Erken Seçim Neyi Değiştirecek?

Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

        

         

        7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablo ve milletvekilliklerinin partiler arasındaki dağılımı, koalisyon kurulmasının kolay olmayacağını gösteriyordu. Çünkü AKP iktidarına karşı olan üç parti, Meclis’te yeterli çoğunluğu sağlıyor görünseler de HDP’nin PKK’dan bağımsız bir siyasi harekete dönüşme niyeti taşımaması, kâğıt üzerindeki görüntüyü kendiliğinden geçersiz kılıyor; AKP’nin içinde olmadığı bir koalisyonu imkânsız hâle getiriyordu. Başka bir deyişle, hükûmet kurulması, öncelikle AKP’nin bunu samimiyetle istemesine bağlıydı.
İlk günlerde gerek Başbakan Davutoğlu’nun gerekse bazı parti yöneticilerinin sözleri, sorunun bir şekilde çözülebileceği ihtimalini güçlendiriyordu. Fakat çok geçmeden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meseleye farklı baktığı görüldü. O, iktidarın paylaşılması anlamına gelen bir koalisyon kurulmasını değil, seçimin yenilenmesini istiyordu. Yakın çevresiyle, danışmanlarıyla yaptığı istişarelerin, yaptırdığı anketlerden aldığı sonuçların ışığı altında, 7 Haziran’daki sonuçları “telafisi mümkün bir yol kazası” olarak görüyor, seçim sürecindeki bazı hataların düzeltilmesi, adaylar arasında ufak tefek rötuşlar yapılması, sandık güvenliğinin sağlanması ve tabanının motive edilmesi durumunda erken seçimde AKP’nin kesinlikle tek başına iktidar olacağı kanaatini taşıyordu.
Recep Tayyip Erdoğan, geçen yıl Cumhurbaşkanlığına seçilince AKP ile hukuki bağlarını koparmış görünse bile, herkes biliyor ki, kurucusu olduğu parti ve taraftarların nezdindeki karizmatik etkisi fiilen devam etmektedir. Bir yıl önce Erdoğan’ın tensibiyle partinin Genel Başkanı ve Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, bu durumu en iyi bilenlerden biridir. Erdoğan, on üç yıl boyunca, partisini sıradan bir lider, bir Başbakan olarak yönetmedi. Bu hareketi destekleyen taraftarları ve partisi içerisinde bir “Recep Tayyip Erdoğan kültü” oluşturdu. Karizması, Başbakan olmasıyla birlikte giderek büyürken partiyi birlikte kurduğu, aralarından “eşitler arasında birinci” görünümüyle öne geçtiği Abdullatif Şener, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi ilk dönemde “özgül ağırlığı” bulunan isimler, giderek etkisizleşip kenarda kaldılar. Parti içerisinde bu gelişmeler yaşanırken kimseden ciddi bir itiraz gelmedi, olağan bir durum olarak kabullenildi.
Seçimler üzerinden bir aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, yeni hükûmeti kurmakla görevlendirilen Ahmet Davutoğlu, kendisine kalsaydı CHP yahut MHP ile muhtemelen bir anlaşma zemini oluşturabilirdi. Ancak Davutoğlu, Erdoğan faktörünü bir kenara bırakmanın mümkün olmadığını bildiğinden, koalisyon görüşmeleri yapılıyor görüntüsü altında, 45 günlük sürenin önemli bölümünü tüketmekten başka sonuç vermeyen “nafile görüşmeler”in sürdürülmesine nezaret etti. Bu temasların önemli bir özelliği, siyasi literatürümüze “istikşafi” tabirinin kazandırılması oldu. Sonuçta, 45 günün tamamlanmasına bir hafta kala Davutoğlu, CHP ile eğitim ve dış politika konularında farklı görüşlerinin bulunduğu gerekçesiyle bu faslı kapattı.
Ancak usulen de olsa, konunun MHP Genel Başkanı ile de görüşülmesi gerekiyordu. Görüşmenin sonucunun ne olacağı önceden belliydi, nitekim öyle de oldu.
Böylelikle Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteğine uygun olarak 1 Kasım’da erken seçime gidiyor. Etno-milliyetçi siyasi Kürtçülük hareketinin terör saldırılarını tırmandırdığı, her gün arka arkaya şehit cenazelerinin geldiği, evlere, yüreklere ateşler düştüğü, Türkiye’nin yüz yıl sonra yeniden bütünlük, güvenlik ve beka sorunlarıyla karşı kaşıya kaldığı bir ortamda seçimler yenilenmiş olacak.
Şahsi ve siyasi hesapların üzerine çıkılarak ülkenin ve milletin geleceği adına birliktelik sağlanmaya en fazla ihtiyacımız olan bir dönemde, bu yolun tercih edilmiş olması, yarınki nesillere nasıl anlatılacak? Öne sürülecek gerekçeler, taraftar fanatizminin tutsağı olmaktan kurtulamayan, iktidar imkânlarının cazibesinden, kazanımlarından kendilerini arındıramayan partilileri bir yere kadar ikna edebilir; Makyavelist anlayışla, çıkar hesapları geçerli kılınarak kazanan haklı sayılabilir. Ama bugünün gerçeklerini, tarihin ışığı altında bütün yönleriyle görüp değerlendirecek olan yarınki nesiller, günümüzün muhteris politikacılarının yol açtığı zararları, millî tahribatı hayırla anmayacaklardır.
1 Kasım’daki seçimlerde sonuçlar değişebilir mi? AKP, oylarını dört puan kadar artırıp Cumhurbaşkanı’nın istediği gibi az bir çoğunlukla da olsa tek başına iktidar olabilir mi? AKP, doğal olarak bunu sağlamak üzere, bir taraftan kendi tabanını mobilize etmeye çalışırken diğer taraftan bir miktar ilave oy temini maksadıyla yoğun bir kampanya yürütecektir.
PKK terörü ve IŞİD tehlikesi devam ederken yıllardır Öcalan ile yapılan görüşmelere paralel şekilde ısrarla sürdürülen çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığı açıklandı. Aslında süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuyla doğrudan ilgili ve görevli olan iki bakanı ve grup Başkanvekilinin huzurunda okunan “Dolmabahçe Mutabakatı”nı tanımadığını açıklamasından bu yana zaten askıya alınmıştı. Kandil’den yaz başlarında yapılan “Ateşkes artık bitmiştir, devrimci halk savaşını başlatıyoruz.” şeklindeki ifadeler, PKK’nın saldırılara başlayacağını gösteriyordu. 7 Haziran’a kadar, HDP’nin barış, kardeşlik ve Türkiyelilik sloganları üzerine kurduğu seçim stratejisine engel olmamak için bir süre beklediler. PKK’nın siyasi kanadı olan partinin 80 milletvekilliğiyle Meclis’e girmiş olmasına bile, yeterli görmeyerek Suruç’taki intihar saldırısını vesile yaparak terör eylemlerini çok daha kapsamlı şekilde başlattılar.
AKP yönetimi, etnikçi Kürtçülük hareketinin toplumda büyük öfkeye ve millî hassasiyetlerin kabarmasına yol açtığını gördüğünden terörü lanetleyerek, güvenlik önlemlerini yoğunlaştırarak konsept değişikliğine gitmeyi uygun buldu. 2012’den bu yana asker ve polisi devreden çıkartıp operasyonları tümüyle durdurarak müzakere yoluyla çözüm bulunacağı inancıyla yönetilen politikalar süratle değiştirildi; operasyonlar başlatıldı. AKP iktidarının sözcülüğünü yapan yayın organları ve yazarlar, PKK gerçeğini yeni keşfetmiş gibi yayın yapmaya başladılar. Bu tavır değişikliği, esas itibarıyla seçimin yenilenmesinde kararlı olan Saray’ın tercihinden kaynaklanıyor. Sandık yeniden seçmenin önüne gelirken milletimizin duygularına uygun bir dil kullanılarak, duruş sergilenerek 7 Haziran’da kaybedilen oyların en azından bir bölümünün geri alınacağı hesaplanıyor.
Bugün yaşananların, 2009’dan bu yana bazen açılım bazen başka adlarla sürdürülen müzakere yöntemiyle sorunun çözüleceği iddia edilen hükûmet politikalarının iflası anlamına geldiği ortada iken gerçekler örtülmeye çalışılıyor. PKK-KCK’nın beş altı yıldır bölgeye nasıl yerleştiği, şehirleri denetimine aldığı, evlere on binlerce silah ve patlayıcı yığınağı yaptığı sanki yeni ortaya çıkan bir durummuş gibi sunulmak isteniyor. Oysa on üç yıldır ülkeyi tek başına yöneten ve bugünkü ortamın sorumlusu olan siyasi iktidar, bazı soruların cevabını milletimize vermek mecburiyetindedir.
PKK-KCK çatışmasızlık ortamını; şehirlere yerleşmek, sisteminin alt yapısını oluşturarak devlet içinde devlet kurmak maksadıyla kullanırken hükûmet, yapılanlara neden seyirci kaldı. İstihbarat servislerinin, güvenlik güçlerinin, askerin, polisin, savcının görevini yapmasını engelleyen talimatları kim verdi?
Terör örgütünün, çözüm sürecinden yararlanarak strateji değiştirdiği, kırsalda çatışmak yerine şehir gerillacılığına yöneldiği, bölgede “devrimci hak savaşı” adıyla alan hâkimiyeti sağlamak üzere çatışmaya hazırlandığı, 6-7 Ekim olaylarının bunun bir provası olduğu görülmesine rağmen, bunlara neden göz yumuldu?
Oslo görüşmelerinin dışarıya sızan zabıtlarından, dönemin MİT Müsteşar Yardımcısının, muhatabı PKK yöneticilerine “Güneydoğu’da şehirlere silah ve patlayıcı yığınağı yaptığınızdan haberimiz var.” dediği defalarca yazıldı ve yalanlanmadı. Devletin, yedi yıl önce bildiği bu gerçeği, geçen ay “Güneydoğu’da şehirlere çeşitli cins ve çapta seksen bin silah sokuldu.” şeklinde bir istihbarat raporuyla kamuoyuna duyurması gafletin, vurdumduymazlığın ikrarı anlamına gelmiyor mu?
Suriye’nin kuzeyinde, ABD himayesindeki PYD yapılanmasının, PKK’ya coğrafi derinlik ve geniş bir eleman havuzu kazandırdığı, meşruiyet zemini hazırladığı, eğitim ve silahlanma imkânı sunduğu, siyasi Kürtçülük hareketinin uluslararası desteklerle bölgede siyasal bir aktör hâline getirildiği neden fark edilmedi? Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren böylesine hayati bir gelişmeyi görüp önlem almak, hükûmetin ilk görevlerinden biri değil midir?
Siyasi iktidar, millî varlığımızı, ülke bütünlüğümüze yönelik tehditleri zamanında fark edip değerlendirmek yerine, bu konulardaki ikazları, süreci sabote etmeye yönelik girişimler olarak nitelendirdi, susturmayı tercih etti. Akil adamlar adıyla hazırlanan projenin fiyaskoyla sonuçlandığı ortada. Güvenilen, itibar gösterilip yararlanılmaya çalışılan isimlerden birçoğunun şu anda nerede oldukları, neler yaptıkları, kimlerle iş tuttukları, hangi cenahta yer aldıkları, basiretsizliğin boyutunu göstermiyor mu?
Beş yıldır iddialı şekilde yürütülen açılım sürecinin durdurulduğunun açıklanması, bu konudaki politikanın duvara vurduğunun göstergesidir. Yalnız terör konusunda değil, ekonomiden dış politikaya, eğitimden tarıma, yargı bağımsızlığından Alevi meselesine, başta IŞİD olmak üzere cihatçı selefîci eylemlere kadar ülkenin başlıca sorunlarına çözüm getiremeyen, beceriksizliği aşikâr olan bu iktidarın, erken seçimin sonucuna göre devamı hâlinde ne değişecek? Yaptığı hiçbir yanlışı kabule yanaşmayan muazzam bir propaganda ve algı yönetimiyle gerçekleri örtmeye çalışan, sadece kendi doğrularına iman eden, sandık sonuçlarını Anayasa ve hukukun üzerinde sayan zihniyet sahipleri kendilerini değiştirmedikçe ortamı normalleştirmeleri, ihtiyacımız olan huzur, güvenlik ve istikrarı sağlamaları beklenebilir mi?
Diğer taraftan, 7 Haziran’dan bu yana yaşananlar, Türkiye’de ciddi bir “muhalefet zafiyeti”nin olduğunu gösteriyor. Seçimlerin yenilenmesini, görünüşe göre sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AKP tabanı istemesine rağmen hükûmet kurulamadı; seçime gidiliyor. MHP, 8 Haziran’dan itibaren “ana muhalefet partisi” olmayı tercih ettiğini gösterdi; dışarıdan yönlendirmenin geçerliliğinin olmayacağı bilinmesine rağmen, CHP ile AKP’ye hükûmet kurmalarını ısrarla tavsiye etti. Sonuçta, iki aydan beri fuzuli görüşmelerle zaman doldurulurken Cumhurbaşkanı’nın istediği oluyor; Türkiye demokrasi tarihinde ilk defa koalisyon kurulamadığından seçimleri yenilemek zorunda kalıyor.
Önümüzdeki iki ay, Türkiye açısından kolay geçmeyecektir. Ekonomik sorunlar bu belirsizlik ortamında hızla büyüyüp ağırlaşacak, ülkeyi ciddi bir kriz tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaktır.
PKK-KCK’nın, ABD’nin etkili bir müdahalesi olmadıkça alan hâkimiyeti iddiasından geri adım atması, terör saldırılarını kendiliğinden durdurması beklenemez. Sorunlarımız sadece içeriden kaynaklanmıyor. ABD ve uluslararası güçler, Ortadoğu jeopolitiğini çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek üzere yoğun çaba harcıyor. IŞİD’e karşı mücadele eden PKK-PYD, bu güçlerin itibarlı müttefiki konumuna geldi. Türkiye’nin PKK’ya yönelik son operasyonları nedeniyle, PYD saflarında IŞİD’e karşı savaşan PKK’lıların bir bölümünün Türkiye’ye dönmek zorunda kalması, hem ABD hem de Almanya, Fransa gibi ülkeleri rahatsız ediyor. Türkiye’nin operasyonları durdurmasını, terör örgütüyle yeniden görüşmelere başlamasını, operasyonları IŞİD’e yapmasını ısrarla istiyorlar.
Diğer yandan ABD ve Batılılar, El-Kaide ve IŞİD gibi Sünni kökenli cihatçı-selefîci terör örgütlerine karşı, Şia’yı, dolayısıyla İran’ı ön plana çıkararak frenleyeceklerini düşünüyorlar. Washington ile İran arasında yapılan nükleer anlaşması, bu ülkeye Ortadoğu siyasetinin etkili bir aktörü hâline gelmesi için bütün kapıları açmış oluyor. İran, tarihî rekabet hâlinde olduğu Türkiye’nin, PKK sorunuyla uğraşmasını elini güçlendirecek bir faktör olarak gördüğünden Kandil ve PYD ile sıcak temaslar kuruyor. Son aylarda Ağrı, Doğu Beyazıt ve Erzurum bölgesinde yaşanan terör eylemlerini bu açıdan değerlendirmekte yarar var.
Türkiye, yirmi yıldan beri ilk defa terör saldırıları sürerken seçime gidiyor. Bunun seçim kampanyalarındaki etkisinin nasıl olacağı, bölgede seçim güvenliğinin nasıl sağlanacağı, şehit cenazelerinde yaşanan gerginliklerin nerelere tırmanabileceği gibi sorular gündemde iken kaygılanmamak mümkün değil.
Siyasi gerilimin önümüzdeki iki ay zarfında artması, karşılıklı suçlamaların daha da yoğunlaşması, Cumhurbaşkanı’nın durumunun, hukuki statüsünün tartışılan konuların ilk sıralarında yer alması kaçınılmazdır. Bunların yanı sıra, toplumun şu sıradaki ruh hâli, insanlarımızın koalisyon polemiklerinden rahatsız olduğunu, yeni bir seçimin sorunlara çözüm getireceğine inanılmadığını gösteriyor. Bu psikolojinin seçimlere katılım oranını olumsuz etkileyeceğini söylemek kehanet sayılmamalıdır. AKP, yoğun bir kampanya yürüterek 7 Haziran seçimindeki teşkilat hantallığını giderip tabanını sandığa taşımak isteyecektir. HDP de bunu bir ölçüde başaracaktır. Ama CHP ve MHP için aynı şeyleri söylemek mümkün görünmüyor.
MHP’li adaylar, geçen seçim sürecinde sınırlı maddi imkânlarıyla, şahsi tasarruflarını önemli ölçüde tüketerek, birçoğu borçlanarak seçim çalışması yaptı. Bunların yeni bir kampanya için gereken maddi imkânları sağlamaları kolay olmayacaktır. Diğer yandan ana muhalefet partisi olma tercihi, MHP’ye gönül veren, iktidar ortağı olacağı ümidini taşıyan, kendini buna hazırlayan parti tabanını ne kadar ikna edebilir? Her siyasi partinin ve taraftarlarının hedefi muhalefette kalmak değil iktidar olmak; en azından iktidarın bir parçası hâline gelmektir. Bir koalisyonun içerisinde yer almak, her konuda görüşlerin, hedeflerin hatta bazen ideolojilerin tam olarak örtüştüğü anlamına gelmez. MHP bunu, kırk yıllık tarihi içerisinde birçok defa yaşamıştır.
Rahmetli Alparslan Türkeş, 1975’te ilk Cephe Hükûmeti’ne bir buçuk bakanlık alarak girerken oy oranı sadece yüzde üç civarındaydı. Ortakları AP ve MSP ile pek çok temel konuda farklılıkları vardı. Ama hem bu ortaklık hem de benzer şartlarda 1977 seçimlerinden sonra bakanlık sayısını artırarak hükûmette yer alması, partiye büyük sıçrama yaptırdı. 12 Eylül Darbesi olmasaydı MHP büyük ihtimalle ülkenin ikinci büyük partisi olacaktı. Türkeş Bey cesaret sahibi, öz güveni yüksek bir liderdi. Öyle olduğu için, siyasi arenada kıyasıya mücadele ettiği CHP’den bir adaya destek vererek Meclis Başkanlığına seçtirdi; yaşanan krizi böylece çözmüş oldu.
1978’de Türkiye’de kan gövdeyi götürürken her gün birkaç ülkücünün cenazesi kaldırılırken bu karışıklıktan çıkılması için tarihî bir adım atmak istedi. Bülent Ecevit’in, şahsına ve partisine olan büyük husumetini bile bile, Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ı CHP ile ortak bir hükûmet kurulması konusunu görüşmek üzere görevlendirdi. Gün Bey’in CHP’nin Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay ile yaptığı bu görüşme sonuç vermedi. Çünkü Ecevit, Türkeş kadar cesur ve uzak görüşlü değildi. Bu girişim olumlu sonuçlansaydı Türkiye hem o kargaşadan çıkar hem de 12 Eylül Darbesi olmazdı. Gerçek liderlik Türkeş’in yaptığıdır. Bu tarz çıkışlar, çoğu defa tarihin akışını değiştirecek kadar etkili olmuştur.
Türkiye, belirsizliklerin hüküm sürdüğü, insanlara yeni umutlar ve heyecanlar aktarılamadığı, siyasetin ve ekonominin tıkandığı, hıyanetin ve fitnenin kol gezdiği, toplumsal kutuplaşmaların tehlikeli şekilde tırmandığı bir ortamda seçime gidiyor. Önümüzdeki iki ay boyunca kısa süre önce anlatılanların dışında, tekrarlana tekrarlana insanların kanıksadığı söylemlerden başka ne söylenecek; insanların sandık başına gitmeleri hangi beklentilerle sağlanacak? Üstelik sandıktan çıkması muhtemel sonuçlar aşağı yukarı bellidir. AKP, elindeki kamu imkânlarını, maddi gücünü, medyayı seferber ederek oyunu düşündüğü gibi iki üç puan artırırsa ve katılım oranı Cumhurbaşkanı seçimindeki gibi yüzde yetmiş beşlerde kalırsa, az bir farkla da olsa tek başına iktidar olabilir yahut seçmen, 7 Haziran’da olduğu gibi, bugün yaşanan sıkıntıların sorumlusu olarak bu partiyi görür, tercihini değiştirmez. Ancak sandıktan AKP yine birinci parti çıkar ve ister istemez kurulacak koalisyonun büyük ortağı olur. CHP, onunla ortaklığa şimdiden hazır olduğuna göre, MHP ne yapar? 1 Kasım’da yapılacak seçimde, 7 Haziran’dakinden daha güçlü bir pozisyon bulması mümkün olacak mı? Kırmızıçizgiler olarak açıkladığı maddeleri esnetmeyeceğine göre, muhalefet partisi olarak kalması durumunda, Türkiye için hayati öneme sahip bir dönemde etkisi ne olacak? Umarım, bu ve benzer soruların cevapları şimdiden düşünülmektedir. Çünkü 2002 travmasına benzer bir sorunun yaşanmasına ne Türkiye’nin ne de MHP’nin tahammülü vardır.


Türk Yurdu Eylül 2015
Türk Yurdu Eylül 2015
Eylül 2015 - Yıl 104 - Sayı 337

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele