Ferdî Haklar Sadedinde Millet ve Demokrasi Üzerine Bir Deneme

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

 “İnsanlar tarihe hükmedemezler. Tarihe Allah hükmeder ve O ne dilerse, o olur. Yapmamız gereken, mümkün olan en iyi biçimde savaşmak, bilinç ve yeteneğimizin en üst düzeyini ortaya koymaktır. Tarih, öngörülemeyen gelişmelerin hikâyesidir. Tarih içinde elimizden geleni yapmalıyız, fakat tarihin seyri bize bağlı değildir. Ve bu gerçekten iyi bir şeydir.”

 

Aliya İzzetbegoviç

 

         

        İnsan, bildiği nispette insandır. Bütün diğer canlılardan farklı olarak, sadece insan, öğrenerek ve öğrendikçe var olandır; dünyada nasıl idame-i hayat edeceğine dair her bilgiyi öğrenmek zorundadır. Beslenmeden yürümeye, giyinmeden konuşmaya kadar her şeyi öğrenerek halledecektir. Oysa diğer canlılar, bu bilgiler uzviyetlerine işlenmiş olarak doğar. Yalnızca insan, sonradan öğrenmek durumundadır. İhtiyaç duyduğu bütün bilgileri bilhassa Peyamberlerin getirdiği ve korunacağını Allah’ın vaad ettiği bilgileri öğrenerek yaşayacaktır. İnsanın dünya macerasının özü budur; öğrenmek...

         

        Bilgi, insan için “imkân ve imtihan”dır. Çünkü insan öğrenmek ve öğrendikleriyle “kendine bir insanlık inşa etme imtihanı” için gelmiştir dünyaya. Bilgi ışığında “şehâdet âlemi” ile “mânâ âlemi” arasında bir bağ kurabildiği ve bu bağı anlamlı bir şekilde tutabildiği kadar insandır. Bu itibarla insan, sadece doğal bir tür değil tarihî-inşaî bir fikirdir, hatta daha çok inşaî bir fikirdir. Kur'an, insanın ahsen-i takvîm[1] üzre yaratıldığını söylerken aynı zamanda onu eşref-i mahlûkât yapan bilginin sebep olduğu bir farka da işaret ediyordu.

         

         

        Ferdiyet Bir Başka İnsanın Hududunda Başlar

         

        İnsanı cemiyet içinde bir fert olarak düşündüğümüz anda, bir arada yaşamanın gerektirdiği haklar ve mesuliyetler devreye girer. Dâhil olduğumuz medeniyet dairesinde bu haklar ve mesuliyetler, insanı eşref-i mahlûkat yapan bilgiden ve insana biçilen “görev”den ayrı düşünülemez. “Hak ve mesuliyet” bahsi bizim kültürümüzde “kimin kulusun?” suali ile başlayan bir maceranın içinde anlam kazanır. “Kimin kulusun?” sorusuna cevap verdiğiniz anda insanın dünyada bulunuşuna bir “mânâ” katarsınız.  

         

        Bu “mânâ”nın içerisinde “kul olmak” ile “insan olmak” mündemiçtir. O kadar ki, kul olmak, yani “İmân” ve “İslâm” yani “inanmak” ve “teslim olmak”, insan olmanın hem şart-ı evveli hem şart-ı ahiridir. Bu çerçevede irfân dünyamızda inşa edilen “kul hakkı” mefhumu, Batı’da gelişen “insan hakları” kavramından aslında daha geniş bir sahayı tazammun eder. Çünkü “kul hakkı” mefhumu, hem beşerî münasebetlere hem de insan-Allah ilişkilerine şamildir; yani hem bu dünya hem öte dünyayı ihata eden bir kavramdır.[2]

         

         

        Esasen Batı’da “insan hakları”[3] kavramı, başlangıçta sadece “erkek hakları”, (“human rigts” sadece kelime menşeî olarak değil zihniyet ve idrak tarzı olarak da erkek hakları) şeklinde anlaşılıyordu. Bunun kadın ve erkeğe şamil “insan hak”kı olarak anlaşılması, ancak yirminci yüzyılda mümkün olabilmiştir.  

         

        İfadenin bütün tedâîleri ile “hak” kavramı aslında dinlerin getirdiği bir kavramdır. Mefhumun “ferdî hak”[4] şeklinde anlaşılıp içtimaileşmesi ise tamamen tarihîdir. Bu itibarla hak mefhumu, her medeniyetin farklı tarihî değerler dünyasında, ama “birbirine benzer” şartlarda hayatiyet kazanmıştır. “Benzer” diyorum, çünkü; hak öncelikle “tabiî”dir. İnsanın tabiatından ayrı düşünülemez. Bu tabiî haklara sahip olmak için insan oarak doğmak yeterlidir. Bunun yanında insanın bir de tarihi[5] vardır ve insana asıl anlamını veren de tarihidir; yani hafızası. Bu itibarla hak mefhumum tabiî olması münasebetiyle “benzer”, tarihî olması dolayısıyla da medeniyetlerin değerler “fark”ını taşır. Dolayısıyla bu “haklar” her medeniyet dairesinde farklı önem derecesinde algılanabilir. Elbette farklı şekillerde “kamusallaştırılır” ve değişik usullerle hayata geçirilir. 

         

        Bu açıdan bakılınca hak, “hukukun koruduğu menfaat”tir. “İnsan hakkı” kavramı ise hukukî olması itibarıyle insanlığın devlet hayatına intikalinden ve devlet düşüncesinin tekâmülünden sonra sözkonusu edilmiştir. Irk, din, dil ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu itibarla, temel haklar veya insan hakları dediğimiz hususlar hukukun ve ona istinat ederek vücud bulan devletin teminatı ile var olabilen şeylerdir. Çünkü “insan hakları” denilen mefhum, insanın sahip olduğu hak ve hürriyetlerin belirgin ve “kullanılabilir” hale gelmesi ile hayatiyet kazanır. Bu hayatiyetin atmosferini ise siyaset, idare, kültür ve irfân (yani bütün fonksiyonları ile devlet) temin eder. Bu hayatiyet bizi “şahsiyet”e ulaştırır. Bireyler arasındaki “fark”, aslında sadece şahsiyet farkıdır. Sezai Karakoç’un dediği gibi; “şükür ki”, “insandan insana fark var”dır. [6]

         

         

        Bireyin Şahsiyet Kazanması: Millet Olmanın İlk Adımı

         

        Modern dünyada “kapitalist sistem”in yaşaması için “birey” (ama asla şahsiyet sahibi “şahıs” değil) ön plana çıkarıldı. Yani piyasanın ve pazarın ihtiyaçlarına uygun, pazarın işine gelecek tarzda tüketim yapacak “birey” tebcil edildi. Lâkin fikir, duygu ve düşünce planında itiraz edecek, reddedecek, kabul etmeyecek yani şahsiyet ibraz edecek, manevi bakımdan teçhiz edilen ve bu sayede popüler ve rağbette olana riayet etmeyen, sürü ve yığın olmayı reddeden fert yani “şahıs” veya “şahsiyet” geri plana itildi. Oysa kendi kararlarını alıp uygulayabilen, bir ruhu ve kendine ait bir hayatı olan “şahıs”, bir dünya demektir[7]. Böyle bir şahsı kimse ezip geçemeyeceği için o şahıs, asla sadece tüketici veya müşteri olmaz. Hiçbir reklam kampanyası o şahsı alışveriş merkezlerine “sürüler gibi güdüleyemez”.  Çünkü o şahıs eğer gerçekten şahıssa reklamı yapılana değil “değer”i olana meyleder.

         

        Nietzsche'nin işaret ettiği gibi: "İnsanla koyun arasındaki fark şudur: Koyun, otlağa yayılıp otlayan bir varlıktır; orada öylece durur. İnsanı otlağa yayılmaktan alıkoyan şey, tarihtir. Çünkü geleceğe ilişkin kaygı, tarihî mensubiyetle alâkalı bir şeydir". Hiçbir koyun, muhtelif ihtiyaçları için, istif etmez. Stok yapmak geleceğe biriktirmek, ancak mazi sahibi, şuurlu varlıklar için söz konusudur. Geleceğini düşünen geçmişine bakar. Kendi tarihimizi kıymetlendirebilmek için, geleceğe matuf ne düşündüğümüze dair bir karar vermemiz gerekiyor. “Tarihin ne işe yaradığı”na dair cevabın hikmeti buradadır. Tarih, ancak geleceğe ilişkin bir projesi olanlar için anlamlıdır.

         

        Ne var ki hafızalı, tarihli, şuurlu bir yapı olan şahsiyet de tek başına kifayet etmeyebilir. Şahsiyetin yanında “ehliyet” de lâzımdır. Ehliyetin maharetini ve gücünü bir istikamette tutabilmek için de mensubiyet elzemdir.

         

        Günümüzde oldukça farklı bir temayülle karşı karşıyayız: Kapitalizmin yaşaması için, bireyin, tarihî, kültürel ve içtimaî bağlarından koparılması (hafızadan, dilden, tarihten ve mensubiyetten mahrum bırakılması) gerekli görülüyor. Kapitalizm, kendine hayat sahası açmak için ananevî ve irfânî münasebetleri tasfiye edip yerine izafî ve itibarî, “sözleşme”(!) ile yürürlüğe giren gayri şahsî ve ruhu olmayan ilişkiler ihdas ediyor ve bunun adına da “toplumsallaşma” diyor.

         

        Oysa “milletleşme” vakıası, tam da kapitalizmin tasfiye ettiklerinin yerini günümüz şartlarında şahsî ve elbette irfânî, sahih ilişkilerle doldurabilmekten başka bir şey değildir. Tarihe baktığımızda gördüğümüz şey, en azından “bizim” için, millet olma sürecinin kapitalizmin sirayet edemeyeceği bir sahada cereyan ettiğidir. Kapitalizme beşyüz yıldır direnen bir milletin evlâtları olarak biliyoruz ki, millet olmak için gereken hâlet-i ruhîye ile kapitalizmin tebcil ettiği “müşteri” ve “tüketici” anlayışı dünyaya aynı yerden bakamaz. 

         

        Türkiye’de, “toplumsallaşma”, muteber-Batıcı-pozitivist çizgiye mensup ve geleneğe (yani millete) uzak zümrelere dâhil olmak şeklinde takdim edilegeldi. Zira toplumsallaşmayı isteyen bu “Batıcı muteberler” aynı zamanda devrin “muktedir”leriydiler; her türlü toplumsal rantı onlar dağıtıyorlardı. Bu yüzden toplumsallaşmak (yani rant kapmak) isteyen ama milletleşmeye uzak duranlar için tercihe şayan olan şey, “rağbette olan muktedirler”e iltihak etmek ve onların çizgisinde toplumsallaşmaktı.

         

        Milletleşmeye gelince, o iş, herkese kısa vadede bir “rant” değil bir “sorumluluk” yüklediği için akim kaldı. Zira milletleşme kendini birbirine emanet etme ve müspet-menfi her şarta karşı “canlı bir beden olma”yı icabettiriyordu. Bu itibarla pek çok kimse, kendini statüko dışında bir yere, bir kültüre veya bir harekete mensup saymak istemedi. Çünkü feragat zor bir şeydir. 

         

        Zamanla kendini (kökü bu topraklarda) bir yere mensup sayamayan-saymayan insanların mensubiyetsiz ve aidiyetsiz, köksüz zihniyetlerinin hâkimiyeti kökleşti(!). Hayatın bütün hücrelerine sızdı. O kadar ki, herhangi bir “şey”e mensup olmamak modern Türkiye insanın bariz vasfı haline geldi diyebiliriz. Hatta mensubiyetsizlik “birey” olmanın ön şartı olarak takdim edildi.

         

        Oysa hepimizin bir ailesi, dostu, şehri, milleti, ülkesi ve devleti var. Var ama bizim bunların hiçbirine mensup olmamız istenmiyor. Peki, biz ne’ye veya nereye mensubuz? Hepimiz sanki bu sorudan ve bu sorunun cevabının getireceği mesuliyetden kaçıyoruz.

         

        Kaldı ki bir ülke, arkadaşlık, dostluk, ahbaplık, komşuluk, hemşehrilik, gönüldaşlık, ülküdaşlık, yoldaşlık, dindaşlık, tarihdaşlık ve vatandaşlık gibi ilişkilerin istinat ettiği değerler manzumesi üzerinde durur[8]. Hatırdan çıkarmamalı ki, Türkiye, bugünkü hudutlarımız içinde kalanların hepsine “biz”[9] demek suretiyle kuruldu. Bunu diyemediğimiz gün ülkeyi kaybederiz. Biz biribirimize mensubuz. Bu mensubiyetin adı da “Türk milleti”dir. 

         

         

        Şahsiyet Ahlâka, Kimlik Tarihe İstinad Eder

         

        Bizim için “kimlik” meselesi, tarihte “kimdik?" sorusundan ayrı düşünülemez. Çünkü şimdiki zaman, geçmişi de ihtiva eden bir bütündür. A. H. Tanpınar’ın ifadesiyle küçücük bir “ân”ın dahi hududunda birikmiş asırlar vardır. Bu yüzden gelecek dahi geçmişle bir değer kazanır. Yani "Biz kimiz?" sorusu, "Biz kimdik?" sorusunu cevaplandırmayı zarurî kılar.[10]

         

        Bu cevabın bir gereği olarak kimlik üzerine konuşurken, tarihi de dikkate alarak konuşuruz. Çünkü “Türk olma”nın eğer bir izahı varsa ki vardır; bu izah, Türk tarihinde[11] mündemiçtir. Bu itibarla Türk olmak, kesinlikle biyolojinin değil irfânın, şuurun[12] ve eylemin (yani amel-i salihin) sahasında tebellür eden bir vakıadır. Bu anlamıyla millet olmak; “üstünlük ancak takvadadır” kavl-i şerifinden ayrı düşünülemez.[13] Milliyetçiliğimiz dahi bu emr-i şerifin toplumsallaştırılıp hayata geçirilmesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.

         

        Bugün yapılması gereken, yalnızca Türk olmayanlara değil, Türklük denilen vâkıâya mensubiyet [14]duyanlara, yani bizatihi Türklere de, tarihlerini hatırlatmaktır; çünkü “yarın dünden başlar”. Bu cümleden olmak üzere tarihimizden alınan ilham ile 'Eyvah, Türkler geliyor!' cümlesindeki 'Türkler”den Avrupalı ne anlıyorsa ifade etmeye çalıştığımız Türk de o diyebiliriz... Yani Viyana kapılarını zorlayan “Büyük(Grand) Türk”... Çünkü Viyana’ya kadar giden Türk’ün değerler dünyasını ve onun tarihî macerasını ihmal ederek herhangi bir kimlik inşa edemeyiz. O büyük tarihin ışığında bugüne baktığımızda şunu görüyoruz: “Biz Müslüman Türkleriz. Bu kimliğin dünya milletleri arasındaki siyasi ifadesi, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'dir.

         

         

        Tarihten Millete Giden Yoldur Demokrasi

         

        Osmanlının son dönemlerinde milliyetçiler için demokrasi, hayati bir konu değildi; çünkü temel mesele, devleti kurtarmaktı. Devlet-i Âliye’nin kurtarılmasından ümit kesilince de, Birinci Dünya Savaşı hengâmesinin içinden bağımsız bir Türk devleti çıkarabilmek hayatî öncelik haline geldi. Cumhuriyet devrinde ise demokrasi önemli bir konu olarak ele alınmadı. Asıl ilgi odağı inkılâblar oldu.

         

        Günümüzde artık demokrasinin muhtevası zenginleşti, anlamı değişti, sadece seçimli hükümet ilkesinin çok ötesinde evrensel vazgeçilmez bir rekabet süreci haline geldi. Milletlerin bütün güçlerinin sergilendiği, devlet-halk ayrımı yapılmadan millete aid bütün güç ve kıymetin varlık sahasına sürüldüğü topyekün bir yarışın adı oldu demokrasi. Artık bundan sonra devletler, milletlerine rağmen değil milletleriyle beraber var olacaklardır. Eskiden bekâ-yı devleti siyaset sağlıyordu. Dünyanın geldiği yeni merhalede bekâ-yı devleti artık millet sağlıyor.

         

        Erol Güngör Bey milleti nasıl tarif ediyordu hatırlayalım; millet, “maddî bir varlığa mânâ veren bir manevî bağlantı sisteminin adıdır.[15] diyordu. Hâl böyle olunca bekâ-yı milleti de bilgi, kültür ve irfân sağlıyacaktır. Yani milletin “intelijansiya”sına iş düşmektedir. Oysa bizim “intelijansiya” yani aydın takımı Batılılaşma tarihimizin başlangıcından beri millete ve değerlerine dışardan bakma ısrarını devam ettirmektedir. Bugün dahi “Türkiye’de halk ve münevver derken iki ayrı kıymet sistemini ve iki ayrı hayat tarzını temsil eden insanları kastediyoruz.”[16]. Hâlbuki millet olmanın önemli tezahürlerinden birisi de kendini ana kütleye ve değerlerine mensup sayan “organik” aydınlara sahip olmaktır. Oysa “Türkiye’de Batılılaşma hareketleri sonunda münevver(okumuş) tabaka Türk kültürüne büyük ölçüde yabancı kalmış, hakiki bir kültür yaratarak bunu milletin bütün tabakalarına yaymayı da başaramamıştır.[17]” Kaldı ki, “Türkiye’nin meseleleri bellidir, çözümleri de. Bütün mesele Horasan’dan gelen Alperenlerin davasını yürütmektir. Türkiye’nin bütün meseleleri bu çerçevede çözülmelidir.”[18]

         

        F. Georgeon’un söyledikleri bu açıdan oldukça dikkat çekici: “Sırplardan Rumlara kadar diğer milliyetçilik hareketlerinin hepsinde din adamları ve dinî kurumlar neredeyse başrol oynamışlardır. Türk örneğinde ise “milliyetçilik ulusal gelenekleri sürdürmüş bir ruhban kesiminden veya bir kiliseden destek almadı. Tam aksine, Türk milliyetçiliği bir ölçüde dine ve özellikle de ulemanın Müslüman ümmetinin birliğini sürdürme iddiasına karşı çıkarak şekillenmek zorunda kaldı.”[19]

         

        Milletler kendilerini pek çok usul ve yollarla ifade ederler; sanat, edebiyat, müzik, şiir, mimari, şehirler, yollar, köprüler, vs. Bir milletin kendini ifade ettiği en mütekâmil tarz, devlet kuruculuğudur. Bu anlamda milletin en gelişmiş ve en mühim eseri, devletidir. Devletin var oluş şekli ve hayatını devam ettirme usulü ise siyaset dediğimiz “idrak tarzı”na bağlıdır. Bu itibarla siyaset, bilginin zemininde cereyan eder, etmelidir. Burada demokrasinin asıl rolü, siyaseti milletin idrakinden geçen bilgi ile yani milli kültür ve irfân ile devam ettirmesindedir. Siyaseten cârî olan bilgi, milletin zihin tezgâhında serbestiyet içerisinde üretilen yüksek kalitede bir bilgi olmalı asla ikinci el bilgi olmamalıdır.

         

        Milletlerin gücü, çağımızda toplumun hayatiyetiyle ölçülmekte, “sivil toplum” denilen ve “devletin resmî örgütlenmesi dışında kalan” kesimlerin canlılığı, bir milletin gücünü tayin eden faktörlerin başında sayılmaktadır. Demokrasi, millete ve onun sosyal planda yeni bir ifade tarzı olan sivil topluma geniş bir dinamizm ve gelişme alanı açtığı için milletlerin gelişip güçlenmesini vazgeçilmez şartıdır. Türk Milleti'nin hayatiyet arz eden bir güç haline gelmesi ve 2000'li yıllarda tarihiyle mütenasip bir ufku yakalayabilmesi için, demokratik usullerle milliyetçiliği birlikte düşünmek gerekiyor. Bu itibarla demokratik usullerin mutlaka milli ölçüyle kıymetlendirilerek millete mal edilmesi elzemdir.

         

        Burada “demokrasinin millete mal edilmesi” derken kast edilen şey, tarihiyle, kültürüyle, milli ve manevi değerleriyle milletin siyaset ve idarede etkin rol almasıdır. Toplumsal hafızanın dönüştürücü gücü ihmal edilemez. Türkiye’de “toprak, tarih ve kültür” siyasi gidişata kendi rengini çok çabuk empoze eder. Rahmetli Peyami Safa’nın tabiriyle “mâhutlar”ın (yani pozitivist-Batıcı-inkilabcı kadronun) demokratik gelişmelerden pek fazla hoşlanmamasının temel sebebi milletin bu dönüştürücü gücüdür.

         

        Söz gelimi “ifade hürriyeti” dediğimizde bunun millet nezdine intikali, milletin kendi derdini, davasını nasıl, ne şekilde ve ne kadar ifade edebileceğidir. Milli irfândan kaynağını alan siyasî ve idarî müesseselerin (basın, muhalefet, hükümet ve diğer idarî ve siyasî, resmî-sivil oluşumlar) icra-yı faaliyetleri esnasında takındıkları tavrın mahiyeti tayin edecektir, “demokrasinin millete mal edilmesi” derecesini.

         

        Bu hususta Başgil’i dinlemek meseleyi mutedil bir zemine oturtmaya yardımcı olabilir: “O ne mesut ülkedir ki, orada salahiyetleri içinde, ifrat ve hataya düşmeden iktidarını kullanarak milleti idare eden ehil ve mutedil bir hükümet vardır. O ne mesut memlekettir ki, orada, ağır idare vazifesini yüklenenlere tavsiyeleriyle yardım eden, tenkitleriyle uyaran, yapıcı ve hüsnüniyetli bir muhalefet vardır. O ne mesut ülkedir ki, orada halka yol gösteren yüksek ahlaklı aydınlar vardır. Ve o ne bahtiyar ülkedir ki, orada her şeyden haberdar, fakat kanun dairesinde hareket eden ve hürriyetini maddi menfaatlere değişmeyen bir basın vardır. İşte sağlam ve sıhhatli bir demokrasinin esasları bunlardır. Bunlar Türkiye’de yoktu ve hâlâ da yoktur.

         

         

        Değişim İcbar Eder[20]

         

        Sosyal gelişmenin seyri içinde siyasetin inkişafına baktığımız zaman, siyaset ve idarenin daima bir çoğunluğa karşı bir azınlığın daha fazla karar sahibi olduğu bir faaliyet sahası olduğu görülür. Tarih içerisinde ilk çağlardan bugüne idare edenlerle idare edilenler arasındaki mesafenin azalması yönünde hâkim bir temayüle rastlanır. Ne var ki, halkı tamamen hiçe sayan bir diktatörlük veya ona tam katılma imkânı veren bir demokrasiye de şahit olunmamıştır. Demokratik gelişme halkın siyasetteki tesir sahasını genişlettikçe idareci zümrenin yapısı da kendiliğinden değişmektedir.

         

        Türkiye’de Batılılaşma girişimlerinin yoğunluğu arttıkça aydın takım ile halk arasındaki görüş, düşünüş ve ideal ayrılıkları da gitgide büyüdü. Neticede bu iki tabakanın müşterek hareket imkânları azaldı. Cumhuriyetle birlikte aydın zümre ülkede kısa zamanda radikal değişimler yapmak gerektiğine inanınca demokrasi ister-istemez bir tarafa itildi, çünkü zoraki kültür değişimleriyle demokrasi bir arada yürütülemezdi.

         

        Bugün dahi Türk demokrasisinin karşısındaki en büyük engel, halkın kanaaatlerini ve inançlarını hiçe sayan bu değişimci-devrimci sözde entelektüel zihniyettir. Türk aydınının pozitivist-kategorik düşünce alışkanlığından kurtulamamış olması, yani pozitivist-devrimci-ilimci olmayanın mutlaka reaksiyoner olacağının zannedilmesi aydınları demokrasi aleyhtarlığına itmektedir.

         

        İşte tam bu noktada milliyetçi bir siyasi hareket, halka dayanarak, milli birlik ve kaynaşmaya mani olan her türlü zümre ve azınlık sultasına son vermek üzere faaliyet göstermeli; daima milletten yana yani demokrasiden yana tavır almalıdır. Çünkü milliyetçiliğin asıl ülküsü millete istinad eden bir rejim kurarak Türkiye’yi “modern bir milli devlet” haline getirmektir. Bu mücadelede bir takım “kısa devre”li güçlükler bazı milliyetçileri hayal kırıklığına uğratabilir. Demokrasinin başarıya götürmeyeceği kanaatini uyandırabilir. Nitekim son zamanlarda milletin varlığına ve birliğine zarar verecek bazı cereyanların da demokrasiden güç ve cesaret almaları bu kanaatleri kuvvetlendirmekteyse de millet bünyesinin sağlamlığı bu endişelere karşı tek gücümüzdür. Kaldı ki milli bünyenin sıhhatinin yegâne test alanı yine de demokrasidir. Millet olmak gönüllü ve iradî bir birlikteliktir çünkü.

         

        Demokrasi, milli irfânın hayatiyet kazanarak devlet katına çıkabilmesi için en geçerli yoldur. Demokrasilerde başarının ölçüsü halkın tasvibi olduğu için bu tasvibi almak zorunda bulunanlar, halkı tanımaya ve onun “kanaat” ve “değerleri” yani milli irfân istikametinde davranmaya mecburdurlar. Bu mecburiyet devleti, milletin kendini ifade tarzı kılacak en emin yoldur.

         

         


        


        

        [1] Kur’an, insanın ahsen-i takvim üzere yaratıldığını bize şu ayetle bildiriyor: “Gerçekten (biz) insanı, en güzel bir biçimde (ahsen- takvimde) yarattık!" (Tin, 4) Elmalılı Küçük Hamdi bu ayetin tefsirinde; “Takvim, eğriyi doğrultmak, kıvama nizama koyma, kıymet biçmek, kıymetlendimek mânâlarına gelir. Sonundaki tenvin belirsizlik ve büyüklük için olarak "ahsen-i takvim", herhangi bir biçimlendirmenin veya büyük bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu ise her mânâsıyla biçimlendirmenin en güzel biçimi demek olacağından maddî manevî her türlü güzelliği kapsar.  … Doğrusu "en güzel biçim"den hiç hissesi olmayana insan ismini vermek doğru olmaz. Bir insan denilince elbette onda bir hissesi olmuştur. … Ancak iman edip iyi ameller işleyen o en güzel biçime yaraşır.”diyor


        

        [2] İslâm âlimleri, dinin amacının “zarurât-ı hamse” denilen korunması gereken beş temel ilkeyi yerleştirmek ve korumak olduğunu ifade etmişlerdir. Bunlar; a) canın korunması, b) aklın korunması, c) namus ve haysiyetin korunması, d) dinin korunması, e) malın korunmasıdır. Korunması gereken bu beş ilke bir yönüyle Allah’ın peygamber göndermedeki maksatlarını (makasıdü’ş-şâri‘) teşkil ederken, bir yönden de insanın o “gaye-i hilkat” olan “görev”ini gerçekleştirme amacına mâtuftur, daha doğrusu insanın temel hakları bunların içinden çıkar.


        

        [3] İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’nin ilk iki maddesi, bütün insanların hür doğduklarını, hak ve değer bakımından eşit olduklarını; beyannâmede sözü edilen haklardan ırk, renk, cinsiyet, dil, din ayırımı yapılmaksızın yararlanacaklarını ilân etmiştir. Bu haklar, Yaşama hakkı, hürriyet ve kişi güvenliği hakkı, adil olarak yargılanma hakkı, düşünce ve vicdan hürriyeti hakkı, ifade hürriyeti hakkı, eğitim hakkı, özel yaşama ve aileye saygı hakkı…


        

        [4] Ferdî Haklar: Ferdî hak, siyasî hak demek değildir. Ferdi haklara, medeni haklar yahut amme veya cemaat hakları gibi isimler verenler de olmuştur. İsim ne olursa olsun, ferdî haklar, siyasî haklar dediğimiz şeylerden başkadır. Bu haklardan yararlanmak bakımından vatandaş ve yabancı arasında fark yoktur.

        Mevcut Anayasamızın ikinci kısmının ikinci bölümünde (m.17-40) düzenlenen “kişinin dokunulmazlığı” (m.17), “zorla çalıştırma yasağı” (m.18), “kişi hürriyeti” (m.19), “özel hayatın gizliliği” (m.20), “konut dokunulmazlığı” (m.21), gibi temel hak ve hürriyetler, “kişi hakkı ve hürriyeti” veya “ferdî hak ve hürriyetler” niteliğindedir.

        Siyasî Haklar: Türk vatandaşlığı md.66, seçme, seçilme, siyasî faaliyette bulunma hakkı, parti kurma, partilere girme, partilerden çıkma hakkı, kamu hizmetine girme hakkı, dilekçe hakkı...

        Vatandaş Hakları: Bu hakları yabancılar değil, sadece vatandaşlar kullanabilir. Örneğin seçme ve seçilme hakkı, kamu hizmetine girme hakkı gibi siyasal haklar birer “vatandaş hakları” niteliğindedir.

        Temel haklar yanında bir de temel hürriyetler vardır. Temel hürriyetler, insanların şahsiyetini geliştirme ve insanca yaşayabilmesi için başkalarının haklarını ihlal etmeden özgürce yaşayabilmesini temin eden hususlardır. Bunların başlıcaları; Düşünce, kanaat ve ifade hürriyeti, Basın hürriyeti, Din ve vicdan hürriyeti, Haberleşme hürriyeti, Yerleşme ve seyahat hürriyeti, Toplantı hak ve hürriyeti, Bilim ve sanat hürriyeti...

        Bunlar da devlet tarafından anayasa ve yasalarla koruma altına alınır. İnsanlar bu hak ve hürriyetleri kullanırken, başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermemek için devletin belirlediği kanunlara uymak zorundadır.

        3. İnsan Haklarının İşlevselleştirilmesinde Devlete Düşen Görevler

        a. Eğitim Görevi

        Devlet insanların haklarını bilmeleri ve korumaları konusunda bireylere gereken eğitimi vermek veya gerekli ortamı hazırlamak zorundadır.

        b. Yasama Görevi

        Devlet temel hak ve hürriyetlerin korunması ve sınırlarının belirlenmesi için gerekli kanunları yapmalıdır. Bu yetki TBMM'nindir.

        c. Yürütme Görevi

        Devletin vatandaşlara hizmet için gereken faaliyetleri yapmasıdır.

        d. Yargı Görevi

        Bireylerin birbirleri ile ve devlet ile olan sorunlarını çözmek yargının görevidir. Yargı görevi bağımsız mahkemelere aittir. Anayasamızda belirtilen başlıca yüksek mahkemeler; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ile Uyuşmazlık Mahkemeleridir.

         e. Devletin Kişi Hürriyetine İlişkin Görevleri

        Temel haklar, devletler tarafından korunsun ya da korunmasın insanlar bu haklara sahiptir. Devletler bu hakları korumak için gerekli düzenlemeleri yapmalı gereken kanunları çıkarmalıdır. Temel hak ve hürriyetlerin korunması bilim sanat ve edebiyatın gelişmesi, toplumun refah ve mutluluğunun gelişmesi, devletin siyasi, askeri ve ekonomik gücünün artması için mutlaka korunmalıdır.


        

        [5] Ortega y Gasset’in insan için tarihin yani hafızanın önemini vurgulayan o muhteşem sözünü hatırlayalım; “İnsanın tabiatı yoktur; tarihi vardır” demişti.


        

        [6] “İyi ki bilmiyor kalabalıklar

        Yağmura bakmayı cam arkasından

        İnsandan insana şükür ki fark var

        Birine cennetse birine zindan

        İyi ki bilmiyor kalabalıklar”

        Sezai Karakoç, “Yağmur Duası” şiirinden…


        

        [7] Galip Dede’nin dediği gibi;

        “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen”


        

        [8] “Her Türk bir diğer Türkün mültecisidir.”demişti İsmet Özel. Ki tersi de doğrudur; aynı zamanda ilticagâhıdır.


        

        [9] Türkler hiçbir zaman ırk ve kan birliğini önemsemiş bir millet değildir; bu halen de böyledir. Cumhuriyet'i kuranlar da bunu son derece iyi tespit etmişlerdir. Kan ve ırk birliğine dayanan bir Türk tasavvuru yoktur modern cumhuriyet döneminde. Bir töre birliği, siyasal ilkelere mensubiyetin oluşturduğu bir birlik söz konusudur. Zaten Türk kelimesinde, anlam olarak "törelilik" de vardır. Ziya Gökalp ki hep ırkçılığın ideologu olarak suçlanır, oysa tam tersidir: "Irkçılık bir mikroptur." der ve şunu ekler: "Bizim birliğimiz kan birliği değil, can birliğidir". Muazzam bir özettir bu aslında.


        

        [10] Dündar Taşer’in bu soruya verdiği cevap, hâlâ dikkate değer bir cevaptır: “Biz, dünyanın en büyük imparatorluklarını kurmuş ve hâkimiyetini eski dünyanın bilinen her köşesinde yürütmüş bir milletiz. Bu imparatorlukların sonuncusu, varisi olduğumuz Osmanlı Devleti'dir. Osmanlı Devleti Söğüt'te kurulduğu 1299 yıllarında 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326'da Bursa'nın fethi sırasında Orhan Bey 38.000 süvariye kumanda ediyordu. Bu asker artışı nereden geliyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Zira bu yerin ahalisi Türk değildi. O halde artış nereden geliyordu? Öyle anlaşılıyor ki, Bizans ucundaki bu beylik bütün Türk âleminin Ülküsünü temsil ediyor. Türklük âleminin fetret devrinde bile asla vazgeçmediği, İstanbul fethinin ve dünya hâkimiyetinin mümessili sayılıyordu. Milli şuur ve ülkü Horasan'dan İzmir'e kadar her yerdeki Türk'ü Ertuğrul sancağına çekiyor. Şeyhler, müftüler, müderrisler eli kılıç kabzasına yakışan her yiğidi, gönlü fazilet aşkı ile dolu her mümini, kafası selim düşünceye açılmış her talebeyi Söğüt Beyliği'ne sevk ediyordu. Küçük beylik az zamanda Türk âleminin otağı haline geldi. Sultan-Medrese-Sipahi muvazenesi ile ne anarşi, ne de despotluğa fırsat vermeyen bir devlet kuruldu. Başta hanedan olmak üzere bütün insanların devlete can borcu vardı ve bu borcu tebaa hükümdarlar dâhil tereddütsüz ödediler. Küçük devletin fazileti büyük, müsamahası büyük, ideali büyüktü. Bu manevi azamet devletin topraklarını çok kısa zamanda kendi seviyesine getirdi. Bu devir 1699'a kadar sürdü. Bu 400 senenin macerası şöyle özetlenebilir: Her yaz 3 ay sefere çıkılır, 3 gün 3 saat kılıç çekilir. Bir ülke bir vilayet olarak devlete katılırdı. Her gün batıya, kuzeye doğru bir koşu asırlarca devam etti. Bu koşu, talan, istismar koşusu değil müsamaha, adalet ve huzur tesisi içindi. Bu devrede Osmanlı hünkârı "Hakan-ı Berri ve Bahrin", "Sultan-ı iklim-i Rum", "Halife-yi Rü-yı Zemin" sıfatları ile yeryüzünde kendine muadil otorite tanımadı. Karlofça bu uzun koşuda tökezlenen bir nokta oldu. 1699'dan sonraki bütün çabalar, bütün düşünceler, o noktayı geçmek, o engeli aşmak için aranan çareler, ileri sürülen fikirlerin kavgasıdır. Ne tedbirler düşünülmedi..: Sünnet adına Kadızade'liler ortaya çıktı. Çakşır haram, kavuk haram kaftan haram, bunlardan soyunursak her iş yoluna girer, dediler. Avrupacılar türedi: Pantolon giyer, pelerin takar, fes vurunursak mesele çözülür dediler. Ne Kadızade'liler İslam'ı anlamıştı, ne de Avrupacılar batıyı… 25 milyon kilometrekarelik vatanı birleşik tutmak için taklitten başka tedbir düşünen olmadı. İsyanlar, ihtilaller, sokak kavgaları oldu. Birbirimizi kırdık, sultanları kestik, nihayet kendi ordumuzu top ateşine tuttuk. Mısır gitti, Cezayir gitti. Bu yitirme devri 150 yılda bizi Sakarya sahiline getirdi. Bugün hainlerin kandırdığı gençlerin bir kısmı hangi sebeplerle Sosyalizmi istiyorsa, dün onlar kadar samimi kimseler Liberalizmi istemişlerdi. Bugün demokrasinin yeter olduğunu sananlar gibi, dün Tazminat'ı yeter sayanlar vardı. Velhasıl 300 senedir kandaki mikrobun deride açtığı yarayı tedavi ile uğraşıyoruz. Biz bir cihan devletinin kalıntısı üstünde cihan hâkimlerinin evlatları olarak oturuyoruz. "Rüyama girdi her gece bir fatihane zan" diyen şair kendini söylediği kadar bizi de söylemiştir. Ne geri kalmış milletlerin birisi, ne de kurtuluş savaşı yapan kavimlerin birincisiyiz. İstiklalini son yüz yılda bizden almış 20nin üzerinde ülkenin efendisi idik. Şairin dediği gibi, "Aziz i vakt idik, a’da zelil kıldı bizi" Bu zilletin sebebini çıplak gözlerle aramalı ve açık yürekle ortaya koymalıyız. 150 yıldır her türlü uygulanan şekil kavgalarını terk zamanı gelmiştir.”(Mesele, Töre-Devlet yayınları, 1973 Ankara. syf:31)


        

        [11] 1876'da Rus Generali Michail Grigor Cernayev'in dillendirdiği "Demek ki yalnızca Türkleri değil, onların tarihini de yenmek gerek" sözü, özü dışarı vuran, bu çerçevede söylenmiş, "muhtasar ve müfit" bir deyiştir.


        

        [12] Martin Buber imzalı “On Zion: The History of an Idea (Siyon, Bir Fikrin Tarihi)” başlıklı kitabından; 1944 yı­lında, henüz II. Dünya Savaşı (dolayısıyla Yahudilerin Nazi kâbusu) sona ermeden Buber’in Kudüs’te verdiği derslerden oluşan kitap Yahudilere şu mesajı veriyor: “Siyon iç özgürleşme ve saflaşmadır. Görünür bir gerçeklik haline gelmeden önce ruhta doğmalıdır.” “Kabileleri millete dönüştüren şey, ortak Önder’in mesajıdır.


        

        [13] “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır” Hucurat, 49/13 Aynı hususta Efendimiz (asm) Veda Hutbesinde: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız da birdir Hepiniz Adem’densiniz, Adem ise; topraktan yaratılmıştır Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten sakınanınızdır Arab’ın Arab olmayana, hiçbir üstünlüğü yoktur Üstünlük ancak takva iledir” buyurmaktadır. (Prof.Dr. İ. Sarıçam, Hz Muhammed ve Evrensel Mesajı, s391)


        

        [14] “Türk Ocakları’nın 1924 Kurultayı bu bakımdan çok öğreticidir. Ocak Başkanı Hamdullah Suphi, konuşmasında şöyle diyordu: “Kütahya Ocağı bize soruyor: Boşnakları üye kabul etmeli miyiz? Başka yerlerde aynı soru Gürcüler, Çerkezler, Abazalar, Kürtler hakkında soruluyor. Demek ki, milliyet kavramına dayanan bizlerin Türk sözünden ne anladığımızı çok açık bir biçimde tanımlamamız gerekiyor.” Sinop delegesi de Kurultay’dan aynı soruya cevap verilmesini istirham ediyordu: “Türk kime denir?” Oturum başkanı Ahmet Ağaoğlu, Türk kavramının açık olmadığını itiraf ediyor ve ekliyordu: “Zaten bu kavram açık olsaydı, ne Türk milliyetçiliği akımına, ne de Türk Ocakları’na gerek kalırdı.” Tarsus delegesi Niyazi Bey gibi bazı delegeler, halk yargısına güvenilme­sini öneriyordu: “Halk tarafından Türk olarak kabul edilen kişi Türk’tür.” Bu görüşe itiraz edenler, Sinop’ta ahalinin Giresunluları ve Tatar muhacirleri Türk kabul etmediklerini; İstanbulluların ise İran, Azerbaycan ve Kafkasya asıllı Türkleri Acem saydıklarını dile getirdiler. Sonunda Türk Ocakları tüzüğünün üyeliği tanzim eden 5. maddesi şöyle ifade edildi: “Neslen Türk olan veya hars dolayısıyla tamamen Türk duygusu ve Türk dileği besleyen ve mazileriyle Türklüğe bağlı olduklarını ispat etmiş bulunan kadın ve erkekler Türk Ocakları’na aza olabilirler.” Türkçesi: Devlete bağlı olan, onun hakkında kötü duygular beslemeyen herkes Türk’tür!” (aktaran MUSTAFA ÖZEL. www.http. Karakitap.net)

        Moiz Kohen (Tekinalp) bunu şöyle bir örnekle anlatıyor:
“Akide itibarıyla Türk’üm diyen her ferdi Türk tanımalıdır. Akidenin ehemmiyet-i fevkaladesini iraye ve isbat etmek üzere burada Profesör Leger’in “İslav Âlemi (Monde Slave)” nam eserinde münteşir bir Türk zabitinin neferiyle cereyan eden enmuzecî bir muhaveresini buraya nakl etmekten vazgeçemeyeceğim:
– Nerelisin?
– Bosnalıyım.
– Hangi millettensin?
– Türküm.
– Türkçe konuşuyor musun?
– Hayır!
– Türkçe konuşmadığın halde kendine nasıl Türk diyebiliyorsun?
– Bilmem, (büyüklerim) bana Türksün dediler, ben de kendimi öyle bilirim.
– Benimle ne dil konuşuyorsun?
– Bilmem.
– Ben seninle Sırpça konuşuyorum, sen de bana Sırpça cevap veriyorsun. O halde ikimiz Sırbız.
– Hayır, sen Sırpça konuşuyorsun. Ben Boşnakça cevap veriyorum. Binaenaleyh sen Sırpsın, ben Türküm.
Şüphesiz bu yolda konuşan Boşnak neferinde bugünkü telakkiye nazaran Türklük namına bir şey yoktu. Dili, harsı, terbiyesi, ırkı, muhiti Türk’ten büsbütün başka idi. Öyle olduğu halde adamcağız samimi bir ifade ile la tezelzül bir katiyet ile kendine Türk diyordu. Çünkü Müslümanlık rabıtasından dolayı akidesi Türk idi.” (Türkleştirme, İstanbul: Resimli Ay Matbaası, 1928’den aktaran Jacob M. Landau, Tekinalp, İstanbul: İletişim, 1996, s. 282.)


        

        [15] Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken yayınevi, 15.baskı, İstanbul-Aralık 2002 s.187


        

        [16] Türk Kültürü ve Milliyetçilik, (sf 26)


        

        [17] Türk Kültürü ve Milliyetçili, (sf 10).


        

        [18] Türk Kültürü ve Milliyetçilik (sf 36-37)


        

        [19] (Osmanlı-Türk Modernleşmesi, YKY, 2006.)


        

        [20]Bu durum, “değişimci”leri çok kızdıran bir paradokstur; “değişim serbestîden değil cebrîlikten yanadır”. Hiç de demokrat değildir. İcbar eder, idbar eder ve de acımasızdır. Yerine göre kan da döker. Yani değişim, takdim edildiği kadar “sevimli” cereyan etmeyebilir. Aslında demokrasi ile değişim her zaman aynı parelelde değildir bazen de tezat teşkil eder. Demokrasi çoğu zaman “statüko”dan yanadır. Çünkü halkın çoğunluğu gelenekten ve mevcut durumun devamından yanadır. Hâl-i hazır çok rahatsız etmediği müddetçe değişmesini istemez halk. Değişimi isteyen bir avuç seçkindir. Nadiren halk çoğunluğuna da kabul ettirilebilir ama genellikle halk da istiyormuş gibi gösterilir. Bütün değişim, devrim veya ihtilaller halkın isteğiymiş gibi takdim edilir. Oysa halk tarihin sahnesinde değildir. Kuliste bile değildir. Halk seyreder. Seyreder ve hükmünü “uzun vade”de icra eder. Tedricidir. Devrimi sevmez halk. Olup biteni çok sonra belki meşrulaştırır ve razı olur belki de kendi usulünce ama çoğunlukla tedrici bir şekilde düzeltir. 


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele