Suriye’deki Olaylara İlgisiz Kalamayız

Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

                    Türkiye coğrafi, siyasî, kültürel ve ekonomik bir yığın gerekçenin yanı sıra, güvenlik sorunu nedeniyle de Suriye ile yakından ilgilenmeye mecburdur. Bu ülkede son aylarda yaşanan olayların insanî boyutu bir yana, “reel politik” faktörler bunu zarurî kılmaktadır. Beşar Esad ile bir süre önce başlatılan sıcak temaslar, yapılan ekonomik ve siyasal anlaşmalar, vizelerin kaldırılması Türkiye’nin bölge politikaları açısından o günlerde doğru adımlardı.

         

                    Birkaç aydan beri Suriye’de yaşanan olaylar Türkiye’nin karşısına farklı bir tablo çıkarmıştır. Üç ay içerisinde 2.000 insanın can vermesi, 15.000 kişinin tutuklanması, binlerce insanın panik halinde Türkiye’ye sığınması, katliamın sürmesi, yerleşim yerlerinin tanklarla ve ağır silahlarla tahribi bir insanlık faciasıdır.

         

                    Bunları görmezlikten gelerek, doğması muhtemel sonuçların analizini yapmayarak suskun kalınsaydı esas hata bu olurdu. CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun tepkileri rasyonel olmaktan ziyade, iç politikaya dayalı hissî bir tavırdır. Suriye halkının neredeyse dörtte üçünün tepkili olduğu BAAS yönetiminin eleştirilmesine “Suriye halkı bu yapılanları unutmaz” hükmüyle karşı çıkmanın objektif bir gerekçesi yoktur.

         

                    Türkiye’de bazı çevreler, Suriye’de Nusayri topluluğunun oluşturduğu BAAS rejimine mezhep kimliğinden dolayı yakınlık duyuyorlar. Bazıları ise bu seküler ve sosyalist görünümündeki yönetimin değişmesi durumunda, Müslüman Kardeşler gibi laiklik karşıtı İslâmcı bir zihniyete dayalı iktidar olabilir endişesiyle Esat’a toz kondurmak istemiyorlar. Meselelere bu tarzda ideolojik kriterlerle bakılması, doğal olarak jeopolitik faktörlerin gözden kaçırılmasına yol açıyor. Bu nedenle Suriye’deki çatışmaların sürmesinin insanî ve ahlâkî boyutları bir yana, sosyal, mezhepsel ve etnik problemleri kışkırtacağı, doğrudan Türkiye’ye yansıyacağı, olumsuz etkilere yol açacağı düşünülmüyor. 

         

                    Bu ihtimaller gerçekleşirse Ortadoğu’da çok kanlı mezhep çatışmalarının yaşanması, etnik bölünmelerin oluşması, bölgenin tamamında huzur ve istikrarı ortadan kaldıran kaotik bir dönemin başlaması kaçınılmaz hale gelir.

         

                    Çünkü Şii inancına dayalı olarak İran, Suriye ve Hizbullah arasında yıllardır sürüp gelen sıcak ilişkiler, daha da derinleşip “Şii ekseni”nin kemikleşmesine yol açarsa, Irak toplumunun çoğunluğunu oluşturan Şiiler ve Bahreyn başta olmak üzere bu inancı taşıyan diğer Körfez ülkelerindeki topluluklar vakit geçirmeden bu oluşumda yer almak isteyeceklerdir.

         

         

                    PKK’nın Suriye Ayağı ve Türkiye’nin Güvenliği

         

         

        Konunun bizim açımızdan doğrudan güvenliğimizi, ülke bütünlüğümüzü ilgilendiren bir başka boyutu daha var. Suriye’nin kuzey bölgesinde yani hududumuzun yanı başında yerleşik bir buçuk milyon kadar tahmin edilen Kürt nüfusu PKK’nın en önemli insan kaynaklarından birini teşkil ediyor. Dağdaki 5.000 civarındaki teröristin yaklaşık üçte biri, yani 1.500 kadarı buradan derleniyor. PKK’nın lider kadrosu içerisinde yer alan Fehman Hüseyin gibi teröristlerin, Türkiye’de yaşanan bazı kanlı saldırıların düzenleyicisi ve yöneticisi oldukları biliniyor. Bunlar şiddeti tırmandırmak hususunda son derece istekli ve hırslı tiplerdir.

         

                    Suriye PKK konusunda sabıkalıdır. Öcalan’ı yıllarca gözümüzün içine baka baka barındırıp beslediler. Ancak 1998’de Türkiye’nin kararlı tutumu üzerine, başka şanslarının olmadığını gördüler, Suriye’yi terk etmesini istediler. Bu tarihten sonra Türkiye ile ilişkilerde olumlu gelişmeler yaşandı. Sınır ötesi sular ve Hatay gibi saplantılarını, uzun yıllar Türkiye ile müzmin bir sorun oluşturan, sürekli şekilde geren konuları bir kenara bırakarak, uzlaşma yolları aramaya yöneldiler. Türkiye bu yaklaşıma doğal olarak olumlu karşılık verdi. Böylece ilişkilerde son olaylar başlayıncaya kadar her iki ülkenin de yararına olan yeni ve sıcak bir dönem açıldı.

         

                    BAAS yönetimi şimdiye kadar PKK’nın ülkenin kuzeyindeki Kürt topluluğuyla kurduğu ilişkileri, iç sorun çıkarmamaları, siyasî taleplerde bulunmamaları karşılığında, görmezlikten geldi. Başka bir ifadeyle, taraflar fiili bir anlaşma halinde bugünlere geldiler.

         

                    Bu yüzden birkaç ay önce olaylar başladıktan sonra Kürtlerin meskûn olduğu bölgelerde ciddi bir tepki yükselmedi. Oysa Suriye hükümeti, burada yaşayan Kürtlerin 300 binden fazlasına Türkiye’den geldikleri gerekçesiyle vatandaşlık statüsü tanımıyor. Böylelikle onları her an Türkiye’ye gönderebilme gibi bir kozu elinde tuttuğunu düşünüyor.

         

                    Pankürdist siyasî hareketin geleceğe dönük tasarılarının gizli-saklı bir tarafı yok. Hem Öcalan ve PKK çevreleri, hem de Barzani yönetiminin sözcüleri ileriye dönük beklentilerini zaman zaman ortaya koyuyorlar. Şu sıralarda Türkiye’de görülmekte olan KCK davasının savcılık iddianamesinde etraflı şekilde bu konuya değiniliyor. KCK’nın dört ülkede Kürtleri konfederal bir şemsiye altında bir araya getirmeye yönelik Büyük Kürdistan projesinin Türkiye ayağı olduğu anlatılıyor.

         

                    Önümüzdeki ay Barzani’nin girişimiyle Kuzey Irak’ta toplanacak olan Kürt kongresinde, Irak, Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtçü örgütlerin ortak bir bayrak üzerinde anlaşmaları sağlanmaya çalışılacak. İlk olarak Öcalan’ın ortaya attığı, daha sonra DTK Eş Başkanı Ahmet Türk’ün ifade ettiği özerk bölgeler, demokratik anayurt, özgür Ortadoğu sloganı, PKK eylemleriyle hayata geçirilmeye çalışılan Büyük Kürdistan projesinin ana hatlarını işaret ediyor. Bunun öncelikli bir hedef olarak ortaya konulmasının bölge dengelerini alt üst edeceğini, uluslararası tepkilere yol açacağını bildiklerinden, hedeflerine bir merdiveni tırmanır gibi, adım adım ulaşmaya çalışmayı tercih ediyorlar.

         

                    Bu ütopik projenin şu sıralardaki en sessiz alanının Suriye olduğu görülüyor. Ancak bu ülkenin yaşadığı toplumsal gerginlikler sonucu siyasal istikrarsızlığa sürüklenmesi, yönetim boşluğu oluşması durumunda, tablo aniden değişecektir. Bir başka ifadeyle Türkiye inisiyatifi elinden kaçırması durumunda yakın bir gelecekte yüzlerce km.lik güney hudutlarının bitişiğinde, özerkliğini ilan eden bir siyasî girişimle karşı karşıya kalabilir.

         

                    Türkiye’nin bu tarz bir olup bittiye seyirci kalması düşünülemez. Diğer taraftan BAAS yönetimi kendi halkına karşı acımasızca katliamlar yapmayı sürdürürse, sonuçta iç çatışma çıkarsa bunun dalgaları kaçınılmaz şekilde Kürt bölgesine de ulaşacaktır. Bu yöndeki bir gelişme vaktiyle Irak’ta olduğu gibi on binlerce mültecinin akın akın Türkiye’ye gelmesine yol açabilir. PKK’lıların bunlar arasına sızarak ülkeye gelmelerini engellemek ve sosyal bir problem yaşamamak için yapabileceğimiz tek şey, hududumuzun ilerisinde belirli bir alanı “tampon bölge” haline getirmektir; güvenlik şeridi oluşturmaktır. Bu ise ancak askerî bir harekât ile mümkün olacağından silahlı bir çatışmanın çıkması kaçınılmaz hale gelir. Türkiye’yi zor durumda bırakacak, ağır yükler oluşturacak bu tarz bir gelişmenin yaşanmamasını dileriz. Çünkü bunların her biri bölge dengelerini olumsuz etkiler ve Türkiye bundan zarar görür. ABD’nin yaptığı iki Irak operasyonunun Türkiye’ye maliyeti ortadadır. Ekonomik kayıplarımız bir yana, PKK bu operasyonlar sonucu Kuzey Irak’a yerleşti, Kandil’i Türkiye’ye yönelik saldırıların merkez üssü haline getirdi. Benzer bir gelişmenin Suriye’de yaşanması PKK sorununu çok daha ağırlaştırır.

         

         

                    Bölgesel Huzur ve İstikrar İhtiyacı-İran Faktörü

         

        Suriye konusu irdelenirken İran faktörünün, bu ülkenin bölgesel etkinliğinin, politik hedeflerinin mutlak surette dikkate alınması gerekir. 1979’da Humeyni’nin önderliğinde gerçekleştirilen “İran İslâmî Devrimi”nin İslâm âlemine yönelik hedefleri, tasavvurları vardı. Humeyni ve Ayetullah’lar yakın komşularından başlayarak bütün İslâm dünyasını kendi inanç değerlerinden, sosyo politik sistemlerinden esinlenerek köklü bir dönüşüm süreci yaşayacağını düşünüyorlardı. Oysa gelişmeler farklı bir kulvarda oldu. On yıl kadar süren İran-Irak savaşının da etkisiyle, Tahran rejiminin hedefleri evrensellikten yerelliğe, ulusalcılığa kaydı. Bunda geleneksel Fars kültürünün tarihî emperyal birikiminin de rolü oldu.

         

                    Türkiye’nin işi, kuşkusuz görünenden daha zor. Bölgesel dengeler ve ilişkiler bağlamında Suriye’ye karşı tek yönlü bir politika izlenmesi mümkün değil. Birbiriyle çelişen birçok faktörü, değişik dinamikleri dikkate alarak, bunların birbirini olumsuz etkilemesine, hesapta olmayan kırılmalara yol açmasına imkân vermeyen çok dengeli, iyi hesaplanmış politikalar izlemek zorundayız.

         

                    Bir taraftan antidemokratik, çağdışı BAAS rejiminin değişmesi gereği düşünülürken, diğer taraftan bu yöndeki bir değişimin Saddam sonrası Irak’ta yaşanılan karmaşaya benzer bir ortamın doğabileceği ihtimali hesaba katılmalıdır. Türkiye için her açıdan hayatî önem taşıyan bu bölge, uluslararası büyük güçlerin, küresel sermayenin yeni bir hâkimiyet girişimine sahne olursa bundan büyük zarar görürüz.

         

                    ABD ve Batılılar, Suriye’deki rejimin değişmesini bizim gibi insanî gerekçelerle değil, İran’ın bölge üzerindeki nüfuzunu kırmak için istiyorlar. Doğrudan müdahale imkânına sahip olmadıklarından bunu Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yapmasını diliyorlar. Ankara bu beklentilerin, Londra ve Washington merkezli yönlendirme çabalarının farkında görünüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin dolduruşa getirilerek her bakımdan büyük sıkıntılara yol açacak bir maceraya girme ihtimali söz konusu değil. Üstelik Türkiye’nin Nusayri’lere dayalı BAAS rejimine silahlı müdahaleye kalkışması bu ülkede yaşanan Sünnî-Alevî cepheleşmesinde tercih yapmamız şeklinde algılanır. Bu intiba milyonlarca Alevî yurttaşımızı doğal olarak incitir. Bazı Batılı merkezlerin yürütmeye çalıştıkları Alevî etnisitesine dayalı ayrıştırma projesinin önü açılmış olur.

         

                    Ne var ki bu tabloya bakarak olaylara seyirci kalmamızı istemek son derece yanlış olur. Türkiye güneyindeki gelişmeleri yakından izlemek ve kontrolü altında tutmak zorundadır. Şu sıralarda bir askerî operasyon ihtimalinin bulunduğu söylenemez. Çünkü ne ABD ve ne de Avrupa Birliği zihnî ve askerî bakımdan buna hazır değil. Libya’da, Afganistan’da ve Irak’ta yaşananlar ortada. Batılılar kendi dertlerine düşmüş durumdalar. Avrupa’nın bir kara harekâtı kapasitesinin olmadığı Libya’da bir kere daha görüldü. ABD ise ağırlaşan ekonomik sorunların altında bunalmış görünüyor. Suriye bu tablonun farkında olduğundan, sözlü tepkilere aldırmadan, İran’ın desteğini de arkasına alarak katliamlarını pervasızca sürdürüyor.

         

         

                    Baas İktidarı Asimetrik Bir Yapılanmadır

         

        BAAS iktidarı ideolojik bir yapılanma olmasının ötesinde, Nusayri’lerin totaliter ve otoriter yönetimi anlamına geliyor. 22 milyonluk Suriye nüfusunun sadece yüzde10’unu oluşturan alevi azınlık, 1960’lı yılların başında orduyu, polisi, istihbaratı ve bürokrasiyi kontrolüne alarak yönetime el koydu. Bu ülkede yarım yüzyıldır mezhep bağnazlığının en ileri safhası yaşanıyor. Bütün kritik ve stratejik makamları ellerinde bulunduran Nusayri’ler, Sünnî kesimi yönetimin üst kademelerinden uzakta tutuyorlar; siyasî tercih kullanma hakkını tanımıyorlar.

         

        Zaman zaman ortaya çıkan tepkiler şiddet kullanılarak bastırılıyor. Muhaberat her türlü toplumsal girişimi kontrol altında tutuyor. 1982’de Hama kentinde Müslüman Kardeşler’in öncülüğünde başlayan gösterilere karşı, ordu ağır silahlarla müdahale etti. Hama yerle bir edildi. Olaylarda 20 binden fazla insan can verdi. Binlerce insan cezaevlerine tıkıldı. Batı dünyasından bu katliama ciddi bir tepki gelmedi. Böylesine eli kanlı bir rejimin şu sıralardaki acımasız uygulamalarının genetik bir alışkanlık olduğu söylenebilir.

         

                    Türkiye, CHP Genel Başkanı’nın öne sürdüğü gibi ABD’nin bölgedeki taşeronluğunu mu yapıyor? Bu iddianın doğruluğuna inanmak bir yana, aksini gösteren bir manzara söz konusu. Davutoğlu’nun Washington’un mesajını iletmediği net şekilde ortaya çıktı. Görünüm Amerika’nın Türkiye’yi yönlendirmesinden ziyade, Türkiye’nin dümen suyunda bir şeyler yapmaya, etki alanı sağlamaya çalıştığı intibaı veriyor.

         

                    Türkiye’nin uyarıları, şifahi telkinleri Beşar Esad’ın tutumunu ne ölçüde etkileyebilir? Bu hususta değerlendirme yapılırken gerçeklerin göz önünde tutulması gerekir.

         

                    Suriye’de yönetimin demokratikleşmesi Nusayri’lerin sadece siyasî iktidardan uzaklaşmalarına yol açmaz; ellerinde tuttukları ekonomik, sosyal ve bürokratik tüm unsurları kaybetmeleri sonucunu doğurur. İki milyonun yirmi milyona hükmetmesi gibi asimetrik bir yapının dağılmasına, Alevilerin razı olmaları düşünülemez. Rejime yönelik toplumsal tepkiler iyi organize olmadıklarından, dağınık kaldıklarından şiddet yöntemini kullanan, acımasızca katliam yapan BAAS yönetimini yıkabilecek seviyeye ulaşmıyor. Aynı şekilde dışarıdan gelen tepkilerin yoğunluğu da yetersiz kalıyor. Birleşmiş Milletler’in Suriye’ye yaptırım kararı çıkarma ihtimali son derece zayıf; çünkü Rusya ve Çin, Suriye’yle eskiden beri sıcak ilişki içindedirler. Son olayları sözlü olarak kınasalar bile, bunu daha ileri götürüp kopacak raddeye gelmesine yanaşmazlar. Suudi’ler ve Körfez ülkeleri Büyükelçilerini geri çağırdılar, ama Arap âleminden daha etkili bir tutum emaresi en azından şimdilik görülmüyor.

         

                    Bu genel görünüm BAAS iktidarını cesaretlendiriyor; normalleşmeye yönelik vaatlerini tutacaklarına ilişkin ümit vermiyor. Bu şartlar altında Türkiye’nin tavrı Batılı ülkeler ve İslâm Dünyası için yönlendirici olabilir. Türkiye’nin ikili görüşmelerden ve iletilen diplomatik mesajlardan beklediği sonucu almaması durumunda, uluslararası toplumu harekete geçirerek, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere çeşitli platformlarda Suriye’yi zorlayacak ekonomik ve politik kararlar çıkarmaya çalışması sonraki adım olabilir. Bütün bu girişimlerde temel dikkatimiz sorunun bizim açımızdan minimum zararla halledilmesi üzerinde yoğunlaştırılmalıdır. Gerek meselenin kendine özgü dinamikleri gerekse Türkiye’nin bölgede etkili pozisyonda olmasından tedirgin olan uluslararası çevrelerin muhtemel entrikaları nedeniyle bunun temini kolay değil. Ancak ülkemizin çıkarları ve güvenliği açısından başarılı olmaya mecburuz.  Sonuç almanın birinci şartı Suriye üzerinde yoğunlaştırılacak uluslararası baskılarla, ekonomik ve siyasal uygulamalarla BAAS rejimini yumuşamaya, daha insanî ve normal bir döneme geçmeye ikna etmektir. Bunun ötesinde daha radikal bir iktidar değişiminin çok zor olduğu, büyük çatışmalara yol açacağı ortadadır. Türkiye BAAS yönetimini şiddet kullanmaktan, katliam yapmaktan vazgeçirebilirse, daha makul bir ortama ikna edebilirse başarı sağlamış olur. En önemlisi, PKK eylemleriyle uygulamaya konulmaya çalışılan Pankürdist projelerin Suriye ayağı kesilmek suretiyle kendi güvenliğini ve ülke bütünlüğünü tehdit edebilecek girişimler önlenebilir.

         

         


Türk Yurdu Eylül 2011
Türk Yurdu Eylül 2011
Eylül 2011 - Yıl 100 - Sayı 289

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele