaşmayı onaylamamıştı. Bu durumda Hatay’ın geleceğini Suriye ile bağlı tutulması için de bir neden kalmamıştı. Diğer taraftan bu sırada Avrupa’da bir genel savaş havası hâkim olmuştu. Bu ortamda Fransa 1938 Dostluk Antlaşması hazırlanırken Türkiye ile mümkün olduğu ölçüde geniş yükümlülükler içine girilmesini istedi. Bu çerçevede Doğu Akdeniz ve Balkanlarda bir dayanışma aradı. Fransa’nın sıkışık durumunu gören Türkiye, Hatay’la ilgili isteklerini kabul ettirmeden Fransa ile daha ileri yükümlülükler altına girmek istemeyecektir. Nitekim Türk Hükümeti 4 Temmuz 1938’de imzalanmış olan Dostluk Anlaşmasını hemen onaylamayacak ve Fransa ile gerçek bir ittifakı da Hatay’ın Türkiye’ye bırakılması karşılığında kabul edecektir.[63] Bu arada, Hatay Devleti’nin sınırlarını tespit etmek üzere kurulan Milletler Cemiyeti Sınır Komisyonu 4 Kasım 1938 tarihinden itibaren bölgede çalışmalarına başladı. Bu durumda inisiyatifin Türkiye’nin eline geçtiğini anlayan Suriye Ankara ile ilişki kurmak yönünde girişimlerde bulunacaktır. Nitekim Suriye Başbakanı Cemil Mardam da İskenderiye’de basına yaptığı bir açıklamada Hatay Sorununun Türkiye ile doğrudan çözümünü istediklerini beyan edecektir. Bu girişimiyle Suriye Hatay’ın Türkiye ile Suriye arasında paylaşılmasını isteyecektir. Bu doğrultuda Suriye devleti adına Atatürk’ün cenaze törenine katılmak üzere Türkiye’ye gelmiş olan Emir Adil Aslan, Hatay’ın paylaşılması ile ilgili düşüncesini Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’na açtı. Bunun üzerine Saraçoğlu, Emir Adil Aslan’a Hatay sınırları dışında kalan Bayır, Bucak ve Hazine nahiyelerinden oluşan Türk bölgesinin Hatay sınırlarına dâhil edilmesi karşılığında, Hatay sınırlarında Suriye lehine bazı değişikliklerin yapılabileceğini söyledi. Ancak Saraçoğlu’nun teklifinin Suriye tarafından kabul edilmemesi üzerine doğal olarak Hatay konusunda herhangi bir uzlaşma sağlanamadı.[64]

         

        Diğer taraftan Fransa siyasi ve askeri çevrelerinde Hatay konusu ile ilgili sürekli tartışmalar olmaktaydı. Bu sırada Türkiye’ye karşı direnme taraftarı olan Fransa’nın Beyrut Yüksek Komiseri Puaux’un Paris’e gönderdiği raporlarda, Türkiye’nin Hatay ve Suriye’de etkili propaganda ve tahriklere giriştiği ifade edilmekteydi. Hatay sorunu ile ilgili Puaux’un yanında Fransız Parlamentosu’nun bir kısım üyeleri de Türkiye’ye karşı direnme taraftarı iken, Türkiye’nin önemini kavramış olan Fransa’nın Ankara Büyükelçisi René Massigli Türkiye ile uzlaşma yanlısı tavır sergiliyor, ancak Hatay’ın, karşılığı alınmak şartıyla Türkiye’ye bırakılması istiyordu. Bu düşüncesi doğrultusunda Hükümetine teklif de götürdü. Bu ortamda Fransa’da iktidarda bulunan Daladier Hükümeti ve özellikle bu hükümetin dışişleri Bakanı George Bonnet bu konuda kararsız bir tavır sergilemekteydi.[65]

         

        Böyle bir ortamda, Hatay’ın ilhakına henüz karşı olan Fransa, Hatay konusunda Türkiye’ye karşı diğer batılı devletlerin de desteğini almak istedi. Bu doğrultuda Türkiye’nin Hatay’ın dışında Suriye’nin bir kısım bölgelerinde yani Halep ile önemli petrol bölgelerinden biri olan Cezire üzerinde gözü olduğu ve buraya yönelik propaganda ve tahriklere giriştiği söyleyerek, Türkiye’nin bu girişimleri Almanya’nın arzusu üzerine yaptığını ileri sürdü.[66] 20 Ocak 1939’da Türkiye Dışişleri Bakanı Saraçoğlu buna “Türkiye’nin Hatay’dan başka Suriye’nin hiçbir yerinde ne duygusal ne de etnik olarak gözü yoktur” şeklinde cevap verdi.[67] R. Massigli’nin ifadesine göre; Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, R. Massigli’ye aynı gün yani 20 Ocak 1939’da, “Türkiye Hatay’ı almak istiyor. Hatay er veya geç Türkiye’ye bağlanacaktır. Şayet, Fransa şimdilik Hatay’ın tam bağımsızlığını ve onu geçici olarak tanıyıp, Fransa ve Türkiye’nin güvencesi altına konulduğunu kabul ederse biz biraz sabrederiz.” diyecektir.[68]

         

        Bu temaslarından sonra R. Massigli 24 Ocak 1939’da Paris’e gönderdiği raporda


Türk Yurdu Ekim 2011
Türk Yurdu Ekim 2011
Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele