Hilmi Ziya Ülken'e Göre Dünya Dinlerinin Tarihi ve Ortak Değerleri

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

         

        Türkiye’nin ünlü düşünürü Hilmi Ziya Ülken'in (1901-1974) düşüncesinde felsefe, din, tasavvuf, dünya dinlerinin tarihi gibi konular önemli yer tutmaktadır.

         

        Hilmi Ziya Ülken itikatlarda, inançlarda muayyen ilişkilerin olduğunu, onların birbirlerine nispeten eski olan inançlardan etkilendiğini, eski inançların ona nispette yeni olan dinlere nüfuz ettiğini göstermiştir: “Budizm de Hint ve Çin’deki eski itikatlarlardan birçoğu ile karışmış, onları temelinden yıktığını zannederken yayıldığı geniş bölgelere onlarla karışık bir hâlde yerleşmiştir. İslamiyet Arabistan, İran ve şimali Afrika'nın birçok eski itikatlarıyla karışmış ve onları bir dereceye kadar devam ettirmiştir” (Ülken 2006: 221-222).

         

        Mütefekkir Hristiyanlığın yaranışından, onun putperestliğe olan münasebetinden bahsederken bildirmiştir ki; Hristiyanlık Akdeniz havzasındaki bütün eski puta tapan dinleri ortadan kaldırarak, onların yerine geçmiş ama buralarda iki bin yıldan beri hâkim olan bu eski dinlerin birçok artakalanları yeni dinin içerisine sokulmuş, yeni kelimeler altında devam etmiştir (Ülken 2006: 221).

         

        Ülken İslam dininin kutsal kitabı Kur’an’ın tüm Müslümanların, özellikle Yakın ve Orta Doğu ülkelerinde yaşayan Türk halklarının ideolojisi için hem kutsal hem de hayati öneme sahip değerli kaynak olduğunu belirtir. İslam dininin bir hâkim fikir etrafında birçok doktrinleri toplamaya müsait pratik ve terkipçi bir karakteri olduğunu gösterir: “Dinin daha başlangıçta imanla ameli birleştirmesi ve şeriat hâlini alması ona tamamıyla siyasi bir mahiyet vermiştir. Bu yüzden İslam dininin hükümleri Hristiyanlık gibi sırf metafizik ve ahlaki hükümlerden ibaret kalmamış, geniş mikyasta içtimai hükümler hâlini almıştır.” (Ülken 2005: 17).

         

        Hilmi Ziya Ülken'in Kur’an hakkında yazdığı gibi, "Kur’an, nasihatlerden ibaret bir risale değil, çok hacimli bir kitaptır. Sonradan toplanmış olduğu için, birbirine tamamıyla uymayan rivayetler değildir. Peygamberlerin hayatında hafızlar tarafından tespit edilmiş, vefatından çok sonra toplanmış ve yazdırılmıştır. Bundan dolayı Kur’an’ın devam ettirdiği eski itikatları, sonradan katılmış olanlardan ayırmak daha kolaydır." (Ülken 2006: 227).

         

        Hilmi Ziya Ülken İslamlık ve Hristiyanlığın yayılışından önceye ait olan Türk pagan inançlarından bahsederken Uygur–Türk şehirlerinde hanların Şamani oldukları hâlde, yeni giren dinlerini hoşgörürlükle karşıladıklarını, hatta eski inançlarını bırakmamak şartıyla bunları da kabul ettiklerini yazmıştır. Mütefekkir Türklerin Manici oldukları zamana ait devir hakkında bildirmiştir ki: "Manicilik, eski İran dini Mazdeizm’in geçirdiği bir reformdan doğmuş ve bu dinin Hürmüz–Ehrimen adındaki iki tanrısını iyilik ve kötülük ilkeleri hâlinde devam ettirmiş, bunları iyilik tanrısının sonundaki zaferi ve tek tanrı fikri ile tamamlamıştır. Kötülük ilkesi ve onun şeytanlarına karşı savaşan insan sonunda kalbinden onları kovarak iyiliğin hâkim olmasını sağlar, Tanrılaşır ve Burkan olur." (Ülken 2006: 201).

         

        Mütefekkir “Anadolu Kültürü ve Türk Kimliği Üzerine” adlı kitabında eski Türk dininin (Orhun kitabelerinin ilk cümlesindeki “Gök Tanrı ve Asra-Yer”in) Manicilik ve Budizm’den önce Gök ve Yer diye iki Tanrı kabul ettiklerini, biri erkek biri dişi sayılan bu iki Tanrı’nın birleşmesinden âlemin ahenginin yarandığını göstermiştir. Hâlbuki, İran’ın Avesta dininde Hürmüzle – Ehrimenin asla barışmaz iki karşıt Tanrı olduklarından dolayı İran dini ile eski Türk dininin mahiyetçe bir-birine zıt olduklarını yazan âlim ortak bir noktanın bu iki zıt prensiplerin ezeli oluşlarında kendini gösterdiğini yazmıştır. (Ülken 2006: 203).

         

        Ülken, "gök ve yerin yaratılmış ve yok olacak olduğu" hakkındaki görüşün evrensel dinlere mahsus yeni bir görüş olduğunu bildirmiştir: Hristiyanlık (kısmen Yahudilik) ve Manicilikle başlayan ve İslamlıkta tam gelişen bu görüş, insanlara alemin yaratılışı ve yok oluşuna bağlı yeni bir zaman ve kader fikri getirdi. Bu fikrin başlıca neticesi insanın yaratılış içindeki sorumluluğu, yani “vicdan” problemi idi. [1, 203]

         

        İslam Türk mistiklerine mahsus vasıfları Ülken şöyle sınıflandırır:

         

        1)      Türk mistiklerinde, mücerret metafizikçi karakter yerine ekseriya ameli ahlakçı bir vasfın hâkim olduğu görülüyor. Bedii bir gaye ile tasavvuf yapanlarda bile, bu ahlakçı ve ameli vasıf fark edilir: Mevlana gibi.

         

        2)      Yine bunun neticesi olmak üzere Türk mistikleri ekseriya nizamcı ve teşkilatçıdır. Bazı Batini ve Alevi hareketlerin müstesna olmak üzere, hiçbirisinde mevcut içtimai nizama muhalif anarşik bir ruh yoktur. Bu itibarla halk arasındaki kapalı mezheplerle İslami Türk mistiklerini karıştırmamalıdır.

         

         

        3)      “Kamil insan” telakkisinde gerek Orta Asya - Uygur metinleri gerek İslami eserler üzerinde (Abdülkerim-el-Ceyli gibi) Maniheizm’in kuvvetli tesirleri görülmektedir. Bu da bize İslam–Türk mistiklerinin muhtelif tesirlerinden müstakil olarak tetkik edilemeyeceğini gösterir.

         

        4)      “Yetmiş iki millete bir gözle bakmak” akidesi bir cihetten İslam telakkilerinin, diğer cihetten eski Türk dininde hâkim olan hoşgörü fikrinin neticesidir. Muhyiddin Arabi gibi büyük bir Arap mistiğinin dini harpleri teşvik etmesi, Hristiyanlığın Haçlı Seferleri’ni alevlendirmesinin dini tahammülsüzlükten ileri geldiği görülüyor (Ülken 1967: 310-311).

         

         

        Sovyet oryantalist âlimi, Birleşik Arap Cumhuriyeti Bilimler Akademisinin fahri üyesi Yevgeni Aleksandroviç Belyayev (1895-1964), Müslüman topluluğunu tarif ederken kabile üstünde duran bir kurum olarak adlandırmış, Müslüman topluluğuna hem Arapların hem de İslam dinini kabul etmiş tüm milletlerin dahil olduğunu yazmıştır (Belyayev 1991: 13).

         

        Ülken Orta Asya'da Türklerin ilkel dinleri olan Şamanlıktan doğrudan doğruya İslamlığa geçmediklerini, başlıca Uygurların (Çin Türkistanı’ında oturanlar) kapılarını birçok üniversal dinlere açtıklarını kaydetti. Ülken: "Hint’ten gelen Budizm’i, İran’dan gelen Manihaizm’i resmen aldılar. Kutsal kitaplarını, ahlaka dair eserlerini, bir nevi felsefe başlangıcı olan mitolojik hikâyelerini tercüme ettiler. Bu konuları o kadar benimsediler ki, kendi yazarları da şahsi eserler yazdılar. Mani dininin olduğu gibi, Budizm’in de zengin bir ahiret inancı vardı. Bu inanç İslam inancına tam benzememekle beraber gök dinlerine mahsus ortak vasıfları vardı (Ülken 2006: 199).

         

        Hilmi Ziya Ülken Türk ulusları arasında eski Şaman inançları yanında, Yahudilik ve kısmen Hristiyanlığın yayıldığını, mesela Hazar Türklerinde her üç din mensuplarının olduğunu yazmıştır (Ülken 2006: 200). "İslam’ın esaslı farzları olan namaz, oruç, zekât ve haccın az çok farklı şekillerde İslam’dan önceki Arap itikatlarında da rastlanmaktadır.” mülahazasını ileri süren Hilmi Ziya Ülken, dinlerin eski inançlardan bağımsız olmadığını ifade eder (Ülken 2006: 228).

         

        Ülken'e göre birçok dinde peygamberi diğer insanlardan ayıran bir takım vasıflar vardır. Bunlar Mucize (miracle) gibi bir kelimede hülasa edilebilir: "Peygamber tabiatüstü iktidara sahiptir. Onun bu iktidarı akılla izah edilemez: irrasyoneldir. Bu mucizelerin en büyüğü Hristiyanlıkta Tanrı’nın oğlu olan İsa’da görülmektedir. Hâlbuki İslamiyet'te mucizenin bu tarzda bir rolü yoktur. Muhammed, “Ben de sizin gibi insanım.” diyor. Kendisinden mucize istendiği zaman “yegâne mucize Kur’an’dır” diyor. Mucize şeklindeki bazı rivayetler kesin değildir. Bu itibarla İslamiyet bütün dinler arasında en akli (rationnel) olanıdır (Ülken 2006: 18). Buna rağmen önceki geleneklerin ve inançların etkisi büyüktür. İslam dini üzerinde eski dinlerin tesiri meselesinden bahsederken ilk önce kitaptaki dinle hayattaki dini ayırmanın gerektiğini yazmıştır. Yani Kur’an’da görülen esaslar ve hükümlerle 13. asır içerisinde türlü içtimai tesirler neticesinde İslam doktrinine katılmış olan itikatlar ve fiiller ayrı ayrı gözden geçirilmelidir (Ülken 2006: 227).

         

        Ülken eski inanç sistemlerinin izlerini bizzat Kur'an metinlerinde de olduğunu gösterir: “Kur’an’ın metni tetkik edilecek olursa, orada birçok eski Sami itikatlarının, İbrani kıssalarının devam ettiği görülür... Mirac’a ait olan fıkranın teferruatı tamamıyla İslamiyet dışı itikatlara aittir. Kur’an’ın metninde asıl Mirac, yalnız birkaç kelimeyle işaret edilerek geçmiştir. Bu münasebetle eski Budist ve Maniheist tesirlerden bile bahsedilebilir." (Ülken 2006: 228-229).

         

        İslami Türk düşüncesinin, tefekkürünün bir “ümmet” tefekkürü olduğunu belirten mütefekkir şunu yazmıştır: “Orada imparatorluk ideolojisi beynelmilel dinî camia meydana getirmiştir. Türk tefekkürü burada kendine mahsus karakteri ancak Araplar, Türkler ve Acemler arasında müşterek olan İslami bir şekil içerisinde ifade edebilmiştir. Binaenaleyh bu devirde orijinal bir eserin doğabilmesi için her şeyden evvel ümmet ruhunun tamamen kavranmış olması; yani İslami şekilde “üstat” olunması lazımdı. Bundan dolayı Türk tefekkürü ümmet devrinde hakiki mahsul verinceye kadar, bu devrin şekline ait uzun bir 'çıraklık' devresi geçirmiştir.” (Ülken 1933: 20).

         

        Ülken ümmet devrinin en müşterek ve umumi karakterini dinî devlet ile açıklar. Hristiyan, İslam ve Budda ümmetlerinde bu vasfa tesadüf edilir. Ümmet tefekkürünün bariz vasfı dinî devlet etrafında toplanmalarıdır. Dinî devlet kendini meşrulaştırmak için şeriat ile mantığı telif etmeye, diğer tabirle dini aklileştirmeye çalışır. Bu suretle skolastik bir yapı vücuda gelir. Diğer cihetten din, devlet haricinde doğrudan doğruya mistik olana bağlanarak, içtimai sınıfların en büyük istinat kuvveti olmakta devam eder. Mantıkla telif yapmayan din, artık devletin dini değil, muhtelif içtimai sınıfların ve halkın dinidir. O bu şekilde bazen devlete yakın, bazen ondan çok uzaktır: Böylece, zaman zaman Batınilik, Şiilik şekillerini alır. Bu suretle de tekke, tasavvuf, sırrilik meydana gelir. İşte, ümmet tefekkürünü aralarında paylaşan, bununla beraber aynı içtimai teşekkülün neticesinde doğmuş olan iki zıt kutup bunlardır." (Ülken 1933: 20-21).

         

        Hilmi Ziya Ülken, bütün semavi dinler gibi İslamlığın temelini de vahyin (revelation) teşkil ettiğini belirtir. Vahiy, peygamberlerle Tanrı arasındaki münasebettir. Vahye bağlı dinlerde bütün hükümler Tanrı sözü olan ilahi bir kitaba dayanır. Vahiyde Tanrı insana doğru yaklaşır. Tanrı’dan gelen şeyler (varidat) ya vahiy veya ilham yoluyladır. Hristiyanlık doktrinine göre Tanrı ile İsa arasında ruhani görüş (vision - divine) yoktur. Tanrı ona kendi dışındaki bir varlık gibi hitap etmez. Tanrı bizzat onun nefsindedir. İsa, babası olan Tanrı’nın emirlerini kendi kalbinden dinler. Tanrı’nın sesini içten işitir ve bunun için ne Musa gibi gök gürlemelerine ve şimşeklere ne Eyüp gibi ilhamlar veren fırtınalara ne Yunan hâkimleri gibi kâhinliğe ne Sokrat gibi inzivada kendisiyle konuşan bir Demon’a ne de Muhammed gibi Cebrail’e ihtiyacı vardır (Ülken 2005: 17).

         

        Hilmi Ziya Ülken, Yahudilik ve İslamlığın peygamberlik telakkilerinin farklı olduğunu bildirmiştir: “Yahudilere göre peygamberlik babadan oğula geçebilir. Bir peygamber (nebi) istediği adamı kendi yerine bırakabilir: İshak oğlu Yakub’un kendi yerine peygamber olmasını Allah’tan diledi (Tevrat: Kitab-ı tekvin - Yaradılış kitabı - Bap 27, Ayet 1-29). Hristiyanlığa göre vahiy gökten açıktan açığa gelen sesler yahut insan suretinde melekler tarafından insanlar arasında verilmiş emirler ve nehiylerden ibarettir. Sami dillerde nebi veya nabi kelimesi gaybı haber veren olduğu için nübüvvet gaybı haber vermek demek oluyor.” (Ülken 2005: 17-18).

         

        Hilmi Ziya Ülken, Arapçada nebi ve Farsçada peygamberin haber getiren demek olduğunu, Tanrı’nın emirlerini tebliğe memur bir melek vasıtasıyla bu emirleri insanlara bildiren mümtaz insanın peygamber adlandığını yazmıştır: “İslamiyet'e göre nebi ile resul arasında fark vardır. Nebi, kendinden önceki peygamberlerin şeriatlarını devam ettirmeye ve kuvvetlendirmeye memurdur: Harun, Zekeriya, Yahya gibi. Resul ise eski şeriatların yerine yeni bir şeriat getiren peygamberdir: Musa, İsa, Muhammed gibi. Muhammed ilk önce nebi, sonra resul olarak memur edildiğinden İslamiyet'te hem din, hem şeriat kurmuştur.” (Ülken 2005: 18).

         

        Ülken'in çalışmalarında İslam dini ve Dante’nin bu dine yaklaşımı hakkındaki görüşleri ilginçtir. Bilindiği gibi, Fransız, Alman, İtalyan askerlerin yer aldığı ve XI yüzyılın sonlarından XIII yüzyılın sonlarına kadar devam eden Haçlı Seferleri, Katolik Kilisesi'nin girişimi ile Batı Avrupa feodallerinin Doğu'da yaptığı savaşlardır. Haçlı Seferleri'nden bahsederken Türk düşünürü Hilmi Ziya Ülken, Batı’da İslam âlemine hücumunun ilk sebebinin Hint yolu ile bağlı olduğunu bildirmiştir: “Bu sebeb Kudüs'ün (yani, İsa’nın şehrinin) zapt edilmesi gibi dinî bir gaye ile birleşti ve kuvvetlendi. Bu yüzden Kilise ile Burg sahipleri ve şövalyeler el ele verdiler ve Haçlı Seferleri'ni açtılar. İktisadi ihtiyaçlarla taassubun birleşmesinden doğan bu seferler, yüz elli yıla yakın bir zaman sürdü. (10-12-nci yüzyıllar)” (Ülken 1967: 336). Bir taraftan askerlerin sürdürdüğü Haçlı Seferleri, diğer taraftan yazı ve düşüncede sürdürülen düşmanlık sürmektedir. İtalya'nın meşhur şairi Alighieri Dante (1265-1321) bunlardan birisidir. Dante Hazreti Muhammed ve Raşid halifelerinin sonuncusu Hazreti Ali’ye menfi duygular beslemiş, bunu “İlahi Komedya” (“Divina Commedia”) eserinde göstermiştir. Yaklaşık 1307-1321 yıllarında kaleme alınan bu eser “Cehennem”, “Araf”, “Cennet” isimlerinde üç ciltten oluşmaktadır. Eserin Cehennem bölümünün yirmi sekizinci şarkısında Hazreti Peygamber ve Hazreti Ali suçlu gibi gösterilmektedir.

         

        Ülken, bazı Avrupa düşünürlerinin İslam âleminde oluşmuş kültürel mirastan faydalanmasına rağmen, İslam dinine düşmanlık gösterdiğini belirtir: “Thomas Kelâmcılardan ve İslamiyet'ten ciddi olarak bahsetti. İslamiyet'e ait tenkitlere ilk defa felsefi bir yön veren bu zattır. Reymondo Lulla, 1307’de Tunus yakınında (Bugia’da) Arapça ve İslam felsefesi öğrendi. Sonra 1316’da papayı manevi Haçlı seferleri yapmaya teşvik etti. Önce tam ilgisizlikle karşılandığı hâlde, R. Lulla’nın ısrarlı teşebbüsleri sonunda papalar tarafından kabul edilmiş ve misyonerlik teşkilatının temeli olmuştur. Reymondo, İbn Arabi’den Esma ül-Hüsna’yı “Allah'ın yüz adı” diye Latinceye çevirdi. Fütuhat’tan birçok bölümleri nakletti. Bir Hristiyan, bir Müslüman, bir Yahudi'nin tartışmalarını tasvir eden bir risale yazdı. Tasavvufa, kelama ve felsefeye dair birçok risale ve kitap yazmış olmasına rağmen, esasında İslamlığa düşmanlığı körükledi.” (Ülken 1967: 330).

         

        Hilmi Ziya Ülken, Dante’nin İslam dinine ve Hazreti Peygambere münasebeti meselesinden bahsederken, İspanyol müsteşriki, Madrid Üniversitesi profesörü, İslam felsefesi ve ilahiyatı ile ilgili değerli eserler kaleme almış Asin Miguel Palacios (1871-1944) araştırmasına başvurur. Öyle ki, İspanyol bilgini bu eser hakkında yaptığı tetkiklerinde Dante’nin konusunu, terkip tarzını, manevi miraç fikrini tamamen İbn Arabi'ye borçlu olduğunu göstermiştir (Ülken 1967: 330). Ülken, İbn Arabi’nin Dante’ye etkisini bu yazarın tespitlerinden aktarmaktadır.

         

        Ülken'e göre İspanyol düşünür Asin Miguel Palaciosu samimi bir Hristiyan'dır. Onun amacı İtalyan şairi küçük düşürmek değildir. Yaptığı çalışmayla dinlerin birbirinden etkilenmesini gösterir. Dante’nin eserindeki göğe yükseliş ile İslami-Miraç arasındaki münasebet meselesini daha önce de bazı bilginler yazmıştır. Dante hayranları bu iddianın yerinde olmadığını ileri sürmüş olsalar da gerçek ortadadır. İnkâr etmek sadece dini taassuptan kaynaklanır. Palacios sadece hakikati teslim etmektedir (Ülken 1967: 331).

         

        Hilmi Ziya Ülken görüşünü kanıtlamak için Fransız filozofu ve edebiyat tarihçisi Antoine-Frédéric Ozanam'ın (1813-1853) araştırmasını da delil olarak kullanır. “XIX yüzyılda Fransız bilginlerinden Ozanam, Dante’ye dair tetkikinde onun ansiklopedik bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Ona göre biri kuzey, biri güneyde iki yol Dante’yi eski Doğu kaynaklarına götürüyordu. Dante birçok İslam mutasavvıf ve feylosofundan Latinceye yapılmış çevirileri okumuştu.” (Ülken 1967: 331).

         

        Asin Miguel Palacios, Dante’nin faydalandığı kaynakları incelerken bunların tercüme yoluyla İslami eserlere nasıl dayandığını gösterir. Palacios İbn Arabi’nin Fütuhat adlı eserini incelemiş ve karşılaştırma yapmıştır. Bu yolla “İlahi Komedya” arasındaki ilişkiyi tahlil etmektedir. Ülken kitabın dört kısım olduğunu yazıyor: “1) Leylet al-İsra ve mirac kısımlarının Divina Commedia ile karşılaştırılması; 2) Divina Comendia'nın ahirete ve ukbaya dair başka Müslüman kıssaları ile karşılaştırılması; 3) Dante’den önceki Hristiyan efsanelerinde İslami unsurlar; 4) İslami eserlerin Hristiyan Avrupa'sına geçişine dair araştırmalar ve tahminler.” (Ülken 1967: 332). Hilmi Ziya Ülken'in yazdıklarından da anlaşıldığı gibi, Dante, “İlahi Komedya” (“Divina Commedia”) eserini İslam âleminde yaratılmış kültürel mirastan faydalanarak kaleme almıştır.

         

        Müslüman âleminde oluşmuş zengin bilimsel ve felsefi kültürel mirasın Hristiyan âlemine etkisi büyüktü. Bu meseleden bahsederken Azerbaycan Milli İlimler Akademisi muhabir üyesi Zakir Memmedov yazıyor: "XI-XII asırlarda Yahudiler dünyevi ilimlere ve felsefeye dair bir takım önemli kitapları Arapçadan Latinceye çevirip Avrupa ülkelerinde yaymışdılar. Doğu’dan, filozofların eserleri, ayrıca Platon’un, Aristoteles’in ve başka Yunan filozoflarının kitaplarına onların yazdıkları açıklamalar ile beraber antik bilimsel-felsefi mirasın kendisi de Latinceye Arapçadan tercüme edilmiştir.” (Mehmedov 1994: 79).

         

        Dante, Hristiyan olmadıkları için Sokrat, Platon, Demokritos, Diogene, Thales, Anaxagoras, Zenon, Empedokles, Herakleitos ve başka filozoflarla, âlimlerle birlikte İbn Sina ve İbn Rüşd'ü (Averroes) de cehennemin birinci aşamasında olduğunu bildirmektedir. (Dante 1973: 36) Görüldüğü gibi, Dante antik Yunan düşünürlerini, bilginlerini, hem de Müslüman olan ansiklopedik âlim İbn Sina’yı (Avicenna) ve dünya felsefesi tarihinde çift hakikat öğretisinin temelini koymuş İbn Rüşd'ü (Averroesi) de cehennemde gösteriyor. Bir olguyu da belirtmek gerekir ki, Zakir Memmedov İbn Sina’nın XII yüzyılda Latinceye çevrilmiş “Tıp kanunu” kitabının Avrupa’da tıp biliminin öğretiminde XVII yüzyıla kadar başlıca kaynakça sayıldığını, İbn Rüşd'ün felsefi öğretisinin, Averroizmin dünya kültür tarihinde yeni dönem felsefesine hazırlık aşaması olarak değerlendirildiğini, Rönesans felsefesinin önemli teorik kaynağı olmakla onun gelişmesine derin tesir gösterdiğini yazmıştır.

         

        Dinî tahammülsüzlüğün tarihi geleneklerinden bahsederken ve onları gidermek için Hilmi Ziya Ülken gibi, karşılaştırmalı araştırmaların zarureti, kendini gösterir. Hilmi Ziya Ülken, beşeri dinlerin yaranışını devrimci bir olay olarak değerlendirerek, bu dinlerin insanlığa manevi yükseliş ve kamilleşmeyi öğrettiğini, kimliğin dinî itikatla, aynı zamanda birlikte yaşayabilme kanunlarına saygı göstermekle yaşaması gerektiği ilkelerini, yansıttığını belirtmiştir.

         

        Kaynakça

        -Ülken, Hilmi Ziya, Anadolu Kültürü ve Türk Kimliği Üzerine, Yayına hazırlayanlar: Gülseren Ülken – Sait Maden. İstanbul, Ülken Yayınları, 2006

        -Ülken, Hilmi Ziya, İslam Düşüncesi, “Türk Düşüncesi Tarihi Araştırmalarına Giriş. IV.” Baskı. Yayına hazırlayanlar: Gülseren Ülken – Sait Maden. İstanbul, Ülken Yayınları,  2005

        -Ülken, Hilmi Ziya, İslam Felsefesi Kaynakları ve Tesirleri, Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1967

        -Belyayev Y. A. Müsəlman Təriqətləri. Tərcüməçi Ə. Əsədov. Bakı, 1991

        -Ülken, Hilmi Ziya, Türk Tefekkürü Tarihi, Cilt I. İstanbul, Matbaai Ebüzziya, 1933

        -Məmmədov, Zakir, Azərbaycan Fəlsəfəsi tarixi, Bakı, 1994

        -Dante, Aligyeri, İlahi Komedya. Tərcüməsi: Əliağa Kürçaylı.  Bakı, 1973

         


Türk Yurdu Eylül 2015
Türk Yurdu Eylül 2015
Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele