Mehmet Emin Yurdakul’un Şiirlerinde Atatürk

Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

“Türk milliyetperverliğinin ilâhi mübeşşiri olan şiirleriniz bugünkü mücahedemizin ruh-i hamasetine ufk-i tulû olmuştur. Teşrifinizden duyduğum memnuniyeti beyan ile sizi milletimizin mübarek babası olarak selâmlarım.”[1]

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal, 1 Nisan 1921 

 

 

         

        Türk Edebiyatı tarihinde “Millî edebiyatın ilk mübeşşirlerinden biri”[2], “Edebî Türkçülüğün en bariz siması”[3], “Türk şairi, Millî şair”[4] olarak bilinen Mehmet Emin Yurdakul, 13 Mayıs 1869’da, İstanbul’da Beşiktaş’ta, ahşap bir evde, mütevazı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Türk halk kültürünü ve zevkini teneffüs eden sosyal bir çevrede büyür. Yedi sekiz yaşlarında Saray Mektebi’nde öğrenim hayatına başlar. Beşiktaş Askerî Rüştiyesi’nden sonra Mülkiye Mektebi’ne yazılır, 1887’de bu okuldan tasdikname ile ayrılır, Babıâli Sadaret Dairesi Evrak Kalemi’nde maaşsız kâtip olarak çalışmaya başlar. 1889 yılında Hukuk Mektebi’ne yazılır, öğrenim hayatını tamamlamak ve İngilizce öğrenmek için Amerika’ya gitmek ümidiyle 1891’de bu okuldan ayrılır.

         

        1891’de yayımladığı “Fazilet ve Asalet” adlı kitabı ile Ahmet Cevat Paşa’nın takdirlerini kazanır. 700 kuruş maaşla Rüsûmat Tahrirat Kalemi Müsevvidliği’ne getirilir, 1893’te Rüsûmat Evrak Müdürü olur. On dört yıl bu görevde kalır. Bu yıllarda şair ve insan olarak Türk dünyasında ve Avrupa’da şöhret bulmaya başlar.

         

        1892’de Şeyh Cemaleddin Afganî’nin İstanbul’a gelmesinden sonra onun sohbetlerine devam edenlerden biri olur, düşüncelerinden geniş ölçüde yararlanır, benimser, hayranı olur ve kendisine rehber edinir; Millî Şair, Şeyh’in öğütlerini, özellikle Türk milletine uygulayarak milletin dil ve edebiyat ihtiyacını, hürriyetsizliğini, medeniyetçe geri kalmışlığını düşünür, bunların giderilmesi yolunda fedakârlıkla çalışmayı ilke edinir.

         

        1898’de yayımlanan Türkçe Şiirler adlı kitapta topladığı Türk askerlerinin cenge gidişlerinden başlayarak, kazandıkları zaferleri, şehit ve gazilerimizi anlatan şiirlerini, halkın hayatından aldığı sosyal hayat sahnelerini halkın anlayabileceği bir dille anlatan şiirlerini bu yıllarda yazar.

         

        “Millî Şair”, “Türk Şairi” unvanları ile anılan, şöhret olan Mehmet Emin, gerek şiirlerinin uyandırdığı ses, gerekse İttihat ve Terakki ile olan ilişkileri sebebiyle 1907’de Erzurum Gümrük Nazırlığı göreviyle İstanbul’dan uzaklaştırılır. II. Meşrutiyet’in ilanının arifesinde Trabzon Rüsûmat Nazırlığı’na gönderilir. 1909’da İstanbul’a döner, 26 günlük Bahriye Müsteşarlığı görevinden sonra Ekim 1909’da Hicaz Vali Vekilliği’ne, Mart 1910’da Sivas Valiliği’ne gönderilir. Mayıs 1911’de bu görevinden istifa ederek İstanbul’a döner. Türk Yurdu dergisinin imtiyazını alır, derginin kuruluşunu ve çalışma programını düzenler. İttihat ve Terakki’nin İstanbul Murahhaslığı görevini reddedince Ağustos 1911’te Erzurum Valiliği göreviyle yine İstanbul’dan uzaklaştırılır. 1912’de bu görevinden azledilir, böylece memurluk hayatı sona erer.

         

        Mehmet Emin Yurdakul, 1913’te, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden Musul mebusluğuna aday gösterilir ve seçilir. Türkçülükle ilgili çalışmalarını sürdürür; Millî hareketin gerçekleşmesi, başarılı olması yolunda faaliyetlerde bulunur; şiirler söyler. İzmir’in işgali üzerine İstanbul’da düzenlenen mitinglerde millî heyecanı uyandıran konuşmalar yapar.

         

        Nisan 1921’de Akçuraoğlu Yusuf ile Anadolu’ya geçer. Yazının başına yerleştirdiğimiz Mustafa Kemal’in bilinen telgrafı ile karşılanır.

         

        Mehmet Emin Yurdakul, Millî Mücadele’den sonra Şarkikarahisar, Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul’dan olmak üzere beş dönem milletvekilliği görevinde bulunur. 14 Ocak 1944’te ölür, Balmumcu’daki Asri Mezarlık’a defnedilir.[5]

         

        Tanzimat’la birlikte Türkiye’de ferdin hak ve hürriyetleri yanında, devlet kurumlarının da yeniden yapılanması etrafında arayışların başladığı, tekliflerin getirildiği; bunların da sanat hareketlerinde, özellikle edebiyatta yansımalarının görüldüğü bilinmektedir.[6] Yine bu arayışların, bir taraftan baskıcı bir idarenin tavrı, diğer taraftan Serveti Fünûn etrafında Fikret ve Halit Ziyaların zarif bir salon edebiyatı vücuda getirme çabaları ile görmezlikten gelindiği, hatta yok sayıldığı da bilinen bir gerçektir.[7]

         

        Fakat Yunan muharebeleri esnasında 1897’de Selanik’te, Asır gazetesinde, “Rüsûmat Emaneti Evrak Müdiri Mehmet Emin” imzasıyla yayımlanan “Anadolu’dan Bir Ses yahut Cenge Giderken” adlı manzumesi ve 1898 yılında yayımlanan Türkçe Şiirler’i ile Türk edebiyatında, özellikle şiirde Türk dilinin istiklal ve hâkimiyeti esasına dayanan yeni bir çığır açar.[8]

         

        Mehmet Emin, bütün Osmanlı şairleri arasında, ilk defa, tam bir şuurla, dilinin Türkçe, milletinin Türk, millet çoğunluğunun da halk olduğunu gür bir sesle haykırır.[9]

         

        Bu manzumelerin estetik değeri ne olursa olsun, Türk milletinin değerlerini dile getirmek suretiyle ihtiyacı duyulan bir yeni çığırı açar.[10] Bu, Türk şiirinde köklü bir değişimin teklifi, bir edebî olay olarak karşılanır.[11]

         

        Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerini, içerik bakımdan kahramanlık şiirleri ve toplumsal konulu şiirler olmak üzere iki ana başlık etrafında toplamak mümkündür. Gerek kahramanlık konularını anlatan şiirlerinde gerekse toplumsal hayat sahnelerini anlatan şiirlerinde Anadolu’nun ortasındaki bir köylüden İstanbul’un kıyısındaki bir balıkçıya; hiç okumamışından çok okumuşuna kadar toplumun bütün tabakalarından geniş bir insan kadrosu ile karşılaşırız:[12] Zengin sınıfından hak hukuk tanımayan insanlar; yoksul, hasta, kimsesiz kadınlar; oğlu tarafından dövülen, tartaklanan anneler; çiftçiler, demirciler, gemiciler, çömlekçiler, balıkçılar; askerler, gaziler, şehitler; tarihi şahsiyetler, devlet adamları; sanatkârlar, düşünürler; çocuklar, mektepliler, sürücüler, dilenciler, kimsesizler, babasızlar; genç kızlar, delikanlılar; hasta bakıcılar, hemşireler; biçki dikiş yapanlar.[13] Bu geniş insan kadrosunda, “Tarihî Şahsiyetler, Devlet Adamları” başlığı altında toplayabileceğimiz isimler arasında en geniş yeri Atatürk almaktadır.

         

        Mehmet Emin Yurdakul, “Benim vasiyetnamem hükmündedir.”[14] İfadesiyle değerlendirdiği  “Ankara”, ”Kurtarıcıya”, ”Mustafa Kemal ve Zafer”, “Devrim” adlı şiirlerinde Atatürk’ü Türk tarihinde, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde, devlet ve millet hayatında meydana gelen siyasi ve sosyal değişimlerdeki rolü, özellikle de zihniyet değişimindeki etkinliği bakımından anlatmaya çalışır.

         

        Adı geçen şiirleri -birçok dizenin, dörtlüğün hatta bazı bölümlerin tekrar edilmesini de dikkate alarak- içerik bakımından birbirlerini tamamlayan bütün bir “Mustafa Kemal/ Atatürk Destanı”nın anlatısı gibi görmek mümkündür.

         

        Bu anlatıların da hemen hemen şairin “Ben hiçbir memleket ve milletin demir ve ateşle paydar olduğunu bilmiyorum. Bana tarih bunun misalini göstermiyor. Memleket ve milletler, hak ve adaletle, kanunla idare edilirler…” [15] cümlelerindeki düşünce ve inancı etrafında örüldüğünü söyleyebiliriz.

         

        Mehmet Emin, son asrın düşünce hareketlerinin ortaçağ devrini kapattıktan sonra, ilmin ve sanatın kudretine inanan her neslin, dünyayı demir ve ateşle değil, fikir ve aşkla fethedilebileceğini anladığını; her millette yeni neslin hakikatin peşinden koşarak onu yakalamaya çalıştığını belirtir; doğmakta olan bu yeni devrin önüne Türk’ün de bir yeni nesli yaratıp, ortaya çıkarması gerektiğini söyler.

         

        Mehmet Emin Yurdakul’a göre bu nesil, bilen, yapan, yaratan, kendine güvenen dünyanın aziz bir işçisi olmalı, taşıdığı büyük ülkü uğrunda yaratma ilminin sırrını bilmeli; aklı, hikmeti muzaffer edecek aşka sahip olmalıdır. Hak ve adalet için kahraman olmayı, hatta bu yolda kurban olmayı göze almalı, yaratıcı bir aşk ile inkılap yolunda ölmenin de bir kahramanlık olduğuna inanmalı; çağlara göre değişmeyecek hakikat için bir ibadet aşkı ile çalışmalı, yalancı tarihe, boş itikatlara, riyalı ahlaka karşı yumruğunu sıkmalı, insanı kul eden her türlü istibdada baş kaldırmalıdır.[16]

         

        Bu yeni nesil, ahlakı insan haysiyetine, insan hukukuna bir saygı olarak görmeli, insanlık aşkına ve faziletine sahip olmalı; iyiye, doğruya, güzele yönelerek cenneti yeryüzünde yapmalı, hayata yeni bir gözle bakıp dünyayı güzel görmeli, yaşamaya değer bulmalı yaşama sevincini korumalı; ruhları çürüten hayallere, şiire, sanata yüz göstermemeli, doğacak yeni medeniyetin yalnızca tunç ve demirden olmayacağını bilmelidir.

         

        Uzak görüşlü, yapıcı, yaratıcı üretken olmalı; münafık ruhları yakan bir Dante, fikir ve vicdan katillerini cezalandıran bir yeni Michel-Ange, ahlaki kudretlere sahip üstün insanları gören bir yeni Leonardo meydana çıkarmalıdır.[17]

         

        Mehmet Emin Yurdakul için bu değerlere sahip bir yeni neslin ortaya çıkması, Rönesans gibi ikinci bir yeni devrin açılması demektir. Bu yeni devrin kapılarını aralayan Atatürk’tür, Atatürk’ün elidir.

         

        O, duyduğu, inandığı büyük ülküyü Türk gençlerine âdeta bir yeni inkılap mezhebi olarak işaret eder, bir yeni tarihin rüzgârını estirir kalplerde güçlü bir irade doğar, bu yeni hayatın yolcularına durmak yerine hamle yapmayı öğretir, tahayyül edilen mukadderatı aratır. İnkârla tahkirle susturulanları zindanlardan çıkarır, bir yeni Kelâmla iman getirir; hurafeyi, taassubu ortadan kaldırıp düşünen kafalara, çırpınan yüreklere geleceği, doğacak yarını gösterir.[18]

         

        Mehmet Emin Yurdakul, Atatürk’ü ve yaptıklarını anlamak, hatta anlatabilmek için dünyayı tanıyan, tarihi bilen  “bir dünya yolcusu”nun dikkatiyle insanlık hayatını gözden geçirir. Şöyle ki: Burada hür fikrin insanları zehirle öldürülmüş, esirler vahşi zevklerin tatmini için, sirk meydanlarına atılmış, tahtlardan mabetler kurulmuş, alevler saçan, kan dökenler için heykeller dikilmiştir.

         

        Şaire göre, bu eski dünyayı “din” diye etleri odla dağlatan Allahsızlar, oyulmuş gözlere kan ağlatan elleri asalı zalimler, her şeyi inkâr ederek “menfaat” için altın putlara tapanlar, hakları ot gibi yiyen, vicdanlarını mide yapanlar doldurmuş. Burada adaletin yerini zulüm, faziletin yerini taassup almış; gasbın adı şecaat, cellatlığın adı sanat, aldatmanın adı da siyaset olmuştur.

         

        Burada, dünyayı yakıp yıkana büyük bir cihangir, bir fatih; kanlarla yazılı kızıl destana da ölmez bir efsane, bir tarih denilmiştir. Bu haris, günahkâr, sefih dünyada münafık din tacirleri ruhları yalanla aldatıyorlar, mukaddes şeylerin muhtekirleri zalime kan kemik, leş satıyorlar.[19]

         

        Mehmet Emin’e göre dünyayı tanıyan ve tarihi bilen insanlar, söz konusu “bu dünya yolcusu”nun dikkatiyle olayları aklın süzgecinden geçirip doğru yorumlayıp doğru analiz etselerdi Atatürk’ün önünde baş eğerlerdi. Çünkü Atatürk, taassup ve cehaleti devirerek bir “yenidünya”nın kapısında ruhu hür, vicdanı hür, ahlakı hür bir gençlik için peygamber elini uzatıp, medeniyetin zekâya açtığı yolda bir “yeni ülkü”yü, bir “yeni zaman”ı, bir “yeni hayat”ı “yeni insan”a göstermiştir. [20]

         

        Şair, dönen çarkın çemberinin en güçlü devleri kapıp sürüklediğini; ölümün en mağrur başlara kül, toprak döktüğünü, bunun da kaçınılmaz bir kader, bir hakikat olduğunu kabul eder. Fakat dünyada hak ve fikir adamlarının bir ebedî hayata sahip olduklarını, bu insanların tarihin takdis ettiği ölmez birer kahraman olduklarını hatırlatır; Eflatun’u, Çiçeron’u, Washington’u, Voltaire’i Rousseau’yu örnek gösterir, Atatürk’ü de bu insanlarla aynı safta görür. Onun hayatının da ebedî olacağını belirtir.[21]

         

        Mehmet Emin Yurdakul, ”Mustafa Kemal ve Zafer” adlı manzumesinde, bir yandan Türk milletinin içinde bulunduğu durumu anlatırken öbür yandan da tasvir edilen durum karşısında Mustafa Kemal’in duyuş ve düşünüşünü ifade eder.

         

        Mustafa Kemal, Türk milletinin bir bakımdan “idam günü” sayılacak bir gününde, taş beldelerden, kerpiçten örülü duvarlardan, bin yıllık harabelerden, hatta isimsiz mezarlardan bir kurban feryadı gibi acıklı “Gel Kurtar” sedasını duyar. Susmak bilmeyen bu yanık sese doğru beklenen bir resul ruhuyla koşar. Bir siyah gecenin derinliğinden bir sabahyıldızı gibi doğar, memleketin bir zulüm gecesi, bir cinayet ve ölüm gecesi yaşadığını görür:

         

        Bir yanda ıssız harabeler, yanmış yıkılmış kubbelerle vatan yangın yerine dönmüşken, öbür yanda zengin sofralarla dolu büyük salonlarda, loş ışıklar altında hak ve adalet tanımayan Allahsızların naraları, zil sesleri yükselmektedir. Padişah hain, kurena münafık, vükela alçak. Hepsi de bir gecelik zevk için vatanı bir pula satmaya hazır; bir devlet batarken, bir millet ölüme doğru giderken hiçbirinin kalbinde en küçük bir ürperme dahi yoktur.[22]

         

        Bu görünüşü ile bir ölüm gömleği giyen vatanı kurtarmak aşkı ile Atatürk, “Gel Kurtar” diyen muzdarip ruhların “müncisi” olur, millete seslenir:

         

         

        “Bak, kimlerin elinde senin yurdun. Bir zamanlar dünyaya haykırdığın sesine ne oldu. Niçin sesin soluğun çıkmıyor. Nerdesin. Öldün mü? Senin ecdadın bir gün dirilip mezardan kalksa bu manzara karşısında ‘Oğuzlar kanını taşıyan Türk’ün kahraman milleti bu mu ?’ der, utanır, başını eğer.”

         

        Böyle bir durumu kabul etmeyen, hayır diyen Mustafa Kemal, bu zelil hayatın, bu esaretin, bu zulmün, Türk’e göre, Türk’e yakışır olmadığı gibi, bütün bu yaşananların da Türk’ün bir alın yazısı, bir mukadderatı şeklinde yorumlanamayacağını belirtir. Hakkın ve adaletin sahibi Allah’a ve Peygamber’e olan inancı kadar buna inandığını söyler. Bu nedenle aczin tevekküle büründürülerek bir kader, bir alın yazısı şeklinde takdim edilmesini son derece yanlış bulur.

         

        Çünkü Türk milleti hür yaşamak için doğmuştur. Bu yolda asırların harplerini yapmıştır. Geçtiği yerlerde, üç kıtada ayak izleri vardır. İnsanlık tarihinde yüzlerce diyardan zaferle çıkmış, hiçbir kuvvete diz çökmemiş, zillete düşmemiştir. Kırk asrın dilinde adı vardır, sesi vardır.[23]

         

        Tarihte, bir zamanlar, üstünde güneşlerin batmadığı bir mülkün sahibi, dünyayı bir vatan yapmak isteyen kahraman, Fırat’tan su içen atını Tuna’ya süren, sesini Viyana’dan Nil’e duyuran, cihangir ırklara aman dedirten, bir çağı kapatıp bir çağı açan, yüzlerce milyon insana efendi olan ve bir zaman yeryüzünün en adil ırkı olarak fazilet aşkını kılıçların alevinden daha kuvvetli bulan, esaret zinciri yerine gönül bağını kuran, mazlumların hakkını bir ekmek gibi veren, ismine sığınan kavimlere elini uzatan, halâskâr bir millet iken bu gün tarihsiz bir millet gibi cansız, kansız oluşunu, kılıç kullanan bileklerine zincir vurulmasını Mustafa Kemal kabullenemez; Türk milletine şöyle seslenir:[24]

         

        Asırların uykusundan uyan, ayağa kalk. Sana giydirilen kefeni bayrak, kollarındaki zinciri silah yap, ortaya atıl. Şu mücrim dünyanın önüne gözünü kırpmadan dikil, korku ver. Kalbinden merhamet denen aczi sil, Avrupa’ya Asyalı çehreni göster. Hak için, hürriyet için bu asrın bir yeni Hun askeri ol. Beklenen İlâhî Adalet için ırkının bir yeni gün askeri, bu günkü Sezarlar için bir yeni Attila ol, harp iste. Allahsız insanların kirlettiği arzı, zalimlerin kanıyla yıka. Hürriyet ve vatan haini harisleri yok et.[25]

         

        Mustafa Kemal’in bu sedası “ilahi” bir ses olur. “Ya ölüm yahut hak” diye ant içen hürriyet askerinin akınları önünde mağrur Avrupa geri çekilir. Yurt için ölenler, hürriyet yolunda can verenler, hak için mucize gösterenler İnönü, Sakarya, Dumlupınar’ı tarihe bir abide olarak dikerler, Metris-tepe, Dua-tepe Koca-tepe şeref ve namusun siperi olur. Bütün çehreler şerefle yükselir, zincir altından kurtulan halk, hürriyet aşkı ile hakkı tutar, kaldırır.

         

        Bu mücadelenin kahramanı,”Peygamber Muhammed gibi… Kalbinde halk için bir acı… Elinde Allah’ın intikam kılıcı” olan asrın “en büyük insanı”, “arzın aziz evladı”, “halâskârı”, “büyük müncisi” Mustafa Kemal’dir.[26]

         

        Mehmet Emin Yurdakul, “Devrim” adlı manzumesinde, manzumenin başına yerleştirdiği Atatürk’ten yaptığı alıntılardaki “Taht-ı esaret”, “Müstebit”, “Hâkimiyet-i millîye”, “Hürriyet”, “Medeniyet”[27] söz guruplarını manzumesinin anahtar kelimeleri olarak kullanır, bu kavramlar etrafında Atatürk’ü üstlendiği öz görevle dikkatlere sunar.

         

        Atatürk, bir devlet batarken, yurt elden giderken, mazlum halkın tükenmez acılarla bağrında yaralar kanarken, bir büyük halâskâr yolu gözleyen bu halkın ruhunu kendinde bularak ortaya çıkar. Türk’ü yaşatmak için ışıksız ve ıssız yerlere gider, harabeleri görür. Köylerden ahlar feryatlar işitir, acıyla katlanmış alınlar görür. Öküzler yerine boyunduruğa koşulmuş ihtiyar kadınlar görür. “Oğul” diyerek ağlamaktan kör olmuş aliller görür. Çul çaput giyerek, ot kök yiyerek dilenen sayısız sefiller görür. Sekiler üstüne düşüp yıkılmış bakımsız, hasta vücutlar görür.[28]

         

        Bu mazlum insanları dost ve kardeş bilen Atatürk, “Ben siz”im, sizinleyim diyerek bir zalim kudretin önüne çıkar, ruhundaki yıldırım kuvvetiyle halkı bağlayan zincirleri kırar, hürriyet ve adalet diye haykırır. Köhne maziyi bırakıp doğacak yeni zamana, ayağa kalkan yeni insana bakar, yeni bir aşk, yeni bir imanla ruhları yoğurur. Türk milletine bir yeni hayatın yolunu açar ki bu, hür fikrin ortaya çıkması, hurafe devrinin yıkılması, bir mazlum milletin davası, Türk’ün büyük bir devrimi olur.[29]

         

        Atatürk, bu büyük devrime dönmelerin ve mürtetlerin dışında masum, günahkâr herkesi peygambere mahsus bir sesle çağırır. Ankara, yeni devletin yeni siyaset ocağı, halka yeni bir devir açan Cumhuriyet, inkılâbın kaynağı olur. Buradan yükselen ses, Türkün kükreyen yeni nağmesi, hakkın zaferi, halkın kurtuluşu hatta Şark’ın bir dirilme sesi olarak duyulur ve kabul edilir.[30]

         

        Ancak, Mehmet Emin Yurdakul, inkılap yolunun çetin bir yol olduğunu, bu ülkünün her zaman ve her yerde bütün sevenlerinden candan geçmelerini, bu yolda korkmadan, kahramanca yürümelerini istediğini belirtir. Çünkü bu ülkü sevenlerine şimdiye kadar “kurban”dan başka ad vermemiş, onlara cennet vaat etmemiş, mezardan başka yer göstermemiştir.

         

        Tarih içinde, bu yolda, kimileri sazı ile ruhlarda fırtınalar yaratmış; kimileri hırsa karşı halkla, bayrakla geçmiş; kimileri gurura kalkan yumrukla, tırpanla, mızrakla, kimileri hürriyet şarkıları söyleyerek geçmiş; kimileri darağacında adalet diyerek; kimileri de en büyük hakikat için işkence altında can verip geçmiş.

         

        Bu yolda Mesihler çarmıhta kana boyanmış, Danteler sürgünlük asâsı almış, Janussler ateşler içinde yanmış, Eflatun, Homer de bu yolun yolcusu olmuş, Sokrat’a baldıran zehri yine bu yolda sunulmuştur.[31]

         

        Atatürk, ümit ve imanı zaferin sırrı kabul etmiş, bu yola nasıl bir yol olduğunu bilerek girmiş, her ıstırabı ruhunun bir zevki olarak yaşamış, bir yeni doğuma, bir yeni doğuşa kalplerde yaktığı ateşle halkı çekip götürmüştür. Kimsenin cesaret edemediği, “gidilmez” dediği yere inkılâp yolunun bu büyük yolcusu “inkılâp yolunda ya bir kahraman yahut da bir kurban olunur.” diyerek atını sürmüş… Her Türk oğluna, her Türk kızına “feragat” duygusunun bir devrimci ahlakı olduğunu göstermiş, “taassup”un en büyük kahredici bir ejder olduğunu öğretmiş, insanı devleştiren “irade”sini en büyük miras olarak bırakmıştır. [32]

         

        Mehmet Emin Yurdakul’a göre Atatürk, çürümüş bir asrın üstünden doğacak yeni devre bakan; eski dünyayı yıkmak isteyen, yeniyi düşünen bir kahramandır.

         

         

        Onunla birlikte zulümden, kırbaçtan, zincirden, ipten sonra; sayısız cellâttan, kılıçtan, ölümden sonra; açlıktan, talandan sonra peygamber ruhların haber verdiği bir kutlu inkılâp saati geldi. Asırlık uykusundan halk uyandı, vicdanlarda serbestlik, kalplerde fazilet, hayatta değişme yerini buldu. Irk için kalkınma, halk için hakikat, ruhlarda yenilik bir ülkü oldu, bir yeni devir başladı.

         

        Bu yeni devirde yurt bir mezar, bir zindan gibi simsiyah değildir; evlerden, çatılardan bir inilti, bir ah yükselmiyor; köyler gamlı kederli yüzlerle dolu değildir; gözyaşları ırmaklar gibi akmıyor; bağlarda baykuşlar ötmüyor, dağlar göçlerle bir mahşer yeri değildir; çehreler açlıktan solgun, ağızlar feryatlarla yorgun değildir. Bu yeni devirde hayat ümitle, imanla doludur. Başlar yüksekte hürriyet şarkıları söylüyor, hayatı bir koşu, bir hamle bilerek “ileri” diyorlar, yarının fatihi “biziz” diyorlar.[33]

         

        “Ey aziz kahraman, ırkımın yüzlerce yıl beklediği ilk doğan Türk öncü, tarihte ölmez ruhların hepsi büyük bir hayranlık ve saygıyla sana gıpta ediyorlar, hepsi de seni kutluyor, seni alkışlıyorlar. Tarih sana şarkın bir yıldızı diyecek, nesiller hikâyeni öğrenip örnek alacak, her yerde ilâhi bir hayal gibi görecek. Bu hayal her zaman, bir kara günde kurtuluş yolunu açacak, her zaman Türk diyarına, büyük Türk ırkının çocuklarına bir hâmi olacak.”[34]

         

        Denilebilir ki, Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerinde Atatürk, bir estetik öge olarak değil, Türk milletinin var olmak yahut yok olmak, başka bir ifadeyle ölmek ya da yaşamak mücadelesinde, insanlık aşkına ve faziletine sahip, insanı kul eden her türlü taassuba karşı çıkan; hakkın, hukukun ve adaletin yanında erdemli bir insan; ruhu hür, vicdanı hür, ahlakı hür; aklı, bilgiyi, bilimi rehber edinen bir yeni nesil yaratmak isteyen bir aydın; hürriyet ve bağımsızlık kültürüne sahip medeni, bir yeni hayatı kurmak ve yaşatmak idealinde bir dava adamı ve aynı zamanda kendine güvenen, bilen, yapan, yaratan, ileriyi gören bir lider; vatanını ve milletini seven, ona inanan, güvenen ve kendisini ondan biri sayan bir devlet adamı; ideallerini gerçekleştirme yolunda her türlü tehlikeyi göze alan, yürüyen bir “kahraman”, bir “münci”, bir “halaskâr”dır.

         

         

         


        


        

        [1]Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, AKDTYK, Atatürk Araştırma Merkezi, TTK Basımevi Ank.1991, s.391; Enver Naci Gökşen, Mehmet Emin Yurdakul, Ankara Üniversitesi Yay., Ankara 1963, s.11.


        

        [2] Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ank.1981, s.108.


        

        [3] Uluğ İğdemir, “Yurdakul, Mehmet Emin”, Aylık Ansiklopedi, nr.10, s.321–323, Şubat 1945.


        

        [4] Agâh Sırrı Levent, “Mehmet Emin Yurdakul”, Türk Dili, Y. 18, C. XX, S. 216, s. 701–707, Eylül 1969.


        

        [5] Büyük Türk Klasikleri (Başlangıçtan Günümüze Kadar). C.10, Ötüken Söğüt Yay. Ank 1990, s.311–316.


        

        [6] Sadık Kemal Tural, “I. Meşrutiyet Döneminde Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, C. III, Ank. 1992, s.471.


        

        [7] Nüzhet Haşimi, Millî Edebiyata Doğru, İst.1918, s. 5-22.


        

        [8]  Uluğ iğdemir, “Yurdakul, Mehmet Emin”, Aylık Ansiklopedi, nr. 10, s.321–323, Şubat 1945.


        

        [9] Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ank.1981, s.108–116.


        

        [10] Agâh Sırrı Levent, “Mehmet Emin Yurdakul”, Türk Dili, Y. 18, C. XX, S. 216, s. 701–707, Eylül 1969; Bilge Ercilasun, “Mehmet Emin Yurdakul’un Şiir Dünyası”, Türk Yurdu, C. 8, Şubat 1987.


        

        [11] Şerif Aktaş, Yeni Devir Türk Şiiri Antolojisi-I, Akçağ Yay., Ank.1996, s.134–144.


        

        [12] Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, Ank.1970, s.499–505.


        

        [13] Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Emin Yurdakul’un Eserleri–1 Şiirler, TTK Basımevi, Ank.1989, s. XXXVI.


        

        [14] Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, “Mehmet Emin Yurdakul ile Görüştüm”, Yeni Adam, nr. 452, 26 Ağustos,1943, s.11.


        

        [15] M. Behçet Yazar, Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı, Kanaat Kitabevi, İst. 1938, s. 246.


        

        [16] Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Emin Yurdakul’un Eserleri–1 Şiirler, TTK Basımevi, Ank. 1989, s. 295.


        

        [17] age. s.296.


        

        [18] age. s.297.


        

        [19] age. s.298–302.


        

        [20] age. s.293–294.


        

        [21] age. s.304.


        

        [22] age. s.333–335.


        

        [23] age. s.335–336.


        

        [24] age. s.337–338.


        

        [25] age. s.339–340.


        

        [26] age. s.340–345.


        

        [27] age. s.394.


        

        [28] age. s.395–396.


        

        [29] age. s.397.


        

        [30] age. s.398–399.


        

        [31] age. s.401–402.


        

        [32] age. s.402–403.


        

        [33] age. s.404–405.


        

        [34] age. s.407–408.


Türk Yurdu Ekim 2011
Türk Yurdu Ekim 2011
Ekim 2011 - Yıl 100 - Sayı 290

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele